19 Eylül 2017

tumblr_ow6i4pfXYc1qzix81o4_540

PARMIGIANINO
Diana and Actaeon (with details)
1523-24
Fresco
Rocca Sanvitale, Fontanellato

Reklamlar

açık denizde

14 Eylül 2017

günlerdir rüzgâr esmiyordu  günlerdir kara namına en ufak bir karaltı görmemişti  nerenin açığında nerenin yakınında yüzdüğünü bilemiyordu  akıntı onu başka bir ülkenin kıyılarına sürüklemiş bile olabilirdi  her yer sular altındaydı da yeryüzünde tek başına kalmıştı sanki  an an hayal mi bu diye düşünüyordu  işin içinden çıkamıyordu  yılların denizcisiydi  bu kadar uzun süren kıpırtısız bir havaya bu kadar düz bir denize ilk kez tanık oluyordu  hava kadar durgundu kendi de  rüzgârla birlikte içindeki esinti bütünüyle dinmişti  alışmadığı bir sakinlik hatta donukluk sinmişti üzerine  sönük yelkenlerin rüzgârları kaburganın dalgaları hatırlamasından daha çok şey hatırlıyordu  gel gör  ne geride bırakmış olmanın verdiği keder ne yeniden yaklaşma ihtimalinin yarattığı sevinç dağıtabiliyordu sakinliğini  önceden hatırladığında taşkınlık veren içini kemiren hatıralar kılını kıpırdatmıyordu  tekneyle denizci öylece duruyorlardı  bastıran karanlıkla birlikte deliksiz uykular uyuyorlardı  şafakla birlikte taptaze uyanıyor kaldıkları yerden devam ediyorlardı   suyun yüzeyinin yorgun bir esintiyle arada bir buruşmasını sabahın öğlenin akşamın gecenin sisin değiştirdiği renkleri bulutları yıldızları seyrediyorlardı  deniz de gökyüzü de tekne de denizci de yavaş yavaş başka bir duyguyla doluyordu   bu kaçıncı gündü kimbilir  nihayet denizci yanağında bir esinti duydu  ardından yelkenlerin kıpırdadığını gördü  kaykıldığı yerden doğruldu  yelkenler şişmeye başladı  pusulaya uydurdu teknenin burnunu  kavradı dümenin yekesini  köpüklere bata çıka tam yol gidiyorlardı  tekne ve denizcinin sakinliği sürüyordu

sık ağaçlı ormanın ortasında bir şatoda bir cadı vardır  cadı gündüzleri baykuş olup uçar kedi olur gezer  geceleriyse cadı olur yeniden  belki tam tersidir  belki de bir cadı bir baykuş bir cadı bir kedi olmaktadır  cadının içinde yabani bir yan var mıdır gerçekten  baykuş yahut kedi cadının yarattığı bir yanılsamadır ihtimal ki

cadının şatosuna gece yaklaşan insanlarsa kaskatı olurlar yerlerinden kımıldayamazlar  çünkü şato cazibesine kapılanlara ne kadar eksik olduklarını düşündürür  çünkü insanlar eksiklik duygusunu kendilerine yaşatan her şey tarafından çekilir ve kaskatı bırakılırlar

şatoya yakalanan güzel kadınlar olursa cadı onları büyüsüyle şakıyan birer kuşa dönüştürür ve kafese kapatır  çünkü cadı da güzel kadınlar karşısında kendini çirkin bulur  güzel kadınları kuşa dönüştürerek varlıklarını sürdürmelerine engel olur ve eksiklik ağrısını azaltacak bir ağrı kesici olarak kullanır

jorinda dünyalar güzeli bir kız ve sevgilisi joringel bir çobandır  birgün ormanda yürüyüşe çıkarlar  şatodan cadıdan haberleri vardır ve uzak durmaya çalışarak gezinirler  akşam yaklaşırken ikisinin de içinde bir ses sonsuza dek ayrılacaklarını fısıldar  birgün mutlaka herkes ayrılacaktır  ölümle göçle yahut başka bir şekilde  belki de içlerindeki ses bunu fısıldar  çocukların birgün mutlaka öleceklerini düşünerek kederlenmeleri gibi kederlenirler

jorinda bir türkü söyler:

“ak güvercin öter dalda
eyvah eyvah eyvah eyvah
eşini kaybetmiş yolda
eyvah eyvah eyvah eyvah”

güneş sık ağaçların tepelerin arasından yitip gitmektedir  kumrular üst dallarda batan güneşi seyretmektedir dönüş zamanıdır  jorinda ile joringel evlerine doğru yola koyulurlar  fakat jorinda bilmez yolunu kaybetmek istediğini ve yolunu kaybetmek için müthiş bir tutku duyduğunu  şato tarafından çekildiğini şatoyu kendine çektiğini hiç bilmez  bilmeden ister cadının büyüsüne kapılmayı

bir bakarlar şatonun dibindeler  bir bakarlar güneşin son ışıkları erimekte  ikisi de katılaşır kalır olduğu yerde  cadı tüm çirkinliğiyle gelir  bakar jorinda’nın çok güzel bir kadın olduğunu görür hemen onu bülbüle dönüştürür  jorinda türküsüne cik cik diyerek devam eder  türkünün dolayısıyla jorindanın yeryüzündeki anlamı daralmıştır  jorinda eksikliğini gidermek için kapıldığı şatonun çekimiyle daha da eksilmiş hatta başka bir şeye dönüşmüştür

joringel hiçbir şey yapamaz  o da kaskatıdır  sevgilisinin ardından bakakalır  cadı dibine gelir çirkin boğuk sesiyle türküsünü söyler

“ta kıyamete kadar
mahpus çile çekecek
o burda bekleyecek, o burda bekleyecek
bu güzellik ondayken bu yük kalkmaz üstünden
defol git defol git”

joringel cadıya yalvarır  gözlerinden kanlı yaşlar dökülür ama cadı sevgilisini geri vermez   veremez  artık cadı joringel’dir joringel de cadı  iki masal kahramanı aslında bir kişinin içindeki iki ayrı histir ve kaynaşmışlardır  joringel’in eksikliği yani şatoya alınmak kuşa çevrilip kafese konmak karşılığında giderilmiştir artık kuşa dönüştüğü için de jorinda neyi yitirdiğini bilemeyecektir  şatonun ve cadının giderilemeyen eksiklik saplantısı yahut haseti ise eh işte bir güzel kadını daha kuşa çevirerek hafiflemiştir

joringel serbest kalır ama evine dönemez  joringel’in evidir jorinda  başka bir köye yerleşip gurbette çobanlık eder  ara ara şatoya çok yaklaşmadan civarında gezinir  joringel şatoya çok yaklaşmamak gerektiğini sevgilisini yitirmeden önce de bilmektedir  ama jorinda’nın deneyimine ket vuracak kadar her şeyi bilen biri değildir

joringel bir gece ortasında bir inci bulunan bir mor çiçek görür rüyasında  o çiçekle şatonun kapısını açıyor sevgilisini kurtartıyordur  sekiz gün dağlarda çiçeği arar  dokuzuncu gün aradığını bulur  mor çiçeğin ortasında inci gibi bir çiy tanesi vardır

joringel çiçeği alır  şatoya gider  çiçeği şatonun kapısına değdirir ve kapı açılır  hayret eder joringel  neden bir anahtar bir kılıç bir balta değil de bir çiçek  kılıç ve balta şatoya aittir çiçekse dağlara yabana sahiplik olmayan diyarlara  cadı çiçek yüzünden yaklaşamaz joringel’e  bizimki bakar bir sürü kafes bir sürü kuş görür  acaba hangisi jorinda’dır

cadı bir kafese yönelir  kapağını açar tam kuş kafesten çıkacakken joringel çiçeği kafese değdirir  jorinda eski haline döner iki sevgili kucaklaşır burada da çiçek joringelle joringel çiçekle kaynaşmıştır bu yüzden joringel yetinmez  diğer kafeslere de değdirir çiçeği  diğer kadınlar da özgürleşir  cadıya ne olur  cadı şatosunda kalır  kendi eksikliğini şatonun cazibesinde gidermek isteyen yeni avlar bekler

*: grimm kardeşlerin derlediği ‘jorinda ve joringel’ masalı

kuru gözler kuru şeyleri hiç göremezler
ve düş içinde yaşayanlar düş içindekileri

edip cansever

düşünde bile göremez işler düşlerin gördüğü işleri

can yücel

işler kuru gözlerdir  kuru gözlerin göreceği düş de kurudur  işlerin gündelik oluşları aciliyetleri mecburiyetleri kadar kurudur düşler de  kuru oldukları içinde aslında düş değildirler düş kılığına girmiş katılıklardır  klişedirler  olasılık hesapları vardır ama sürprizleri yoktur  düş sanılan kuruluk bir kapılma bir kapanmadır   çevrelerinde ne varsa  düş olmayan düşlere kapılır ve düş olmayan düşler kendine kapılanı içine kapar  kuru düşler çevrelerinde ne varsa anlamsız ve uğursuz bir yokoluşun içine çeker

kevin horan

düş ise açık biçimlidir  geniş zamanda vardır  tüm gücüyle ben düşüm diye bağırır  gerçek olmadığı her hâlinden bellidir  böylece kendisine inanmak ve bağlanmaktan çevresindekileri korur  sıvıdır coşkundur ele avuca gelmez  düşü sahici kılan gerçek dışı olması ve gerçek dışılığı içinde bir sahiciliği olmasıdır  düş her şeyde varolan ancak görüldüğünde işitilen fakat gene de bilinmeyen bir dildir  ve bu dili öğrenenler işlerin düşünde bile göremeyeceği işler görürler  düş çevresinde ne varsa içine çeker eğitimden geçirir ve dışına eylemeye varolmaya direnmeye dönüşmeye kendi haline bırakır

masallar da düşlere benzer  iki çeşittirler  öğretici ders verici olanları kurudur  dinleyeni iç yolculuğa çıkarıp hayattaki yolculuğa güdüleyenleri ise sıvı coşkun ve ele avuca gelmezdir  işte bu masallar egemenlik kurmazlar  dinleyicilerinin iç yolculuklarında alıştığımız şekilde kötüler ve iyilere yer vermezler  dinleyicinin sorunlarını dışsallaştırmasını değil içselleştimesini isterler  kötüler ve iyiler diye bir şey yoktur masallar için  kişinin birbiriyle çatışan halleri vardır sadece  masal dinleyicisinin içindeki karşıt nitelikleri gösterir  dinleyicinin içindeki karşıt nitelikleri nasıl tanıyacağını ve onlara nasıl yaklaşacağını  yani sahiyatı gösterir  masalda gerçekçilik doğalcılık iddiasındaki yorumlayan sahtelikler barınmaz

sahiyat sözcüğü şeylerin kendileriyle nasıl başa çıkacaklarını keşfetme yolculuğu anlamında uyduruldu  mesela bir şeyde sahiyat yoksa sadece işlevselleşir  kendinin ve başka şeylerin ihtiyaçlarını karşılayan mekanik bir şeye dönüşür  böylece hayatta kalır ama artık bir zaiyattır  hayattadır ama ölüdür  sahiyattaki ise ihtiyaçların ötesinde bir yaşama duyuşa görüye doğru aralıksız bir yolculuk halindedir  ölse bile yaşamaya devam eder  sevinçlidir ve arzu doludur ve yolculuğu sonsuzdur  saldırmak yıkmak parçalamak fethetmek sahip olmak karakteri değildir  birleştirir sürdürür  daima huzursuzdur ama özgürdür  hem içinde hem dışında yürür yürür yürür

hepimizin birden özgürleşmesi sadece üretim ve üretilenin dolaşım biçiminin kökten değişmesi ile mümkün değil  bu kökten değişime huzursuz özgür ve ölümsüz ruhlar katılmadığı sürece  başında yEni yazan her üretim biçimi kuru düşler içinde kalır  kalmıştı da

fotograf: kevin horan’ın / manipüle edildi

muhafızın kraliçesi

06 Eylül 2017

sen dedi tilkiye sadece kendini düşünüyor çevrendekileri ihtiyaçlarını karşılayacak  zavallı olarak görüyorsun  sen de dedi tavusa çevrendekiler sadece seni merak ediyor sana ölüp biterek sadece seni seyrediyor zannediyorsun  sense aslan gücün tükendiğinde tuzağa düştüğünde yahut hastalandığında ancak ne kadar güçsüz olabileceğinin farkına varıyorsun  sen ey baykuş yalnızlık ve sessizlik içinde düşünüp uçarken büyüklük vehimlerine kapılıyorsun  ya sana ne demeli sansar yapıp ettiklerinin yanına kalacağını mı sanıyorsun  peki sen fare yavaş yavaş yeryüzünü kemirirken nasıl bu kadar rahatsın  saraydaki kapanlara bir gün mutlaka yakalanacağını bilmiyor musun  peki sen kedicik elime sayısız fırsat geçmesine rağmen uyurken seni neden boğmadığımı biliyor musun  hiçbirinizin söylediklerimi anladığını sanmıyorum  hiçbiriniz kendiniz hakkında düşünmüyorsunuz  zaafllarınızı küçük iğrenç kibirlerinizi neden gözden geçirmiyorsunuz ha  lafa gelince lafınız çok  yapmaya gelince yaptığınız değişik daha iyi daha güzel daha incelikli hiçbir şey yok  hele sen ayı koca kıçınla dağları deviriyorsun  yaklaşma  benden uzak dur  yaklaşmayın hepinizle tek tek arkadaş hatta dost olmaya çalıştım hepinize neler neler sundum anlatmaya uğraştım ama sizlerde dinleyecek dinlediğini kalbinde duyabilecek kulak yok  hepiniz kalpsizsiniz  hepinizden bıktım  şimdi yok olun  gözüm görmesin sizi  diye hırlarken taç sandığı şeyin tasma olduğunu fark etti  hırsla ileri atıldı  ne ki bir adım bile ilerleyemedi  boynu acıdı sadece  çaresiz çöktü  başını ellerinin üstüne yerleştirdi  kulakları dikildi yayıldı  çatal burnu kapandı açıldı  tüm şirinliğiyle kaşlarını birbirine yaklaştırdı uzaklaştırdı  tilki tavus aslan baykuş sansar fare kedi ve ayı oturdukları yerden kalktılar  ağır adımlarla ona doğru yürüdüler  tek tek av köpeğinin karnından içeri girip gözden yittiler

kurdun kahkahası

30 Ağustos 2017

suda geyik olarak beliren suretlerine uzakta bir kayanın ardından ansızın çıkıveren geyiklere  uyurken yanaklarını ılıklaştıran geyik nefeslerine ve geyik taklidi yapan av köpeklerine gülümsüyordu şimdi  aradığını aramaktan ve aradığını taklid eden kötü oyunculara rastlayıp acı duymaktan kurtulmuştu  içinde zaten olan bir şeyi bunca zaman neden arayıp durduğuna bulup bulup nasıl kaybettiğine ve yedi kat örtülü yanılsamaların içine çekilişine neden bunca üzüldüğüne şaşıyordu  kendisi bir geyik değildi ya  içinde yaşayan bir geyiği duyuyordu  uzanıp ona dokunmak varken yanında bulmayı niye istemişti  içinde zaten olanı niye dışarılarda aramıştı  o arayış daima düş içinde sıkışıp kalmaya zorlamamış mıydı  bir tür körlüğe neden olmamış mıydı  böylece tüylerini kabartan esinti  burnunu gıdıklayan sedir kokusu ağzını tatlandıran şerbetli hava derenin şıpırtısı tabanlarını dürten çakıllar hissedilemez olmamış mıydı  uzaktaki çalıların arasından az önce başını uzatan geyik maskesi takmış av köpeğine de gülümsedi  gülümseyişteki anlamı kavrayan köpek başını çekti yitti gitti  ardından yine gülümsedi  belleğinde köpeğin başını uzatışı ve gülümseyişindeki manayı kavrayışı ve maskesini düşürüp ebleh bir yüzle yitip gidişi tekrar tekrar canlandı  yine gülümsedi  çevresindeki her şeyi taze bir bakışla duyabildiğini fark etti birden  gülümseyişi karnını titretti  ardından kahkahaya atmaya başladı yerlerde yuvarlanarak toza toprağa bulanarak güldü güldü güldü  bir zamanlar içine iyolmaz acılar salan ne varsa şimdi karnını hoplata hoplata güldürüyordu  durdu  bedeninde daha da tuhaf olan bir değişim hissetti  elleri ayakları vardı  teni insan teniydi  kraliçenin eski muhafızı nasıl olmuştu da önce bir geyik sonra bir kurda dönüşmüştü ve şimdi de  yattığı yerden doğruldu  üzerindeki tozu toprağı silkeledi  ardındaki kanlı yolu zorlukla seçebiliyordu

izleklerin dışında

22 Ağustos 2017

izleklerin dışında yürümek artık iyiden iyiye hızını kesiyordu  karnını yırtan dikenlerin acısını hâlâ duyuyordu  tüylerinin bir kısmı kuruyan kanla birbirine yapışmış bir kısmı hâlâ ıslaktı  çenesinde çarptığı dallar sürtündüğü sivri taşlardan kalan sızı tazeydi  kimbilir kaç kere kaybetmişti yolunu  olsundu  daha önce hiç duymadığı ancak tekrar karşılaştığında hatırlayabileceği binlerce ayrıksı kokuyu geride bırakmıştı  aradığı şey izleklerde zaten  bulunamazdı  sendeledi  neden iki de bir dengesini yitiriyordu  çünkü yamaçtan aşağı iniyordu  yine tek başınaydı ve nasılsa yine yalnız hissetmiyordu  sanrılar yanılsamalar mı yoksa ruh yitimlerinde aradığına tıpa tıp benzettiği herkesi her şeyi izleklerine çeken kösnül köpekler miydi yalnız hissettirmeyenler  hayır  hiçbiri değildi  dizleri titredi  çenesi üzerine düştü  doğruldu  bir süre daha su içmezse devrilecekti  nihayet düzlükteydi  güçlükle başını kaldırdı  kokladı  ışığı dilim dilim dilen uzun ve sık otların arkasındaydı su  otları yararak kıyıya ulaştı  dizlerine gelinceye kadar göle girdi ve kana kana su içti  bir süre bedenini çevreleyen uzun otlara otların arasındaki çizik çizik göğe baktı  sonra karnı şişinceye dek içmeye devam etti  son yudumlarında yavaşladı  durulan suya eskil bir resim gibi yavaşça serilen aksini gördü  boynundaki tüyler dikleşti her zamanki gibi bir an geyik olduğuna inandı  gülümsedi  bir geyik olmadığının pekâla farkındaydı  suda beliren suret durmaksızın aradığı kendisini izleklerin dışına yurdundan uzaklara çeken ihtişamdan başkası değildi  ön ayağıyla suyu karıştırdı  akis önce kırıştı ardından kayboldu  başını kaldırabildiğince yukarı kaldırdı  uzun uzun bir asma filizi gibi kıvrım kıvrım uludu

bay keder’in bedeninde kederli yaratıklar yaşardı

bay keder’in bedeni kederli yaratıkların yapıtlarıyla devinirdi

kederli yaratıklar zamanlarının hemen hepsini bellekte geçirirlerdi

kendilerini güçlendirecek ve bedene egemen kılacak ne kadar veri varsa toplar biriktirirlerdi

toplayıp biriktirdiklerinden küçüklü büyüklü hikâyeler kurgularlardı

o hikâyelerle bedene zarar verme pahasına bedenin tüm dikkatini üzerlerine çeker yaratabildikleri acı oranında kendilerini başarılı sayar ve var kılarlardı

bay keder’in içindeki kederli yaratıklar uzun zamandır egemen oldukları egemenlikleri boyunca acı yarattıkları için nerdeyse sevinçliydiler

fakat bir gün beklenmedik bir şey oldu

kederli yaratıklar aynı müşkül için kurguladıkları sekiz yüz elli yedinci hikâyeyi bay keder’e gösterirken ufukta kara atlı bir süvari göründü

süvari yaklaştı yaklaştı kederli yaratıklar’ın yanında durdu atını şaha kaldırdı

söyleyin bana lütfen ey kederli yaratıklar dedi ne yapmak istiyorsunuz  bu hikâyenin amacı nedir

kederli yaratıklar şaşkına döndüler dilleri tutuldu ve dağılan bir isli bir duman gibi karanlık köşelerine geri çekildiler

kara atlı süvari çok şaşırdı  bu kadar kolay mı olacaktı  daha kılıcını bile çekmemişti  bir soruyla dağılıp gitmişti kederli yaratıklar.

keder bey’inse vücudu ilk kez rahattı  rahat olmanın tedirginliğini yaşıyordu şimdi  gözleri bir bağımlı gibi süzgün kederli bir hikâye aranıp duruyordu

neydi bu olup bitenler böyle

kederli yaratıklar aynı konu üzerine yüzlerce binlerce hikâye uyduracak kadar akıllı bu hikâyeleri neden hangi amaçla yaptıkları sorulduğunda cevap veremeyecek kadar aptaldılar demek

kederli yaratıklar bay keder’in bünyesinden çıkıyorlardı öte yandan yine bay keder’in bünyesinden çıkıp gelen kara atlı süvari’ye boyun eğiveriyorlardı.

bay keder iyisi mi kederli yaratıkları yok edip kurtulayım ben diye düşündü

hayır dedi kara atlı süvari, hayır onlardan kurtulursan benden de kurtulursun.

daha iyi ya dedi bay keder bir taşla iki kuş

daha iyi anlatayım öyleyse dedi kara atlı süvari, onlardan tamamıyla kurtulamazsın ancak bir süre gömersin onları fakat yine çıkarlar ortaya işte o zaman da beni bulamayabilirsin

ama dedi bay keder çekildikleri karanlıklardan çıkıp yine gelecekler biliyorum.

her şekilde gelecekler dedi kara atlı süvari her geldiklerinde ben daha tecrübeli olacağım

sen kimsin yahu dedi bay keder bedenimde daha önce rastadım mı sana

değişik kılıklarda rastladın dedi kara atlı süvari

kederli yaratıklar’ın ortaya çıkış nedenlerini araştıran bir kaşiftim bir keresinde fakat yöntemim çok karmaşık geldiği için kovmuştun beni

sonra efendim muhabbetkeş olarak çıkmıştım karşına ama bir türlü dikkatini veremiyordun konuşmalarım mıy mıy geliyordu kulağına

işte sonunda kara atlı süvari olarak geldim.

bir dahaki sefereyse bir samuray olarak gelme niyetindeyim

o zaman dedi bay keder, kaslarım, sinirlerim, duyularım, zihnimin tüm yorumlama yeteneğini idarenize bırakıyorum sayın süvari

teşekkürler dedi süvari reverans yaparak

şimdi kaldır da koca kıçını yerleri paspasla

sıradan biri

17 Ağustos 2017

son iki senedir çevresince pek ciddiye alınmayan bencil bulunan birini dinliyorum dinledikçe kendisini daha yakın hissediyorum

o da bazen dinliyor görünüyor  ama kendi temsili dünyasına o kadar bağlı ki dinlediklerinden bir şey anladığına emin değilim

soru sormuyor  anlatılanları kurcalamıyor  anlatanın temsili dünyasını küçümsüyor  çünkü her şey ona mâlum  o zaten her şeyi biliyor  ona anlatmaya gerek yok

niye her şeyi biliyor  niye kimseyi  dinlemiyor  niye dinlesin  kimse onu dinlemiyor ki herkes her şeyi çok biliyor zaten  niye o bilmesin  neyi o bilemesin

onun acılarını duyabilirler mi ki  onun yaşadıklarını yaşamışlar mı onlar da kim oluyor  durum böyleyse kendi deneyimlerine sımsıkı sarılmasından başka çaresi mi var

benzerlerinden ayırd edilemeyen yıkıcı bir öfkeye sahip  sürekli anlatıyor çoğunlukla yanlış hatırlıyor ve yiğitlik hikâyeleri kurguluyor

bir insanı duymak için gizli mikrofonlarla dinleme kamerlarla izleme yerine karşısına oturup can kulağıyla dinlemek kadar bilgi sağlayan bir yol yok

iletişim biçimlerini birer besin olarak kabul etsek  gönüllük esasına dayalı karşılıklı konuşma ve asıl olarak dinleme kadar doyurucu başkaca bir besin yok

benim temsili dünyamdan bu kadar uzak olan onun sevinci kederi ve arzuları dinledikçe dinledikçe ne kadar çok benimkilere karışıyor

anlattıklarının ne zamanı ne mekanı ne kahramanları benimkilere benzese de hikâyelerimizi içimden yan yana dinleyince nasıl da birer akora dönüşüyorlar

dinledikçe temaşa ettikçe fak ediyorum ki bana ait saydıklarım kuşların köpeklerin dalgaların taşların dağların kitlelerin sevincine kederine ve arzularına çok yakın

onun istenmeyen peşin yargılarla reddedilen ‘keskin kişiliği’  benimkine bizimkine onlarınkine ne kadar da benziyor

bizi birbirimizden tabiattan ayıran birbirimize tabiata hasmaneleştiren bir fiskede yıkılacak kadar zayıf temsili dünyalarımız kederle dolu

temsili dünyalar diğer temsili ve çıplak dünyalara kapanabilmeyi  tüm güçlerini kendi kederlerine ‘bağımlı’ olmaktan yani bir salgını geliştirebilmekten alıyor

o dinlemekten keyif aldığım kişi beni görünce sevinçle doluyor  otur diyor yanıma otur ve anlatmaya başlıyor  tüm ayrıntılarıyla tane tane anlatıyor

öyle güzel anlatıyor ki dinlemek bence eğlenceye dönüşüyor  anlattıklarının üçte birini unuttum bile  ama edası tavrı unutulacak cinsten değil

o da biliyor bir sürü şeyi unuttuğumu  umursamıyor  edasına tavrına ilgi duyduğumun pekala farkında

ben anlatmadığım konuşmadığım halde ne hissettiğimi ne istediğimi neden rahatsız olduğumu bir medyum yatkınlığıyla kavrayıveriyor

bazen üstüme geliyor beni rahatsız etmeye çalışıyor rahatsız edemeyince gök gibi gürlemeye dertlerini saçmaya başlıyor mekana

kendisinden beklentim olmadığı halde bana hizmet veriyor  beni ağırlıyor gözyaşlarını ve kahkahalarını paylaşıyor

dostluk arkadaşlık sevgi aşk çıkar  hemen bir temsili sözcük arıyor zihin  yok  hiçbiri değil hiçbirine gerek yok  otur dinle  yürü dinle  sadece dinle

son kuşlar

15 Ağustos 2017

dallarında yuvalanan son kuşlar da havalanınca üst kısmını hafifçe sağına kayalığa çevirdi  üst kısmını nasıl çevirebilmişti  üst kısmı hareket edebiliyor muydu  sağ tarafta varlığını hissettiği halde seçemediği ne kadar çok çizgi girinti çıkıntı ve bir de yıldırım çarptığından artık bir çotuktan ibaret kızılcık ağacı vardı  peki üst kısmı eski konumuna dönebilir miydi  evet dönebiliyordu her şey hareketleniyor ardından değişiyordu  peki sola  evet sola da dönebiliyordu  nasıl bir lânetse yukarı aşağı da kalkıp inebiliyordu  sevinmeli mi üzülmeli mi   ileri baktı  hayalindeki başı dumanlı dağları yamaçları tepeleri düzlükleri vadileri kanyonları aşarken durdu  güneşin devamlı doğup battığı çiçeklerin tekrar be tekrar açıp solduğu mutlu ve hüzünlü maceraların birbirini kovaladığı kıpırtısız zamanlarını hatırladı  tüm o zamanlar boyunca sanki silinmişti  üst kısmı sağa döndüğü ya da dönebildiği anda yeniden çalakalem bir resim gibi çizilmişti  nasıl olduysa arkasındaki küçük uzantıyı titretti silkindi üst kısmını açıp kapadı  üst kısmının açılıp kapanabildiğine ayrıca şaştı  dallarını silkeledi  dallarından kuş yuvaları minik kuru otlar tüyler yağdı  bir köpek iskeleti düştü dağıldı  hem gördüklerinin hem kendinin resmi değişmişti  her şey hızla farklılaşıyordu  bir adım attı  ardından bir tane bir tane daha  tilkiler kurtlar ayılar geyikler gibi nasıl yürüyebiliyordu  hayret  yürümeyi bırak koşabiliyordu  yürümekten koşmaktan daha hayret verici şeyleri ayrımsadı  dünya akıl almaz bir şekilde değişiyor değişiyordu  nasıl olduysa oldu ayağı bir çukura girdi  devrildi  yine istemsizce doğrulmaya davrandı  doğrulamadı  bir daha denedi  doğrulur gibi oldu  sol ön uzantısının üstüne basamıyordu  tekrar bıraktı kendini yanlamasına uzandı  üst kısmını kaldırıp baktı  kızıl tüylerle kaplı orta kısmı şişip sönüyordu  yine kıpırtısız kalacak zamanla kıpırtısızlığa alışacak hareket edebilen bir şey olduğunu unutacak mıydı  kıpırtısızlığa alışkındı  bir süre kıprıdamasa da ziyanı yoktu  akşamdan sabaha kadar devrildiği şekilde öylece kaldı  sabahın ilk ışıklarıyla dallarında maceralar yaşayan son kuşlar geri geldiler çevresine kondular  her şeyin pekâla farkındaydılar ya da davranışları öyle söylüyordu  sol ön uzantısı iyileşinceye dek onunla günler boyu sohbet ettiler