Zalim ne hukukun amacı olan adaleti ne de ahlakın amacı olan iyiyi tanır. Hukuksuz adalet ile adaletsizliğin hukuku; ahlaksız iyi ile iyiliği sorun etmeyen ahlak zalimin biricik amacıdır.

Hukuk ile ahlak yani sosyal ve kişisel tartışmalar, zalimin baş ağrıları ve baş düşmanlarıdır.

Zalim kendi uydurduğu hukuku şekillendirerek, sadece kendi tanıdığı ahlakla toplumun yaşantısına ve kişilerin iç dünyalarına hükmeder.

Hukuk ile ahlakı tekleştirir. Öyleyse sosyal tartışmayı kendi ahlakının lehine bozar.

Zalimin karşısında ne hukuktan medet umabiliriz ne de kendi ahlakımızla yapıp edebiliriz.

Zalim, amacı güzellik olan sanatı, amacı şeylerin mahiyetini bulmak olan felsefeyi ve amacı nesnellik olan bilimi de tanımaz. Zira bilim hukuku, sanat ve felsefe ahlakı, -aslında her biri diğerini- yeniden yeniden tartışmaya sokar.

Hukuk ve ahlakı tartışanlar, son derece zorlu bir yaşam sürerken; zalim, haz karşısında kendini tutamayan bir çocuk gibi keyfi, engelleri yok sayan bir hayat sürer.

Hukuku ve ahlakı tartışanlar engelli, engebeli, yakıcı bir varoluşu tercih eden güçlü kişiler olmalıdırlar ki yaşamları iç ve dış tartışmalarla devam edebilsin.

Zalimin karşısındakiler kendilerinkine benzemeyen ahlaki tutumları anlamak zorunda hissederler. Çünkü aynı şekilde kendilerinin de anlaşılmasını beklerler.

Başlıca amaçları zalimi yok etmek değil. İçlerine zalimlik sızmasını engellemektir. Zira zalimi yok edenlerin zalimleştiği çok kere görülmüştür.

Bu bakımdan her alimin bir zalimi vardır lafı, her alimin zalimi kendi içindedir şeklinde de okunabilir.

Yunus Emre, Köroğlu okuduğumda; türkü, ilahi dinlediğimde; eski halılara, kilimlere oturduğumda; eski İstanbul, Akçakoca, Safranbolu evlerine girdiğimde; zeytin yiyip, demirhindi şerbeti içtiğimde içimdekiler dışımdaki bu ve benzeri şeylerde parlak, derin, kıvamlı bir şekilde yaşam buluyor. Ve hep aynı kelime -sanki bir daha hiç uykuya dalmayacakmış gibi- uyanıyor: Güzel: Güneşin, gökyüzünden yeryüzüne durmaksızın ama durmaksızın akan ışığı.

Bir Kanadalı arkadaşın kahvaltı davetine icabet etmiştik. Pankek yapmıştı. Yani tavada yapılan kek. Marketlerde satılan akçaağaç şurubunu üstüne döküyor yiyorsun. Hepsi bu. Fakat David o pankekle çocukluğunun Vancouver’ına ve pazar kahvaltılarına kadar uzanmıştı. Keki kokluyor, seyrediyor, ilgili anılarını anlatıyor ardından küçük  bir parça alıyordu. Duygusunu anlamıştım. Evet, pankek lezzetliydi ama zeytinin verdiği estetik hazzı onda bulmam imkansızdı.

Bir zeytin tanesine baktığımda düzlükler, küçük tepeler, geniş bir gökyüzü görürüm; ılıman bir hava omuzlarımı okşar; denizin sesini veya kokusunu işitirim; yaşlı zeytin ağaçlarının gövdelerindeki doğal heykelleri seyrederim; barış, dostluk, neşe, rakı/uzo/rakiya, dans, sevişmek, geceden sabaha süren sohbetler canlanır. İçimdeki ben bir zeytin tanesinde yeniden yeniden doğar, yaşar, ölür yeniden doğar.

Ne David’in pankeki beni, ne benim zeytinim David’i tavlayabilir. Benim zeytinim neyse David’in pankeki odur. Pankeke David’in bakışından dolayı ayrı bir hürmetim vardır. Hürmetten ileriye gider pankeke zeytine baktığım gibi bakmaya çalışırım. Böyle böyle David’in güzeli benim güzelime yaklaşır. Ve David’i çok daha içerden anlarım.

Shakespeare güzeldir benim için. İçinde Yunus Emre, Mevlana, Hafız, Firdevsi, Fuzuli, Nasreddin, Dede Korkut bulduğumca güzeldir. Dilimde yazılmış kanlı iktidar çatışmalarını, acıklı aşk hikâyelerini hatırladığımca güzeldir. Can Yücel Türkçeleştirdiğince güzeldir.

tumblr_nv959qi0eq1s3whueo1_500Öe yandan, insani durumlar içinde, insanın hallerini şiirli diliyle önümüze koyan Shakespeare’i güzel bulabilmem için oyunlarını tekrar tekrar çözümlemem, sahnelemem, oynanam, farklı yorumlarını seyretmem, Shakespeare hakkında yazılmış makaleleri okumam gerekti. Hâlâ eksiğim ama konu bu değil. Shakespeare’i güzel buluyorum çünkü üzerine epey bir çalıştım. David’e yakınlaşmaya çalışmam gibi.

Kendi coğrafyasından geçtim kendi mahallesinden ötesini bilmeyen bir yurttaşım, içindeki kendini Elsinor Şatosu’na nasıl taşıyacaktır? Muhammed yahut Leyla dediğinde içi titreyen Coriolanus yahut Juliet isimleri karşısında ne hissedecektir? İt oturuşu oturup cigarasını saran, iskemlede bacak bacak üstüne atanı kardeşim diyerek bağrına mı basacaktır? Basma pazen, şalvar, yemeni, kara lastik, arakiye ile arzı endam eden kilotpantolon, tarlatan, peruka karşısında ne düşünecektir? Ona buna takılmadan anlatılan hikâyeye kapılıp gidebilecek midir? Yoksa tanımadığı dünyanın şekilleri, sesleri, tavırlarına mı yönelecektir merakı öncelikle?

Al Pacino’nun ‘Looking For Richard’ filminde  “Zeka ile dil birbirine bağlıdır. Duygusuz konuşursak toplumumzdan bir şey elde edemeyiz. Shakespeare gibi konuşmalıyız. Neden biliyor musunuz? Çünkü o zaman gençler duygulu olur… Birbirimize karşı duygu beslemeyi öğrensek bu kadar şiddet olmaz.” diyen afro-amerikan ABD vatandaşı abinin sözleri çok çarpıcıdır.

Ezcümle, aynı bizde olduğu gibi -İngiliz diline ve kültürüne bizden çok daha yakın olan- Amerikan toplumunun üstüne orijinaline sadakat öğretisiyle ağır, rokoko bir battaniye gibi serilen, zarfın mazruftan çok daha fazla önem kazandığı Shakespeare yorumları Amerikan vatandaşlarını da  Shakespeare’den mahrum bırakmakta. Dolayısıyla Amerikan vatandaşlarının içindeki zarafet de Shakespeare’in anlatılarında hayat bulamamakta.

Yerel ile evrensel çelişkisi yaratıcılığımızı, yaratım araçlarımızı yerelden yani ‘damardan şirden’ yana kullandığımızda aşılacak. Romeo Mecnun, Juliet Leyla olduğunca kısaca mekan, giyim, dil, eda, tavır, haller tanıdıklaştığınca Shakespeare çok daha anlaşılır olacak. İçimizdeki duygular kendilerini bu türlü eserlerde ortaya koymaya çok daha istekli hâle gelecekler.

Ânın Manifestosu

06 Şubat 2017

Anda belirsiz, bulanık veriler kaynasa da an, an olma itibarıyla manifesttir yani apaçık, belirgin, aşikârdır.

An Carpe diem’in ânı yaşa tercümesindeki an değildir. Ordaki an şimdiki zamanı imler. An şimdi de değildir.

An şimdide, geçmişte veya gelecekte olabilir. Öte yandan şimdi de, geçmiş de, gelecek de ânın içindedir.

Fizikte atom ne ise, anlam dünyasında an odur.  Ânın bileşenleri veya içerdikleri ise atomaltı âlemin içerdiklerine akrabadır.

İnce kenarlı merceğin ışığı toplaması gibi an da mekansal, zamansal bakımdan dağınık verileri tek bir mekan dolayısıyla tek bir zamanda toplar.

An küçüldükçe büyüyen, daraldıkça genişleyen; bir yerdeyken çok yere, bir zamandayken çok zamana gönderendir.

Ânın en uyarıcı bileşenleri aramızda bağ kurabileceğimiz kahramanları/aktörleridir. Bizdeki uyuklayan, harekete geçmeye hazır şeyler onlarla uyanır.

Sadece nesnelerden mürekkep anlarda ise zihnimiz mutlaka ânın nesneleriyle görünmeyen kahramanlar arasında bağlar kurar.

c2usspexcaakmwy

An birdenbire, ansızın, apansız ortaya çıktığı gibi yavaş yavaş, ilmek ilmek de kurgulanabilir.

Fotograf, film, resim, heykel, edebiyat, oyun, müzik, şiir… tüm sanatların anlamları an yaratabildikleri oranda genişler, zenginleşir.

Bir yapıt olarak an algılayan için bir koandır. Hemen tanınabildiği halde içinden çıkılmaz bir muammadır da.

An bilmeksizin bilmedir.

Yani 2+2=4 türünde bilgiler içermez. Varoluşa ve/veya öze yönelik alfabesi olmadığı için yazılamayan sorular, cevaplar, uyaranlarla doludur.

An açıktır. Öyle ki kendisine yönelen her bakışla yeniden açılır, yeniden kurulur.

Otorite ânı silmek ister. Fakat an silinemez. Demek ki an politiktir de.

Aşk her zaman an içinde yaşanır. Otorite aşkı silmek ister.

Kendini öğrenmek isteyen başkasının ânına bakar. Başkasının ânına her bakış başka bir an kurar.

Çocuk Bakışı

04 Şubat 2017

Çınar’la Rüzgâr iki yanıma sığıştılar, yatakta sabah keyfi yapıyoruz. Çınar başucumdaki Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’ine bakıp, “Ruhlarını kaybettikleri için mi gölgesizler?” dedi.

Sonra “Romanı anlatsana biraz baba.” dedi.

Kabaca anlattım. Köydekiler birer birer kayboluyorlar ama sonra çıkıp geliyorlar, kendileri bile kaybolduklarının farkında değiller, dedim

Çınar da “Ay ne kadar huzurlu.” dedi

Kocasını, çocuğunu kaybedenleri dikkate almadan sadece kaybolanın içinden ve de olumlu yanıyla düşünmek  bir çocuğun yapabileceği iş doğrusu. Bakış açısı kıskanılır mı? Kıskanıyorsun işte.

Kendilik

29 Ocak 2017

1
Kişide kendilik hissi yoksa, oluşmamışsa yahut kişi kendi olmak diye bir şeye inanmıyorsa kendini kalıplara göre şekillendirir.

2
Dünyayı seyreden biri olmak kendilik hissini bozmaz fakat mütemadiyen dünyayla beraber kendini seyreden biri olmak kendilik hissini öldürür.

3
Fiziksel yorgunluk sadece düşünmeye değil hissetmeye de engel. Sürekli fiziksel yorgunluk da kendilik hissinin katilidir.

4
Kendilik hissi, kişinin kendisini ve birlikte yaşadığı her şeyi daha iyiye güzele götürecek biricik histir.

5
Kendiliğindenlik, kişi kendiliğini hissetmese de olur. Fakat kalıplar içinde yaşamaya inananlar bunu fark edemez. 

Mektuplar – I

29 Ocak 2017

16395896_1190495097666754_1592052388_n

Eşek aslan postuna bürünür, milleti korkutur, önüne katar ordan oraya sürer, doğduğuna doğacağına pişman eder.  Bir açıkgöz postun arasından fırlayan eşek kulağını görür, sopasını kaptığı gibi girişir üç kağıtçıya. Foyasının ortaya çıktığını anlayan eşek daha fazla sopa yememek için postu atar, kaçar gider. Olayı seyredenler de  vay be adama bak öyle bir dövdü ki aslanı eşeğe dönüştürdü, derler.

Çocukluğumdan beri bizim siyasi liderlerimizi La Fontaine’in Eşeği’ne benzetiyorum. Zoru görünce ne kükremeleri kalıyor, ne ürkütücü bir yanları. Küçük krallıkları, iskambil kağıdından sarayları ânında çöküyor.

Eşek postu atıp kaçıyor fakat hâlâ olmayan hatta hiç olmamış davalarını sürdüren bir yandaş kitleleri kalıyor.

 

Mutluluğun Sesi

24 Ocak 2017

Zen hikâyelerinin, koanlarının Paul Reps’ce derlendiği, Nevzat Erkmen tarafından türkçeleştirildiği, Yol Yayınları’ndan çıkma Zen Eti Zen Kemiği yirmi küsur yıldır benimle.

Çok talihsiz bir zaman ve mekandayız. Arada bir karıştırıp okuyorum ya da şifa niyetine seyrediyorum kitabı.

Okumak

19 Ocak 2017

tumblr_o0xaqbyfei1s5qhggo2_540Yaşam herkes için kavranılacak, üzerine uzun uzadıya düşünülecek bir şey değil. Çoğunluk yenme ve yenilmeyle ilgili. Çoğu kişiye kılıç lazım, sözcükler değil. Kimseyi okumanın ne güzel bir şey olduğuna ikna edemeyiz. Etmemeliyiz de. Buna karşılık herkesle tenimizle, sesimizle, gözümüzle temas kurabiliriz. Yenmek ve yeniilmek dışında bir varoluşla karşılaşmak hem herkese iyi gelecek hem de başka nasıl varolunur merakı yaratacak.

Güçlü Olmak

10 Ocak 2017

Güçlü olmak güçlü kaslara sahip olmak mıdır; sermaye midir, silahlanma mıdır; bilgiyle (veri ve istihbaratla) donanmak mıdır; beceriler edinmek, itibar elde etmek midir? Hayır, güçlü olmak bunların hiçbiri değildir.

Güçlü olmak kalıplar, kurallar, alışkanlıklar, teamüllerle iç dünyana saldıran dış dünyayla bir denge tutturmaktan asla caymamaktır. İçini de dışını da sürekli tartmaya çalışmak; ne içine ne dışındaki dünyaya bütünüyle teslim olmaktır.

Güçlü veya güçsüz olmam sadece beni bağlayan bir sorun değil. Başkalarının güçlü olmasını istiyorum, çünkü güçsüz olmak -hiçbir kötü niyet taşımasa dahi- yakın çevreden kainata doğru her şeye zarar veriyor.