kendine yardım kitapları, yoga, sanat kursları… zihni, bedeni uyaran her şey iyidir. ancak tüm bunlara olduklarından fazla bir anlam yüklüyoruz. bu faaliyetleri yapınca gizli bilgiye ulaşacak, kendimizi anlayıvereceğiz sanıyoruz. ki bu tür faaliyetlerin tanıtımları da yanıltıyor: farkındalığımızın inanılmaz gelişeceğini, içimizdeki çocuğa dokunacağımızı, ânı yaşayacağımızı, nirvanaya ulaşacağımızı vaadediyorlar.

ve az ötede şehrin kırsalında kar, komşu ülkede bombardıman altında ölüm kalım mücadelesi verilirken biz kim olduğumuza kafa yormakta, görünen kendimizle olan kendimiz arasındaki farklarla uğraşıyor, ortalamanın üstünde kalmaya çalışıyoruz.

peki nasıl olacak? cehennemin dibinde bir cenneti, huzurlu bir hayatı nasıl inşa edeceğiz? peki, zaten öyleyiz ya, ortalamanın üstünde nasıl kalacağız? diyelim ki içimizdeki çocuğa dokunduk; parmağımızı onun öfkeli dişleri arasından nasıl kurtaracağız? varsayalım ânı yaşadık; peki o ânın içinden ayıklayıp eksilttiklerimiz neler?

olmuyor. işlerimiz ilişkilerimiz istediğimiz şekilde ilerlemiyor hâlâ. zarar görüyoruz zarar veriyoruz. şöyle adam gibi sevemiyoruz. hayal ettiğimiz gibi bir türlü sevilemiyoruz. çocuklarımız, ebeveynlerimiz, dostlarımız istediğimiz gibi değil. lahmacunun kıtırı istediğimiz gibi pişmiyor. gibilerle sorunumuz var. nedir? sorun bizim dışımızda mıdır içimizde midir? emin değiliz.

ilkin hepimiz dışımıza yükleniyoruz. dışarıdan arınmaya, temiz kalmaya çalışıyoruz. olmuyor. hâlâ hayatımızda bir şeyler ters gidiyor. yoksa sorun bizde mi? kendimize dönüyoruz. boş boş bakıyoruz.  kendimize nasıl bakacağımızı gösterecek yardımlar arıyoruz; buluyor, gidiyor alıyoruz. valla iyi geliyor. içimizde uyuklayan bir şeyler uyanıyor. bedenimiz diriliyor. güzelleşiyoruz. ama hâlâ bazı sorunlar var. hâlâ ilişkiler işler tam istediğimiz gibi gitmiyor. bir şeyler hep eksik. hep kırık dökük. ve ortalamaya doğru çekiliyoruz.

meğer küçük uyanışlar sağlayan formüllerle derinlere inemiyormuşuz. kadın şöyledir, erkek budur, ilişkide ideal olan bilmem nedir gibi reçeteler bir türlü hayatımızı değiştirmiyormuş. neden? halbuki çok inandırcıydılar.

her yanı kırsalla kaplı bir şehir mi yoksa bedenimiz? sınır ötesinde savaşlar süren bir ülke mi? önüne geçemiyoruz, kırsalın çetin şartları içimize akıyor, mermiler içimize yağıyor. cehennemle çevriliyiz ve başkalarının cehennemiyiz. bu gerçeği nasıl kabul edeceğiz? sergey yesenin, viladimir mayakovski, virginia woolf, jack london, sylvia plath, ernest hemingway, nilgün marmara bu kabulle sonlarına vardılar.

bir formül olmadığını onlar da biliyordu. o yüzden yazdılar. yeniden ilmek ilmek ördüler hayatı. olanı koydular ortaya. olanın içinde olabileceklerin bilgisi kaynıyordu. olan: fantezi ve hakikâtten yapılmıştı. özellikle şurasını iyi biliyorlardı: kendilerinde olan başka hiç kimsede yoktu. lili brik’i mayakovski gibi hiç kimse sevemezdi. devrimi onun istediği gibi hiçbir sovyet yurttaşı isteyemezdi. devrimin ilk yıllarında sovyetler birliği’ndeki burjuva faaliyetlerinden onun tiksindiği kadar kimse tiksinemezdi. mayakovski ve ötekiler kendi derinliklerinden çıkardıkları toprakla toplumsal hayatın suyunu karıştırdılar, bu harçla söylediler anlattılar.

vikingler ölümden korkmayan, sert savaşçılardı. savaşırken ölürlerse valhalla’ya gideceklerine ve orda tanrıların salonunda şarap içeceklerine inanıyorlardı. o yüzden sevişir gibi dövüşüyor, arzuyla ölüyorlardı. fantezinin gücüne bakınız.

öte yandan antik yunan’da vikinglerinkinden çok daha karmaşık mitoloji vardı. yani daha yüksek bir fantezi. ne oluyordu peki? çok daha karmaşık bir toplumsal organizasyon oluyordu. kuru yağma değil kolonileşme oluyordu.  yayılan genişleyen işgalci bir kültür oluyordu. felsefe, bilim, matematik, ticaret, her çeşit sanat oluyordu.

vikingler de eski yunanlılar da öldü. peki onlardan geriye ne kaldı?

yukarıda adı geçen, intiharla hayatına son veren şair ve yazarlarlardan geriye ne kaldı? ortalamanın çok çok üstünde yaşam hikâyeleri ve/ya eserler kaldı. ne var o eserlerde? toplumsal hayat var. toplumsal hayatın suyuyla incelttikleri kişisel hakikatleri var. belki normalinden çok önce öldüler ama çoğunluktan çok ama çok yaşadılar.

senden benden geriye ne kalacak? yakınmalar, bu dünyayı lanetleyen tweetler mi? kendini iyi başkalarını kötü gösteren otobiyografik kurgular,  çok satan kitaplar, çok reyting yapan diziler, bir et olarak ulaşılan şöhret mi? geriye, nerdeyse bir hiç mi kalacak? vikingler’in fantezisi kadar bir fantezi bile kalmayacak mı? bu dünya kırsalda acılarla, sınırların ötesinde savaşlarla mı kalacak sayemizde?

genel eğilimin bir parçası isek, davranışlarımız söylemlerimiz ayırd edilemezce çoğunlunkine benziyorsa, yeniden yeniden küllerimizden doğamıyorsak işlerimizde ilişkilerimizdeki kötü gidişe rıza göstereceğiz, boyun bükeceğiz, ensemize vurulduğunda lokmamızı vereceğiz; cehennemi görmezden gelecek ve birer cehennem olacağız.

ruhumuzun gıdası, yeryüzündeki anlamımız kendi hikâyelerimizin bir yerlerinde saklı duruyor. yazarak, çizerek onları dışarı çıkarabilir, soyutluklarından kurtabilir ve onlara form verebiliriz. ama sadece biz! bu dünyada yaşayarak, kendi hikâyemize eğilerek, kendi ellerimizle.

öte yandan, çok da sıkmamak lazım. öyle de böyle de yaşanır. insan nasıl isterse öyle olur.

 

 

Reklamlar

D448E1BF-76A4-4B97-9B7A-EB9BB3665C73dün gece dam’daki rutin şiir akşamı toplanmamızda, her zaman olduğu gibi içimizden birinin ortaya atmasıyla oluşan, gündemlerden biri sinesteziydi. sinestezi* terimini gökçe ortaya attı, hepimiz yakalayabildiğimiz bir yerinden tuttuk.

gökçe bir şiiri okur/dinlerken sinestezik algısından söz etti. aklımda kaldığı kadarıyla, şiiri bir yol gibi (yani mekansal) algıladığını, yolun ani dönüşünde, bu dönüşün gerekçelerini aradığını, gerekçe bulamadığında o şiire inancını nasıl yitirdiğini söyledi. böylece gökçe’nin sinestezik algısı bir şiir hakkında düşünürken ya da bir şiir kurarken algımı şekillendirecek.

öte yandan gökçe, bir zamanlar okuduğu bir şiiri nasıl yerden yere vurduğunu ve şiir kitap hâline geldiğinde o şiire nasıl bağlandığını, o şiiri nasıl beğendiğini ve özeleştiri yapmak zorunda kaldığını anlattı. ki bu da gündemin kremasıydı.

demek ki bir işi algılamada oluşan sinestezi içinde bulunduğumuz mekan/zaman ve o güne kadar olan birikimimizle de bağlantılı. beğeninin değişkenliği üzerine de belki bir gün konuşmalıyız.

oynarken, ders yaparken, okurken, seyreder dinler, hikâye ve şiir kurarken kendimi lunaparktaki bir çocuk gibi hissediyorum. ki kunaparkları verili halleriyle sevmem. sevebileceğim bir lunapark tahayyülü yaratıyor sözünü ettiğim faaliyetler. şiir akşamları’nın bendeki sinestezik algısı böyle.

havada renkli bulutsu balonlar halinde dizeler, imgeler, metaforlar uçuşuyor. bazıları patlıyor. patlayan imge mi, metafor mu, dize mi şiirin tümü mü artık her neyse üstüme başıma sıvanıyor. onu büyülü bir kostüm gibi üstümde buluyorum. bir süre onunla öyle kalıyorum.

dün akşam, efe’nin seni öptüğümde bir buz parçası batıyor göğsüme gibi bir dizesi vardı. yanlış hatırlıyorsam beni affetsin. benim için mucizeydi o dize. bir insan nasıl yazabilirdi o dizeyi. nerden aklına gelirdi. karşımda herkes gibi biri olarak duran efe, aslında nasıl bir zenginliğin eseriydi. zihnim, sayesinde, öpüşmeyi, öpüşürken buz parçasının göğse batışını ve parmak ucundan damlayan ılık damlayı tekrar be tekrar canlandırıp durdu.

sonra kuzey’in kurşun bir levha olarak gördüğü ayı eritip içine akıttığı dizesi. hayret ettim. kuzey ve efe’nin mücizevi şiirleriyle tüm insanlara yani insanların içindeki bastırılmış maharete, ruha gene hayranlık duydum.

hangi anestezik teknoloji ve/ya medya verebilir bize efe’yle kuzey’in verdiği sinesteziyi.

sonra çayan, efe’nin bir şiirini kürtçeye çevirmiş, okudu. efe şiirinde feuerbach’ın eleştirisinden, devrim fikirlerini efervesan tabletler olarak suda eritmekten, rüyalarını bir şişeye doldurup saklamaktan vb. söz ediyordu. bu ifadeleri kürtçe (arapça farsça da olabilirdi) dinlemek ayrıca hoştu.

çay kahve eşliğinde akıp giden şiir akşamları yüzlerce yıl sürse keşke diye geçirdim içimden. kendimi doksan yaşında zor yürür bir halde hayal ettim. ama bir şekilde dağa tırmanır gibi dam’a tırmanıyordum. bitki çayımı ve kara kahvemi yudumlarken yine havada uçuşan bulutsu baloncukları seyrediyordum.

 

*: Bir algı modalitesi uyarıldığında birden fazla kanalda uyarılma oluşmasına verilen tıbbi isimdir. Metaforsembolizm kelimeleri gibi, çeşitli sanat ürünlerinin tanımlanmasında kullanılan “sinestezi” kelimesinden farklı olarak bu olguyu yaşayan kişiler, kasıtsız ve sürekli olarak oluşan benzetmelerden bahsederler. Kısaca, birden fazla algı sistemi aynı nesnelere kendi yorumlarını aynı kuvvette verirler. Sinestezi sahibi insanlar, örneğin, insanları, insan olarak değil de görsel/işitsel/yazısal vb. bir nesne/olgu olarak hatırlar ve benimserler. Annesini ılık süt, kardeşini bir kedi vb. olarak gören/hatırlayan/düşünen biri gibi. (kaynak: vikipedia)

DQ74sIXWkAA2ue2

iki gün önce dam’da şiir çevirisinin imkansızlığını savunuyordum. ki hâlâ savunuyorum. gökçe de tutkuyla çevirinin mümkün olduğunu savunuyordu.

shakespeare’in veya ece ayhan’ın bir başka dile çevrilemeyeceğini kanıtlıyordum yana tutuşa. şimdi, ursula’nın şiirleri konusunda geri bir adım atıyorum.

“adak”, “yakarış”, “dingin bir zihin”, “ilik”, “deniz kıyısında bir çocuk”… hepsini saymayacağım…

Deniz Kıyısında Bir Çocuk

Rüzgâr, rüzgâr geri ver tüyümü
Deniz, deniz geri ver yüzüğümü
Ölüm, ölüm geri ver annemi

Duysun şarkı söylediğimi.

Şarkı, şarkı git söyle kızıma
Söyle takıyorum o yüzüğü
Uçuyorum kullanarak o tüyü

Bir şahinin kanadından düşürdüğü.

şiirin hakettiği yeri bulamaması meselesiyle uğraşmıyoruz nicedir. şiirle uğraşıyoruz.

gökçe zorunlu olduğu için değil sevdiği için çeviriyor, yazıyor. zatürreden yatarken tercümeye başlamış “Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak”ı.

bir şeyin ne olduğunu anlamak için önce ne olmadığını anlamak iyi bir yoldur bazen. şiir öğretici, bilgilendirici bir ‘söz sanatı’ değildir.

dışımızdaki dünyaya (dolayısıyla içimizdekine) açıkça tanımlanamayan yollarla ve yöntemlerle – ve tanımlanamadığı halde kavranabilir şekilde- ulaşmaktır.

“Rüzgâr, rüzgâr geri ver tüyümü” dizesi sonraki dizelerle bir tanıma kavuşuyor. bir metafor olarak taşıyıcı görevi ortaya çıkıyor.

fakat bu bakışla şiirden bir şey edinilmez. okuma biçimleri çeşitlidir. benim için mesela, alıntıladığım bu dizeden ibarettir bu şiir.

çünkü hayatta ulaşmak istediğim budur: tüy.  bilmiyorum.

felsefe, bilim, edebiyat candır. hepsi lütfen şurda dursunlar şimdi. şimdi şiirleyiz. burdan alacağımızı alıp onlara döneceğiz.

çünkü belki hayatta ulaşmak istediğim ağır olmaktır bir tüy kadar. kimseyi ilgilendirmez tabi. ki mesele de bu.

şiir, kimseyi ilgilendirmeyen şeylerimize üfler ve onları uyandırır. belki harekete geçirir. belki bedene kavuşur ve eyleme dönüşür bir tüyle başlayan şey.

Yakarış

Geri ver bana dilimi,
izin ver konuşayım öğrettiğin sözcüklerle.
En güzel yalanları söylerim senin onuruna,
adını vermeden övgüler düzerim sana,
uyarım karanlığın ve kalıpların kurallarına.
Yeter ki konuşayım kendi dilimde,
anlatırım sana şükürle, vadilerin ıssızlığını,
ırmakların kuzey kıyılarını,
boşluğun
yasaklanan üç katmanını!
İzin ver konuşayım anadilimde
öyle yüksek sesle şarkı söylerim ki
dansa kalkar yeni evliler ve yaşlı kadınlar
koyunlar kırpılmaya ara verip
dinlemek için etrafıma toplanırlar,
şehirler susar,
susar dikili taşlar.
Ah! anne, bir şarkı söylesem yıkılır bütün duvarlar.

şiir bir uğrak. çeker sizi uğrarsınız. kışkırtır gidersiniz. ne ki işte her haz veren şey aşkla tarif edilir. yok. olmaz öyle.

şiir usta bir sevgili. öyle usta ki kendine bağlamaz. esir etmez. hayata iter. eyleme, var kalmaya, mücadele etmeye, sevince.

şiir dağdır. orda durur. isteyen gider ona. zirvesi yoktur. tırmanılmaz. yaslanmak ya da gezinmek içindir.

“…Burada yürümek vazgeçmektir önemliymiş gibi yapmaktan. / Uzun vadede ateşotundan değersiziz başkaları açısından./ Önemliyiz biz, sadece kendimiz için…” diyen ursula’nın şusundan busundan bahse lüzum yok. bilen biliyor. bilmeyen google’a sorsun.

burda söylenebilecek son şey şu: en güzel sezgilerini ursula, “…Bir yaz gelecek/sonsuz/başkalarına karşı sorumluluklarımızda kendimizden daha dikkatli olduğumuzda…”  en güzel düşünceleriyle dizmiş şiirin ipine.

şiirse mevzu, sezgiler gıda, fikirler peyote.

teşekkürler ablam -ki ablalarım olsun istedim hep- ursula, teşekkürler dostum gökçe ve semtimizin yayıncısı yitik ülke.

kara sergi

07 Aralık 2017

24130041_2032741107007172_7941417454051042586_n

mandrakelevitate

 

e4557df76203920c6622f90b67352427.jpg

 

tumblr_p00rp6oFmm1uvbojqo1_540

1b5e5d833d9fb3899d483b29e4c7f6df.jpg

 

37ae58acbb8b6e4d2c478d2f7be72a70

 

25552155_1199504516850205_4878860038534573342_n.jpg

bir et olarak aktör

25 Kasım 2017

edebiyatta kelimelerdir, resimde renkler çizgiler, sözsüz müzikte notalar, tiyatrodaysa etiyle, kanıyla, nabzıyla, yüzünün kızarışıyla, gözlerinin doluşuyla, karşısındakine cevap verişiyle alabildiğine bize benzeyen aktördür görünen nesne.

seyirciler çoğunlukla aktörü oynadığı rolden ayırmakta zorlanır. kötü karakteri sokakta gördüklerinde hasmaneleşmeleri; iyi karaktere yakınlık hissetmeleri nadirattan değildir. aynı şekilde jön ya da jönfiye aşk sandıkları bir arzuyla bakıp iç çektikleri de vakidir. oyuncu yarattığı gerçeklik hissi, gündeliğin dışına taşan enerjisi ve artistik tarzıyla kolayca seyircinin arzu nesnesine dönüşebilir.

aktör, bir duyguyu ya da duyguları dolayısıyla fikirleri simgeleştiren tiyatronun bir bileşenidir desek, seyirci bunu anlamakta güçlük çekecektir. nietzsche’ye göre antik yunan’da koroya eklenen oyuncularla katılım hazzının yerini seyircinin ben ve o duyumu almıştır çoktan. ben edilgen o etkin konumdadır. ben edilgen/çocuk/danışan, o örtülü bir şekilde göstererek öğreten etkin bir ebeveyn modelidir ve arzulanabilirdir de.

seyircinin bilmeden düştüğü yanılsamaya aktörün de düşmesi, sahnedeki kendini ve meslektaşlarını seyirci gibi bir arzu nesnesi olarak algılaması ve sahnedeki etkinliğinin bir soyutlama olduğunu unutması anlamına gelecektir. böylece oyuncu bir hikâye anlatmak, bir hikâyenin parçası olmak yerine belki daha çok belki daha az ama illa ki arzulanabilirlik meselesiyle ilgilenecektir. sahnedeki etkinliğini hikâyeye göre mi yoksa arzulanabilirliğe göre mi kuracaktır içinde bunu tartışıp duracaktır. ve başka aktörlerde de bunu arayacak ve sorgulayacaktır.

bu et olma durumu sadece aktörlerler için değil farklı mecralarda görünür olmayı başaran spikerler, haberciler, şarkıcılar, çalgıcılar, sporcular, psikiyatristler,  politikacılar, hatta hiçbir mesleki kategori içinde yer almayanlar için de geçerlidir. bir politikacının aldığı oyla görünümü arasında da bağlantılar olduğunu biliyoruz artık. bir aktör gibi görünürlüğü artan yazarların, şairlerin kitaplarının da çok sattığını biliyoruz.

konu tiyatro yapmak hele hele tiyatro sanatında atılım yapmak da değil gibi görünüyor artık. konu çok satmak, çok fazla beğeni toplamak, çok ama çok arzulanmak. durumu kurtarır, standart, ortalama bir şey ortaya koyup üzerine görünürlük ekleyelim kapalı gişe oynamaya başlayabiliriz. bunu tek kişilik oyun oynayan TV spikeri bile kolayca kavramış. açıkça diyor ki ben oyuncu değilim, oynayamıyorum ama salon doluyor ve ayakta alkışlanıyorum. doğrusu mahçup oluyorum.

1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.

filistin’de, afganistan’da, ırak’ta, yemen’de, suriye’de savaş; dünyanın büyük şehirlerindeki bombalı saldırılar; bıçakla, tabancayla, AK47’yle saldırılar; cinayetler, tecavüzler, gasplar; barış, özgürlük, eşitlik ve haklar için verilen mücadeleler… gazete, televizyon, sosyal medyadan seyredip okuduklarımız… çoğumuza uzak olan bilgi akışları fakat bazılarımızı kedere boğan ve/ya umutlandıran haberler… dışında kalan herkesi bilginin nesnesinden uzaklaştıran, dışında bırakan haberler, yorumlar; acıyan, üzülen sanatsal duyarlıklar…

öyle mi? dışında mıyız? evet. evimizdeyiz, okulumuzdayız, işimizdeyiz; yollardayız, kahvehanelerdeyiz, parklarda deniz kıyılarındayız; ailemizleyiz, sevgilimizleyiz, dostumuzlayız, köpeğimizleyiz… evdeki, otobüsteki, kıyıdaki kavgalar? nasıl yani! fiziksel şiddetten söz etmiyoruz. buz gibi donuk bakışlar, içtenliksiz yemek yiyişler, sohbetten kaçınmalar; sempatik yaptırımlar, kıskançlık, haset, sahte samimiyet; en yakınlarımızın duygularını davranışlarını yönetme taktikleri, sevişirken savaşmalar, faydacı beraberlikler; birbirimizde, çocuklarımızda bıraktığımız kalıcı hasarlar…

bunlar işgallerin, savaşların, saldırganlığın, tecavüzlerin gündelik hayatımızdaki düşük yoğunluklu ve küçük ölçekli karşılıkları değil mi? bizler komşumuzdaki ya da dünyanın öbür ucundaki büyük savaşları kendi küçük hayatlarımızda az az tecrübe etmiyor muyuz? kişiler ‘başka kişiler’in verdiği duygusal hasarlarla şehirleri, ülkeleri ve bazen bu dünyayı terk etmiyor mu? yahut burda kalıp tüm hasarlı bireyler acı, keder dolu bir hayatı sürdürmüyor mu? hepimiz biraz yaralı, biraz ölü değil miyiz? her birimizin edimleri, ilişkileri az az o üzüldüğümüz ve/ya umutlandığımız haberlere benzemiyor mu?

ve her birimiz kendi maceralarımızı tüm o haberlerin dışında özel bir yerde konumlandırmıyor muyuz? maceralarımızı özel hatta çok çok özel kabul ettikçe. en çok kendi çektiğimiz acı önem kazanıyor haber nesneleri bizden daha da uzaklaşmıyor mu? kendi maceramızı kalın sınırlarla diğerlerinden ayırarak ve diğerlerini dışarıya hapsederek; kendi uygar iç dünyamızı korumak uğruna, barbar dış dünyaya karşı adı konmamış savaşlar, çatışmalar başlatmıyor muyuz? siperler, yüksek duvar inşa ederek bize yönelen akınlara karşı akınlar düzenlemiyor muyuz? savaşı, şiddeti yeniden ve yeniden üretmiyor muyuz?

her şey burada ve şu anda olup bitiyor. her şey göğüs kafesimizin içinde. derin kendiliğinde sürekli savaşlar kurgulayan kişiler olarak hayatı düzenlemeye, dünyaya barış ve özgürlük getirmeye çalışıyoruz. ne anlamlı. fakat ne imkansız. yalan söylüyoruz. yo! onların yalan olduğunu asla kabullenemeyiz. tuhaf ki bize inananlar bir hayli çok. şahsi müttefiklerimiz, yarattığımız koalisyonlar oldukça fazla. şükür! yalnız değiliz. yalan çoğaldıkça doğruya dönüşüyor. bir kişinin desteği bile yeterdi halbuki. kitleye katılan katılana.

bizler düzenin dil sürçmeleri olabilir miyiz? sanmıyoruz. o kadar iyiyiz, o kadar iyi artiküle ediyoruz ki kendimizi hepimiz. mümkün değil. bu yüzden daima birer yanlış anlaşılmayız. sürekli kalbimizi kırdılar kırıyorlar, bizi incittiler incitiyorlar. müttefik edindiğimiz, koalisyonlar kurduğumuz kadar terk ediliyor, terk ediyoruz. peki kendimizi terk ediyor muyuz? hiç böyle bir teşebbüsümüz oldu mu? anlamadım. o nasıl olacak?

“akvaryumu görmek için akvaryumda balık olmamak gerek” diyor malraux. “adayı görmek için adayı terk etmen gerekir diyorum, kendimizden kurtulamadığımız sürece kendimizi göremeyiz diyorum.” diyor saramago. ada’yı bulmak için yola çıkan gemi, adanın kendisi olabilir mi?

zordur kendinden kurtulmak. belki imkansız. buna karşılık hepimiz kendimizden kaçmaya, önümüze çıkan barbarlarla savaşmaya kurgulu değil miyiz? tabi ki iyi şeyler uğruna incitiyor, inciniyor, vuruyor, kırıyor gerimizde enkazlar, cesetler bırakıyoruz. bu halimiz düzenin bir strajedisi mi? psikanaliz bizi kendimizle mücadele etmeye mi yoksa her seansta biraz daha kendi maceramızın ne kadar çok özel ve her şeyden ayrı olduğuna mı ikna ediyor? kafalarımız çok karışık. kişisel yüceltimin, bir ırkın, bir ulusun, bir dinin, bir kavmin, bir topluluğun, bir ittifakın yüceltiminden farkı var mı? bilemiyoruz. kendi özel maceramıza sımısıkı tutunur ve maceramızın ayrıntılarına sığınırken neleri yitiriyoruz yahut neyi besliyor ve geliştiriyoruz? bunu hiç bilemiyoruz. yok yok! biz o iyilerden değiliz. biz…

selcukerdem__106_kolektifin fantezisi üzerine bir ‘fantezi’

ya da

“çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış nasıl doğabilir ki” nietzsche

prensesin  altın topu dipsiz bir kuyuya düşer, kaybolur.  ortaya bir kurbağa çıkar. kaybolan topunu bulup geri getirmesi karşılığnda prensesin sofrasında oturmak, yatağında yatmak istediğini söyler. prenses teklifi kabul eder. yüzlerce yıldır kulaktan kulağa dolaşan masalda, kurbağanın prensesle giriştiği pazarlık nedense kulakları rahatsız etmez. Buna karşılık kurbağanın pazarlığını kabul eden prensesin, altın topu ele geçirdikten sonra arkasını dönüp gidişi, sözünü tutmayışı herkesin içini burkar.

neden böyledir bu? bilincin alanına giren kolektif bir merakla sorgulayınca, zihin aşağı yukarı şöyle tercüme eder durumu: kurbağa, prensesin sevgisi, aşkı uğruna hayatını tehlikeye atmış, dipsiz kuyulara inmiş, nelere katlanmıştır oysa prenses sözünde durmamış, çirkin kurbağayı aşağılamıştır. bu masalın alımlayıcısı yani kolektif zihin de bir kurbağadır. din istismarcıları, ağalar, patronlar, siyasetçiler tarafından aynı şekilde vaadlerle kandırılmış; savaşlarda, fabrikalarda, madenlerde, mezbahalarda, tarlalarda hayatını harcamış; nihayetinde dipsiz kuyunun dibinde öylece bırakılmışlardır.

demek ki bir anlamda grimm masallarının dinleyicileri potansiyel krallar kraliçelerdir. şans, büyü, periler, cinler, tesadüfler yardımıyla içlerindeki kral kraliçe potansiyellerinin açığa çıkmasını umarlar. çünkü birbirlerine fısıldadıkları örtülü bilgi, kral ve kraliçelerin de aynı yollarla (belki biraz da kurnazlıkla) oraya yükseldiklerini söyler.  her dinleyici kendi hesabına kral-kraliçe olmayı düşler; tahttakinin yerine geçmeyi ümid eder. yaşadığı ekonomik dizgenin aşıladığı savaşma ve  kazanma yöntemlerini farkında değildir ya da olmak istemez; böylece o yıkıcı savaşma tarzı dikkatinden sıyrılacağı noktaya gelinceye dek asıl dikkat etmesi gereken şeyi olağanlaştırır.

masalın kurbağası da bu şekilde potansiyel bir prenstir. içindeki prensin ortaya çıkması için hayatını tehlikeye atar karşılığında kandırılır, aşağılanır. patronun libidosu nasıl hep açsa halkınki de aynı şekilde açtır; masal yetinmez, fanteziyi sürdürür. kurbağa gider prensesin kapısına dayanır. prenses ne kadar kurtulmak istese de (bu masalda birçok masalın tersine kral nedense adildir) babası sözünü tutma konusunda kızını asalete davet eder. bir prensese yakışan sözünü tutmaktır. kurbağa üç gün boyunca prensesin tabağından yer, yatağında yatar ve bir prense dönüşür. prens ile prenses evlenir. masal mutlu sonlanır.

peki prense dönüşerek amacına ulaşan kurbağa, neden sözünde durmayan, kahramanını sırf çirkin olduğu için aşağılayan bu prensesle evlenir? böyle bir kadını bir erkek niye, nasıl arzular? ayrıca bu ikisi nasıl evlenir mutlu olurlar? aralarında gerçekten ruhsal bir bağ oluşmuş mudur? masalın dinleyicileri bu kısımla da ilgilenmez. çevrelerine baktıklarında mutlulukla evliliğin nasıl bağdaşmadığını elbette görmektedirler. o zaman neden içlerinin yağı erimektedir? masalın simgeselliği  hangi gerçeği işaret eder? iç dünyanın mı yoksa dış dünyanın gerçekliğinin mi simgeleştirildiği bir masaldır bu? acaba ekonomik ve politik bir gerçekliğin simgeleştirilmesi olabilir mi sahiden?

kurbağa bir hizmet üretir karşılığını ister. müşteri önce kabul eder ama hizmeti aldıktan, ihtiyacını karşıladıktan sonra ödeme yapmayı reddeder. gerçekten iç dış her yanımızı burkar bu durum. bizi öfkelendirir. masalının ikinci bölümü bu öfkeyi yatıştırır. kurbağa emeğinin karşılığını almakta inat eder. uğraşır didinir ve emeğinin karşılığını alır. simgesel düzeni bu şekilde gerçekliğe tercüme ettiğimizde masalın hiçbir büyüsü kalmayacak, fantezi dünyamız yıkılacaktır elbette. elbette bu yorum tartışmaya açıktır ve masal bütünüyle bir psikanalist tarafından bilinçdışının manifestosu olarak okunabilir. ama bu da jung’un dediğince içedönük (çevreye kapalı, dış dünyadan kopuk) tipolojinin sezgiselliğini temel almak anlamına gelmez mi?

sanayileşmenin -yani küreselleşmenin ilk adımı olarak milliyetçiliğin yayıldığı- kapitalizm öncesi toplumlardan bu yana ulus baker’in deyişiyle burjuva öznesi tüketmeye koşullandırılmaya başlandı. burjuva öznesi tüketim için attığı her adımı simgesel bir düzen içinde yarattığı kültürel enformasyonla kurgusallaştırdı. böylece yeni antipatik ekonomi-politik yapı kendini anlamlı, hassas ve duygu dolu sundu. bilinçdışının simgesel düzeninde incelenebilecek kahramanın yolculuğu (artık burjuva öznesinin yolculuğu) bilincin yani maddi dünyanın simgesel düzeninde incelenince şunu görürüz: kahramanın maceraları üretime dönüklük amacından sadece kendine yararlı olma yani (kandırarak, istila ederek, yağmalayarak, intikamla) tüketme amacına yönelen bir kahramanın fantastik maceralarıdır. ve  bu egosantrik maceralar kapitalizmin her aşamasında daha kompleks yollarla gerçekleşir.

žižek’in çözümlemesindeki gibi bir burjuva öznesi olarak starbucks pahalı kahve fiyatını haklılaştırmak için bir hikâye kurguluyor. hikâyeye göre firma yoksullara yardım ediyor, yağmur ormanları’nın korunması için girişimlerde bulunuyor. bu insani çabalarını da kahve fiyatına yansıtıyor. dolayısıyla starbucks müşterileri hem kahve içmekte hem de firmanın iyicil çabalarına ortak olmaktadır. firma, çalışanlarını da demek ki iyi amaçlar uğruna sömürmektedir. starbucks’ı altın toplu prenses olarak düşünelim. kurbağa prens’in yani herhangi bir çalışanının ona ulaşma şansı artık daha zordur. zira starbucks masaldaki prenses gibi arkasını dönüp gitmiyor. dünyayı kurtarmak için çalışan bir kahraman olduğunu vurgulayan bir hikâye anlatıyor bize.  onunla aynı yatakta yatmayı düşlemek, kazancının yarısına sahip olmayı ummak yaptığı iyilikleri baltalamak anlamına gelebileceği için en doğrusu kurbağa olarak kalmaya rıza göstermektir.

rahmetli rockafeller’ın pR çalışmalarını, starbucks’ın bu hikâyesinin öncülü sayabiliriz.  rahmetli romantik, tuttuğu özel paralı katillerle çoluk çocuk ayrımı yapmadan maden işçilerini katletmiş sonra oturup mağluplarla kahvaltı etmiştir. övülesi bir diğerkâmlık. bu kahvaltının filmleri ve fotografları çekilmiş amerikan televizyonlarında gösterilmiş, bilboardlarında sergilenmiştir. hemen ardından halkın rahmetliye saygısıyla beraber borsadaki hisselerinin değişim değeri de artmıştır.

duygusal yıkımlarımızın, bilinçliliğimizi parçalayan duygu durumlarımızın ardında her zaman bilinçdışı nedenler yatmıyor. iradedışında kurulmuş, içine doğduğumuz dünyanın ekonomi-politiğinin özel yaşantımıza, mahremiyetimize sızan belirleyiciliği de var. yani bir rüyayı, rüyeti, düşü, yanılsamayı kişisel hayatımıza sokan, duygu durumumuzu belirleyen iradedışımızdaki ekonomi-politik, algımızı davranışlarımızı şekillendiriyor. bilinçdışımızı bilincimizle nasıl çözümlemeye çalışıyorsak, iradedışını da iradeyle çözümlemeye çalışmak gayet olanaklı görünüyor. “om padme mani hum” yani :)

hâlâ birçoğumuz kendimizi kurbağa prens olarak görüyoruz. çünkü hâlâ ve en alengirli hâliyle önümüze daima tüketmeye eğilimli burjuva öznelliği model olarak konuyor. hâlâ altın toplu prensesin politikası aynı: vaadediyor ve ihtiyacını karşıladıktan sonra vaadinden vazgeçiyor.  sorun belki de şu: prensesle böyle bir pazarlığa girmeli miyiz girmemeli miyiz? bu pazarlığa girdiğimiz an verili ekonomi-politiği kabullenmiş olmuyor muyuz? bıraksak patron madeni kendi çıkarsa, savaşa karar veren gitse kendi savaşında ölse, bizi kapana kıstırmak isteyen her kimse arzu yoksunluğuyla kendi otoerotizminde kendi kimyasında boğulsa nasıl olur acaba? Ya da belki daha iyimser bir bakışla, dipsiz kuyulara inme deneyimini sağladığı için prensese teşekkür edilebilir mi? Tabi bir daha aynı masalı yaşamaktan, aynı konumda karşılaşmaktan kaçınmak koşuluyla.

 

karikatür: selçuk erdem

 

saadet türköz

28 Ekim 2017

dün gece saadet türköz’ü seyrettim onunla çok yol geçtim kendisi bilmiyor ama o bir şaman

bir evin salonu genişliğinde bir galeride yere oturduk  saadet kelimenin tam anlamıyla ağırladı bizi sesiyle ve kazakçasıyla anlattı

bir geyik oldu bir yaprak bir kurt oldu bir rüzgâr bir ayı oldu bir yaşamadığımız bir hatıra kemiklerimiz titreşti durdu

anlatıdan sonra yemek yedik sohbet ettik  sıcaktı dosttu
bir manimiz yoksa bu akşam bize gelecek anneler lezzetindeydi

oyuncuların/şarkıcıların ondan öğreneceği çok şey var

ve tabi videonun canlısı bambaşka

tumblr_otbmwhWTNO1ty8kogo1_1280

tumblr_outla3r5Ye1ty8kogo1_r1_1280

tumblr_owilb72Zbi1ty8kogo1_1280

tumblr_oxc8r6LFeV1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ovqde2K4yf1ty8kogo1_1280

tumblr_oxkutzyRu51ty8kogo1_1280

tumblr_ow33wl0L9M1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ov078fYYxp1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_otsgvdt8KT1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ouet4gdnbw1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_oy3wvc7dis1ty8kogo1_1280.png

tumblr_os2uo1fpoQ1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_oxbo7rCqgR1ty8kogo1_1280.png

tumblr_otnyzmwQ8F1ty8kogo2_r1_1280.png

tumblr_oy3zx6TDhm1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ovq0nrlgwW1ty8kogo1_1280.png

tumblr_osl6nx0Pyj1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ownm00e7TB1ty8kogo1_1280.png

tumblr_otzwrpyU6q1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ovfn9o6ryQ1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_osrk22zCo01ty8kogo1_1280.png

tumblr_ouap62qALJ1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ottsd45axQ1ty8kogo1_1280

tumblr_otvlbl3EO71ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_owq85gJmEY1ty8kogo1_1280

tumblr_ox8jh9gruA1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ou018y4FyC1ty8kogo1_1280

tumblr_oy4aghwsro1ty8kogo1_1280.png

 

 

 

resimler robin isely’nin  blogundan  alınmıştır