Merdâne

19 Ağustos 2016

 

Dışarı bakarken, bir ân çocukça bir hisse yakalandı Merdâne, “Gözlerimi yumarsam görünmez olabilir miyim?” Güldü. İçeri, sayılardan kilide baktı.

Aşağılarda, karanlıklarda, üstünde güneşin yandığı sık dalların altında, nehir köpüre köpüre akıyordu. Sonuna kadar açılmış pencerenin ortasındaki keten resim, çok eski hem de çok yeniydi. Köşede kallavî mumun alevi titriyordu. Mangalda bakır cezve fokurduyordu. Yüklü genç kızlar, tavus rengi tabaklarda fıstıklı lokum sunuyordu. Ve yedi karanlık adam, sedirlerde, sırtlarını geyikli halılara yaslamış kahve höpürdetiyordu. Bir elde çin fincanı bir elde horosan tespihi. Odaya girince sağ ve sol duvarda iki niş vardı. Nişlerle pencere arasında geyikli halılar ve halıların üstünde filinta gibi ak-47’ler asılıydı. Kapı tarafındaki sedirde üç,  karşısındakinde dört adam oturuyordu.

Adamlar  tek tek kahvelerini höpürdetiyor, her höpürtü tuhaf şeyler hatırlatıyordu. Höpürtüsüz anlarda kilim desenli öksürükler, gırtlakları konuşma artıklarından temizleyen hırıltılar kopuyordu. Gövdeleri, yüzleri belirsizdi. En çok elleriydi. Yıkanmaktan solgun elleri. Sonra nice ah! almış ayaklarıydı. Sonra bıyıklarıydı. Kaytan, pos, sarkık bıyıkları. Limon suyuyla taralı saçları sonra. Burda, asırlardır oturuyor kahve höpürdetiyorlardı: Katliamlardan önce ve sonra. Oda kömür, lavanta, çürümüş yaprak ve bayat balık kokuyordu. Pencereden giren esintinin tatlı hizmetiyle kokular ayrı ayrı duyuluyordu.

Sol sedirde kapıya ve nişe yakın oturan Merdâne, bu sefer başka bir hisse kapıldı: kahveyi herkesten başka mı höpürdetiyordu ki ensesi dikenlendi. Bu başkalık onu ele veriyordu belki. Cezbeye kapılmış gibi ama daha çok şeheviydi; ricad etmiş gibi ama daha çok gergin yayda bir oktu; küskün gibi ama daha çok nefret doluydu; yorgun gibi ama daha çok devletten bizardı ve durumu, fena hâlde kahveyi höpürdetişinden belli oluyordu. Olmuyor muydu? Bilebilse. Bilemiyordu. Bilememek mahvediyordu. Sırtı dikenlendi.

Üç yüz yaşındaki konağın ikinci katındaki misafir odasında, arka pencereden keten vadiye bakanların yedisi de mahvoluyor, yedisinin de sırtları dikenleniyordu. Beş bin yıllık höyüğün canlı torunları gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyorlardı, “mehmet?.. selim?.. fatih?.. yavuz?.. mahmut?.. orhan?.. alp?.. sarp?.. acun?.. mete?.. cengiz?..” yahut heft-merdân olarak, “kutub?.. gâve?.. ahyar?.. evtad?.. ebdâ?.. nukabâ?.. nücebâ?..” Lâkin gerçek adları bunlar değildi. Okkadar gizlemişlerdi ki mahlasları adlarını yutmuştu. Mahlasları ruhlarını yutmuştu. Şu titreyip duran çırak, çerağ, kandil, kendıl, lamba, mum?… Şaman mıydı, katolik mi ortodoks muydu, sünni mi şii miydi?

Birden bir şey oldu. Bin yıllık bir sarsıntı. Fincanlar tabaklarda tıngırdadı. Hepsi aynı anda kulaklarını tıkamak istediler. Hepsinin aynı anda kulaklarından girip alınlarının çatına bir sancı aktı, burunlarından çıkıp hepsine baktı. Ve âniden bir topuz olup alınlarının ortasına çaktı  “ara… hayots… çiya… baban… alekos… simon… arçil…” Gel gör! Adamların tekinin bile eli kulağına gitmedi. Hiçbirinin yüzü değişmedi. Anıt gibi durdular durdukları yerde. Böyle katı bir örtülülük nasıl olur? Dil bu örtüyü diyebilemez. Diyebilse. Merdâne yediliğini bilebilse. Acı belki sürmez.

Camın önündeki sedirde oturan Bigane yordu, “buraların içi nar… her şey içinden olur… içteki, gün gelir düşer toprağa… yeşerir yeniden olur… biz, efendiler!.. buraların içiyiz… meyvenin eti, içine göre etlenir… demek, iç nasılsa et öyledir… ha?…”

Mestâne, Hengâme, Festâne, Dürdane’yle birlikte kahvelerini höpürdettiler.

Merdâne, höpürdetmedi tek. Alnından giren topuz yarasaya dönüşmüştü. Kafasının içinde uçuşmaktaydı. Yaprak ayalarından sekip gözüne sıçrayan ışık gözlerini kamaştırdı. Altısı da olmayan gözleriyle ona baktılar.

Merdâne yakalanmıştı. Kilit, anahtarı açmıştı. Başını öne eğdi. Asırlardır kurtulmak istiyordu. Katl istemiyordu. Ama buraların içi buydu. O giderse, bırakırsa. Şu allı güllü sedirlere bir daha bağdaş kurmazsa, buraları buralar olur muydu? Buralar nereler olurdu? Buralar güzeldi. Taşıyla kışıyla, aşıyla başıyla, aşığıyla acısıyla… Buralar bizim olmazsa kimin olurdu? Karıların, kızların, oğlanların, hayvanların, nebatatın, tellâk-ı dil rübaların, cins-i lâtiflerin mi? Belki öylesi daha iyi olurdu. Destur!!! Merdâne, katl istemiyordu artık. Ya? Adını, gerçek adını hatırlamak istiyordu. Döktüğü kan birikse deniz olur. Yumaya sabun, kese, hamam, nehir yetmez.

Olmayan gözlerinde canlanıyordu: gırtlağını sıktığı, boynunu kırdığı, bombayla lime lime ettiği, burgaç kurşunlarla göğsünü parçaladığı, kollarını kestiği, parmaklarını ters çevirdiği, taşaklarını burduğu, bızırını çizdiği; zorla, kanatarak içine girdiği çocuklar. Boynuna şiş batırdığı yaşlılar; göt deliğine çivili sopa soktuğu esirler… Yaktığı, bombaladığı camiler, havralar, kiliseler, hanlar, evler, okullar, kahvehaneler, meydanlar. Pusuya düşürdüğü subaylar, münevverler, vekiller, sanaatkarlar, âlimler.

Buranın etini, güzelliğini yaratan iç; destanlar, efsaneler, kasideler, ağıtlarla güzellenen katl, hak adına yapılan haksızlık –yeter gayrı! yazılmasın toprağa, yeşermesin diye yeniden, ayrılmak istiyordu artık sağ ve dahi sâlim. Yankılı zihininde dönüp duruyordu kararlar, tereddütler, ürkeklik, korku ve sadakat yeminleri.

Nihâyet görmüşlerdi gözlerini. Görmüşlerdi gözlerinde gözlerini. Yedi kâtilin yedisi de katl istemiyordu asırlardır. Genç kızlarına kodukları bebekleri çekip çıkarmak; kucaklamak  istiyorlardı. Yedisi de ızdırap içinde gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyordu birbirlerinden gizleyerek. Kurdukları ikircikli hayâllerin herbirinde bu niyet, bu sıyrılış, bu hüsn saklıydı. Ya nasıl kurtulacaklardı filinta doğup, olup, filinta  gibi yitmekten?

Yedi kâtilin yedisinin de kafaları karman hem de çormandı. Günlerce, aylarca çıkış aradılar. Kimi yollar buldular. Sulh yolları. Matematik, geometri, fizik, hukuk, felsefe, edebiyat, musîki, tiyatro ve benzerleri. Lâkin ara, dar, karmaşık, ince yürünen yollar kırmıştı tek tek kalın bileklerini.

Elbet bildiklerini yaptılar. Merdâne, yoksunluk nöbetinde bir müptela gibi tespihi fincanı fırlattı; atılıp ak-47’yi kaptı… Bigane de diğerini kaptı… Fincanlar tespihler ayda uçuşur gibi yavaşça havada savrulurken; ateşlenen kurşunlar boğuk çınlar, kurşunlar sakince vınlarken duvar halılarınındaki geyikler vuruldu önce, sonra karnı dolu genç kızlar vuruldu, sonra dalların altından gelen renkler, ahenk ve misk-ü amber vuruldu, gökyüzü vuruldu sonra. Oda, ocak, yurt, dişlileri dağılmış bir makine gibi sarsıldı, aksırdı tıksırdı, kasıldı gevşedi. Kallavi mumun alevi küçüldü, büyüdü, sağa yattı, sola yattı ve sonunda her yeri kapladı…

Hâsılı, başta Merdâne ardından aydınlamaya çalışan yedi kâtil, etimizdeki kırık dallar ve camlar arasına, yedi tohum kitleyerek toprağa çekip gitti…

İçimizdeki Kadın

10 Mayıs 2016

Yeğenimiz doğalı yarım saat olmuştu, annesinin yanında, kundağında mırıl mırıl yatıyordu. Hemişre, “Bakın!” dedi “Annenin karnına hafifçe bastıracağım ve ne olacak?” Bastırdı ve Poyraz ağlamaya başladı.

Yetişkin bir erkeğin tecrübe edemeyeceği anneyle bebek arasındaki simboyotik bağ devam ediyordu. Hayret içindeydik.

Yedi yaşındaki oğlum ve kızım mışıl mışıl uyurken, ne kadar sessiz yatağa girse de annelerinin yattığı anı hâlâ hissediyor; ya istemsiz bir ses çıkarıyor ya da yataklarında dönüyorlar.

Annede beliren her hâli derinden duyuyor çocuklar.

Hissetmek dokunmaktır. Başka birinin acısını hissetmek mesela. Kadınlar bebekleriyle kurdukları simbiyotik ilişkiden dolayı hissetmeye yatkındırlar.

Erkekler ise bu yatkınlığı, annelerinden dolayı, çok küçük yaşlarda tecrübe dedebildikleri için, kadınların tersine yetiştikçe uzaklaşıyor, unutuyorlar.

Yine de -bilmenin ötesinde- o simbiyotik bağın kalıntıları bazılarında sürüyor. Ki onlar içlerindeki kadın/dişiyle ilişkilerini sürdürebiliyor. Hissedebiliyorlar.

Başka insanları, başka türleri hissedebiliyorlar. Onlara sokaktaki tabiriyle ince adamlar diyebiliriz.

Kadınların hissiz erkek dünyasında erkekleştikleri nasıl vakiyse onlar da içlerindeki kadınla olan bağlarınlarını yitiriyor bazen. Kabalaşıyorlar.

Fakat kaybettikleri gücü hatırlayabilirlerse kabiliyetlerini yeniden kazanabiliyorlar. Gel gitli oluyor çoğunlukla fakat illa ki oluyor.

Hatırlayabilmeleri için sevilmeye ihtiyaçları var.

 

Türkçe’ye İhanet

04 Mayıs 2016

Cinayeti sevginin niteliği olarak gören bir adalet anlayışıyla müşerrefiz. Bu Gordion düğümünden de karışık.

Nefretin işlediği cinayeti sevgiye mal etmek ne demek. Nefreti meşrulaştırıp sevgiyi mahkum etmek demek. Dile ihanet demek.

Türkçeyi sadece bilmiyor değiller. Bilinçli olarak sözcüklerin anlamını bozuyor, kirletiyor; olumlu anlamları zıddına çeviriyorlar.

Barış deyince savaşı, sevgi deyince nefreti, yurttaş deyince madunu, kirli deyince kadını, vekil deyince kuklayı anlamamızı istiyorlar.

“Bu dünya böyle, naparsın kader!” diyorlar. Hayır! Bu kendinize benzetmek istediğiniz dünya: kader de keyfinize göre olan her şey.

Dizi

23 Nisan 2016

Dizi, spor müsabakasıdır. Senarist ve yapımcı tarafından belirlenen ‘olumlu’ ve ‘olumsuz’ kahramanlar bölüm bölüm maç yapar.

Seyirci olumlu yani ‘iyi adam’ın kazanmasını ister. Seyircinin tuttuğu takım ya da sporcu iyi adam(lar)dır.

Seyirciyi en çok etkileyen müsabakanın kızıştığı ve şaşırttığı/ters köşeye yatıran sekanslardır.

Önemli olan gerçeklik değil inandırıcılıktır. Seyirci iyi pazarlanmış, PR’ı iyi kotarılmış bir diziye inanmaya hazırdır.

Spor müsabakasının oyun kuralları ve mantığı vardır. Dizi de kendi kuralları ve mantığı içinde kalarak ziyadesiyle inandırıcı olur.

Nasıl sporcuların yaşamları hakkında yüzeysel/magazinel bilgilere sahipsek, dizi kahramanları hakkında da o kadar bilgimiz olur.

Dizi seyricileri dizi kahramanlarına benzemek ister. Bir başkasının hayatına da magazinel düzeyde ilgi duyarlar.

İnsanın sosyo-ekonomik koşulları, siyasi bakış açısı, toplumsal ve bireysel bilinçdışı, personası, dönüşüm imkanları vb. dizinin konusu değildir.

Diziler, müsabakalar ve diğer eğlece programları  gündelik sıkıntılarından kurtulma formülleridir. Birer eğlence kalıbıdırlar.

İnsan teki ve toplum hakkında derin bir birikime ulaşma uğraşının da bir eğlence (ya da eylence) biçimi olduğunu gizlerler.

 

 

Özgürlük

21 Nisan 2016

Özgürlük sınırsızlık ve seçenek deryası değil, aksine sınırlılık, bir ya da birkaç seçenek üzerinde ısrar.

Merceğin güneş ışınlarını yoğunlaştırıp yaprağı tutuşturacak güce erişmesine benzeyen bir irade.

Dikkatin sınırlanarak bir ya da birkaç meseleye yoğunlaşması, yoğunlaşabilmesi.

Sınırsızlık ve seçenek bolluğunun aslında bir yanılsama, bir tür bağımlılık, bir tutsaklık olduğunun keşfi.

Her şeyi elde etmek, her şeyi denetim altına almak isteyen efendinin, kölelerin zihninde yansımasına isyan.

Gerçekten tüm sınırları aşmak, tüm seçeneklere ulaşmak olsaydı özgürlük, zaten olamazdı.

Roman Ne İşe Yarar?

19 Nisan 2016

Egemen medya, ‘yerli ve yabancı’ -film, dizi, haber, analiz, müsabaka, belgesel- tüm kurgularıyla varoluşa saldırıyor. Kitlelerin zihninde insan ve tabiat eşyalaşıyor.

Yığınların arasında eriyen insan, varlığını en çok edebi anlatılarda tanır. Anlatının uyardığı yerlerinden yıkılır ve/veya inşaa eder kendini.

Roman bize bir insanın hikâyesini uzun uzun ve derin derin takip ettiriyor. Bir insanın -yani kendimizin- üzerine uzun uzun ve derin derin düşünme yolları açıyor.

Uzun uzun  ve derin derin anlatılan olaylar ve olaylar üzerine uzun düşünceler; varlığın çelişkileriyle, karmaşalarıyla birlikte kolayca vazgeçilemeyen kıymetini duyuruyor.

İnsanın çok söz edilmeyen karanlık, çözümsüz yanları roman kahramanı ile sözün alanında beliriyor. Okurla kurduğu ilişkiyle de sözün alanıyla sınırlı kalmaktan kurtuluyor.

Dünyanın ve insanın dönüşebilirliği bilgisi romanda ete kemiğe bürünüyor. Nasıl dönüşebileceğimizi ve dünyayı dönüştürebileceğimizi onda tecrübe ediyoruz.

Bu tecrübe uzun süre dikkatimizi bir olayın ve meselenin içinde tutabilmeyi; sabırla, yavaş yavaş, ince ince, kalıplarla ve donuklaşmış olanlarla mücadele etme yollarını gösteriyor.

İnsanlar ve tabiat kullanıldıktan sonra  buruşturulan mendil, içilip atılan meşrubat kutusu, kırılınca yenisi taktırılan cam değildir; roman tâ içimize fısıldıyor.

Roman egemen medyanın saldırısını, üslübunu, tarzını, dilini, kurgusunu kırabildiğince roman oluyor.

Zeka ve Krişnamurti

15 Nisan 2016

Krişnamurti için, tanımlanması zekanın durması yahut durdurulmasıdır.

Zeka, durdurulamaz ve öngörülemezdir demek ki.

Evcil bir hayvan değildir. Yabanidir.

Başkaldırı (isyan), cesaret (korkusuzluk), özgürlük, sevgi ve öğrenme yakın arkadaşlarıdır.

İsyankâr topluma bağımlı* değildir ancak bu şekilde toplumun gelişimine katkı sağlayabilir. İnsanın değişen, gözden kaçan, çözümsüz kalan, karmaşık ihtiyaçlarına uyanıktır.

Cesaretle eksiklerle, yanlışlarla uğraşır. Onu yolundan döndüremezsiniz.

Böyle böyle özgürleşir.

Kabullenme, boyun eğme ve alışmayı sık sık sevgiyle karıştırdığımızı hatırlarsak, fark ederiz ki ancak özgürleşebilenler sevebilir.

Sevmediğimiz birçok şeyi ezberleyebiliriz. Fakat onları öğrendiğimiz anlamına gelmez bu. Öğrenmek de diğerleri gibi süreklidir.

Zekanın varlığı arkadaşlarına, arkadaşlarının varlığı zekaya bağlıdır.

Hepsi tek tek veya birlikte durdurulamaz ve öngörülemezlerdir.

Burda geçen kavramların toplamı diyebileceğimiz canlılığın karşısında en büyük engel insanın ta kendi. İçine ekilen inançlar/ideolojiler/bilinçdışı süreçlerini manipüle eden ahlakçı öğretilerle birlikte şekillenen kendi.

 

*: Uyuşturucu bağımlılığna benzer bir bağımlılık burdaki. Maddenin kölesi olmak gibi toplumun kölesi olmak.

Sanat

02 Nisan 2016

İnsan başkaları için yaşamaz. Başkaları içinde yaşar. Başkaları için de yaşar. İçinde başkaları yaşar. Başka her şey.

Düşsel varlıklar gerçektirler. Duyguların, güdülerin, fikirlerin şekil verilmiş görünümleridirler. Aslında gizemli değil âşikardırlar.

Verili iletişim modelleriyle dışa vurulamayan ne varsa, usüller, avadanlıklar icad ederek dışa vurur.

Konusu insan ve yaşamdır. Sanat yapanın malzemesi ve yapıtı demek ki öncelikle kendidir. Demek ki öncelikle kendini icad eder. Memur olmaz. Âmir de.

Yaşamak için kudret, düşlemek için ilham  vermeyen beceriyle donanmış dikkat hırsızlıkları (eğlence sektörü) sanat kılığında rol çalar.

‘Sanat okulları’ dikkat hırsızlarına teknik birikim, mitomanik destek sağlar. Hırsızlık mühürlü, imzalı bir resmiyetle sanat olarak sunulur.

Oysa izdeşlik edilecek bir modele ve diplomaya gerek yoktur. İnat, çalışma, düşleme, canlılığını koruma, yaşamla bağlarını sürdürme yeter niteliklerdir.

Sanatçı, çırak, kalfa, usta yoktur. Başarılı başarısız yoktur. Her yapıt biriciktir. Biri diğeriyle kıyaslanamaz. Bunlar ancak pazarlama imleridir.

Öngörülemezdir.

Beraberlik

02 Nisan 2016

Beraberliğini sürdürebilen her şeyde çekcilik var. Sürüdürülebilen beraberlikler en çok ihtiyacımız olan şeyi güveni aşılıyor.

Onları merak ediyoruz. Onlara katılmak istiyoruz. Derinlerde uyuklayan, becerebildiklerini becerme, ber-a-ber/bir-e-bir olma arzusu uyanıyor.

Onlar birarada olmaya zorlamıyorlar kendilerini. Beraberliği tasarlamıyorlar. Şablona uymuyorlar. Kendiliğinden oluyorlar.

Yaradılış kuramlarıyla ilgilenmiyorlar. Beraberlik ölçütlerine yüz vermiyorlar. Sadece beraber olmak istiyorlar. Ve oluyorlar. Hepsi bu.

Sürüdürülebilen beraberlikler kendilerini sunmayı, göstermeyi de düşünmüyorlar. Anlaşılmak dolayısıyla kabul edilmek dertleri de yok.

Kazanç peşindeki siyaset, sürdürülebilir beraberliklerin baş düşmanı. Zira onlar topluma yayılırsa yok olacaklar. Bir kıymetleri kalmayacak.

Sürdürülebilen beraberlikler ise kimseye düşman değil. Herkese, her şeye dost.

 

Ayna

31 Mart 2016

Aynaya kendi gözlerinle bakamazsın. Bir çiçeğe, bir hayvana, sevgiliye, gökyüzüne, denize bakan senin gözlerindir fakat aynaya bakan seninkiler değil.

Aynaya bir çiçeğe baktığın gibi bakmaya çalışırsan yansımanı göremezsin. Bir çiçeğe aynaya baktığın gibi bakarsan çiçeği göremezsin.

Çiçek, hayvan, sevgili, gökyüzü, deniz de birer görünüm. Ama aynadaki sadece ruhsuz bir görünüm.

Ayna senin gözlerin için icad edilmedi. Topluma nasıl görüneceğini tasarlaman için icad edildi.

Cep telefonunun ekranından baktığın kendini, ‘selfi’ni kaydedip başkalarına gönderiyorsun.  Aynaya bakıp kendini sokağa gönderdiğin gibi.

Unutma. Güzeller aynada çirkindir. Çirkinler aynada güzeldir.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 142 takipçiye katılın