adl, adalet, tadilat!!!

25 Nisan 2017

bedenin dili

21 Nisan 2017

insan akıl ve beden olarak ikiye bölümüş ise beden aklın araçlarıyla anlaşılabilir mi mesela ‘dil’e tercüme edilebilir mi

bu soru bile bedene kurulmuş gizli bir tuzak mı acaba

bu soruyu yanıtlayacaksak tarif, tanım, mahiyet gibi yollara girmek yerine bir anlatıyla ilerlemek sanki daha isabetli olacak

birgün tolga, atilla ve ben yaklaşık iki bin metredeydik ve sırtlarımızda ellişer kiloluk yükler yağmurlarla iyice giriftleşmiş, rahatça yürünmesi oldukça zor görünen bir patikadan iniyorduk sağ tarafımızda uçurum sol tarafımızda sık ağaçlık vardı

atilla uçuruma bakarak, dikkatli olun dağcılık federasyonundan bir arkadaş dikkatsizlik etti ve bu uçurumdan aşağı yuvarlandı diyince yürümek daha da zorlaştı

napalım, her adımda ayaklarımızı nereye koyacağımıza fazla fazla dikkat ederek inmeye devam ettik

önümüzden kaptırmış giden atilla’ya baktım gözleri yukarlarda geziniyor adımlarına hiç mi hiç dikkat etmiyordu

bastığı yerin şekline göre tabanları şekilleniyor ayak bilekleri bükülüyor bacak kasları uzuyor kısalıyordu

tolga ve ben atilla’yı kıskanarak arkasından bağıra bağıra küfür ediyorduk o ise bundan ayrı bir haz duyarak yürümeye devam ediyordu

derken yanımızdan tırıs tırıs bir eşek geçti gitti atilla artı eşek iyice sinirlerim bozuldu

bir kazaya kurban gitmemek uğruna harcadığım dikkate yaşadığım gerilime isyan ettim dikkati tedbiri elden bırakıp ben de tırısa kalktım

uyarılarına aldırmadan atilla’yı geçtim baktım kafaya fazla takmayınca bayağı bir tatlı yürünüyor eli arttırdım koşmaya başladım dağın düzüne kadar koşarak indim

o zaman anlamıştım ve şimdi bir kez daha anlıyorum ki ‘dil’in diliyle beden öğrenemez

beden sadece yaparak öğrenir

bedenin dili devinim, hareket, eylemdir

sesi, kokuyu, dokunuşu, lezzeti içinde barındıran bir eylem olarak seyretmek ise -şu anda bu metni okuyanın yaptığı gibi hatta- bedenin durduğu yerden bir eylemi tecrübe edişidir

yine de nihai bilgi yani tecrübe bedenin etkin çabasıyladır

bedenin dili tercüme edilemez ancak tecrübe edilebilir

üç boyutlu çizgiler

16 Nisan 2017

WP_20170416_12_30_39_Pro

evin kahvaltı sonrası faaliyetleri sürüyor… çınar’la rüzgâr’ın ilham ettiği çizgiler üç boyutlu oluyor yavaştan…

nisan 15, saat 15’te kadıköy, özgürlük parkı, interaktif çocuk kütüphanesi’nde 7 yaş ve üstü çocuklara ‘cinlerin masalı’nı anlatıcam, beklerim

şehirde taşra yaratmak

03 Nisan 2017

_DSC2962buranın asıl sahiplerinin üstü örtülerek kuruldu şehir ve hâlâ örtülüyor betonla, asfaltla

örtüler ne kadar sabit kalmak istiyorsa örtülenler o kadar hareketli

beton da asfalt da çatlıyor, çatlaklardan otlar, çiçekler, ağaçlar fışkırıyor; çatlaklarda böcekler, sürüngenler yaşıyor

taşra (eski türkçe: dışarı) şehrin (farsça: şah, şahr, krallık, ülke, dünya) içinde, altında, derinlerinde yaşamaya devam ediyor

hiçbirimiz ezelden beri şehirli değiliz ve/ya şehir ezelden beri yok; hepimiz taşradan/dışarıdan geldik

şehrin örtüsü altında kalanlar gibi, taşradan/dışarıdan buraya bir şeyler getirdik ve getirdiklerimizi bir örtünün altına sakladık

bilinç kavramının metaforu şehre, bilinçdışınınki de taşraya oturuyor

içimizde krallıklardan önce yaşayan ve şehre gelince örtülmüş, bastırılmış olan ne varsa bulduğu çatlaktan dışarı fışkırıyor

çatlaklardan fışkıran her şey ya gözlerimizi kamaştırıyor yahut içimize korku salıyor; belli ki şehre/krallığa/bilince ait değiller

kendilerine özgü, yabansı, barbar, öteki, öngörülemez, denetlenemez, çirkin ve eğer  -tanrı korusun- güzel iseler ahlaksızlar

ilk krallıklardan/şehirlerden bu yana taşrayı seven, koruyan; taşrayı surların içinde büyütenler var

onlar, ilerlemeyi şehirlerde daha çok taşra yaratmak; başka bir deyişle ‘kralsız krallıklar’ı çoğaltmak olarak anlıyorlar

tumblr_mo93k2cokI1qm1nj3o1_500yetmişlerin sonlarıydı, gastede çıkan bir haber fotografının kadrajına tesadüfen arkadaşımın babası girmiş, haberi kesip çerçeveletip salon duvarına asmışlardı. küpürü ben görmeden onlar göstermişti. arkadaşımın meşhur bir babası vardı. öte yandan cam çerçeve içindeki gaste küpürünü bana gösterirken oldukça mütevazıydılar; gasteye çıkmayı o kadar da abartacak değildiler. aman canım ne önemi vardı, alt tarafı meşhur olmuşlardı işte. zaten babasının yüzü zor seçiliyordu; uzaktan çekilmişti ve görüntü hafif bulanıktı.

ortanca birader karagümrük spor’un paf takımına kabul edilmişti ve spor sayfasında takımla birlikte çekilen bir fotografı yayınlanmıştı. elinde gastenin spor sayfası, mahalleyi yedi kere turlamıştı. hemen peşinden ilk on birde sahaya çıkarılmadığından hır çıkarmış, disiplinsizlik sebebiyle takımdan atılmıştı. aradan kırk yıl geçti, o fotografı hâlâ saklıyor. girdiği her işten kovulsa da, her dostunu, akrabasını çok geçmeden naçiz benliğinin yegâne düşmanı ilan etse de bir şekilde yeni ahbaplıklara yaşamayı becerdi, beceriyor. meşhur bir insan olmanın verdiği ehemmiyetli adam halleriyle ölümü bekliyor şu sıralar.

çehov’un bir hikâyesi vardır: oğlan gece yarısı gürültüyle eve girer, uyuyan kardeşlerini, ana babasını çığlık çığlığa uyandırır. meşhur olmuştur! tüm rusya onu tanımaktadır. ev halkı merakla başına toplaşır. elinde salladığı gazeteye bakarlar. meğer ki oğlan bir at arabası kazasına karışmıştır. haberde hem görüntüsü hem de ismi vardır. ev halkı böylesi bir meşhurluğu yadırgasınlar mı hoş mu karşılasınlar bilemez. hikâye meşhur oğlanın sevinçli çığlıklarıyla son bulur.

 *          *             *

başkalarının gözlerindeki yansımamız var olduğumuzun göstergesidir. kendimizi başkalarında tanırız. bazen bitkilerin, bazen hayvanların, bazen göğün, yerin, denizin, ırmağın gözündeki yansımamızdan. fakat daha çok türdeşlerimizin, en çok da yakın çevremizin gözündeki yanısmamızdan. yakın çevremizin gözleri hakkımızdaki ayrıntılara sahiptir, cevaptan çok soru ve merakla doludur. uzaktakiler ise bizi sadece bilir ve ancak belli kalıplar içinde bilebilir.

uzak çevrelerce bilinmek, görülmek genellikle kalıplar, kategoriler içinde görülmek demektir. öyleyse meşhur olma isteği içinde bilerek/bilmeyerek belli bir kalıp içinde algılanmak isteme hatta kalıba girme isteği mi saklıdır? acaba meşhur olmaya çalışmak bir gizlenme, örtünme çalışması mıdır? bu çalışma ahlaki zaafların, işlenen suçların, zayıf yanların yok edilmesi yahut yok sayılması için midir? meşhur olmak karşılığında hem itibar  hem de nakit kazanmak için midir?..

yakın çevremizin gözlerindeki yansımamız heyecan veren, başarılı sanat filmlerine benzer; bizi harekete geçirir; kazmaya, derinlere inmeye, çözümlemeye, keşfetmeye teşvik eder. uzak, çok uzak çevrelerin gözündeki yansımamız ise avantür filmlere benzer; bizi havaya sokar, kendimizi çok mühim biri zannetmemize neden olur. hatta bizi bir parça tanrılaştırır; tapılacak yanlarımız olduğu düşüncesine sevkeder.

meşhur “to be or not to be”nin bir vesiyonu daha var demek ki meşhur olmaya çalışmak  ya da olmaya çalışmak.

bir de havucun toprağın derinlerine uzanan kısmı en lezzetli yeridir, görünen kısmı ise zaten yenmez.

pazar sabahı bakiyesi

26 Mart 2017

17506387_10154844417858880_1404248751_n

rüzgâr

17506455_10154844417963880_416545495_n

çınar

17474966_10154844417673880_1766162230_n

derya17506072_1244857375563859_1071250840_n

cüneyt

Cinlerin Masalı

24 Mart 2017

e521003872e969236003407b410883ecBir varmış bir yokmuş. Gökte yıldız, denizde balık bolmuş. Hava temiz, güneş sıcak, dünya güzel, karınlar tokmuş. Efendim günlerden bir gün akıl almaz bir şey olmuş.

Yıldız Parkı’nın koruluğunda eli yüzü kırmızı, saçları yeşil, gözleri sarı; burnu düğme, kulakları kepçe, dudakları sicim; dili reçel, yüreciği şeker bir cin yavrusu Cincik mahsur kalmış. Ama nasıl? Onu buraya, farkına varmadan, bir afacan getirmiş. Afacan ağaçlara gerili hamakta masal okurken uykuya dalmış. Eski masal kitabının sayfası öylece açık kalmış. Masaldaki Cincik merakla kitaptan dışarı uzatmış başını ve dayanamış dışarı çıkıvermiş. Herhalde hep aynı masalın kahramanı olmaktan sıkılmışmış. Tam o sırada çocuk uykudan uyanmış. Masal kitabını kapamış, çantasına atmış; Cincik’in dışarda kaldığının farkına varamadan ailesiyle çekip gitmiş. Cincik öylece dışarda kalakalmış. Eee n’olacak? Masalına dönememiş tabi. Artık gerçek dünyada ve yalnız başınaymış. Küçük çocukların ürktüğü bir masal kahramanıyken şimdi kendisi ürkmekteymiş. Ahh! Hava da giderek kararıyor muymuş ne?

Sıcak hava serinlemeye, yapraklar kıpırdamaya başlamış. Kıpırdayan ve de hışırdayan yapraklardan ürkmüş Cincik. Bir sincap atlamış yere. Bir meşe palamudunu kapıp koşarak tırmanmış ağaca. Daldan dala atlayarak uzaklaşmış. Dallar sallanıp durmuşlar ardından. Sincaptan ve sallanan dallardan ürkmüş küçük cin. Sonra derenin orda bir köpek ulumuş, yakında kediler miyavlamış, uzakta puhu kuşu ötmüş, topraktaki kuru yapraklar foşurdamış. Hepsinden tek tek ürkmüş. Şekerden yüreciği erimiş sanki. Ne bilsin yaprakların kıpırdaması, sincapların koşturması, köpeklerin uluması, kedilerin miyavlaması ve gerçek dünyadaki bir sürü hareket, bir sürü ses korkulacak şeyler değildir. Masalını özlemiş. Eski masal kitabınının saman sarısı sayfalarına, mürekkep kokulu satırlarına dönmek istemiş. Ne çare! Hüzünle oturmuş toprağa sarı gözlerinden mavi yaşlar dökülmüş. Düğme burnunu çeke çeke ağlamış.

O da ne! Kendisine yaklaşan ayak sesleri işitmiş. Güçlükle kendini çalıların arasına atmış. Yaklaşan her neyse ay ışığında belli belirsiz görünüyormuş. Ama belli ki yaklaşan şey, Cincik’in iki üç katı kadarmış. “Amman amman!” iyice sinmiş. Koca karaltı yaklaşmış yaklaşmış, yaklaşmış. Ay ışığı karaltının yüzünü aydınlatmış. Bu şey Cincik’e benziyormuş. Gözleri onun gibi sarı, teni onun gibi kırmızı, saçları onun gibi yeşil; burnu düğme, kulakları kepçe, dudakları sicim gibiymiş. Bu kadar olur yani. Her şeyi tıpatıp onun gibiymiş. Yalnız, ondan bayağı büyükmüş.

Karaltı konuşmuş, “Heyyy! Cincik n’aber?”

Cincik adıyla seslenen benzerini önce yadırgamış ama sonra dayanamayıp, “İyiyim. De… Ne vardı?.. Ne istiyosun benden?” demiş şeker yüreciği korkuyla çarparak.

Karaltı, “Korkma. Ben de eskiden küçük bir cindim. İnanmıycaksın belki ama. Ben de çoook uzun yıllar önce aynı masaldaydım. Yalnız, ben farklı bir kitaptaydım. Hatta benim masalımın harfleri bile farklıydı. Neyse! Sonuç olarak ben de aynı senin gibiydim. Ve aynı senin gibi merakla dışarı çıkıvermiştim.”

Cincik, “Beni dışarı çıkarken gördün mü ki?”

Cin, “Tabi ki… Sanki geçmişim canlandı gözümde. Aynen ben de senin gibi önce başımı kitaptan dışarı çıkarmış sonra dayanamayıp, merakla dışarı çıkıvermiştim. Ve gerçek dünyada yapayalnı kalmıştım. Ben de aynı senin gibi çok korkmuştum. Uzun süre kendime gelememiştim. Ama aradan upuzun yıllar geçti. Bu dünya hakkında çok şey öğrendim. Bu dünyaya, eh işte, alıştım. İstersen benim yanıma yerleşebilirsin. Bildiğim her şeyi sana anlatırım.”

Cincik şaşırmış, “Sen nerde kalıyosun? Başka bir masalda mı?”

Cin, “Hayır. Ben sarayda kalıyorum.”

Cincik, “Saray ne?”

Cin, “Nasıl anlatsam?.. Eskiden padişahların yaşadığı yer. Ama artık padişah yok. İstediğim gibi yaşıyorum sarayda ben de. İnsanlar zaten farkıma bile varmıyolar.”

“İyi o zaman! Evet, insanlar.” demiş Cincik “Evet. Yanında kalırım. Gene de… Gene de her şeyden çok korkuyorum ben yaaa.”

“Dikkatli olmalısın! Fakat korkmamalısın!” diye yanıtlamış Cin, “Çünkü korkmak işe yaramaz bi şey.”

Küçük cin, büyük cinin ne demek istediğini anlamaya çalışmış.

Derken Cin birden, “Püfff!” diye ortadan yok olmuş. Cincik korkmuş yalnız kalınca. Bir süre yalnız kalmış. Cin, “Pofff!” diye belirmiş tekrardan, “Eeee? Korkma dememiş miydim sana? Unuttun mu?” demiş

Cincik, “Yani korkma diyince korkulmasa ne güzel tabi. Ama korkuyosun işte normal olaraktan.” demiş.

Sonra Cin tekrar kaybolmuş. Cincik tekrar korkmuş. Bir süre sonra Cin tekrar belirmiş. Cin böyle böyle oynamış Cincik’le. Gel zaman git zaman Cincik gerçek dünyaya alışmaya başlamış.

Ve aslında, biraz sonra ne olacağını bilmediği ve aklına nedense hep kötü şeyler getirdiği için korktuğunu anlamış. Cin, Cincik ile korulukta, dere yatağında, köşklerde, sarayda ve hatta Boğaziçi’nin sırtlarında “Püffff! Poffff!” oyunu oynamış sürekli. Bu oyunla Cincik korkusunu yenmiş ve büyümüş.

Aradan yüzlerce ve yüzlerce yıl geçmiş. İki Cin aynı boya gelmişler. İkiz gibi birbirlerine benzemişler. Hatta Cincik, Cin’e gözünden kaçan şeyleri anlatmış. Öğretmeninin öğretmeni olmuş sankim biraz.

Yıldız Parkı’nda gene öyle dolaşıyorlarmış Bir de ne görsünler. Bir afacan elinde eski bir masal kitabı, hamağa uzanmış masal okuyor. Bu masal meğersem iki cinin içinden çıktığı masal değilmiymiş. İkisi de heyecanla hamağın başına gitmişler. Masala bakmışlar. Gözleri satırları izlemiş. Heyecanlanmışlar. İkisinin de şeker yüreğinden masala dönmek geçmiş. Sicim dudakları iyice incelmiş. Ama ister cin ol ister insan her varlık alıştığı, korkusuz yaşadığı yeri sever. Değil mi? Hele de sağlam bir dostun varsa. Hayat iyice güzelleşir. Bu yüzden, evet, masala dönmemişler. Ve gerçek dünyada yaşamaya karar vermişler. Gerçek dünyadakorkusuz ve mutlu yaşamaya devam etmişler.

Gökten üç elma düşmüş. Biri masal okurken uyuklayan afacanın, biri Cinlerin, biri de bu masalı şeker gibi bir yürekle anlayanın başına.

ağaç diyor ki

21 Mart 2017

gövdemin ve dallarımın şekli bir fikirden yahut fikirlerden olmadı

rüzgârın yönü her değiştiğinde, güneş her göründüğünde, hava her ısınıp soğuduğunda farklı bir yönde uzandım göğe

ben zamanım fakat senin bildiğin zaman değilim

gövdem ve dallarımın her kıvrımlanışında güneşin yerini, rüzgârın ne yönde estiğini yani kıvrımlanan zamanımı göreceksin

beni çevreleyen zamanın içinde hem de beni çevreleyen zamanın dışında bir zamanım

istersen bir de taşın, çimenin, çalının, diğer ağaçların zamanına bak, uzayın içinde dünyanın zamanına bak

sen şekilleri fikirlerden yarattığın için ısrarla benim de fikirlerden oluştuğuma inanmak istiyorsun

oysa ben fikirlerden değil, dediğim gibi, anlardan yaratmaktayım şeklimi

ve evet, sen ne yaptığını biliyorsun, bense bilmiyorum

senin amaçların var benim yok

beni amaçlarına benzetmek istediğin için, yine ısrarla, bana yönelttiğin sorularına amaçlarına uyan yanıtlar arıyorsun

bana ad vererek sahip olmaya çalışıyorsun

ben o değilim, ben sen değilim

daha önemlisi ben ben değilim

beni sözcüklerin cansız yaşantısında hangi ben’e koysan o orda dururken ben başka yerdeyim