tumblr_mo93k2cokI1qm1nj3o1_500yetmişlerin sonlarıydı, gastede çıkan bir haber fotografının kadrajına tesadüfen arkadaşımın babası girmiş, haberi kesip çerçeveletip salon duvarına asmışlardı. küpürü ben görmeden onlar göstermişti. arkadaşımın meşhur bir babası vardı. öte yandan cam çerçeve içindeki gaste küpürünü bana gösterirken oldukça mütevazıydılar; gasteye çıkmayı o kadar da abartacak değildiler. aman canım ne önemi vardı, alt tarafı meşhur olmuşlardı işte. zaten babasının yüzü zor seçiliyordu; uzaktan çekilmişti ve görüntü hafif bulanıktı.

ortanca birader karagümrük spor’un paf takımına kabul edilmişti ve spor sayfasında takımla birlikte çekilen bir fotografı yayınlanmıştı. elinde gastenin spor sayfası, mahalleyi yedi kere turlamıştı. hemen peşinden ilk on birde sahaya çıkarılmadığından hır çıkarmış, disiplinsizlik sebebiyle takımdan atılmıştı. aradan kırk yıl geçti, o fotografı hâlâ saklıyor. girdiği her işten kovulsa da, her dostunu, akrabasını çok geçmeden naçiz benliğinin yegâne düşmanı ilan etse de bir şekilde yeni ahbaplıklara yaşamayı becerdi, beceriyor. meşhur bir insan olmanın verdiği ehemmiyetli adam halleriyle ölümü bekliyor şu sıralar.

çehov’un bir hikâyesi vardır: oğlan gece yarısı gürültüyle eve girer, uyuyan kardeşlerini, ana babasını çığlık çığlığa uyandırır. meşhur olmuştur! tüm rusya onu tanımaktadır. ev halkı merakla başına toplaşır. elinde salladığı gazeteye bakarlar. meğer ki oğlan bir at arabası kazasına karışmıştır. haberde hem görüntüsü hem de ismi vardır. ev halkı böylesi bir meşhurluğu yadırgasınlar mı hoş mu karşılasınlar bilemez. hikâye meşhur oğlanın sevinçli çığlıklarıyla son bulur.

 *          *             *

başkalarının gözlerindeki yansımamız var olduğumuzun göstergesidir. kendimizi başkalarında tanırız. bazen bitkilerin, bazen hayvanların, bazen göğün, yerin, denizin, ırmağın gözündeki yansımamızdan. fakat daha çok türdeşlerimizin, en çok da yakın çevremizin gözündeki yanısmamızdan. yakın çevremizin gözleri hakkımızdaki ayrıntılara sahiptir, cevaptan çok soru ve merakla doludur. uzaktakiler ise bizi sadece bilir ve ancak belli kalıplar içinde bilebilir.

uzak çevrelerce bilinmek, görülmek genellikle kalıplar, kategoriler içinde görülmek demektir. öyleyse meşhur olma isteği içinde bilerek/bilmeyerek belli bir kalıp içinde algılanmak isteme hatta kalıba girme isteği mi saklıdır? acaba meşhur olmaya çalışmak bir gizlenme, örtünme çalışması mıdır? bu çalışma ahlaki zaafların, işlenen suçların, zayıf yanların yok edilmesi yahut yok sayılması için midir? meşhur olmak karşılığında hem itibar  hem de nakit kazanmak için midir?..

yakın çevremizin gözlerindeki yansımamız heyecan veren, başarılı sanat filmlerine benzer; bizi harekete geçirir; kazmaya, derinlere inmeye, çözümlemeye, keşfetmeye teşvik eder. uzak, çok uzak çevrelerin gözündeki yansımamız ise avantür filmlere benzer; bizi havaya sokar, kendimizi çok mühim biri zannetmemize neden olur. hatta bizi bir parça tanrılaştırır; tapılacak yanlarımız olduğu düşüncesine sevkeder.

meşhur “to be or not to be”nin bir vesiyonu daha var demek ki meşhur olmaya çalışmak  ya da olmaya çalışmak.

bir de havucun toprağın derinlerine uzanan kısmı en lezzetli yeridir, görünen kısmı ise zaten yenmez.

pazar sabahı bakiyesi

26 Mart 2017

17506387_10154844417858880_1404248751_n

rüzgâr

17506455_10154844417963880_416545495_n

çınar

17474966_10154844417673880_1766162230_n

derya17506072_1244857375563859_1071250840_n

cüneyt

Cinlerin Masalı

24 Mart 2017

e521003872e969236003407b410883ecBir varmış bir yokmuş. Gökte yıldız, denizde balık bolmuş. Hava temiz, güneş sıcak, dünya güzel, karınlar tokmuş. Efendim günlerden bir gün akıl almaz bir şey olmuş.

Yıldız Parkı’nın koruluğunda eli yüzü kırmızı, saçları yeşil, gözleri sarı; burnu düğme, kulakları kepçe, dudakları sicim; dili reçel, yüreciği şeker bir cin yavrusu mahsur kalmış. Ama nasıl? Onu dün buraya, farkına varmadan, bir afacan getirmiş. Afacan ağaçlara gerili hamakta masal okurken uykuya dalmış. Eski masal kitabının sayfası öylece açık kalmış. Tam o sırada masaldaki Cincik merakla kitaptan dışarı uzatmış başını. Sonra dışarı fırlamış. Herhalde hep aynı masalın kahramanı olmaktan sıkılmışmış. O sırada çocuk uykudan uyanmış. Masal kitabını kapamış, çantasına atmış. Ve Cincik dışarda kalakalmış. Eee n’olacak? Afacan masal kahramanının dışarda olduğunun farkına varamadan ailesiyle çekip gitmiş. Cincik de dönememiş masalına tabi. Artık gerçek dünyada ve yalnız başınaymış. Masalda küçük çocukların ürktüğü bir kahramanken şimdi kendisi ürkmekteymiş. Ahh! Hava da kararıyormuş giderek.

Sıcak hava serinlemeye, yapraklar kıpırdamaya başlamış. Kıpırdayan ve de hışırdayan yapraklardan ürkmüş Cincik. Bir sincap atlamış yere. Bir meşe palamudunu kapıp koşarak tırmanmış ağaca. Daldan dala atlayarak uzaklaşmış. Dallar sallanıp durmuşlar ardından. Sincaptan ve sallanan dallardan ürkmüş küçük cin. Sonra derenin orda bir köpek ulumuş, yakında kediler miyavlamış, uzakta puhu kuşu “huuu hu!” diye ötmüş, topraktaki kuru yapraklar foşurdamış. Hepsinden tek tek ürkmüş. Şekerden yüreciği erimiş sanki. Ne bilsin yaprakların kıpırdaması, sincapların koşturması, köpeklerin uluması, kedilerin miyavlaması ve gerçek dünyadaki bir sürü hareket, bir sürü ses korkulacak şeyler değildir. Masalını özlemiş. Eski masal kitabınının saman sarısı sayfalarına, mürekkep kokulu satırlarına dönmek istemiş. Ne çare! Hüzünle oturmuş toprağa gözlerinden mavi yaşlar dökülmüş. Düğme burnunu çeke çeke ağlamış.

O da ne! Kendisine yaklaşan ayak sesleri işitmiş. Güçlükle kendini çalıların arasına atmış. Yaklaşan her neyse ay ışığında belli belirsiz görünüyormuş. Ama belli ki yaklaşan şey, Cincik’in iki üç katı kadarmış. “Amman amman!” Cincik iyice sinmiş. Koca karaltı yaklaşmış yaklaşmış, yaklaşmış. Ay ışığı karaltının yüzünü aydınlatmış. Bu şey Cincik’e benziyormuş. Gözleri onun gibi sarı, teni onun gibi kırmızı, saçları onun gibi yeşilmiş. Bu kadar olur yani. Her şeyi tıpatıp onun gibiymiş. Yalnız, ondan bayağı büyükmüş.

Karaltı konuşmuş, “Heyyy! Cincik n’aber?”

Cincik adıyla seslenen benzerini önce yadırgamış ama sonra dayanamayıp, “İyiyim. De… Ne vardı?.. Ne istiyosun benden?” demiş şeker yüreciği korkuyla çarparak.

Karaltı, “Korkma. Ben de eskiden küçük bir cindim. İnanmıycaksın belki ama. Ben de çoook uzun yıllar önce aynı masaldaydım. Yalnız, ben farklı bir kitaptaydım. Hatta benim masalımın harfleri bile farklıydı. Neyse! Sonuç olarak ben de aynı senin gibiydim. Ve aynı senin gibi merakla dışarı fırlamıştım.”

Cincik, “Benim dışarı fırladığımı gördün mü ki?”

Cin, “Tabi ki… Sanki geçmişim canlandı gözümde. Aynen ben de senin gibi önce başımı kitaptan dışarı çıkarmış sonra merakla dışarı fırlamıştım. Ve gerçek dünyada kalmıştım. Ben de aynı senin gibi çok korkmuştum. Uzun süre kendime gelememiştim. Ama aradan upuzun yıllar geçti. Bu dünya hakkında çok şey öğrendim. Bu dünyaya, eh işte, alıştım. İstersen benim yanıma yerleşebilirsin. Bildiğim her şeyi sana anlatırım.”

Cincik şaşırmış, “Sen nerde kalıyosun? Başka bir masalda mı?”

Cin, “Hayır. Ben sarayda kalıyorum.”

Cincik, “Saray ne?”

Cin, “Nasıl anlatsam?.. Eskiden padişahların yaşadığı yer. Ama artık padişah yok. İstediğim gibi yaşıyorum sarayda ben de. İnsanlar zaten farkıma bile varmıyolar.”

“İyi o zaman! Evet, insanlar.” demiş Cincik “Evet. Yanında kalırım. Gene de… Gene de her şeyden çok korkuyorum ben yaaa.”

“Dikkatli olmalısın! Fakat korkmamalısın!” diye yanıtlamış Cin, “Çünkü korkmak işe yaramaz bi şey.”

Küçük cin, büyük cinin ne demek istediğini anlamaya çalışmış.

Derken Cin birden, “Püfff!” diye ortadan yok olmuş. Cincik korkmuş yalnız kalınca. Bir süre yalnız kalmış. Cin, “Pofff!” diye belirmiş tekrardan, “Eeee? Korkma dememiş miydim sana? Unuttun mu?” demiş

Cincik, “Yani korkma diyince korkulmasa ne güzel tabi. Ama korkuyosun işte normal olaraktan.” demiş.

Sonra Cin tekrar kaybolmuş. Cincik tekrar korkmuş. Bir süre sonra Cin tekrar belirmiş. Cin böyle böyle oynamış Cincik’le. Gel zaman git zaman Cincik gerçek dünyaya alışmaya başlamış.

Ve aslında, biraz sonra ne olacağını bilmediği ve aklına nedense hep kötü şeyler getirdiği için korktuğunu anlamış. Cin, Cincik ile korulukta, dere yatağında, köşklerde, sarayda ve hatta Boğaziçi’nin sırtlarında “Püffff! Poffff!” oyunu oynamış sürekli. Bu oyunla Cincik korkusunu yenmiş ve büyümüş.

Aradan yüzlerce ve yüzlerce yıl geçmiş. İki Cin aynı boya gelmişler. İkiz gibi birbirlerine benzemişler. Hatta Cincik, Cin’e gözünden kaçan şeyleri anlatmış. Öğretmeninin öğretmeni olmuş sankim biraz.

Yıldız Parkı’nda gene öyle dolaşıyorlarmış Bir de ne görsünler. Bir afacan elinde eski bir masal kitabı, hamağa uzanmış masal okuyor. Bu masal meğersem iki cinin içinden çıktığı masal değilmiymiş. İkisi de heyecanla hamağın başına gitmişler. Masala bakmışlar. Gözleri satırları izlemiş. Heyecanlanmışlar. İkisinin de şeker yüreğinden masala dönmek geçmiş. Sicim dudakları iyice incelmiş. Ama ister cin ol ister insan her varlık alıştığı, korkusuz yaşadığı yeri sever. Değil mi? Hele de sağlam bir dostun varsa. Hayat iyice güzelleşir. Bu yüzden, evet, masala dönmemişler. Ve gerçek dünyada yaşamaya karar vermişler. Gerçek dünyadakorkusuz ve mutlu yaşamaya devam etmişler.

Gökten üç elma düşmüş. Biri masal okurken uyuklayan afacanın, biri Cinlerin, biri de bu masalı şeker gibi bir yürekle anlayanın başına.

ağaç diyor ki

21 Mart 2017

gövdemin ve dallarımın şekli bir fikirden yahut fikirlerden olmadı

rüzgârın yönü her değiştiğinde, güneş her göründüğünde, hava her ısınıp soğuduğunda farklı bir yönde uzandım göğe

ben zamanım fakat senin bildiğin zaman değilim

gövdem ve dallarımın her kıvrımlanışında güneşin yerini, rüzgârın ne yönde estiğini yani kıvrımlanan zamanımı göreceksin

beni çevreleyen zamanın içinde hem de beni çevreleyen zamanın dışında bir zamanım

istersen bir de taşın, çimenin, çalının, diğer ağaçların zamanına bak, uzayın içinde dünyanın zamanına bak

sen şekilleri fikirlerden yarattığın için ısrarla benim de fikirlerden oluştuğuma inanmak istiyorsun

oysa ben fikirlerden değil, dediğim gibi, anlardan yaratmaktayım şeklimi

ve evet, sen ne yaptığını biliyorsun, bense bilmiyorum

senin amaçların var benim yok

beni amaçlarına benzetmek istediğin için, yine ısrarla, bana yönelttiğin sorularına amaçlarına uyan yanıtlar arıyorsun

bana ad vererek sahip olmaya çalışıyorsun

ben o değilim, ben sen değilim

daha önemlisi ben ben değilim

beni sözcüklerin cansız yaşantısında hangi ben’e koysan o orda dururken ben başka yerdeyim

beklemeye değmez

21 Mart 2017

isimsiz, şekilsiz, kendiliğinden, dağınık ve çok çeşitli bir toplum tasavvuru yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik zamanlarında hep vardı

şimdi daha çok var

dünyanın bir ucunda benimle hemen hemen aynı düşü gören insanlar olduğunu artık sezmiyor, biliyorum

yatay -yani çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü- ilişkiler çoğalırken dikey -yani hiyerarşik, otoriter, kısıtlamacı, güvenlikçi- ilişkilere kuşku artıyor

hem yatay bir dünya vaadiyle hem dikey ilişkilerle örgütlenen kurumlara müsmaha hâlâ var ama bir yere kadar

dikey ilişkilerin çemberinden geçmiş saldırgan, fetihçi ruh, yatay ilişkilere hâlâ musallat oluyor fakat o da bir yere kadar

baharın getirdiği çeşitllikle birlikte gelen çok çeşitli toplum tasavvuru newroz, nevruz, çiğdem, bakhos, hıdrellez törenleriyle sürüyor

umutsuz da umutlu da olunsa fark etmez, birgün bu olacak, yatay ilişkilerle işleyen bir dünya kurulacak

doğaçlama bir eser yaratır gibi yatay ilişkiler geliştirerek,  dikey ilişkilerden mümkün olduğunca arınarak o dünya şimdiden kurulabilir

üslupsuz yahut çok üslupla; kavramsız, taslaksız; sadece olmak hedefiyle ilişkiler kurulabilir, hemen şimdi

beklemeye değmez

kim bakıyor

17 Mart 2017

göğe bakınca derdim ki aynı üzümün zarı
koruyor tatlı, sulu, damar damar bir yemişi
içimdekileri tenim de öyle koruyor değil mi

gökyüzü de bana yakın hissediyor mudur acaba kendini

yavru kedilerin, köpeklerin yerlerde yuvarlanışları
kargaların yan yan bakışları, çekingen yanaşmaları
ve uyuklayan salyangozları çok önceden tanıyorum sanki

onlar da görünce hemen tanıyorlar mıdır beni

meşe palamutları gözlerim, dalları kollarım
serçeler sesim, rüzgâr nefesim
peki ben onların neyiyim, ben onların nesiyim

boşuna değildir herhalde bana bu kadar benzemeleri

dere bileklerimi okşuyor serin serin
çakıl taşları ayaklarımın altını gıdıklıyor
bu akan su, şu ak çakıllar benim için mi varlar

hoşuma gitmeleri çok ama çok sevdikleri için midir beni

kayalara tırmanıyorum, oyuklara saklanıyorum
ağaç kovukları en çok hoşuma gidenleri
bir de mağaraların, inlerin pek merak ediyorum içlerini

onlar da merak ediyor mudur içimdekileri

çerden çöpten, kırık dallardan, saçılmış yapraklardan
taşlardan bir şeye benzeyen benzemeyen şeyler yapıyorum
niye böyle şeyler yapıyorum, sorsan, bilmiyorum

onlara sorsak ne olduklarını bilirler mi

büyükler, öbür çocuklar beni nasıl görüyor dert ediyorum
onların gördüğü müyüm yoksa başka biri mi
çizdiğim resimlerden anlamaya çalışıyorum

neyse diyorum neyse, hoplaya zıplaya koşuyorum

geçen yaz öğrenince yüzmeyi geçti içimdeki ürperti
yine de korkuyorum, ya çekerse dibe bir şey beni
ya ısırırsa ayaklarımın ucundan küçük bir canavar

fakat niye olamıyorum korkusuz, rahat tıpkı deniz gibi

itiraf etmeliyim kışları deniz kenarları ayrı bir güzel
yüksek bir yerden aşağı baktığında nasılsa öyle
manzara anlatılmaz, aynı hissettiklerime benziyor

başımı yukarı kaldırıyorum acaba bana kim bakıyor

 

(rüzgâr ve çınar’ın sekiz yaş şiyiri)

Yaşantılar Sözcükler bahsinde yaşantıya meylim tamdır. Yaşantının mahiyetini belirginleştirmek gerek sadece.

Kas,eklem, doku faaliyetleri ve duyulardan akan verilerle biriken sinir hücrelerinin, birikimlerini yeniden yeniden biçimleyişlerine de yaşantı demeliyiz.

Uyuma, oturma, seyretme, temaşa ve -bunların hepsini içeren- okuma da birer yaşantıdır.

Uyur, oturur, seyreder, temaşa eder, okurken yolculuk ederiz. Hem de öyle bir yolculuk ki hiçbir aracın, hiçbir tur şirketinin vaadedemeyeceği yerlere gideriz.

Dışardan bakınca ‘eylemsiz’ görünen ama içerden bakınca dışardan görünebilecek eylemlerden kat be kat çetrefilli eylemlerin içindeyizdir.

O zaman şöyle, kökü dolayısıyla dalları yaşantısız söz dünyasını dışarda tutarak; sözcükler de evet bize bir yaşantı vaadediyor. Okurun yeteneğiyle orantılı bir yaşantı.

Yalıda Sabah

04 Mart 2017

Bugün öncü ilkbahar havasını kaçırmadık. Parkta yayıldık çimenlere. Çocuklar oynarken ilk kez, bir hikâyeyi başından sonuna kadar okuyabildim: Haldun Taner’in Yalıda Sabah’ını.

Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Âli, Tomris Uyar, Haldun Taner gibi hikâyecileri okuyunca sahaflarda rastgeldiğim eski kartpostallara bakmış gibi oluyorum biraz da.  Duyduğum ne nostaji ne de melankoli. Diri bir kavrayışı, ince bir dikkati; gösterişsiz, kendiliğinden bir duyarlığı hissediyorum.

Bir yandan yeni nesil hikâyecileri okuyorum. Şiir yazmak isteyen yazamayan, olay anlatmak isteyen anlatamayan; bir yandan dile kırk takla attırıp öte yandan kendine olmayan derinlikleri vehmederek uzaklara dalıp giden ‘öncü-deneysellikleriyle’ genç yazarları kolaya teşvik ediyor, okuru soğutuyorlar galiba. Ben böyle hissediyorum falanlar, ben böyle algılıyorum yaniler uçuşup duruyor havalarda. Zaten yukarıda ismi geçen hikâyeciler başkalarının algıladığı ve hissettiği gibi yazıyorlardı, di mi.

Olay örmenin, karakter kurmanın, mekan-zaman bağlamına özen göstermenin zorluklarıyla boğuşmadan, edebi marifetler peşinde, yeni bir dil yarattıkları inancıyla hem de kibriyle yazıyor, ödüller alıyor, atölyeler açıyor, panellere katılıyor, imza günleri düzenliyor, akademik kariyer yapıyorlar.  Kimsenin ödülünde, ‘status’unda gözümüz yoktur. Ancak hikâye okumaya aç bir okurum ben, ne yapayım? Bir kıyıda dolaşıp duruyor, yeni hikâyecilerimle karşılaşmayı özlüyorum. Ömrümü bu kıyıda ‘ecnebi’ anlatıcıları, eski yazarları, Çin, Zen hikâyelerini okuyarak geçirmek istemiyorum. Yeni -hem de hikâyeye benzeyen- hikâyeler okuma hakkımı saklı tutuyorum. Ve bu hakkımla tadından yenmez ödülsüz, ünsüz, hiç satan genç yazarlara da rast geliyorum ama azlar. Zorluklarla boğuşmayı çok kişi sevmiyor. Yeninin içinde eskinin birikimi olduğunu da yine çoğu kişi gözardı ediyor.

Meraklısına, Sait Faik için yazdıklarım şurda… Yalıda Sabah’a geleyim. Haldun Taner okumayalı epey oldu. Çehov, Brecht ve Taner hem hikâyeci hem oyun yazarı olarak ayrı bir yerde saklılar. Kendilerine ayrı ayrı hassasiyetim var. Taner’i iyi tanıdığımı zannetmeme  rağmen bayağı bayağı tuzağa düştüm. Sonra da kendime güldüm.

Şöyle: Hikâye çok güzel başladı, her şey tıkır tıkır çalışıyor, aman ne güzel, harika derken içimi karanlık kaplamaya başladı. Hikâyenin anlatıcısı bir ukala ki sorma gitsin. Bağdat Kapı Kethüdası Veliyüddin Paşa Yalısı’nın yerine yapılan apartmanın üçüncü katından Moda-Adalar’dan Sarayburnu’na dek bakıp; martılardan deniz saksağanına, lise talebelerinden kotra gezintisi yapanlara dek her şeyi ve herkesi keskin diliyle acımsızca hicveden, zemmeden, levmeden, her halttan çakan, her şeyi akıllıca çözümleyen, üstelik ikna kabiliyeti de yüksek bir adam.  Düştüğüm yanılsama şu ki bir an bu adamın Haldun Taner olabileceğini düşünerek umutsuzluğa kapıldım. Söylediği pek çok şeyde haklı, tamam ama nasıl olur böyle küstah olabilir? Her şeyi gücüne/etkisine göre nasıl böyle hiyerarşik bir derecelendirmeye tabi tutar? Hatta nasıl kendimden geçtiysem Taner’i bir ara kafamda harcadım. Hikâyenin beşte dördü böyle devam etti. Ben oflayıp puflarken, beşte birlik kısma anlatının nerdeyse sonuna gelince ve adamımız, kendini “aşağıdan yukarı bir perspektifle” görünce, bak sen, keskin diliyle kendini doğramaya başladı. Ardından kıyıya indi ve her şeyi gören, bilen edası silindi gitti. O kibirli, ukala dümbeleği yitti yerine bütüne dahil olmayı beceren, aslında kendinin pek de önemli olmadığının idrakında bir parça geldi ve dedi ki “…Yalın olarak, hiçbir şeyi kuruntulamadan, gösterişe kalkmadan. Herkese, doğanın her yaratığına yaşam hakkı tanıyıp, onların içinde eriyerek, onlardan biri olmakla yetinebilerek…”  Ben de derin bir oh çektim. Hikâyenin teviline henüz olanak buldum :)

Yüksekten bakılınca başka, yerden üstelik kıyıdan bakınca bambaşka olan dünya. ‘Sözcükler Yaşantılar’ yazısındaki gibi işte uzaklaştıkça soyut, kuramsal, sanatlı, edebi marifetlerle donanmış olan yaklaştıkça başka bir deyişle duyulara çarptıkça o soyut, kuramsal, edebi marifetlerle süslü görünümünü nasıl da yitiriveriyor.  Ben nasıl iki farklı kişi oluyorum yukarıda ve kıyıda.

Teşekkürler öncü bahar havası ve eskimeyen hikâyeler.

Sözcükler Yaşantılar

27 Şubat 2017

Sözcüklerle ifade ettiğimde, hayatımın en güçlü yaşantısı, rüyam donuklaşıyor. Rüyam ne kadar canlı, sıcak ise sözcükler o kadar ölü, soğuk.

Rüyamdaki bir ânı aslına en yakın şekilde anlatabilmem için sayfalar doldurmam, söz sanatlarından yararlanmam gerekiyor. Yine de aslıyla aynı olmuyor.

Yaşarken anladıklarımla okurken, yazarken; dinlerken, konuşurken; sanat üretirken anladıklarım farklı. İfade etmek ile yaşantı farklı.

Bir fikri, bir hissi, bir durumu, bir ânı aslına uygun ifade ettiğime ne kadar inansam da dönüp baktığımda meğer inandığım ifade edişim imiş.

Orfeus’un Öridike’ye aşkını sazıyla anlatırken farkına varmadan ve yavaşça sazına aşık olması gibi.

Yaşantının ifade edilebildiğine en çok inandığımızda dahi daima bir şeylerin eksik yetersiz kalışı; o bulanık, ele gelmez, dağınık ve bir o kadar da sarsıcı yaşantının bize ilham ettiği şey ise ruh.

İfade araçlarını bir düzen içinde kullanabilenler,  örtülü bir kıskançlıkla, ruhlarının coşkunluğuna hayranlıklarından bu araçları kullanmayanları küçümsüyorlar.

Bir ifade araçlarının öğrenilmesi, oluşturulması, dönüştürülmesine harcadıkları zamana bakıyorlar; bir sırf bu araçları kullanmadıkları için yaşantıyla dolu olanlara.

Borges Anlar şiirinde,” Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya… /Daha çok riske girerdim./ Seyahat ederdim daha fazla./ Daha çok güneş doğuşu izler,/Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim…” diye boşuna demez.

Maharetli insanlar takdir edilesidir, evet. Ama kimse yaşantılarının yoğunluğu, uzunluğu, derinliği yüzünden takdir edilmez ve yaşantılar nakitle ödüllendirilmez.

Serseriliğe, maceracılığa, derbederliğe zemmedilir. Kazandırdıkları es geçilir.

Yıldırım Türker’in bir gazete yazısında dediği gibiyiz çoğunlukla, “Giderek yalnızca çalışan, ancak çalıştıkça kendini gerçekleştirebilen canlılar oluyoruz.”

İnsan ruhu deyip durduğumuz şeyin sözcüklerin ve cümle ifade aracının ötesinde uzağında yaşadığına inanıyorum az biraz.

İfade dünyası bir kale, araçları -bizler gibi- birer kalebent.  Yaşantılar ise bu kalelerin dışındaki yabanıllar.

En verimli çıkış, bol eşikli ve/veya surları kırık dökük birer kale inşa etmek. Uygar ile yabanılı içerde-dışarda yanyana gezdirmek.

Yaşamak ve ifade etmek. Bol bol yaşamak, bol bol ifade etmek.

Rüyalarımı niye unuttuğumu galiba anlıyorum. Çünkü hatırlamanın bir faydası yok. Çünkü onları kaydedecek dolayısyla aktaracak araçlarım yok.

Serbest Minimal

26 Şubat 2017

17012377_1218842504832013_142697032_nPazar günleri kahvaltı sofrasının içine kağıtlar, kalemler, çakıltaşları, dallar, yapraklar sızar ailecek görüntüler kurmaya başlarız.

16997202_1218842488165348_1312911043_n

Rüzgâr ve Çınar bir oyuncaklarını önüme koyup çizmemi ister. “Nasıl aynısını çiziyorsun. Sen ressam mısın?” derler. Ve nasıl çizdiğimi seyrederler.

17006167_1218842468165350_1679395902_n

Ben de onların hiçbir şeye benzemeyen karalamarını seyrederim kıskançlıkla. Yaratma güçleri, ellerini kullanırkenki serbestlik gıpta edilesidir.

16997565_1218842454832018_198137246_n

Yaklaşık iki ay önce Çınar’ın mininal çizimlerini ve Rüzgâr’ın çılgın serbestliğini takip ederek bir şeyler karalamaya başladım.

16977038_1218842408165356_456861813_n

Karalarken onları içimde duydukça heyecanım katlandı. Israrla bu yeni yolu takip ettim.

16997431_1218842261498704_1588473320_nDevam edeceğim.