lümpen entelijansiya

09 Temmuz 2017

sokaktaki lümpenlerden korkmam, entelijansiyanın lümpeninden korkarım. çünkü bunlar ihanetlerini, dönekliklerini, çıkarlarına uygun durumları son derece karmaşık denklemlerle akla yakın hâle getirirler.

sokaktaki lümpenin davranışları kestirilebilir ama bunların beraber göğüslemenizin gereken çetin şartlarda nasıl davranacağını kestirmek oldukça güçtür.

bir gün bir bakarsın ilelebet birliktelik içinde olacağın biri vardır ertesi gün bir bakarsın seni satmış, davayı satmış, ilişkiyi satmış; dün düşmanım dedikleriyle kolkola gezen bambaşka biri.

bunlarla tartışamazsın, konuşamazsın. birçok insanda, toplulukta bulunabilecek hatalarını seni köklü biçimde reddebilecekleri argümanlar olarak önüne yığıverirler.

saf  salak arkalarından bakarken içlerinde hiçbir tereddüt yaşamadan seni, davayı, ilişkiyi konfora satarlar.

nezaketlerine, sahte içtenliklerine, kelime dağarcıklarına, dili kullanma yeteneklerine, süslerine püslerine tav olmayın. cinsiyetleri fark etmez arketipleri mavi sakal.

bir bölgenin, şehrin, ülkenin insanlarının ilişkilerindeki çiğlikler, kendini ifade etmedeki kabalıklar, düşünmeyi -yani kendi içinde veya karşısındakiyle tartışmayı- reddeden abartılı duygusal performanslar ne denli fazlaysa o bölgenin, şehrin, ülkenin aktörleri/performans sanatçıları aynı çiğlik, kabalık, duygu patlamaları ve düşünce tembelliğiyle iş yapıyor. toplumun bireyleriyle sanatçıların performansları alkışlar, tezahüratlar eşliğinde sarmaşığın dalları gibi birbirlerine dolanarak yükseliyor, göğeriyor.

kurgu için de aynı geçerli. hatları keskin iyiler ve kötüler oluyor böyle yerlerde.  gündelik yaşantıda birbirimizi kurguladığımız gibi roman, hikâye ve filmlerimizde çeşitli tonlarda iyiler ve kötüler çiziyoruz. ne oluyor, nasıl oluyor, niye böyle bakıyoruz birbirimize, burdan bir çıkış mümkün mü konumuz değil asla. iyi olan -ki onunla özdeşleşiyoruz hemen- kurtulsun da şu kötü olandan, aman canım, nasıl kurtulursa kurtulsun. canavarlaştırmalar ve sonuçları çeşitli biçimlerde tezahür ediyor. gücün yetiyorsa bir hamlede sen canavarsın diyerek ya da entrikalarla yavaş yavaş altını oyarak, işkence çektirerek birbirimize eziyet eidyoruz.

eh! siyaset erbabı da aktörlüğe, senaryo yazarlığına pek hevesli zaten. gündelik hayat, sanat ve siyaset aynı duygusal patlamaların yatağında barışı, birarada olabilme becerisini, hoşgörüyü, tahammülü önüne katıp katman katman lav tabakalarıyla akıyor.  duygulardan ibaret varoluşumuzun en ballısı, en dokunaklısı mağduriyet. istisnasız herkes kendini mağdur hissediyor. herkes mağdur maskesi takıyor ve mağduriyetten bir odada yaşıyor.  bir diğerinin kötü, benim iyi olmamın yegâne koşulu mağduriyet. gençliğe yaklaşan çocuklara da bu sirayet ediyor. mağdur hissedişleri melankoli ve öfkeyi besliyor ve ömürlerinin sonuna kadar eşlik ediyor.

mağduriyetimi ne kadar sağlam kurarsam işlediğim küçük büyük suçlardan, yaptığım kabahatlerden, verdiğim zararlardan, yarattığım duygusal karmaşalardan muaf oluyorum. herkes ama herkes hatalarla, zaaflarla dolu, yanlış davranışlarla dolu. öyleyse mağdur olmak için malzeme hazır, bereketli; bana yönelen bir dolu nedenim var. şimdi kendime mağduriyetten bir şatomsu oda yapayım. beni sevsinler, bana aşık olsunlar, beni meşhur etsinler, bana iktidar versinler. hiç gecikmeden mağduriyetlerimi kullanarak aşkıma acı çektireyim, hayranlarımın benimle özdeşleşebileceği içinde mağdur görüneceğim iventler kurgulayayım, savaşlar çıkarayım, katliamlar yapayım.

mağduriyet siyaseti coğrafyamızda hükümetlere, iktidardakilere, mezheplere özgü bir şey değil. şu aralar egemen siyaseti pek yadırgıyor ve bunu çok çok eleştiriyoruz ya, mağduriyet siyaseti her ânımızda, her durumumuzda, her edimimizde, hepimizde mevcut. mağduriyetimizi  içki sofralarında, cigaralık tekkelerinde, kadın günlerinde, kahvehane sohbetlerinde, kumsallarda ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sürüyoruz. mağduriyetimizi sergileyen çiğ romanlar, hikâyeler yazıyor, filmler çekiyor, şarkılar besteliyoruz: her gün boynu bükük çocukları, kadınları, onların gözyaşları seyrediyor, dinliyoruz…

bir hakikat mi var ensemizde soluğunu hissettiğimiz? dönüp baksak göreceğiz. ne ki dönüp bakmaya cesaretimiz yok. istisnasız herkesin mağdur olduğu yerde herkes biraz zâlim değil mi?  mağduriyetten yapılmış odalarımızdan çıkıp, konforumuzu terk ettiğimizde gerçekten sevebiliyoruz değil mi? ama karşımızda benzer bir kıpırdanış, kıpırdanışlar olmaz yahut bu yeni durum ağır gelir, taşıyamazsak hızla konforumuza dönüyoruz. metafolar âleminde uyku için kuş tüyü yastık ne ise, sosyal dünyada mağduriyet o.

not: mağduriyet kurguları okumaktan, seyretmekten, yaşamaktan; birilerine sempati duyup birilerine düşmanlaşmaktan; her an bir mağdurla karşılaşıp ona yakın hissetmekten; yakınlık duyduğum kişinin ertesi gün karşımda bir zalim olarak belirmesinden bizar oldum. ben çıkıyorum, siz devam edin. bu anforanın anaforunda mağdur-zalimlerle çorba olmayacağım.

apartman cephelerindeki yüzeysel ya da derin çatlaklar, yamulmuş, her an çökebilecek gibi duran yahut çökmüş  binalar; pazarda ne güzel görünüp eve gelince parçalanıveren eşyalar; on binlerce lira verip alınan, kullanılmaya başlayınca karbüratöründen motoruna, debriyajından vites kutusuna kadar dökülen otomobiller… bunlar kiracıyı, alıcıyı pişman eder, kızdırır, çileden çıkarır zira aldatılmışlardır. mecburen şu daireyi kiraladığı için kaderine, bu işe yaramaz otomobilin orasını burasını öven  kayınçosuna, o eşyanın ışıltısına nasıl kanıp da aldığı için beş duyusuna  lânet eder. faka basmıştır, yanılsamaya kapılmıştır. bu ona nasıl yapılmıştır, o bu tezgaha nasıl düşmüştür. kişisine göre değişir, aradan bilmem ne kadar bir süre geçer yine aynı faka basılır, yine tongaya düşülür; yine öfke, yine hayıflanma. sanki halka halka rüyaya dalış ve uyanışlardan, yanılsamalar ve yanılsamalardan zorunlu kurtuluşlardan oluşan bir hayat sürülür  ve bu hayat ancak mezarda son bulur. yanılsamalarla yanılsamaların parçalanışları aslında çıplak gözle, yüzeysel bir eğitimle kolayca kavranabilir ama çoğunlukla kavramak da faydasızdır.

daha çetini daha cevizi vardır. binada çatlaklar artsa da, kışın çatlaklardan içeri kar dolsa da, duvarların içinden takur tukur yuvarlananan molozların bina çöktü çöküyor uyarıları gelse de ah der evin sahibi bu ne güzel bir ev.  yanılsamasından asla ayrılmak istemez. yok der, olamaz, hayır. benim gördüğüm, tanımladığım, tarif ettiğim gibidir, başka türlüsü mümkün olamaz. nasıl olsun canım, bak, dokun, tat, işit, kokla gördün mü bir hayal değil işte, gerçek.  yanılsaması ana rahmidir, yorgandır, kendini yanılsamanın pamuklarına sarmıştır; her şeyi, herkesi bu yanılsamanın filtresinden geçirerek yorumlar. ama bak burası çatlak, duvarlar içerden içerden çöküyor, dersin o evet görüyorum ve işitiyorum der ama zaten kusursuz olan ne var ki yahut da olsun der benim ya kusurlu olması sorun değil vb. duvara iki şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır, neşeyle gülümser. ne denebilir, susulur. çünkü ne söylense yorumdur, çekememezliktir belki hasettir, belki de kıskançlık.

yanılsamadan kurtulması için evin çökmesi yeterli değildir. ev çöker o gider evin bir benzerini arar bulur. çatlak, çökme tehlikesi içinde bir ev. aman ne güzeldir, ne tanıdıktır tam istediği gibi bir evdir. içine yerleşir, duvarlarına şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır. oh der bu eve vuruldum, sanki onunla doğmuş gibiyim. sanki yıllardır onu arıyordum. işte, bu hayatımın evi. bu yanılsama da bina çökünceye ve mecburen başka çatlak bir daireye taşınıncaya kadar sürecektir. onlarca kez yaşanacaktır bu. ve bir gün dank edecektir. çatlaksız ve çökme tehlikesi olmayan bir binaya, güvenlikli bir siteye taşınılmalıdır. diyelim buna imkan da doğmuştur, gidilir yeni eve yerleşilir. çatlaksız, duvarları tıkırtısız güvenli bir ev ne güzeldir. ama farkında olmadan ev değiştirmeye alışılmıştır. bir süre sonra evin duvarları üstüne üstüne gelmeye, sıkıştırmaya başlar. ev niye şimdiye kadar çökmemiştir. çünkü sağlamdır. yok böyle olmamalıdır. çünkü normali bu değildir. normali çökmez olduğuna inanılanın çökmesidir.

çatlak evine yahut ev değiştirmeye aşık olan ya bir kişi değil de bütün bir toplumsa. varsılından yoksuluna, mekteplisinden alaylısına, kadınından erkeğine, marjinalinden orta yolcusuna herkes böyleyse. kuşku duymak, araştırmak, tartışmak, muhabbet etmek, sevmek artık anı bile değilse, bellekten bütünüyle silinmişlerse, bunlar nasıl insanlardır burası nasıl bir yerdir. burası savaş ortamıdır belki. görünürde atılan toplar, kurşunlar yoktur. ama herkes kendi yanılsamasında mevzilenmiş, kendi yorumlarını sığınak yapmıştır. yanılsamlar derinleşmekte, sığınaklar konforlu hâle getirilmektedir günden güne. virginia woolf’un orlando’sundaki “bir yanılsama ne kadar büyük olursa gerçeğe çarpıp parçalanışı o kadar büyük olur” sav sözü burda çalışmamaktadır.

herkes tek tek yahut topluluklar halinde diğerlerini kendi yanılsaması içine çekmeye çalışır. herkes bir diğerini kendi yanılsaması içinde ezmek, yok etmek için mücadele eder. savaştır bu. ekmek için, su için değil kendi yanılsamasının muzafferiyeti için verilen bir savaş. yanılsamanın muzafferiyeti çünkü herkese tek tek ve toplu olarak bir tamlık, tamamlanmışlık, kozmos hissi aşılar ‘huzur’ verir. çünkü herkes ve her şey parçalanmıştır, eksiklidir, kaotiktir ve bu hakikatten ancak daha büyük, daha yepis yeni yanılsamalarla kurtulunabilir. yanılsamalar varsın parçalansın, ne gam, yenisi inşa edilir. canetti körleşme’de saçma ve grotesk bir dünya ve o dünyada yaşayan kişiler inşa etmiş. nasıl da hem tanıdık hem de yabancılar. civarında daha dolaşacağız.

sanatsal işler iki kategori altında toplanabilir. bir kışkırtanlar, iki sürükleyenler.

birinci kategoridekiler kendini yakalamaya, hayal etmeye, düşünmeye, bedeni harekete, başkayı ve başkalarını tanımaya kışkırtır.

ikinci kategoridekilerse uyandırdıkları merak, yarattıkları hayranlık ve sergiledikleri büyüleyicilikle peşlerinden sürükler.

birinci kategori ikinci kategoriyi içerir ama ikinci birinciyi içermez.

okur, izleyici, seyirci, dinleyici, ziyaretçi kısaca alımlayıcı için bu ikisini ayırmak çok zor hatta imkansız olabilir.

zira beğeni kültüreldir, çocukluktan itibaren kolayca biçimlendirilebilir.  ‘tek’in beğenisi  ‘çoğunluk’un beğenisine kolayca eklemlenir ve sonrasında ayrılması çok güçtür.

çoğunluk için kendini içine bırakacağı, emeksiz içinde yüzeceği sürükleyici işler kıymetlidir.

çoğunluğa kışkırtıcı olmayan işler gösterildiğinde bunu kabul edemez ve karşı çıkar.

çünkü uyumlu olmaya eğitilmiş; dışardan bakmaya, kurcalamaya, tartışmaya yönelik becerileri iğdiş edilmiştir.

kışkırtıcı işleri seven, öven, üreten,  değerlendiren ve yayan kişiler çoğunluğun nazarında sosyal bir çarpıklığın ürünüdür.

çünkü ‘bize’ benzemeyen ve farklı varolan yabancı, uzak, çarpık olmak zorundadır. yoksa yaşayışımızın haklılığından ve muhteşemliğinden nasıl söz edebiliriz.

fakat gariptir, kışkırtıcı işler uzun süreli sosyal bellekte kendilerine yer bulurken, sürükleyici işlerin en meşhurları bile kısa süreli hatta geçici bellekte yer bulmuş.

diğerleri nasıl elenmiş, kim elemiş de kalanlar kışkırtıcı işler olmuş burası ayrı bir muamma.

2015 Geç gelen Bahar ve Körleşme ana resim“Ama doğru ya, ona bir kitap vereceğini söylemişti. Yalnızca bir roman söz konusu olabilirdi Therese için. Ne var ki roman okumak hiçbir ruhu zenginleştiremezdi. Romandan belki alınan zevk için ödenen bedel, çok yüksek olurdu; en üstün kişilikleri bile bozardı romanlar. Romanlar sayesinde okur, kendini her türlü insanla özdeşleştirmeyi öğreniyordu. Değişiklikten zevk almaya başlıyordu. Kişilikler parça parça çözülüp, hoşa giden kahramanların kalıbına giriyordu. Her görüş açısı savunulabilir oluyordu. Okur gönüllü olarak kendini yabancı hedeflerin akışına bırakıyor, bu yüzden uzunca bir süre için kendi hedeflerini gözden yitiriyordu. Romanlar yazarlık yapan bir oyuncunun, okurlarının bir bütünlük oluşturan kişiliklerine batırdığı kamalardı. Oyuncu kamanın gücünü ve karşılaşacağı direnci iyi hesaplayabildiği oranda hedef aldığı kişiyi parçalayabiliyordu. Devlet, romanları yasak etmeliydi.”

 

körleşme-elias canetti, çeviren: ahmet cemal, payel yayınları

dizi, mini dizi

06 Haziran 2017

bir tv dizisinin izlenebilmesi için izleyicide “az sonra ne olacak?” sorusunu uyandırması gerekiyor

bu karakter böyle yaptığında/dediğinde öteki(ler) ne diyecek; bu, şu durum karşısında karakter(ler) ne yapacak; sonraki sahnede veya bir sonraki bölümde ne olacak?

bu sorular seyircide uyanıyorsa ‘genel izleyici’yi yakalar çoğaltırsınız ve para kazanırsınız

sırf bu soruları canlı tutabilmek için yapılan diziler, doğal ki popüler diziler

bu dizileri bir yere kadar izleyebiliyorum. boardwalk empire’ı az önce bir bölümün ortasındayken terk ettim

genllikle romandan uyarlanan, tek sezonluk mini dizileriyse severek seyredebiliyorum

onlar sadece zaman geçirmeye yaramıyor, kendimle muhabbetimi de besliyor

manyetik sözcükler

30 Mayıs 2017

travma taverna bir dünya savaşının artığı pire’de keşler kardeşler çalgılara çaldırırmış yüreklerini

manyetizma manisa’daki kayaları imler manasında yörükler tahtacılar çekermiş birbirini ve yüksekleri

dinç, umutsuz bedenler terler rakıyla daha terler döner dönermiş arakiyeler dokuz boğum bir kamışın ıslığında

sezginin dili ezgili, çeker iterken sözcükler birbirlerini, ümit babında açılırmış yufka gibi bir meydan

neşe börekleri acılı, ağustos böcekleri kışlasında birbirine sokulmalar yeniden tanışmalar dansı

dünyayı nasıl anlıyorsam öyleyim evet, nasılsam öyle dilim çiçekli, dikenli, etekli, ceketli, cikletli

yalan kendime en pahalı kumaştan diktiğim doğru, çok şık, çok ışıklı, o kadar canlı ünlem ne kadar örtünükse soru

kendini yıkarak inşa eden tek varlıkmış zaman yokmuş ki zaman icad edilmiş bir immiş zaman

eden bulurmuş, bulan bulduğunu bulduğu an unuturmuş, çünkü çekermiş başka bulup da bulduğunu bulduğu an unutmalar

dikkatmiş en çok istismar edilen ve sahibi bakire bir kısrak gibi sunarmış atlı karıncalara dikkatini

bilemezmiş kimseler ağaçların yorgunluğunu, ağaçlar diriliklerini yorgunluktan yaparlarmış

sürekli çalışmaymış tembellik, disiplinsiz olmazmış aylaklık, amaçsız ve ısrarlı yürüyüşlerle olurmuş erikler

çay ağızdan kalbe akan, tepeden denize akan, ha! aniden kavrayanlar olmuş, kalbiymiş insanın iç denizi

manyetik sözcüklerin birbirini çekme itme ve yaprağa dizilme süresi ile kondisyon arasında bağlar var

fraktal bir kartal, fraktal bir yarasa, fraktal bir travma, fraktal bir taverna isyankar. da neye

bir oturuşta bir inek yenir mi, bir oturuşta dünya dönüşür mü, bir oturuşta durulabilir mi dimdik

sokaklar bekler, sokaklar sevgililer, sokaklar kansız yaşayamayan damarlar gibiler, sokağa çıkarlarmış

bir başbakanın en korktuğuymuş halkın gezileri, sokaklar çöl oluncaya kadar halk evinde otursunmuş

alyuvarsız sadece akyuvarlı sokaklar olsunmuş, oksijensiz robotumsular, klonumsular cemahiriyesi

elbet yorulurmuş metal, fakat cumhur metal değilmiş, erikmiş

der-kaukasische-kreidekreis-ambir çin oyunundan alınmış brecht’in kafkas tebeşir dairesi’nin ana izleği şöyledir: annesinin terk ettiği çocuğu evin hizmetçisi gruşa bağrına basıp binbir güçlükle yaşatır ve büyütür. epey bir zaman sonra biyolojik anne ortaya çıkar ve çocuğun kendisine ait olduğunu söyler. hizmetçiyle anne mahkemelik olurlar. ‘gezici’ yargıç azdak tebeşirle bir daire çizer ve çocuğu dairenin ortasına koyar, “çocuğu dairenin dışına kim çekerse sahibi o olur.” der. gruşa kıyamadığı için yapamaz fakat biyolojik anne çocuğu bir hışımla dairenin dışına çeker. ve azdak yargısını bildirir, “çocuğa kıyamayan gerçek annesidir.” der. bu ülkeye bakıp bakıp hep bu kıssayı düşünüyorum. ülkeyi ve ülkenin tüm varlıklarını gaddarca dairenin dışına çekenler kimler?

balik-corbasi-1tepeyi tırmanan, su kenarından ve koruluktan geçen düşsel bir yol. her adımda ağustosböcekleri, zarkanatlı düşünceler, ateşböcekleri, kınkanatlı hayaller sağa sola saçılıyor. sanki yaşanmamış bir tecrübenin kapıları açılıyor.

ne çok şey var burda. burası düşsel yolun başladığı yok bittiği… aman canım ikisi de aynı yer. burası yazan kadının evi: kediler, dağınık bir oda, fareler, birikmiş bulaşıklar, yerlerde tüy yumakları.

şurası düşünen adamın evi: bahçede bir inek, odalar gayet temiz, eşyalar yerli yerinde, bulaşıklar yıkanmış.

bir kere daha bakınca iki evin arasındaki düşsel yol bir kordona benziyor.

hiç sevgi sözcüğü yok, aşk sözcüğü yok, evlilik sözcüğü yok, ilişki sözcüğü yok.

yazan kadınla düşünen adam düşsel yolu katederek birbirlerine gidip geliyorlar. sadece oturup konuşuyorlar; düşünen adamın evinde puding yerken, yazan kadının evinde balık çorbası içerken

derken adam bir kız çocuğu düşlüyor, kadın bir oğlan çocuğu. fakat biraz tuhaf düşlüyorlar ki çocuklar göze garip görünüyorlar, bir an geliyor eve sığmıyorlar.

sanki yazan kadınla, düşünen adam birbirlerinin evine sığamıyorlar.

çocuklardan oğlan olanı balık tutmayı, kız olanı ağaca tırmanmayı seviyor. kız yazan kadının evini temizliyor kırmızı bir elbise, iki minik ayakkabı ve bir süpürgeden ibaret iken. oğlan su kenarında yazan adamdan çok balık tutuyor.

sonra ne oluyor? yazan kadının evi biraz daha temiz, düşünen adamın evi biraz daha dağınık.

rüya mı bu masal mı. rüya olsaydı çoktan unutmuştum. rüyalarımı çok zor hatırlıyorum.

devrim

27 Mayıs 2017

aramızda görünen ve görünmeyen duvarlar var. devrim bunları -özellikle görünmeyenleri- “hemen şimdi” ortadan kaldırmamızın sonrasında yavaş yavaş  mümkün olacak.

görünen duvarlar ezen ve ezilenlerin arasındakiler; görünmeyen duvarlar ise ezilenlerin arasındakiler.

ezilenlerin arasındaki duvarlar yıkılmadıkça  ezenlerle ezilenler arasındaki duvarların tek tuğlası bile düşmeyecek.

görünen duvarlar sarsıldıkça görünmeyenler, görünmeyen duvarlar sarsıldıkça görünenler sarsılacak.

ön yargılar, gizli kabuller, dinler, mezhepler, ırkçılık-milliyetçilik, cinsiyetçilik, türcülük, dayatılmış kimlikler ve diğer ayrımcılıklar, görünmeyen duvarlar.

görünmeyen duvarlar çevremizdeki her şeyle aramızda örülü. kabul görülenler dışında bir insanla, hayvanla, bitkiyle veya herhangi bir nesneyle temas etme şansımız yok.

görünmeyen duvarlar kabul görülenler dışındaki şeylerle temas etme isteğimizi, arzumuzu yadsıyor; bizi onlara karşı düşmanlaştırıyor.

devrim yapmak, görünen duvarları yerle bir etmek isteyenlerin önemli bir kısmı görünmeyen duvarların üzerine yeni duvarlar örüyor.

ve böylece farkında olmayarak -belki biraz da olarak- görünen duvarları tahkim etmiş oluyorlar.

“insan doğası mutlak budur” diye bir ispat yok; spekülasyonlar var. insanın doğası bir oyun hamuru kadar yumuşak, etkileştiği uyaranlara göre çeşitli hızlarda ve verdiği tepki biçimlerine göre şekilleniyor.

bir oğlan çocuğunu erkek bakışıyla yetiştirip bir kadınla mutlu bir hayat sürmesini temenni ederseniz ona efendi olarak nasıl mutlu olunacağından başka bir şey telkin etmemiş olursunuz.

hem bir efendi olarak mutluluğu aramak hem de görünen duvarları yıkarak efendiliği ortadan kaldırma azmini diri tutmak mümkün olamaz.

yine bir kız çocuğunu iç ihtiyaçlarını yok sayarak itaate mecbur yetiştirirseniz, onu devrimci mücadeleden daha en baştan yalıtmış olursunuz.

ezenlerin yarattığı dünya, mücadelenin değil yenme yenilmenin, fethetmenin, ele geçirmenin, yumruğu vurup almanın, kazanmanın, başarmanın tek varoluş biçimi olduğunu vazeder. devrimci mücadeleyi, diyalektik düşünceyi yiyip bitiren bu vaazı tartışmaksızın devrimci çaba mümkünsüzdür.

yabancıları, mültecileri, toplumun genelinden farklı olanları canavarlaştırarak, şeytanlaştırarak yol alan ezenler ile aynı düzeyde politika üretmek; dini/milli/etnik/coğrafi saiklerle insanları, grupları, toplulukları dışlamak, itmek, yok saymak da görünen duvarı kalınlaştırır.

vurmayla-itmeyle değil haklılığa ‘çoğunluk’ ikna edildiğinde devrim mümkün olacak. bunun içinse dünden çok daha büyük ve olanaklı iletişim mecralarımız var.

ezenlerle ezilenler arasındaki görünen duvarlar hapishanemizin sınırları;  görünmeyen duvarlar ise avlularımız, koğuşlarımız, hücrelerimiz.

hücrelerden koğuşlara, koğuşlardan avlulara çıkacağız. ne kadar çoğumuz avluya çıkarsak o kadar iyi. çünkü ne kadar büyük bir güçle görünen duvarları sarsarsak geride kalanlar da o kadar kolay hücrelerinden ve/veya koğuşlarından kurtulacaklar.

ancak görünmeyen duvarlar yıkıldığında özgür olacağız ve devrim süreklileşecek.

bağımlı ilişki, rıza, korku, alışkanlık, aşinalık, sinizm, snopluk, hareket etme tembelliği nasıl adlandırırsak adlandıralım… hücresinden, koğuşundan çıkmayana devrim yok.