ne yapsan, ne anlatsan, ne göstersen, ne dinletsen anlardır. anlar resimlerdir. resimler ve resimler.

öyleyse bir resmin nasıl olacağına gerçekliği süzen, değiştiren filtrenle karar vermen gerekir önce.

belki bir kadın çorabını kafana geçirir bakarsın; belki yaprakların ardından, batan gün ışıklarının içinden belki.

benimki fikirden yapılma galiba: olağan bir ânı tuhaflaştıran, yabancılaştıran bir hava yahut ayrıksı bir ek.

çünkü öncelikle olağan hiçbir şey olağan değil ve sonra olağanlıkta uyaran estetik bir tat bulamazsın.

en iyileri midir bilinmez ama en dikkat çeken anlatılar olağan dışını olağanmış gibi anlatanlardır.

devam: bir resmi gördün, uyarıldın. sıradakini görmek istersin. sıradaki devamıdır yahut sıçramışı yahut karşıtıdır.

yüzlerce, yüz binlerce resimden sonradır ki hayali bir yolculuğu bitirmiş yahut bir fikre kavuşmuş olursun.

şaşılası biçimde ortaya çıkan “dizi” hayatı anımsatır. her tekrarda düpedüz yaşanıp yorumlanan bir hayatı.

sanatçı yani insan bu yüzlerce, yüzbinlerce resmin kurgu/cu/sudur. ömrümüz bunları kurmak içindir.

bıraksalar daima eksik kalacak bu anlar toplamını kurup sevinçle göçeceğizdir bu dünyadan ama sistem buna izin vermez.

sistem, dünyanın senin filtrenden çıktığı şekilde görünüşünü görmene ve göstermene izin vermez.

sistem, ölümle gelecek olan şeyi ölümden çok önce getirir yaşamın içine bir olağanlık olarak yerleştirir.

biz bu olağanlıkla doğar ölür ve gene ölürüz. kültürel hegemonya budur aslında. dincisi, laiki, çin’i, rus’u, amerikan’ı, sağcısı solcusu yoktur.

Reklamlar

acıyla başa çıkmak

07 Temmuz 2018

çocuk dizini kanatır, ağlar; ebeveyn yetişir çocuğun yarasını öper ve çocuğun ağlaması hızla azalır.

çocuk ihtimal ki, yalnızlık kaygısıyla da ağlıyordur ve ihtimal ki ebeveynin varlığı, öpücüğü ona ilaçtır.

peki bir ebeveynin hayatında ebeveynin yerini kim tutar? onun yalnızlık kaygısını, acısını kim ve/ya ne giderir?

sporcular bedenlerine özen gösterir. bedenlerini gözlemlerler. hasar gören yere dokunur, gerekiyorsa okşarlar.

narsistik bir yönelimle yapmazlar bunu. bir ebeveyn yönelimiyle yaparlar. bir ebeveyn gibi bedenlerini kollarlar.

öyleyse bir yetişkinin acı veren duygularıyla başa çıkması için sporcuları izlemesi yanlış olmaz;

acısının ortaya çıkış nedenlerini çözümlemeye girişmeden önce dikkatini sadece acıya vermesi de.

çocuğun yanına koşan yarasını öpen ebeveyn gibi davranmalıdır kendisine. böylece büyük ihtimalle acısı hafifler.

acıyla sürüklendiği -verili zamana göre kısa kendine göre çok uzun- yolculuktan başka biri olarak döner.

arasına bir yolculukluk mesafe girdikten sonra ancak acıyı ve acının kaynağını çözümlemeye girişebilir.

zira, acı içindeyken şeyleri yanlış hatta bütünüyle gerçek dışı anlar, algılar, görebiliriz.

aslında tüm söylemek istediğim, zihnimiz acı çekerken -kendine karşı nesnel olamadığı için- bir çocuğa benziyor.

bu bilinçle  yanına gidip öptüğümüzde; yani ondan kaçmadığımız, onunla yakınlaştığımız oranda acıyla başa çıkmaya başlıyoruz.

martılar, balıkçıllar, balıklar kısaca denizle yaşayan hiçbir şeyin insanlar gibi karşısına kurulup denizi seyrettiğini sanmıyorum. nerden geldi aklıma bu? bin yıldır yaptığım gibi karşısına oturdum ama bakmadım denize az önce. bakmadığım halde deniz havası, rengi, ufkuyla içime doluverdi. hani askerde gece görüşü derslerinde öğretirler, karanlıkta görmek istediğin şeyin yanına bak diye. aynı onun gibi bir şey oldu. denize bakmadığım halde deniz doluverdi içime. bin yıldır öğrenerek edindiğim bir davranışı gerçekleştirmek üzereydim ki kendiliğinden, rastlantısal bir şekilde başka bir şeyi keşfettim. romantik, şiirsel duygusal olarak çok çok önemli sandığımız yahut öğrenerek kendimizi öyle sanmaya zorladığımız bir bakma/görme biçiminden daha kıymetlisi olabilirmiş.

yumurta fikir

22 Haziran 2018

fikir az önce bir yumurta gibi göründü gözüme. fikrin bi yumurta olmaklığından hareketle fikir tek başına follukta öyle durup duran bir yumurta ve içinde kabuğunu kırıp dışarı çıkacak bir yaratık bekliyor. peki bu yaratık nerede ve ne zaman kabuğunu kıracak? bir hareketin sürecinde veya başlangıcında mı? bir sanatsal yahut bilimsel yahut felsefi işin sürecinde veya başlangıcında mı? hepsi olabilir.

peki fikir kabuğunu kırdığı anda ne olacak? bir yumurta-fikir, diyelim bir sanatsal işi başlatsın. iş, yumurtadan çıkan yaratıkla birlikte büyüyecektir. yaratığın büyümesiyse sanatçının onunla diyalektik ilişkisine bağlıdır.

sanatçı önce fikrin buyruğunda olacak ve ona hizmet edecektir; zamanla fikir sanatçının buyruğuna girecektir ve giderek hangisinin hangisinin buyruğunda olduğu belirsizleşecektir. hatta bu önemsizleşecektir. sözkonusu olan çok çalışılmış, yürekten bir iş ise, yumurta-fikirin adeta sanatçının bedeniyle kaynaştığını zannedebiliriz. belki yumurta-fikri bir filozof gibi sanatçının yumurtladığını düşüneceğiz. ki bu düşük bir ihtimal değildir.

niye fikir bir yumurta gibi göründü gözüme? çünkü soyutlukları anlamak için onları somut şeylerle eşliyorum. bu çoğu kimseye garip gelebilir. çoğu şeyi ezberleyip geçecekken irdelemek niye? kesin bir cevabım yok. sadece diyebilirim ki anlamak istiyorum. ve ancak böyle anlıyorum.

genel çekim kanununu söylerken de yapıyorum bunu. ünlü formülü tekrarlarken bir silgi ve bir yerküre, bir dünya ve bir ay düşlüyorum. bana menemen yapmak için de bir hikâye yazmak için de yumurta lazım. rol yapmak için de yumurtaya ihtiyacım var ayrıca.

yumurta-fikir yoksa bakın ne var? klişe var, kalıp var, ezber var yani başkalarının bakışları, yaygın bakışlar var. bunlara da ihtiyaç var tabi. yerleri süpürürken alıştığım süpürgeye ihtiyacım var. domatesi doğrarken o keskin bıçağa ihtiyacım var. içinde kış kavunlarını sakladığımız tel dolaba ihtiyacım var. onlar kalıp fikirlerle üretiliyor. iyi de oluyor.

gene de onların bile ele daha iyi oturanı, daha iyi süpüreni, daha iyi keseni, daha dayanıklısı, daha güvenlisi düşünülse reddetmeyiz. ne ki bunların yenileştirilmesi piyasa hesaplarıyla mümkün oluyor.

sanat, bilim, felsefe ise (her ne kadar piyasaya çekilmek istenseler de) piyasa dışı iş alanları. oluş nedenleri hayatı soruşturmak, çözümlemek, keşfetmek, bulgulamak vs. piyasa ise kâr ve rekabet temelli çalışıyor. piyasanın amaçlarıyla sbf’nin amaçları bağdaşmıyor. araçlar da bağdaşmıyor doğal olarak. yumurta-fikir sbf’nin aracı. klişe fikir ise piyasanın.

dediğim gibi her ikisine de ihtiyaç var. gündelik hayatın pratiğinde kilişe fikirlerle üretilmiş piyasa ürünlerine ihtiyacımız var. öte yandan genelin bakışıyla özelin bakışının çelişmesinden doğan acıdan kişinin kurtulması için yumurta-fikirle düşünmeye ihtiyacı var.

dediğim gibi, ben soyutlukları somutluklarla eşleştirmeyi kendim için yapıyorum. bir yandan da bunun başkalarının da işine yarayacağına inanıyorum.

y/amaç

20 Haziran 2018

nasıl böyle açık yürekli bir yeşil
yağmurla yollara dökülüveren
çekersin içine uçarsın şimdiye
milyon yıl önce gerilmiş bir yay
ve hedefine uçan şaşmaz bir ok
o yüzden açık, yürekli ve yeşil
bir yanı bükülmez bir yanı esnek

seni götürdüler, daha gitme
vaat, saat, sıhhat verdiler
altın, gümüş ve iş. daha alma
yağmurda kal ağacın altında
düşün, niye böyle kararsızsın
niye huzursuz, kederli ve çok
dere, nasıl böyle gür ve berrak

dağda dolaştın meyve topladın
âşıklar, dengbejler, rapsodlarla
eflatun’la yürüdün akademia’da
atını sırtında taşıdın inlemeden
yetmiş iki milletle tanışa konuşa
niye koltukta oturuyorsun şimdi
ve senin kadar durgun düşüncen

oyunu yeniden örmek

07 Haziran 2018

en iyi öğrendiğim şey, -sorumlulukları dışarda tutuyorum- sadece heyecan duyacağım işleri yapmak.

heyecanlıyım. odaya yayılan müziğin ayrıntıları dikkatimi yakalayıp yakalayıp bırakıyor. tekrarlanan sesler, yerleşikleşen tınılar mekan içinde mekan kuruyor.

pencereyi kaplayan ağacın dallarından serçelerin cırklamaları, damlardan karga ve martı çığlıkları geliyor. nerede bulunduğumu hatırlatıyorlar sanırım.

hakeza pencerede yeşil yapraklar ve dallar kıpırdayıp duruyor. bazen güneşin ışığını cascavlak yansıtıyor bazen alengirli gölgeler bırakıyorlar.

bilimsel verilerin ışığında bir ağacın ne olduğunu çözümleyebilirim ancak içimde bir ses sürekli ağacın o verilerden fazlası olduğunu söylüyor. neyse.

yürüyüş yapar, yemek pişirirken de podcast yahut alternatif haber dinliyorum. hem iş yapıyorum hem öğreniyorum hem de dünyayı seyrediyorum.

bir oyuna/role -masabaşının ardından- çalışırken gene yazarkenki gibi işle havadaş bir müzik açıyorum. bu, bir bakıma, odağımdaki eylemin zemini oluyor.

gene karşımda duran dünyayı seyrediyorum. çok sık yanlış anlaşılıyor fakat ayaklarım bastığım yerden başka bir yere gitmiş yahut gidecek değil.

bir biyologun mikroskopta hücreyi incelemesi gibi zamanın en kısa birimini inceliyorum. biyologdan farkım şu: ânı çözümlemiyor, duyuyorum.

ânı bir gündüz düşü gibi görüyorum, kokluyorum, tadıyorum, işitiyorum ve âna dokunuyorum.

işte o zaman, ân bedenimin ne yapması gerektiğine karar veriyor. o esnada ânın işine müdahale edersem her şey bozulacağı için geride duruyorum.

ben sadece sonuca müdahale ediyorum: rötuş yapıyorum yahut âna yeniden dikkatimi verip çalışarak yeni ve farklı bir sonuç umuyorum.

demek ki oynamak, daha çok ân ile bedenim arasındaki etkileşimden doğan bir şey. bir farkına varan olarak ben ancak bu ilişkinin sonuçlarına müdahale ediyorum.

halil cibran, sevginin ifadesi çalışmaktır der. bocalama da çalışmaya dahil ve alışılanla alışılmamışın çatışmasının eseri.

yorulduğumda bocalıyorum ve sık ara veriyorum. çünkü dinlenme de çalışmaya dahil. dinlenme halinde de çalıştığımı biliyorum.

yeniden çalışmaya döndüğümde öncekinden yüksek bir odaklanma ve güce sahip oluyorum ve daha az bocalayan daha berrak bir bakışa.

an, örülü oyunun ilmeği. tek tek birbirini takip eden anları, sık sık bocalayarak ve ara vererek çalışıyorum. oyun bedenimle yeniden örülüyor.

çalışma saatler, günler, haftalar, aylar boyu; ömür boyu sürüyor.

özetle:

her yeni ilmeğin yapımı için özel bir havaya, ayağımı bastığım yeri bilmeye, mekan içinde mekan kurmaya ve dikkatimi en çok âna odaklamaya, ândan ürettiğim her sonucu/eylemi gözden geçirip bir diğerine bağlamaya ve içimden gelen sesi dinlemeye ve sevgimin bir ifadesi olarak çalışmaya ihtiyacım var.

git

06 Haziran 2018

haydarpaşa garı gibi boşaldı içim
hafızam bir kalabalık bir tenha
ensem bir sıcak bir serin
esas oğlanıyım çoğu şiirimin
raylarda ağustos böceğiyim
yanlışlıkla indiğim kızıltoprak istasyonu
demiryolcularda bir kadeh rakı
söğüdün altında iki çift lakırdıyım
ve boğa heykeliyim altıyol’un yedincisi

haydarpaşa garı boşaldıkça doldu
ilkin gebze’ye dek deniz kokusuyla
sonra iç sızılarıyla ankara, kars, tatvan’ın
banliyö yolcularının koşan adımları taşlarda
uzağa gidenlerin uzun oturuşları banklarda
garlar içinde bir garım
eskişehir garı’nda talebeyim ayrılığa
arkadaşlar ilişkilerini ben acımı geliştirdim
böyle iyiyiz gar ve ben, böyle sessiz

haydarpaşa garı gibi duruyorum ummadan
ikimiz de burdayız ve buda’yız biraz
hani o krallık istemeyen gitmek isteyen buda
gittikçe kendine kavuşan, gittikçe gitmekli
misal, garın çatısını iki kere yaktılar ve
otel yapmaya çalıştılar bir yere kıpırdamasın diye
fakat enseyi karartmasın kimse
durduğun yerde bile gitmekteysen
kainat ayaklanır yürür seninle