1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.

Reklamlar

filistin’de, afganistan’da, ırak’ta, yemen’de, suriye’de savaş; dünyanın büyük şehirlerindeki bombalı saldırılar; bıçakla, tabancayla, AK47’yle saldırılar; cinayetler, tecavüzler, gasplar; barış, özgürlük, eşitlik ve haklar için verilen mücadeleler… gazete, televizyon, sosyal medyadan seyredip okuduklarımız… çoğumuza uzak olan bilgi akışları fakat bazılarımızı kedere boğan ve/ya umutlandıran haberler… dışında kalan herkesi bilginin nesnesinden uzaklaştıran, dışında bırakan haberler, yorumlar; acıyan, üzülen sanatsal duyarlıklar…

öyle mi? dışında mıyız? evet. evimizdeyiz, okulumuzdayız, işimizdeyiz; yollardayız, kahvehanelerdeyiz, parklarda deniz kıyılarındayız; ailemizleyiz, sevgilimizleyiz, dostumuzlayız, köpeğimizleyiz… evdeki, otobüsteki, kıyıdaki kavgalar? nasıl yani! fiziksel şiddetten söz etmiyoruz. buz gibi donuk bakışlar, içtenliksiz yemek yiyişler, sohbetten kaçınmalar; sempatik yaptırımlar, kıskançlık, haset, sahte samimiyet; en yakınlarımızın duygularını davranışlarını yönetme taktikleri, sevişirken savaşmalar, faydacı beraberlikler; birbirimizde, çocuklarımızda bıraktığımız kalıcı hasarlar…

bunlar işgallerin, savaşların, saldırganlığın, tecavüzlerin gündelik hayatımızdaki düşük yoğunluklu ve küçük ölçekli karşılıkları değil mi? bizler komşumuzdaki ya da dünyanın öbür ucundaki büyük savaşları kendi küçük hayatlarımızda az az tecrübe etmiyor muyuz? kişiler ‘başka kişiler’in verdiği duygusal hasarlarla şehirleri, ülkeleri ve bazen bu dünyayı terk etmiyor mu? yahut burda kalıp tüm hasarlı bireyler acı, keder dolu bir hayatı sürdürmüyor mu? hepimiz biraz yaralı, biraz ölü değil miyiz? her birimizin edimleri, ilişkileri az az o üzüldüğümüz ve/ya umutlandığımız haberlere benzemiyor mu?

ve her birimiz kendi maceralarımızı tüm o haberlerin dışında özel bir yerde konumlandırmıyor muyuz? maceralarımızı özel hatta çok çok özel kabul ettikçe. en çok kendi çektiğimiz acı önem kazanıyor haber nesneleri bizden daha da uzaklaşmıyor mu? kendi maceramızı kalın sınırlarla diğerlerinden ayırarak ve diğerlerini dışarıya hapsederek; kendi uygar iç dünyamızı korumak uğruna, barbar dış dünyaya karşı adı konmamış savaşlar, çatışmalar başlatmıyor muyuz? siperler, yüksek duvar inşa ederek bize yönelen akınlara karşı akınlar düzenlemiyor muyuz? savaşı, şiddeti yeniden ve yeniden üretmiyor muyuz?

her şey burada ve şu anda olup bitiyor. her şey göğüs kafesimizin içinde. derin kendiliğinde sürekli savaşlar kurgulayan kişiler olarak hayatı düzenlemeye, dünyaya barış ve özgürlük getirmeye çalışıyoruz. ne anlamlı. fakat ne imkansız. yalan söylüyoruz. yo! onların yalan olduğunu asla kabullenemeyiz. tuhaf ki bize inananlar bir hayli çok. şahsi müttefiklerimiz, yarattığımız koalisyonlar oldukça fazla. şükür! yalnız değiliz. yalan çoğaldıkça doğruya dönüşüyor. bir kişinin desteği bile yeterdi halbuki. kitleye katılan katılana.

bizler düzenin dil sürçmeleri olabilir miyiz? sanmıyoruz. o kadar iyiyiz, o kadar iyi artiküle ediyoruz ki kendimizi hepimiz. mümkün değil. bu yüzden daima birer yanlış anlaşılmayız. sürekli kalbimizi kırdılar kırıyorlar, bizi incittiler incitiyorlar. müttefik edindiğimiz, koalisyonlar kurduğumuz kadar terk ediliyor, terk ediyoruz. peki kendimizi terk ediyor muyuz? hiç böyle bir teşebbüsümüz oldu mu? anlamadım. o nasıl olacak?

“akvaryumu görmek için akvaryumda balık olmamak gerek” diyor malraux. “adayı görmek için adayı terk etmen gerekir diyorum, kendimizden kurtulamadığımız sürece kendimizi göremeyiz diyorum.” diyor saramago. ada’yı bulmak için yola çıkan gemi, adanın kendisi olabilir mi?

zordur kendinden kurtulmak. belki imkansız. buna karşılık hepimiz kendimizden kaçmaya, önümüze çıkan barbarlarla savaşmaya kurgulu değil miyiz? tabi ki iyi şeyler uğruna incitiyor, inciniyor, vuruyor, kırıyor gerimizde enkazlar, cesetler bırakıyoruz. bu halimiz düzenin bir strajedisi mi? psikanaliz bizi kendimizle mücadele etmeye mi yoksa her seansta biraz daha kendi maceramızın ne kadar çok özel ve her şeyden ayrı olduğuna mı ikna ediyor? kafalarımız çok karışık. kişisel yüceltimin, bir ırkın, bir ulusun, bir dinin, bir kavmin, bir topluluğun, bir ittifakın yüceltiminden farkı var mı? bilemiyoruz. kendi özel maceramıza sımısıkı tutunur ve maceramızın ayrıntılarına sığınırken neleri yitiriyoruz yahut neyi besliyor ve geliştiriyoruz? bunu hiç bilemiyoruz. yok yok! biz o iyilerden değiliz. biz…

selcukerdem__106_kolektifin fantezisi üzerine bir ‘fantezi’

ya da

“çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış nasıl doğabilir ki” nietzsche

prensesin  altın topu dipsiz bir kuyuya düşer, kaybolur.  ortaya bir kurbağa çıkar. kaybolan topunu bulup geri getirmesi karşılığnda prensesin sofrasında oturmak, yatağında yatmak istediğini söyler. prenses teklifi kabul eder. yüzlerce yıldır kulaktan kulağa dolaşan masalda, kurbağanın prensesle giriştiği pazarlık nedense kulakları rahatsız etmez. Buna karşılık kurbağanın pazarlığını kabul eden prensesin, altın topu ele geçirdikten sonra arkasını dönüp gidişi, sözünü tutmayışı herkesin içini burkar.

neden böyledir bu? bilincin alanına giren kolektif bir merakla sorgulayınca, zihin aşağı yukarı şöyle tercüme eder durumu: kurbağa, prensesin sevgisi, aşkı uğruna hayatını tehlikeye atmış, dipsiz kuyulara inmiş, nelere katlanmıştır oysa prenses sözünde durmamış, çirkin kurbağayı aşağılamıştır. bu masalın alımlayıcısı yani kolektif zihin de bir kurbağadır. din istismarcıları, ağalar, patronlar, siyasetçiler tarafından aynı şekilde vaadlerle kandırılmış; savaşlarda, fabrikalarda, madenlerde, mezbahalarda, tarlalarda hayatını harcamış; nihayetinde dipsiz kuyunun dibinde öylece bırakılmışlardır.

demek ki bir anlamda grimm masallarının dinleyicileri potansiyel krallar kraliçelerdir. şans, büyü, periler, cinler, tesadüfler yardımıyla içlerindeki kral kraliçe potansiyellerinin açığa çıkmasını umarlar. çünkü birbirlerine fısıldadıkları örtülü bilgi, kral ve kraliçelerin de aynı yollarla (belki biraz da kurnazlıkla) oraya yükseldiklerini söyler.  her dinleyici kendi hesabına kral-kraliçe olmayı düşler; tahttakinin yerine geçmeyi ümid eder. yaşadığı ekonomik dizgenin aşıladığı savaşma ve  kazanma yöntemlerini farkında değildir ya da olmak istemez; böylece o yıkıcı savaşma tarzı dikkatinden sıyrılacağı noktaya gelinceye dek asıl dikkat etmesi gereken şeyi olağanlaştırır.

masalın kurbağası da bu şekilde potansiyel bir prenstir. içindeki prensin ortaya çıkması için hayatını tehlikeye atar karşılığında kandırılır, aşağılanır. patronun libidosu nasıl hep açsa halkınki de aynı şekilde açtır; masal yetinmez, fanteziyi sürdürür. kurbağa gider prensesin kapısına dayanır. prenses ne kadar kurtulmak istese de (bu masalda birçok masalın tersine kral nedense adildir) babası sözünü tutma konusunda kızını asalete davet eder. bir prensese yakışan sözünü tutmaktır. kurbağa üç gün boyunca prensesin tabağından yer, yatağında yatar ve bir prense dönüşür. prens ile prenses evlenir. masal mutlu sonlanır.

peki prense dönüşerek amacına ulaşan kurbağa, neden sözünde durmayan, kahramanını sırf çirkin olduğu için aşağılayan bu prensesle evlenir? böyle bir kadını bir erkek niye, nasıl arzular? ayrıca bu ikisi nasıl evlenir mutlu olurlar? aralarında gerçekten ruhsal bir bağ oluşmuş mudur? masalın dinleyicileri bu kısımla da ilgilenmez. çevrelerine baktıklarında mutlulukla evliliğin nasıl bağdaşmadığını elbette görmektedirler. o zaman neden içlerinin yağı erimektedir? masalın simgeselliği  hangi gerçeği işaret eder? iç dünyanın mı yoksa dış dünyanın gerçekliğinin mi simgeleştirildiği bir masaldır bu? acaba ekonomik ve politik bir gerçekliğin simgeleştirilmesi olabilir mi sahiden?

kurbağa bir hizmet üretir karşılığını ister. müşteri önce kabul eder ama hizmeti aldıktan, ihtiyacını karşıladıktan sonra ödeme yapmayı reddeder. gerçekten iç dış her yanımızı burkar bu durum. bizi öfkelendirir. masalının ikinci bölümü bu öfkeyi yatıştırır. kurbağa emeğinin karşılığını almakta inat eder. uğraşır didinir ve emeğinin karşılığını alır. simgesel düzeni bu şekilde gerçekliğe tercüme ettiğimizde masalın hiçbir büyüsü kalmayacak, fantezi dünyamız yıkılacaktır elbette. elbette bu yorum tartışmaya açıktır ve masal bütünüyle bir psikanalist tarafından bilinçdışının manifestosu olarak okunabilir. ama bu da jung’un dediğince içedönük (çevreye kapalı, dış dünyadan kopuk) tipolojinin sezgiselliğini temel almak anlamına gelmez mi?

sanayileşmenin -yani küreselleşmenin ilk adımı olarak milliyetçiliğin yayıldığı- kapitalizm öncesi toplumlardan bu yana ulus baker’in deyişiyle burjuva öznesi tüketmeye koşullandırılmaya başlandı. burjuva öznesi tüketim için attığı her adımı simgesel bir düzen içinde yarattığı kültürel enformasyonla kurgusallaştırdı. böylece yeni antipatik ekonomi-politik yapı kendini anlamlı, hassas ve duygu dolu sundu. bilinçdışının simgesel düzeninde incelenebilecek kahramanın yolculuğu (artık burjuva öznesinin yolculuğu) bilincin yani maddi dünyanın simgesel düzeninde incelenince şunu görürüz: kahramanın maceraları üretime dönüklük amacından sadece kendine yararlı olma yani (kandırarak, istila ederek, yağmalayarak, intikamla) tüketme amacına yönelen bir kahramanın fantastik maceralarıdır. ve  bu egosantrik maceralar kapitalizmin her aşamasında daha kompleks yollarla gerçekleşir.

žižek’in çözümlemesindeki gibi bir burjuva öznesi olarak starbucks pahalı kahve fiyatını haklılaştırmak için bir hikâye kurguluyor. hikâyeye göre firma yoksullara yardım ediyor, yağmur ormanları’nın korunması için girişimlerde bulunuyor. bu insani çabalarını da kahve fiyatına yansıtıyor. dolayısıyla starbucks müşterileri hem kahve içmekte hem de firmanın iyicil çabalarına ortak olmaktadır. firma, çalışanlarını da demek ki iyi amaçlar uğruna sömürmektedir. starbucks’ı altın toplu prenses olarak düşünelim. kurbağa prens’in yani herhangi bir çalışanının ona ulaşma şansı artık daha zordur. zira starbucks masaldaki prenses gibi arkasını dönüp gitmiyor. dünyayı kurtarmak için çalışan bir kahraman olduğunu vurgulayan bir hikâye anlatıyor bize.  onunla aynı yatakta yatmayı düşlemek, kazancının yarısına sahip olmayı ummak yaptığı iyilikleri baltalamak anlamına gelebileceği için en doğrusu kurbağa olarak kalmaya rıza göstermektir.

rahmetli rockafeller’ın pR çalışmalarını, starbucks’ın bu hikâyesinin öncülü sayabiliriz.  rahmetli romantik, tuttuğu özel paralı katillerle çoluk çocuk ayrımı yapmadan maden işçilerini katletmiş sonra oturup mağluplarla kahvaltı etmiştir. övülesi bir diğerkâmlık. bu kahvaltının filmleri ve fotografları çekilmiş amerikan televizyonlarında gösterilmiş, bilboardlarında sergilenmiştir. hemen ardından halkın rahmetliye saygısıyla beraber borsadaki hisselerinin değişim değeri de artmıştır.

duygusal yıkımlarımızın, bilinçliliğimizi parçalayan duygu durumlarımızın ardında her zaman bilinçdışı nedenler yatmıyor. iradedışında kurulmuş, içine doğduğumuz dünyanın ekonomi-politiğinin özel yaşantımıza, mahremiyetimize sızan belirleyiciliği de var. yani bir rüyayı, rüyeti, düşü, yanılsamayı kişisel hayatımıza sokan, duygu durumumuzu belirleyen iradedışımızdaki ekonomi-politik, algımızı davranışlarımızı şekillendiriyor. bilinçdışımızı bilincimizle nasıl çözümlemeye çalışıyorsak, iradedışını da iradeyle çözümlemeye çalışmak gayet olanaklı görünüyor. “om padme mani hum” yani :)

hâlâ birçoğumuz kendimizi kurbağa prens olarak görüyoruz. çünkü hâlâ ve en alengirli hâliyle önümüze daima tüketmeye eğilimli burjuva öznelliği model olarak konuyor. hâlâ altın toplu prensesin politikası aynı: vaadediyor ve ihtiyacını karşıladıktan sonra vaadinden vazgeçiyor.  sorun belki de şu: prensesle böyle bir pazarlığa girmeli miyiz girmemeli miyiz? bu pazarlığa girdiğimiz an verili ekonomi-politiği kabullenmiş olmuyor muyuz? bıraksak patron madeni kendi çıkarsa, savaşa karar veren gitse kendi savaşında ölse, bizi kapana kıstırmak isteyen her kimse arzu yoksunluğuyla kendi otoerotizminde kendi kimyasında boğulsa nasıl olur acaba? Ya da belki daha iyimser bir bakışla, dipsiz kuyulara inme deneyimini sağladığı için prensese teşekkür edilebilir mi? Tabi bir daha aynı masalı yaşamaktan, aynı konumda karşılaşmaktan kaçınmak koşuluyla.

 

karikatür: selçuk erdem

 

saadet türköz

28 Ekim 2017

dün gece saadet türköz’ü seyrettim onunla çok yol geçtim kendisi bilmiyor ama o bir şaman

bir evin salonu genişliğinde bir galeride yere oturduk  saadet kelimenin tam anlamıyla ağırladı bizi sesiyle ve kazakçasıyla anlattı

bir geyik oldu bir yaprak bir kurt oldu bir rüzgâr bir ayı oldu bir yaşamadığımız bir hatıra kemiklerimiz titreşti durdu

anlatıdan sonra yemek yedik sohbet ettik  sıcaktı dosttu
bir manimiz yoksa bu akşam bize gelecek anneler lezzetindeydi

oyuncuların/şarkıcıların ondan öğreneceği çok şey var

ve tabi videonun canlısı bambaşka

tumblr_otbmwhWTNO1ty8kogo1_1280

tumblr_outla3r5Ye1ty8kogo1_r1_1280

tumblr_owilb72Zbi1ty8kogo1_1280

tumblr_oxc8r6LFeV1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ovqde2K4yf1ty8kogo1_1280

tumblr_oxkutzyRu51ty8kogo1_1280

tumblr_ow33wl0L9M1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ov078fYYxp1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_otsgvdt8KT1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ouet4gdnbw1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_oy3wvc7dis1ty8kogo1_1280.png

tumblr_os2uo1fpoQ1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_oxbo7rCqgR1ty8kogo1_1280.png

tumblr_otnyzmwQ8F1ty8kogo2_r1_1280.png

tumblr_oy3zx6TDhm1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ovq0nrlgwW1ty8kogo1_1280.png

tumblr_osl6nx0Pyj1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ownm00e7TB1ty8kogo1_1280.png

tumblr_otzwrpyU6q1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ovfn9o6ryQ1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_osrk22zCo01ty8kogo1_1280.png

tumblr_ouap62qALJ1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ottsd45axQ1ty8kogo1_1280

tumblr_otvlbl3EO71ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_owq85gJmEY1ty8kogo1_1280

tumblr_ox8jh9gruA1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ou018y4FyC1ty8kogo1_1280

tumblr_oy4aghwsro1ty8kogo1_1280.png

 

 

 

resimler robin isely’nin  blogundan  alınmıştır

 

 

benin epistemesi

18 Ekim 2017

apaçık karşında duruyor görünen
bilmediğin uzakta karanlıktaki ben
bir dağın düzünde ateşin başında
otel odasında boş bir çekmecede
kaybolmakta sevgilinin gözlerinde
öpülmedikçe siz görülmedikçe biz
ötekinin kemiğine kıvrılıp yatan ben
avucunda anlayan serçenin kalbini
çıplak derisi çırpındıkça tüylenen
yaşamadıklarından bir bağ yaratmış
imge öksürüp sahici kanlar tüküren
vurulup kırıldıkça ortaya çıkan beden
benden önce yaşamış demek ben
benden önce yaşamamış bir dilde
aşk adalet dostluk sadakat ve saire
dünya bu terimlerle değiştirilemez
bu terimlerle bırakılır acı akışkanlığa
iyolmaz tekrarlayan bir hastalık ki
değiştirilemez bu terimlerle ben
ben var buluttan düşmek yatağa
var ben yokluk hiçlik boşluk ilen
süzül uzayda katettiğini bilmeden
sen var değilsin var olmayacaksın
ben sana ritmik bir form verdiysem
ses tını renk ahenk artık ne verdiysem
amerikan yerlileri nasıl görememişti
zira bilmiyorlardı colomb’un gemilerini
sen de göremeyeceksin işaretlerimi
bildik terimlerle yemek pişiren ben
hiçbir zaman anlayamayacaksın
tezeus’un ariadne’ye verdiği sözü
tutmama ve onu adada tutma nedenini
perişansın kül kokuyor kara sokakların
kimbilir artık nasıl işgal edildiysen
yerel vurgularla kainata açılıyor gemim
yol uzun ve inan çok tehlikeli
sen o terimlerin yanında kal istersen

ruhların sirki

16 Ekim 2017

“ve sirk sakinlerinden bazılarının gölgeleri insan değildi”

tumblr_oxwvrw7VwZ1qzoj39o1_540

onlarla oturdum içki içtim uzun uzun konuştum gözlerinin içine baktım  benim ihtiyaçlarıma cevap vermeyi öncelik saydıklarını fark etmiştim  ama onlara konduramamıştım  gölgelerini görünce fark ettiğim şeylerden birer birer emin oldum

20 yy’ın son on yılının başlarıydı; kadıköy’de fırat kitabevi’nde salı günleri şiir akşamları yapılıyordu. kiminin şiir kitapları vardı, kiminin dergilerde çıkıyordu şiirleri, kimi sadece burda okuyordu şiirlerini,  kimi de sadece dinliyordu.  beyoğlu’nun belirli barlarındaki şiir gecelerinde grandiyöz performanslar vardı, işitiyordum; şiir teatrallikle imtihan olunuyordu. fırat kitabevi’nde ise ince belli bardaklarda çay eşliğinde şiir üzerine sohbetler dönüyor, sakin tartışmalar yapılıyordu. bir süre sonra her güzel şey gibi fırat kitabevi’ndeki talim ve faaliyet nihayet buldu.

yazı kitabevi’nde devam ettik kaldığımız yerden.  aynı sakinlikle, iddiasız şiir oku dergisini emzirdik, öptük, okşadık. 21. yy’a girilirken o faaliyet ve talim de ağırbaşlılıkla nihayet buldu.

fakat bu sefer 21.yy’da, beyoğlu’nda dam‘da sürüyor şiir akşamları. çevrimdışı dergisi çıkıyor şiir akşamlarından. yitik ülke yayınları da yine şiir akşamları’nın bir başka evladı. velhasıl, dün akşam bu sezonun ilk şiir akşamı’ydı. yine şiirler okundu, şiir üzerine sohbet döndü, sakin tartışmalar yapıldı. bir alman şair, kendi dilinden şiirlerini okudu. almanya’daki maceralarını anlattı kısaca. çorak dimağım sürüldü, ekildi, biçildi. hiç görmediğim yüzler gördüm, hiç işitmediğim dizeler işittim. fırat kitabevi’nden bu yana bir geçen bir harlanan köz dün akşam yine harlandı.

toplanıp da birbirlerine işlerini gösteren, paylaşan oyuncular olsun istemişimdir hep.  ama tiyatro cephesinde hayatlar karışık, oyuncuların böyle ortaklaşmacı bir faaliyete ve talime yatkınlığı pek yok. galiba yine çay eşliğinde sohbete duran şairlerde var ne varsa.

açık denizde

14 Eylül 2017

günlerdir rüzgâr esmiyordu  günlerdir kara namına en ufak bir karaltı görmemişti  nerenin açığında nerenin yakınında yüzdüğünü bilemiyordu  akıntı onu başka bir ülkenin kıyılarına sürüklemiş bile olabilirdi  her yer sular altındaydı da yeryüzünde tek başına kalmıştı sanki  an an hayal mi bu diye düşünüyordu  işin içinden çıkamıyordu  yılların denizcisiydi  bu kadar uzun süren kıpırtısız bir havaya bu kadar düz bir denize ilk kez tanık oluyordu  hava kadar durgundu kendi de  rüzgârla birlikte içindeki esinti bütünüyle dinmişti  alışmadığı bir sakinlik hatta donukluk sinmişti üzerine  sönük yelkenlerin rüzgârları kaburganın dalgaları hatırlamasından daha çok şey hatırlıyordu  gel gör  ne geride bırakmış olmanın verdiği keder ne yeniden yaklaşma ihtimalinin yarattığı sevinç dağıtabiliyordu sakinliğini  önceden hatırladığında taşkınlık veren içini kemiren hatıralar kılını kıpırdatmıyordu  tekneyle denizci öylece duruyorlardı  bastıran karanlıkla birlikte deliksiz uykular uyuyorlardı  şafakla birlikte taptaze uyanıyor kaldıkları yerden devam ediyorlardı   suyun yüzeyinin yorgun bir esintiyle arada bir buruşmasını sabahın öğlenin akşamın gecenin sisin değiştirdiği renkleri bulutları yıldızları seyrediyorlardı  deniz de gökyüzü de tekne de denizci de yavaş yavaş başka bir duyguyla doluyordu   bu kaçıncı gündü kimbilir  nihayet denizci yanağında bir esinti duydu  ardından yelkenlerin kıpırdadığını gördü  kaykıldığı yerden doğruldu  yelkenler şişmeye başladı  pusulaya uydurdu teknenin burnunu  kavradı dümenin yekesini  köpüklere bata çıka tam yol gidiyorlardı  tekne ve denizcinin sakinliği sürüyordu

sık ağaçlı ormanın ortasında bir şatoda bir cadı vardır  cadı gündüzleri baykuş olup uçar kedi olur gezer  geceleriyse cadı olur yeniden  belki tam tersidir  belki de bir cadı bir baykuş bir cadı bir kedi olmaktadır  cadının içinde yabani bir yan var mıdır gerçekten  baykuş yahut kedi cadının yarattığı bir yanılsamadır ihtimal ki

cadının şatosuna gece yaklaşan insanlarsa kaskatı olurlar yerlerinden kımıldayamazlar  çünkü şato cazibesine kapılanlara ne kadar eksik olduklarını düşündürür  çünkü insanlar eksiklik duygusunu kendilerine yaşatan her şey tarafından çekilir ve kaskatı bırakılırlar

şatoya yakalanan güzel kadınlar olursa cadı onları büyüsüyle şakıyan birer kuşa dönüştürür ve kafese kapatır  çünkü cadı da güzel kadınlar karşısında kendini çirkin bulur  güzel kadınları kuşa dönüştürerek varlıklarını sürdürmelerine engel olur ve eksiklik ağrısını azaltacak bir ağrı kesici olarak kullanır

jorinda dünyalar güzeli bir kız ve sevgilisi joringel bir çobandır  birgün ormanda yürüyüşe çıkarlar  şatodan cadıdan haberleri vardır ve uzak durmaya çalışarak gezinirler  akşam yaklaşırken ikisinin de içinde bir ses sonsuza dek ayrılacaklarını fısıldar  birgün mutlaka herkes ayrılacaktır  ölümle göçle yahut başka bir şekilde  belki de içlerindeki ses bunu fısıldar  çocukların birgün mutlaka öleceklerini düşünerek kederlenmeleri gibi kederlenirler

jorinda bir türkü söyler:

“ak güvercin öter dalda
eyvah eyvah eyvah eyvah
eşini kaybetmiş yolda
eyvah eyvah eyvah eyvah”

güneş sık ağaçların tepelerin arasından yitip gitmektedir  kumrular üst dallarda batan güneşi seyretmektedir dönüş zamanıdır  jorinda ile joringel evlerine doğru yola koyulurlar  fakat jorinda bilmez yolunu kaybetmek istediğini ve yolunu kaybetmek için müthiş bir tutku duyduğunu  şato tarafından çekildiğini şatoyu kendine çektiğini hiç bilmez  bilmeden ister cadının büyüsüne kapılmayı

bir bakarlar şatonun dibindeler  bir bakarlar güneşin son ışıkları erimekte  ikisi de katılaşır kalır olduğu yerde  cadı tüm çirkinliğiyle gelir  bakar jorinda’nın çok güzel bir kadın olduğunu görür hemen onu bülbüle dönüştürür  jorinda türküsüne cik cik diyerek devam eder  türkünün dolayısıyla jorindanın yeryüzündeki anlamı daralmıştır  jorinda eksikliğini gidermek için kapıldığı şatonun çekimiyle daha da eksilmiş hatta başka bir şeye dönüşmüştür

joringel hiçbir şey yapamaz  o da kaskatıdır  sevgilisinin ardından bakakalır  cadı dibine gelir çirkin boğuk sesiyle türküsünü söyler

“ta kıyamete kadar
mahpus çile çekecek
o burda bekleyecek, o burda bekleyecek
bu güzellik ondayken bu yük kalkmaz üstünden
defol git defol git”

joringel cadıya yalvarır  gözlerinden kanlı yaşlar dökülür ama cadı sevgilisini geri vermez   veremez  artık cadı joringel’dir joringel de cadı  iki masal kahramanı aslında bir kişinin içindeki iki ayrı histir ve kaynaşmışlardır  joringel’in eksikliği yani şatoya alınmak kuşa çevrilip kafese konmak karşılığında giderilmiştir artık kuşa dönüştüğü için de jorinda neyi yitirdiğini bilemeyecektir  şatonun ve cadının giderilemeyen eksiklik saplantısı yahut haseti ise eh işte bir güzel kadını daha kuşa çevirerek hafiflemiştir

joringel serbest kalır ama evine dönemez  joringel’in evidir jorinda  başka bir köye yerleşip gurbette çobanlık eder  ara ara şatoya çok yaklaşmadan civarında gezinir  joringel şatoya çok yaklaşmamak gerektiğini sevgilisini yitirmeden önce de bilmektedir  ama jorinda’nın deneyimine ket vuracak kadar her şeyi bilen biri değildir

joringel bir gece ortasında bir inci bulunan bir mor çiçek görür rüyasında  o çiçekle şatonun kapısını açıyor sevgilisini kurtartıyordur  sekiz gün dağlarda çiçeği arar  dokuzuncu gün aradığını bulur  mor çiçeğin ortasında inci gibi bir çiy tanesi vardır

joringel çiçeği alır  şatoya gider  çiçeği şatonun kapısına değdirir ve kapı açılır  hayret eder joringel  neden bir anahtar bir kılıç bir balta değil de bir çiçek  kılıç ve balta şatoya aittir çiçekse dağlara yabana sahiplik olmayan diyarlara  cadı çiçek yüzünden yaklaşamaz joringel’e  bizimki bakar bir sürü kafes bir sürü kuş görür  acaba hangisi jorinda’dır

cadı bir kafese yönelir  kapağını açar tam kuş kafesten çıkacakken joringel çiçeği kafese değdirir  jorinda eski haline döner iki sevgili kucaklaşır burada da çiçek joringelle joringel çiçekle kaynaşmıştır bu yüzden joringel yetinmez  diğer kafeslere de değdirir çiçeği  diğer kadınlar da özgürleşir  cadıya ne olur  cadı şatosunda kalır  kendi eksikliğini şatonun cazibesinde gidermek isteyen yeni avlar bekler

*: grimm kardeşlerin derlediği ‘jorinda ve joringel’ masalı