Yalınızlık

28 Eylül 2016

“Ve yalnızlık da yoktur kimse yoksa” (1991/Kül)

Aslında burda bitmişti söz. Söz bittiyse yankılanır. Sözün doğası böyle.

Bir incir yaprağı hemen tanınır. Ne ki binlerce yılın incir yaprağını üst üste yığsak bir tanesi bile diğeriyle eşleşmez. Her incir yaprağı yalnızdır.

Zannediyorum ki hiçbir incir yaprağının diğeriyle eşleşme derdi yoktur. Ama her insanın derdi bir diğeriyle ve daha da fazlasıyla/diğerleriyle eşleşmek.

İncir yaprağı bizim gözümüzde bu yüzden yalnızdır.  Bu yüzden incir yaprağının biricikliğini -kendimizi ona yansıtarak- yalnızlıkla tanımlarız.

Bir diğeriyle eşleşme ihtiyacı ve bu ihtiyacın karşılanmasının imkansızlığıdır bizi yalnız bırakan.

Nedir?

Eşleşmenin imkansızlığını bile bile ihtiyacımıza tamı tamına denk gelecek ilişkiler geliştirmeye çalıştık durduk.

Bilerek, üstüne gide gide yalnızlığımızı inşa ettik.

Kamp ateşinin çevresinde toplanır gibi değerlerin, fikirlerin -belki aşkın- çevresinde toplandık tek vücut olmak için ve böylece yalnızlığımız daha da derinleşti.

Totoliter, monotip toplumlar hayal ettik ve yarattık. Suç, ahlaksızlık, şiddet, zorbalık, kıyım, sefalet, adaletsizlik, işkenceyle karşılaştık. Yalnızlıklarımız kan ve gözyaşıyla çoğaldı.

Burnumuzun dibindekine körleştik. Her şeye öykünmeyi bilen biz, incir yapraklarına öykünmeyi aklımıza getiremedik; aynı ağaçta, çok benzeyen ama her biri benzersiz olmayı.

Çok geç değildir belki.

Belki yalnızlık da olmaz bir gün, herkesle biraradayken.

Batın

28 Eylül 2016

Ne yazacağını/anlatacağını bilmemek üzerine bir yazı yazmak. Kendini belirsizliğe atmak. Belirsizlik, insan aklının cehennemi.

Öyleyse kendini belirsizliğe atmak akıl işi değil. Yaşamak da akıl işi değil. Bir başı belli bir de sonu arası belirsiz bir hâdise yaşamak.

Kaçınamayacağın bir şeyden korkmak, onun yüzünden kendini kasmak, bozmak, hasta etmek -evet- bu tam da akıl işi. Akıl rahatsızlık kaynağı mıdır nedir?

Akıl, bir kurtarıcı, şifa dağıtıcı edasıyla gururla dolaşıyor da asıl yaptığı içinde yaşadığı bedeni güvenlik ve konforla boğarak soluksuz bırakmak.

Ne anlatacağını bilmeden bir yazıya oturdun ve ilk mevzun planlayan, ölçen biçen parçanla uğraşmak oldu. Saçma değil. Eee? Sonra?

Sen de kimsin? Öngörülebilen öngörülemeyen arasında bir diplomat mı? Şimdi üç olduk. Akıl, yürek ve karın -ya da batın-.

Belirsizliği sarhoşlukla selamlayabilir insan. Milyonlarca yıldır orda duran güneş sönebilir, gece yatan sabah kalkamayabilir. Bunların fixtürü akılda yok.

Bir ırmağa kendini bırakmaktır yapılacak olan. Mutluluk için de değil hani. Aklın güvenli ve konforlu işkencehanesinden kurtulmak için.

Yine döndük beyaza geldik. Ne yapalım beyaz en iyi siyahla yanyanayken seçiliyor. Beyazla siyah bitiştiğinde bir renk daha var, unutmayalım.

Hımmm! O zaman şöyle, tek başına ne akıl ne yürek! Batın en güzel yer batın. Akıl da orda yürek de. Her hareketimiz ondan geçiyor. Hem duyuyor hem seyrediyor.

Sitelerde Ne Olmaz

26 Eylül 2016

Sitelerde boş arsalar, gizli köşeler, gençlerin muhabbet ettiği bakkal önleri, çocukların saklambaç oynadığı ara sokaklar ve macera yaşadığı arka bahçeler olmaz.

Eski evler, gizemli girişler, hikâyelerle dolu yaşlı duvarlar, kadınların oturup örgü ördüğü ve konuştuğu kapı önleri, balkondan balkona akan yemek kokuları, tavla sesleri, kahkahalar olmaz.

Sitelerde komşu komşunun kapısının tokmağına muhtaç olmaz. “Bir maniniz yoksa annemler akşam size gelecek.” repliği, alışkanlıktan gelen selamlaşmalar olmaz.

Olumsuz durumlarda yardımlaşma, bakkala kasaba borç yazdırma, bilmem kim hanım için fazladan iki kilo süt, sokaktan geçen simitçiden simit alma olmaz.

Sokağa kurulan sebze, peynir, meyve, balık kokularının ve renklerinin birbirine karıştığı semt pazarları olmaz.

Komşularının mağduriyeti, yoksulluğu, çocuklarının sokaktaki güvenliği ve sokak hayvanlarının koşulları sitelerde oturanları ilgilendirmez.

Site sakinleri Muharrem Ayı’nda aşure dağıtamaz, Ramazan’da birbirlerine iftara gidemez birlikte sahura kalkamaz, cenaze siteye getirilip mahalledeki gibi hayır duası alınamaz.

Sitelerde manavıyla, kasabıyla, fırınıyla, bakkalıyla, âdetleriyle  köyün, kasabanın uzantısı  insanı çok kez iyi hissettiren mahalle kültürü yoktur.

Siteler, insanlarının tanışıklığı ve muhabbetiyle ‘gösteri toplumu’ olmaktan belli bir oranda yırtan mahallenin şansına sahip değildir.

Feodal yapıyı bağrında taşıyan mahallenin geleneksel kısıtları, yazılı olmayan yasakları ise sitelerde yoktur. Site sakinleri görece özgürdür.

Eve giriş çıkışları, giriş çıkışlarının biçimleri komşularının takibi altında değildir yani sitelerde kimin ne yaptığı,kiminle ilişki içinde olduğu -kameralar dışında- kolay kolay kayıt altına alınamaz ve mevzu edilemez.

Tabi ki mahallenin kültürü sitelerde kısmen görülecektir, o da can çekişen hâliyle.

Başkasını anladığını ileri sürmek kulağa hoş gelse de inandırıcı değil. Buna karşılık başkasını anlama çabası çok daha inandırıcı ve kanıtlanabilir.

Verilen emek, emeğin niteliği ve başkasının verilen emekle geçirdiği değişim çabanın kanıtları.

Dinlemek, karşılık vermek, dokunmak, yanında durmak, beraber hareket etmek, beraber çözüm aramak, beraberce katlanmak… başkasına verdiğimiz emeğin nitelikleri.

Başkasının yaşama tutunma, kendini duyma, kendini duyurmaya güdülenmesi ve yaşadığı bütünlük hissi emeğin göstergesi.

Başkasının yerine geçemeyeceğimizin kederiyle uğraşıp durmak, başkasını anladığımız yanılsamasının yarattığı mutlu çabasızlık karşısında çok daha gerçek.

Başkasını anlama çabası, başkasını anlama iddiasının yüzeysel okşayıcılığından çok daha samimi, çok daha derin.

Başkasını anlayamayacağını bile bile sarfedilen anlama çabası, başkasını da boş vaatlerle bir yanılsamanın içine çekmenin önüne geçiyor.

Başkasını anlama iddiası çabayı sonlandırırken, başkasını anlayamayacağımız gerçeği çabayı bitimsiz kılıyor.

Yani yanılsama ayrılık getirirken,  gerçek sürekli, yoğun bir ilişki sağlıyor.

Merdâne

19 Ağustos 2016

 

Dışarı bakarken, bir ân çocukça bir hisse yakalandı Merdâne, “Gözlerimi yumarsam görünmez olabilir miyim?” Güldü. İçeri, sayılardan kilide baktı.

Aşağılarda, karanlıklarda, üstünde güneşin yandığı sık dalların altında, nehir köpüre köpüre akıyordu. Sonuna kadar açılmış pencerenin ortasındaki keten resim, çok eski hem de çok yeniydi. Köşede kallavî mumun alevi titriyordu. Mangalda bakır cezve fokurduyordu. Yüklü genç kızlar, tavus rengi tabaklarda fıstıklı lokum sunuyordu. Ve yedi karanlık adam, sedirlerde, sırtlarını geyikli halılara yaslamış kahve höpürdetiyordu. Bir elde çin fincanı bir elde horosan tespihi. Odaya girince sağ ve sol duvarda iki niş vardı. Nişlerle pencere arasında geyikli halılar ve halıların üstünde filinta gibi ak-47’ler asılıydı. Kapı tarafındaki sedirde üç,  karşısındakinde dört adam oturuyordu.

Adamlar  tek tek kahvelerini höpürdetiyor, her höpürtü tuhaf şeyler hatırlatıyordu. Höpürtüsüz anlarda kilim desenli öksürükler, gırtlakları konuşma artıklarından temizleyen hırıltılar kopuyordu. Gövdeleri, yüzleri belirsizdi. En çok elleriydi. Yıkanmaktan solgun elleri. Sonra nice ah! almış ayaklarıydı. Sonra bıyıklarıydı. Kaytan, pos, sarkık bıyıkları. Limon suyuyla taralı saçları sonra. Burda, asırlardır oturuyor kahve höpürdetiyorlardı: Katliamlardan önce ve sonra. Oda kömür, lavanta, çürümüş yaprak ve bayat balık kokuyordu. Pencereden giren esintinin tatlı hizmetiyle kokular ayrı ayrı duyuluyordu.

Sol sedirde kapıya ve nişe yakın oturan Merdâne, bu sefer başka bir hisse kapıldı: kahveyi herkesten başka mı höpürdetiyordu ki ensesi dikenlendi. Bu başkalık onu ele veriyordu belki. Cezbeye kapılmış gibi ama daha çok şeheviydi; ricad etmiş gibi ama daha çok gergin yayda bir oktu; küskün gibi ama daha çok nefret doluydu; yorgun gibi ama daha çok devletten bizardı ve durumu, fena hâlde kahveyi höpürdetişinden belli oluyordu. Olmuyor muydu? Bilebilse. Bilemiyordu. Bilememek mahvediyordu. Sırtı dikenlendi.

Üç yüz yaşındaki konağın ikinci katındaki misafir odasında, arka pencereden keten vadiye bakanların yedisi de mahvoluyor, yedisinin de sırtları dikenleniyordu. Beş bin yıllık höyüğün canlı torunları gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyorlardı, “mehmet?.. selim?.. fatih?.. yavuz?.. mahmut?.. orhan?.. alp?.. sarp?.. acun?.. mete?.. cengiz?..” yahut heft-merdân olarak, “kutub?.. gâve?.. ahyar?.. evtad?.. ebdâ?.. nukabâ?.. nücebâ?..” Lâkin gerçek adları bunlar değildi. Okkadar gizlemişlerdi ki mahlasları adlarını yutmuştu. Mahlasları ruhlarını yutmuştu. Şu titreyip duran çırak, çerağ, kandil, kendıl, lamba, mum?… Şaman mıydı, katolik mi ortodoks muydu, sünni mi şii miydi?

Birden bir şey oldu. Bin yıllık bir sarsıntı. Fincanlar tabaklarda tıngırdadı. Hepsi aynı anda kulaklarını tıkamak istediler. Hepsinin aynı anda kulaklarından girip alınlarının çatına bir sancı aktı, burunlarından çıkıp hepsine baktı. Ve âniden bir topuz olup alınlarının ortasına çaktı  “ara… hayots… çiya… baban… alekos… simon… arçil…” Gel gör! Adamların tekinin bile eli kulağına gitmedi. Hiçbirinin yüzü değişmedi. Anıt gibi durdular durdukları yerde. Böyle katı bir örtülülük nasıl olur? Dil bu örtüyü diyebilemez. Diyebilse. Merdâne yediliğini bilebilse. Acı belki sürmez.

Camın önündeki sedirde oturan Bigane yordu, “buraların içi nar… her şey içinden olur… içteki, gün gelir düşer toprağa… yeşerir yeniden olur… biz, efendiler!.. buraların içiyiz… meyvenin eti, içine göre etlenir… demek, iç nasılsa et öyledir… ha?…”

Mestâne, Hengâme, Festâne, Dürdane’yle birlikte kahvelerini höpürdettiler.

Merdâne, höpürdetmedi tek. Alnından giren topuz yarasaya dönüşmüştü. Kafasının içinde uçuşmaktaydı. Yaprak ayalarından sekip gözüne sıçrayan ışık gözlerini kamaştırdı. Altısı da olmayan gözleriyle ona baktılar.

Merdâne yakalanmıştı. Kilit, anahtarı açmıştı. Başını öne eğdi. Asırlardır kurtulmak istiyordu. Katl istemiyordu. Ama buraların içi buydu. O giderse, bırakırsa. Şu allı güllü sedirlere bir daha bağdaş kurmazsa, buraları buralar olur muydu? Buralar nereler olurdu? Buralar güzeldi. Taşıyla kışıyla, aşıyla başıyla, aşığıyla acısıyla… Buralar bizim olmazsa kimin olurdu? Karıların, kızların, oğlanların, hayvanların, nebatatın, tellâk-ı dil rübaların, cins-i lâtiflerin mi? Belki öylesi daha iyi olurdu. Destur!!! Merdâne, katl istemiyordu artık. Ya? Adını, gerçek adını hatırlamak istiyordu. Döktüğü kan birikse deniz olur. Yumaya sabun, kese, hamam, nehir yetmez.

Olmayan gözlerinde canlanıyordu: gırtlağını sıktığı, boynunu kırdığı, bombayla lime lime ettiği, burgaç kurşunlarla göğsünü parçaladığı, kollarını kestiği, parmaklarını ters çevirdiği, taşaklarını burduğu, bızırını çizdiği; zorla, kanatarak içine girdiği çocuklar. Boynuna şiş batırdığı yaşlılar; göt deliğine çivili sopa soktuğu esirler… Yaktığı, bombaladığı camiler, havralar, kiliseler, hanlar, evler, okullar, kahvehaneler, meydanlar. Pusuya düşürdüğü subaylar, münevverler, vekiller, sanaatkarlar, âlimler.

Buranın etini, güzelliğini yaratan iç; destanlar, efsaneler, kasideler, ağıtlarla güzellenen katl, hak adına yapılan haksızlık –yeter gayrı! yazılmasın toprağa, yeşermesin diye yeniden, ayrılmak istiyordu artık sağ ve dahi sâlim. Yankılı zihininde dönüp duruyordu kararlar, tereddütler, ürkeklik, korku ve sadakat yeminleri.

Nihâyet görmüşlerdi gözlerini. Görmüşlerdi gözlerinde gözlerini. Yedi kâtilin yedisi de katl istemiyordu asırlardır. Genç kızlarına kodukları bebekleri çekip çıkarmak; kucaklamak  istiyorlardı. Yedisi de ızdırap içinde gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyordu birbirlerinden gizleyerek. Kurdukları ikircikli hayâllerin herbirinde bu niyet, bu sıyrılış, bu hüsn saklıydı. Ya nasıl kurtulacaklardı filinta doğup, olup, filinta  gibi yitmekten?

Yedi kâtilin yedisinin de kafaları karman hem de çormandı. Günlerce, aylarca çıkış aradılar. Kimi yollar buldular. Sulh yolları. Matematik, geometri, fizik, hukuk, felsefe, edebiyat, musîki, tiyatro ve benzerleri. Lâkin ara, dar, karmaşık, ince yürünen yollar kırmıştı tek tek kalın bileklerini.

Elbet bildiklerini yaptılar. Merdâne, yoksunluk nöbetinde bir müptela gibi tespihi fincanı fırlattı; atılıp ak-47’yi kaptı… Bigane de diğerini kaptı… Fincanlar tespihler ayda uçuşur gibi yavaşça havada savrulurken; ateşlenen kurşunlar boğuk çınlar, kurşunlar sakince vınlarken duvar halılarınındaki geyikler vuruldu önce, sonra karnı dolu genç kızlar vuruldu, sonra dalların altından gelen renkler, ahenk ve misk-ü amber vuruldu, gökyüzü vuruldu sonra. Oda, ocak, yurt, dişlileri dağılmış bir makine gibi sarsıldı, aksırdı tıksırdı, kasıldı gevşedi. Kallavi mumun alevi küçüldü, büyüdü, sağa yattı, sola yattı ve sonunda her yeri kapladı…

Hâsılı, başta Merdâne ardından aydınlamaya çalışan yedi kâtil, etimizdeki kırık dallar ve camlar arasına, yedi tohum kitleyerek toprağa çekip gitti…

İçimizdeki Kadın

10 Mayıs 2016

Yeğenimiz doğalı yarım saat olmuştu, annesinin yanında, kundağında mırıl mırıl yatıyordu. Hemişre, “Bakın!” dedi “Annenin karnına hafifçe bastıracağım ve ne olacak?” Bastırdı ve Poyraz ağlamaya başladı.

Yetişkin bir erkeğin tecrübe edemeyeceği anneyle bebek arasındaki simboyotik bağ devam ediyordu. Hayret içindeydik.

Yedi yaşındaki oğlum ve kızım mışıl mışıl uyurken, ne kadar sessiz yatağa girse de annelerinin yattığı anı hâlâ hissediyor; ya istemsiz bir ses çıkarıyor ya da yataklarında dönüyorlar.

Annede beliren her hâli derinden duyuyor çocuklar.

Hissetmek dokunmaktır. Başka birinin acısını hissetmek mesela. Kadınlar bebekleriyle kurdukları simbiyotik ilişkiden dolayı hissetmeye yatkındırlar.

Erkekler ise bu yatkınlığı, annelerinden dolayı, çok küçük yaşlarda tecrübe dedebildikleri için, kadınların tersine yetiştikçe uzaklaşıyor, unutuyorlar.

Yine de -bilmenin ötesinde- o simbiyotik bağın kalıntıları bazılarında sürüyor. Ki onlar içlerindeki kadın/dişiyle ilişkilerini sürdürebiliyor. Hissedebiliyorlar.

Başka insanları, başka türleri hissedebiliyorlar. Onlara sokaktaki tabiriyle ince adamlar diyebiliriz.

Kadınların hissiz erkek dünyasında erkekleştikleri nasıl vakiyse onlar da içlerindeki kadınla olan bağlarınlarını yitiriyor bazen. Kabalaşıyorlar.

Fakat kaybettikleri gücü hatırlayabilirlerse kabiliyetlerini yeniden kazanabiliyorlar. Gel gitli oluyor çoğunlukla fakat illa ki oluyor.

Hatırlayabilmeleri için sevilmeye ihtiyaçları var.

 

Türkçe’ye İhanet

04 Mayıs 2016

Cinayeti sevginin niteliği olarak gören bir adalet anlayışıyla müşerrefiz. Bu Gordion düğümünden de karışık.

Nefretin işlediği cinayeti sevgiye mal etmek ne demek. Nefreti meşrulaştırıp sevgiyi mahkum etmek demek. Dile ihanet demek.

Türkçeyi sadece bilmiyor değiller. Bilinçli olarak sözcüklerin anlamını bozuyor, kirletiyor; olumlu anlamları zıddına çeviriyorlar.

Barış deyince savaşı, sevgi deyince nefreti, yurttaş deyince madunu, kirli deyince kadını, vekil deyince kuklayı anlamamızı istiyorlar.

“Bu dünya böyle, naparsın kader!” diyorlar. Hayır! Bu kendinize benzetmek istediğiniz dünya: kader de keyfinize göre olan her şey.

Dizi

23 Nisan 2016

Dizi, spor müsabakasıdır. Senarist ve yapımcı tarafından belirlenen ‘olumlu’ ve ‘olumsuz’ kahramanlar bölüm bölüm maç yapar.

Seyirci olumlu yani ‘iyi adam’ın kazanmasını ister. Seyircinin tuttuğu takım ya da sporcu iyi adam(lar)dır.

Seyirciyi en çok etkileyen müsabakanın kızıştığı ve şaşırttığı/ters köşeye yatıran sekanslardır.

Önemli olan gerçeklik değil inandırıcılıktır. Seyirci iyi pazarlanmış, PR’ı iyi kotarılmış bir diziye inanmaya hazırdır.

Spor müsabakasının oyun kuralları ve mantığı vardır. Dizi de kendi kuralları ve mantığı içinde kalarak ziyadesiyle inandırıcı olur.

Nasıl sporcuların yaşamları hakkında yüzeysel/magazinel bilgilere sahipsek, dizi kahramanları hakkında da o kadar bilgimiz olur.

Dizi seyricileri dizi kahramanlarına benzemek ister. Bir başkasının hayatına da magazinel düzeyde ilgi duyarlar.

İnsanın sosyo-ekonomik koşulları, siyasi bakış açısı, toplumsal ve bireysel bilinçdışı, personası, dönüşüm imkanları vb. dizinin konusu değildir.

Diziler, müsabakalar ve diğer eğlece programları  gündelik sıkıntılarından kurtulma formülleridir. Birer eğlence kalıbıdırlar.

İnsan teki ve toplum hakkında derin bir birikime ulaşma uğraşının da bir eğlence (ya da eylence) biçimi olduğunu gizlerler.

 

 

Özgürlük

21 Nisan 2016

Özgürlük sınırsızlık ve seçenek deryası değil, aksine sınırlılık, bir ya da birkaç seçenek üzerinde ısrar.

Merceğin güneş ışınlarını yoğunlaştırıp yaprağı tutuşturacak güce erişmesine benzeyen bir irade.

Dikkatin sınırlanarak bir ya da birkaç meseleye yoğunlaşması, yoğunlaşabilmesi.

Sınırsızlık ve seçenek bolluğunun aslında bir yanılsama, bir tür bağımlılık, bir tutsaklık olduğunun keşfi.

Her şeyi elde etmek, her şeyi denetim altına almak isteyen efendinin, kölelerin zihninde yansımasına isyan.

Gerçekten tüm sınırları aşmak, tüm seçeneklere ulaşmak olsaydı özgürlük, zaten olamazdı.

Roman Ne İşe Yarar?

19 Nisan 2016

Egemen medya, ‘yerli ve yabancı’ -film, dizi, haber, analiz, müsabaka, belgesel- tüm kurgularıyla varoluşa saldırıyor. Kitlelerin zihninde insan ve tabiat eşyalaşıyor.

Yığınların arasında eriyen insan, varlığını en çok edebi anlatılarda tanır. Anlatının uyardığı yerlerinden yıkılır ve/veya inşaa eder kendini.

Roman bize bir insanın hikâyesini uzun uzun ve derin derin takip ettiriyor. Bir insanın -yani kendimizin- üzerine uzun uzun ve derin derin düşünme yolları açıyor.

Uzun uzun  ve derin derin anlatılan olaylar ve olaylar üzerine uzun düşünceler; varlığın çelişkileriyle, karmaşalarıyla birlikte kolayca vazgeçilemeyen kıymetini duyuruyor.

İnsanın çok söz edilmeyen karanlık, çözümsüz yanları roman kahramanı ile sözün alanında beliriyor. Okurla kurduğu ilişkiyle de sözün alanıyla sınırlı kalmaktan kurtuluyor.

Dünyanın ve insanın dönüşebilirliği bilgisi romanda ete kemiğe bürünüyor. Nasıl dönüşebileceğimizi ve dünyayı dönüştürebileceğimizi onda tecrübe ediyoruz.

Bu tecrübe uzun süre dikkatimizi bir olayın ve meselenin içinde tutabilmeyi; sabırla, yavaş yavaş, ince ince, kalıplarla ve donuklaşmış olanlarla mücadele etme yollarını gösteriyor.

İnsanlar ve tabiat kullanıldıktan sonra  buruşturulan mendil, içilip atılan meşrubat kutusu, kırılınca yenisi taktırılan cam değildir; roman tâ içimize fısıldıyor.

Roman egemen medyanın saldırısını, üslübunu, tarzını, dilini, kurgusunu kırabildiğince roman oluyor.