lümpen proleter longa

21 Ekim 2018

birleşmiş şairlerin yitik ülkesi’nde salı akşamı okuduğum şiirlerden biri. çeviri için gökçenur ç. ve (hem çevirip hem shakespeare oyuncusuyla tom waits arası bir salınımlan okuyan) neil patrick doherty (nam-ı diğer nail paşa’ya) teşekkürler.

lümpen proleter longa

şurda köşede duruyorlardı
ciğaralarını kaldırıma göme göme
kubbeli hanın eğri kapısına yürüdüler
titrek omuzlarını, yamuk adımlarını
göğsüme astım bir balaban tablosu gibi
koca burunlarını, iri ellerini.
ot bürümüş duvarların önünde
çiçek çiçek açmış yeşillenmiştiler
tophane’den karaköy’e ince bir sokakta
önünden geçtikleri taş ömürlere bürünmüştüler
tek iken çoğul, çoğul iken tektiler
yağmalanmış bir ermeni kilisesinin haçında
birer ikondular suçla yontulmuş
ekip arabasının tanıdık farları!
acı veren, acıyı görmeden homurdandı gitti
eski taş fırınının camekanında
kuru simitler takırdadı
yahut uçuştu yanık susam taneleri
yeniden yürüdüler ağır, aksak, arızalı
köprü altından perşembe pazarı’na girdiler
artık balık pulları, paslı hırdavattılar
işte böyle böyle yahut şöyle şöyle
döne döne galata’nın düzünde
yolla değil yokla iyicene uyuştular
gezi komünü’ne girip oturdular önlerinde şarap
acılarından başka kaybedeceği olmayan
gramşist gardaşlarımız bizim. hayde!

lumpen proletariat shuffle

there, at the corner, they were standing
burying their cigarettes into the sidewalks
over to the domed hotel they walked
as onto my chest I hanged like some balaban painting
their jittery shoulders, their crooked steps
their huge noses, their huge hands.
before the weed choked walls
they bloomed and flourished,
wrapping themselves in the bitter lives
they’d pass on the narrow streets
sloping down from tophane to karaköy.
they were plural when singular, singular when plural.
icons carved in guilt
on the cross of a plundered armenian church.
the familar head lights of a cop car’d
crush them then steal away ignorant of the pain
in the window of the stone bakery
crusty bagels rattled
and burnt sesame seeds fluttered in the air
setting out again all slow and tough
they slipped under the bridge into the perşembe bazaar
where they turned to fish scale and rusted scrap
thus and so and so and thus
twisting and turning on the galata plateau
they came to an agreement
not with the streets but with absence.
up at the gezi commune they arrived,a bottle of wine in their hands
oh gramscian brothers of ours
with nothing but your grief to lose. c’mon now!

Reklamlar
kaçınma acından tırtıl
acı, kozası sevincin, onu doku
ipeğine dokun zamanın
varlığı kuşatan ince sarmaşığına
çoğulsun tek sandığında kendini
göğsüne bastır elini, anlarsın
kırpıştıkça kırpışan gözkapaklarından
rüzgârla uçuşan saçlarından
şu resimden mekana devamlı çizdiğin
hiç bir şey umma acından tırtıl
nasıl akıp durmaktan bir şey ummassa nehir
düşünemiyor musun düşüneme
gidemiyor musun gideme
donup kaldın mı don kal
kendini çok zorlama, olur öyle
olur şeyler, öyle birbirinden
                                                                  (bin bir karşılaşma’dan)

sanat okulları hâlâ ampirik (yani ustanın deneyimlerinden elde ettiği) bilgiyle çalışıyor.

kuramsal dersler ve diğer yardımcı meslek dersleri anasanat dalı dersleri karşısında yok hükmünde, tam da bu nedenle.

öyleyse ne ustanın geri çekilmesine, ne çırağın tarihsel ve özgün soyutlamalarla sanatını kavramasına/yapmasına izin var.

buralar (ne kadar halis niyetler taşıyan ustaları olsa da) sanat öğretmekten çok, kültür endüstrisinde zaten bir rolü olanlarla nasıl ilişki geliştirileceğinin öğrenildiği yerler.

sanat dünyasında yer edinmek için gerekli şey, sanatçının özel bakış açısı değil, ustası ve ilişkide olduğu diğer endüstriyel aktörler tarafından takdir görmesi.

bu ne demek? ustaya benzedikçe ve/ya endüstriyel taleplere cevap verebildikçe takdir görmek demek.

bu takdir ölçütünün kurumsallaşmış ödül mekanizması da var tabi. okuldaki not sisteminin sanat hayatına yansıyan hali yani.

sonra sanat dergileri var takdir ölçütünü daha entelektüel bir görünümde işleyen.

sonra sanat okullarından gelenleri (yani takdir ölçütüyle çalışan işçileri) bekleyen özel ya da ödenekli mecralar var.

efendi köle ilişkilisinde konumsal ve maddi başarılarla efendiler katına tırmanıyorsun ama aslolan heba edilmiş bir potansiyel.

adorno’nun kültür endüstrisi dediği olgu, vakıa, kültürel hegemonya ile içiçedir bu arada.

akademi nosyonu ise burada sadece antik bir isim. idealist düşünce düzeyinde kalmış, platon’un akademia’sından ileri gidememiş.

DmQOPHPWwAAuZ16althusser diyor, oscar wilde’ın bir hikâyesi varmış. hikâyede tanrı insanlara dil vermeyi unutmuşmuş, dalgınlığına gelmiş işte, dolayısıyla adem ile havva bir türlü karşılaşamıyormuş yani birbirlerini göremiyorlarmış çünkü konuşmayı bilmiyorlarmış.

çünkü insan birbirini ancak soyutlamalar yoluyla görebilir. adem için havva nedir? havva, adem için bir şey (bir isim, bir tanım, bir amaç, bir anı) olmalıdır ki adem tarafından görülebilsin. havva’nın ne olduğu önceden verili olmalıdır yani adem’de ki onu fark edebilsin, görebilsin ve onunla ne yapacağını ve ona nasıl davranacağını bilebilsin. kuşkusuz bu kayıtlar bir erkek kedinin kayıtlarından farklı. birlikte bir hayat sürme, çocukları yetiştirme, ortak üretim süreci içine girmek gibi kayıtlar olmalı ki adem havva’yı benim bugün burada bir kadını gördüğüm gibi görebilsin. yani? havva henüz ortada yokken de soyut bir tasarım olarak var olmalı demek ki . işte bizim tüm ilişkilerimiz (özellkle üretim ilişkileri) bu tür kayıtlarla mümkün. sadece bir erkek için bir kadın değil, yani biri için diğerleri, toplumda tüm bu olup biten, şurdaki eşya, burdaki günbatımı ne anlama gelmektedir?

adem için havva, bir erkek için kadın, biri için diğerleri kayıtlara bağlı olarak görüneceklerdir. bize somut hayat hakkında belli soyutlamalar yüklendi yüklenmeye devam ediyor digital ifadeyle sürekli güncelleniyor. birer bilgisayar uygulaması gibi dolanıyoruz hayatın içinde ve birbirimizle programlandığımız biçimde ilişki kuruyoruz. soyut yazılımlarımızla somut işler yapıyoruz. ki soyutlama yani dil, somut şeylere erişimimizi sağlıyor. o bizim gözümüz, kulağımız. mesela amerikan yerlileri colomb’un gemilerini kıyıya yaklaşmakta oldukları halde görememişlerdi çünkü bu gemiler hakkında bir kayıtları yoktu. colomb tokalaşmak için elini uzattığında bunu tehdit olarak aldılar. tokalşma hakkında bir kayıları yoktu. işte böyle, somutluğa yönelik arzularımızı, isteklerimizi, tepkilerimizi/reaksiyonlarımızı kayıtlarımız yani bu dilden, hukuktan, jestlerden, imgelerden oluşan karmaşık soyutluk şekillendiriyor. sonra tekrar somutluk, soyutluğumuzu şekillendiriyor. 

adem ile havva’nın cinsel organlarını örten incir yaprağı mesela soyutlama. bize mahrem olanın ne olduğu konusunda bir kayıt yüklüyorlar. birer soyutlama olarak bizim neyi düşünmemiz ve düşündüğümüz şey hakkında ne kadar dikkatli olmamız gerektiği konusunda zihnimizi ekip edimlerimizi biçiyorlar. incir yaprakları birer sözcük. işte bu yazı içinde karşımıza çıktılar. resim olarak değil sözcük olarak çıktılar. ama biz onları adem ve havva’ya yapışık görebiliyoruz. tabi önceden bu imgeyle karşılaştıysak. ve incir yaprakları altlarında yatan, örttükleri şey konusunda bir fikre dolayısıyla bir davranışa yönlendiriyorlar.

althusser’in toplumsal örgütlenmeyi hukuk, üretim ilişkileri çerçevesinde tanımlayan soyutlamanın nasıl bir güce, öneme sahip olduğunu anlatan fikriyatını eksilterek yeniden kuruyorum. burdan g. s. peirce’e kolayca geçiş yapabiliriz. imgenin birincil ve ikincil anlamlarına yani. yani sanata. ama galiba o başka bir notta daha iyi olur. neyse. algımızın demek ki fikirlerimizin yeniden örgütlenişinde soyutlamanın gücünü kavrıyoruz. elimizle bir buğday demetini kavrar gibi.

kadının (havva’nın) anne, cinsel doyum aracı, kıskanç eş, helikopter ebeveyn, histerik, partner, dost, üretim ortağı vb. ne olarak konumlanacağı ve onu hangi konumda göreceğimizin kayıtları köklenişine göre öncelik kazanıyor. mesela kadının bir özne olarak (aynı erkek gibi) varlığı, oldukça yeni ve taze bir fikir. öncelikli olan da bu fikir değil o yüzden. çünkü yeni çünkü taze çünkü az tekrarlanmış. dolayısıyla kadına yönelik tüm soyutlamalar, imgeler, jestler kadının bir köle, cinsel doyum aracı, anne, haz ve arzu nesnesi olarak tanımlandığı köklü soyutlamalar karşısında zayıf kalıyor.

tarihe bakıyorsun, mitolojiye bakıyorsun, dinsel metinlere bakıyorsun, sanata bakıyorsun kadının ne olduğu fikri, adem’e (erkeğe) göre nasıl konumlandığı üzerinden açık. bu fikirle yani konuşması bunla dolu bir erkek olarak adem, havva’yı görecektir ama söz konsu köklü fikirlere bağlı olarak görecektir. daha da önemlisi kadın yani havva erkeğin bu bakış açısını içkinleştirdiği için adem’in tasarımına uygun olarak görünecek ve/ya kendini adem’in anlayabildiği, kavrayabildiği ve onu görebildiği şekilde sunacaktır.

adem yani erkek ise bunu doğal bir olgu olarak kavrayacaktır. hatta dürtülerini bu yönde serbest bırakacak ve dürtülerini denetleyemediği, bu yüzden başı belaya girdiği ölçüde durumun doğallığından dem vuracak, adem babasını takip ettiğini düşünecektir. ben burdan bir oyuncu için ders çıkarmak istiyorum. daha önce de oyuncunun bedeniyle bizzat kendini, etini değil bir imgeyi ortaya koyması gerektiğini söylemiştim. 

oyuncu yarattığı imgeyle bize yeni bir bakış açısı sunduğunca sanat yapmaktadır. filozof da biliminsanı da öyle. sanattan, bilimden, felsefeden yararlanaın diğer tüm disiplinler ve iş kolları da öyle. kimse toplumda köklenmiş kayıtlardan yani soyutlamalardan münezzeh değil. bu kayıtları soyutlukları tartışabildiği oranda ise özne, sanatçı, filozof, bilim insanı ve/ya işlevini yerine getiren bir uygulamadan fazlası

 

 

iş: anselm kiefer, tannhäuser

x ve y

21 Ağustos 2018

x’in y1, y12, y bilmemkaç ve cümle y hakkındaki fikirleri yanlış ve toptancı bulunmaktadır. y1, x’in kendisini y12 ile, y bilmemkaç kendisini başka bir y bilmemkaç ile karıştırdığını aslında her biri kendisinin biricik olduğunu öne sürmektedir. x onların biricik olmak için bir öne sürüşe ihtiyaçları olmadığını, kuşkusuz bunun zaten böyle olduğunu söyler. ancak y1 de, y12 de ve y bilmemkaç da kendilerini numaralarıyla değil y oluşlarıyla öne çıkarmışlar ve x’e numaralarıyla değil y oluşlarıyla yaklaşmışlardır. dolaysıyla x, y1, y12 ve y bilmemkaç hakkında yanlış bir fikre sahip değildir. çünkü onlar der x, 1, 12 ve bilmemkaç olmaktan daha çok y olmayı önemsiyor, 1, 12 ve bilmemkaç olarak bir kıymetlerinin olmadığını düşünüyorlar.

ne yapsan, ne anlatsan, ne göstersen, ne dinletsen anlardır. anlar resimlerdir. resimler ve resimler.

öyleyse bir resmin nasıl olacağına gerçekliği süzen, değiştiren filtrenle karar vermen gerekir önce.

belki bir kadın çorabını kafana geçirir bakarsın; belki yaprakların ardından, batan gün ışıklarının içinden belki.

benimki fikirden yapılma galiba: olağan bir ânı tuhaflaştıran, yabancılaştıran bir hava yahut ayrıksı bir ek.

çünkü öncelikle olağan hiçbir şey olağan değil ve sonra olağanlıkta uyaran estetik bir tat bulamazsın.

en iyileri midir bilinmez ama en dikkat çeken anlatılar olağan dışını olağanmış gibi anlatanlardır.

devam: bir resmi gördün, uyarıldın. sıradakini görmek istersin. sıradaki devamıdır yahut sıçramışı yahut karşıtıdır.

yüzlerce, yüz binlerce resimden sonradır ki hayali bir yolculuğu bitirmiş yahut bir fikre kavuşmuş olursun.

şaşılası biçimde ortaya çıkan “dizi” hayatı anımsatır. her tekrarda düpedüz yaşanıp yorumlanan bir hayatı.

sanatçı yani insan bu yüzlerce, yüzbinlerce resmin kurgu/cu/sudur. ömrümüz bunları kurmak içindir.

bıraksalar daima eksik kalacak bu anlar toplamını kurup sevinçle göçeceğizdir bu dünyadan ama sistem buna izin vermez.

sistem, dünyanın senin filtrenden çıktığı şekilde görünüşünü görmene ve göstermene izin vermez.

sistem, ölümle gelecek olan şeyi ölümden çok önce getirir yaşamın içine bir olağanlık olarak yerleştirir.

biz bu olağanlıkla doğar ölür ve gene ölürüz. kültürel hegemonya budur aslında. dincisi, laiki, çin’i, rus’u, amerikan’ı, sağcısı solcusu yoktur.

acıyla başa çıkmak

07 Temmuz 2018

çocuk dizini kanatır, ağlar; ebeveyn yetişir çocuğun yarasını öper ve çocuğun ağlaması hızla azalır.

çocuk ihtimal ki, yalnızlık kaygısıyla da ağlıyordur ve ihtimal ki ebeveynin varlığı, öpücüğü ona ilaçtır.

peki bir ebeveynin hayatında ebeveynin yerini kim tutar? onun yalnızlık kaygısını, acısını kim ve/ya ne giderir?

sporcular bedenlerine özen gösterir. bedenlerini gözlemlerler. hasar gören yere dokunur, gerekiyorsa okşarlar.

narsistik bir yönelimle yapmazlar bunu. bir ebeveyn yönelimiyle yaparlar. bir ebeveyn gibi bedenlerini kollarlar.

öyleyse bir yetişkinin acı veren duygularıyla başa çıkması için sporcuları izlemesi yanlış olmaz;

acısının ortaya çıkış nedenlerini çözümlemeye girişmeden önce dikkatini sadece acıya vermesi de.

çocuğun yanına koşan yarasını öpen ebeveyn gibi davranmalıdır kendisine. böylece büyük ihtimalle acısı hafifler.

acıyla sürüklendiği -verili zamana göre kısa kendine göre çok uzun- yolculuktan başka biri olarak döner.

arasına bir yolculukluk mesafe girdikten sonra ancak acıyı ve acının kaynağını çözümlemeye girişebilir.

zira, acı içindeyken şeyleri yanlış hatta bütünüyle gerçek dışı anlar, algılar, görebiliriz.

aslında tüm söylemek istediğim, zihnimiz acı çekerken -kendine karşı nesnel olamadığı için- bir çocuğa benziyor.

bu bilinçle  yanına gidip öptüğümüzde; yani ondan kaçmadığımız, onunla yakınlaştığımız oranda acıyla başa çıkmaya başlıyoruz.