sarışın maymun

15 Mayıs 2017

0001696563001-1terzinin dikişi, şairin şairaneliği, yazarın becerisi, oyuncunu diksiyonu sırıtınca ne kıyafet, ne şiir, ne kurgu, ne oyun göze hoş görünüyor, güzel oluyor. bununla birlikte biri yaptığı işi kafasında büyütür, öbürü kutsarsa işleri beğenmeye zorlanıyoruz hissine kapılıyoruz. o hiç olmuyor.

sarışın maymun’a bir romancık, bir novella da denilebilir. meselesini, ruhunu, kafasını bir solukta -aslında her anlatıcının ayrı soluğuyla- veriyor.  hasan ali toptaş’ın birkaç romanını yarıda bırakmamla sarışın maymun’u neden yarıda bırakamadığım aynı nedene dayalı. oraya geleceğim.

roman sanatında en çok etkilendiğim şey yazarın büyütecinden, mikroskobundan başka insanların, hayvanların, varlıkların hikâyelerini seyretmek. başkalarına bir yazarın aklından geçerek ulaşmak.

fakat bir şartım var: yazar bilhassa bir kahramanı oluştururken kendinden her bakımdan fedakârlık etmeli. kahramanı kendi düşüncelerini, dilini, duygudurumunu anlatmak için bir araç olarak kullanmamlı. hasan ali toptaş’ı defalarca bu yüzden yarım bıraktım. yarım bıraktığım romanlarının kahramanlarının hemen hepsi aynı ses, vurgu ve tonda konuşuyordu. mustafa özcan’ın romanında ise her kahraman kendi diliyle, jargonuyla, sözlükçesiyle, vurgusuyla, jestiyle, tavrıyla konuşuyor. öncelikle bu yüzden beğendim romanını.

sonra benim şahsi bir meselem var ki sarışın maymun tam o meseleye asılmış sanırım. nedir? memleketimin tırnak içinde okumuş yazmış, adam olmuş kişilerinin bazı hallerinden bezdim. bir türlü memnun olmayan, insanları bilgi düzeyine göre sınıflayan, aydınlanmacı geleneğin snop tavırlarıyla toplumun büyük bölümünü aşağılayan hallerinden bezdim. belki kendimden bezmiş olabilirim. neyse.

sarışın maymun’un kahramanları büyük ölçüde snoplarımızca aşağılanan kesimin kahramanları. mustafa özcan bu kahramanlara alkış mı tutuyor, hayır. yeriyor mu, hayır. onlara bir novellanın el verdiğince yaklaşıyor. romanın anlatıcıları onlar. onların bakış açılarından, dillerinden hikâyeyi görüyoruz.

yazar psikolojik arka plan, sosyal analiz, siyasi tespit, felsefi çözümleme gibi hiçbir şey yapmıyor. ama isteyen okur bunu yapabilir. romanın bunlara yeri var :)

sarışın maymun çizgisel ilerlemiyor. en sevdiğim. dağınık bir puzzle. okur ancak romanın sonunda hikâyeleri kafasında bir düzene sokup anlatının bütününü -eh biraz da kendince- görebiliyor. bu bakımdan hem zahmetli hem zevkli okuması. bu ayrıca üç açıdan hoş: bir, okurun yaratıcılık seviyesi artıyor. iki, okurun oynama güdüsü tetikleniyor. üç, iş kutsallaşmıyor.

muhteşem bir dili var, türkçeyi inanılmaz iyi kullanıyor gibi PR cümleleri burda çalışmıyorlar. hem mustafa özcan’ın muhteşem bir dili yok ki; türkçe’yi inanılmaz kullanmıyor ki. çünkü bunları istemiyor. meselesine kitlenmiş ve meselesine uygun bir anlatım çeşitliliğiyle de işi tamamına erdirmiş. romanın kalbine değen edayla bitireyim:

eyvallah!

Yen

14 Mayıs 2017

20170301112524_yen-61elma yiyebileceğimiz bilgisiyle elma yemek arasındaki fark kolayca ayırd edilebilir. elma yiyerek edindiğimiz duyumsal bilgiyle sonraki elmayı daha iyi yahut daha farklı yiyebileceğimizi de söyleyebiliriz. seyircinin tiyatrodan edindiği bilişsel ve/veya duyumsal birikimle ilişkilerini ve kendini yeniden düzenleyebileceğini söylemek de yanlış sayılmaz.

duyumsal bilginin nasıl oluştuğuna yönelik deneyler gösteriyor: televizyondaki maçta kalecinin topu ileriye atışıyla, seyircinin ilgili kasları çalışıyor; bir bebeği taşımanın inceliklerini seyrederek bedenimiz deneyimliyor vb. tiyatroda da bir karakterin bir durum içinde yaşadığı kararsızlığın üstesinden nasıl geldiğini seyrediyor ve benzer bir durumda burdan edindiğimiz duyumsal deneyimi hayata geçiriyoruz  ya da tersi. sorgulayan ile kabullenen arasındaki farkı da yine eyleyen (acting) canlı kişilerin eylemlerine tanıklık ederek yahut daha da ileri gidelim kaslarımız, sinir sistemiz, hormonlarımızla katılarak keşfediyoruz.

gerçekçi sanat akımları toplumsal/doğal gerçekliği göstererek, tanımlayarak sanat alımlayıcısının toplumsal gerçeklik karşısında bilinçleneceğini ve olumsuzluklara karşı bir tavır alacağını öngördüler. gerçekçiler seyirciyi illüzyondan kurtarıp uyandırmak, bilinçlendirmek istediler. sanırım yaratılan etki ve yaşantının, duyumsal birikimle gelecek tutum ve tavır değişikliğinin gücü üzerine düşünmekten kaçındılar. aydınlanmanın katı rasyonalitesi sanatı da kendine bağladı.

yen, seyirciyi ‘bilinçlendirmek için kurgulanmış’ bir oyun değil. aksine seyirciye gerçekçilerin sevmediği illüzyon yaratarak bir yaşantı sunmayı ve seyircinin kimyasına ulaşabilmeyi hedefliyor. buna karşılık mekan tasarımı, müzik, dekor, barkovizyon ve iki tribün arasındaki oyun alanıyla illüzyonu kıran, kendi kurduğu yaşantıyı plastik araçlarla yorumlayan, açan, derinleştiren; bir tiyatro oyunu seyrettiğini seyirciye duyuran bir oyun. yani bir yanıyla seyirciyi illüzyona sokan bir yanıyla illüzyonu kıran bir oyun. ve bir yanıyla retoriği/bilgiyi durumun içine gömen bir oyun.

yoksulluk, yoksulluğun yarattığı sefalet; sefaletin ortasında hüküm süren, ekmeğe tercih edilen teknoloji, yapay ihtiyaçlar; insanın saldırganlık ve cinsellik güdüleri, bilinçdışı arızaları; tüketim kültürü, sahip olmak, topluma kanıksatılmış hiyerarşi üzerine tek laf edilmiyor ama bu olgular, durumlar, diyaloglar, kahramanların oyunları içinde parıl parıl parlıyor.

beş duyuya, saldırganlık ve sex güdülerimize dokunarak seyircinin düğmelerini kurcalayan bir oyun olarak algılanma riskine yönelik diyebilirim ki öyle değil. yen, düğmelerimize dokunuyor ama sırf dokunmak için dokunmuyor.

tiyatro dünyamızda bir şeylerin değiştiğini pek az bu kadar belirgin biçimde gördüm. becerili, zenaatkâr, fırlama oyuncudan fazlasına sahibiz yen’le birlikte: ruhsal çözümleme yetenekleri, sezgileri gelişmiş yaratıcı oyunculardı seyrettiklerim. bitkiler etilen hormonuyla nasıl haberleşiyor ve birbirlerinde kimyasal değişime yol açıyorlarsa yen’in oyuncuları da özel, metnin kurduğu durumlara ve karakterlere özgü oyunlarıyla/oyunculuklarıyla seyircinin kimyasında değişime yol açıyorlar. bunu karşı tribündeki seyircilere ara sıra gözatarken apaçık gördüm. hatta bazı seyirciler etkilenmemek, yaşantıya kapılmamak için gardlarını almışlardı. o kadar yani.

oyuncuların dörtte üçünün öğretmeni olan yönetmenin ‘yönetmeye’ değil iş çıkarmaya nasıl konsantre olduğu da başka mesele. zira yönetmen, oyuncuların eyleyişinde ve sahne düzeninde buraya kadar anlatmaya çalıştığım her şeyi ilmek ilmek örmüş. büyük, zorlu hatta tehlikeli bir yolculuğun rotasını çizmiş ve çizmeye devam ediyor. akıl, birikim, sezgi, acı ve tüm diğer araçlarla çalışmış. bunlar tiyatro dünyamızda ender rastlanan şeyler doğrusu.

yen’den çok şey edindim. güç ve moral buldum. mahsus selam ederim tüm ekibe, craft erbabına.

 

‘YEN’ / CRAFT

Yazan: Anna Jordan

Çeviren: Fatih Gençkal, Zeyneb Gültekin

Yöneten: Çağ Çalışkur

Oynayanlar: Neslihan Yeldan, Bora Akkaş, Berker Güven, İdil Sivritepe

Dekor: Taciser Sevinç

Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Ses: Özgür Kuşakoğlu

Mekân Yönetimi: Cansın Şenel

Proje Ekibi: Deniz Ünal, Esra Ergün,
Ali Emir Ali, Eylül Dursun, Emre Can Leblebici, Yağmur Kurt, Erdoğan Kuzu Mekân: Craft Kadıköy / Tek Perde

esin ve zeytin

07 Mayıs 2017

WP_20170507_10_49_02_Pro

çocuklarla pazar sofrası zeytinden esinden yana bereketliydi, şükür

babalaşma

04 Mayıs 2017

herhangi bir haklı sebeple haksızlığa uğrayan birine “oh! olsun” dediğinizde faşizmle öpüşmüş olursunuz, faşizm öpücüksüz yaşayamaz

kolay düşmanlıklar, hasmanelikler kurgulayıp insancıl bir cepheyi bölmeyi; faşizmle cilveleşmeyi nasıl bu kadar kolay başarıyoruz

babaya mecburi saygının verildiği yanında da baba tasallutunun ikram edildiği haritadanız

akademi, okul, tiyatro, dernek, sendika, örgüt, siyasi parti gibi yerlerde her ‘doğal üst’ astına babalanıyor

burda hayatta kalmak için baba olmak, baba kalmak, babaya benzemek, babadan izler taşımak şart

çocuk, kadın, eşcinsel, koyu komünist, yeşil feminist, doktor, öğretmen, vekil, sanatçı… hepsi dahil

eşitlik, demokrasi, özgürlük sloganları atanlar, bu yüzden, sloganın içeriğini yaşamayı daima erteliyor

dostlarımıza sirayet etmiş, bura halkını eli böğründe bırakan, faşizmin kucağına atan her ne varsa üzerine konuşmak hepimize iyi gelecek

kadınlar roman yazamaz

27 Nisan 2017

tumblr_ojxsauHPBV1udqvszo1_540kadın istemeden bardağı sertçe masaya koydu ve neden yazamazşmışız, dedi

adam, binaları yapan, şehirler tasarlayan biziz; matematik, fizik, mekanikten çakan biziz çünkü kurgu bizim işimiz; kadınların roman yazması zor hatta imkansız bu yüzden dedi

kadın, bana kadın romancıları saydırma şimdi derken başını kaldırdı kızgın baktı adama

adam, erkeklerden rol çalarsan, erkek zihnini taklit edersen sen de roman yazabilirsin bitanem dedi kürdanını dişlerinin arasına keyifle saplayıp çıkararak

konuşulanlara misafir olan yan masadaki delikanlı, afedersiniz lafınızı bölüyorum ama beyefendinin haklı olduğunu söylemek zorundayım

kadın, bir sen eksiktin gibisinden baktı delikanlıya göz ucuyla, adam iyice bir kuruldu sandalyesine, garsona el edip bir türk kahvesi söyledi

delikanlı devam etti, evet erkekler  irili ufaklı bölmelerden oluşan ve herkesi içine hapseden şehirler, meydanlar, caddeler, sokaklar, evler, odalar inşa ettiler; bölmelere işlev, nitelik, isim ve numaralar verdiler ki neyin nerde, nasıl, ne biçimce olduğunu bilebilsinler, gerektiğinde aradıklarını adresinden gidip alabilsinler… erkek zihni böyledir, karışıklıktan, dağınıklıktan hoşlanmaz, her şeyi yerli yerinde ister, merkezde olmaya ve konforuna düşkündür… evet hanfendi o yüzden bütün bu saçma şehirleri yani bu koca toplama kamplarını erkekler inşa etti… yaygın anlamıyla kurgu, evet, erkeklerin işi

kadın şimdi sempatiyle baktı delikanlıya, sanki güçlükle ifade etmeye çalıştığı bir şeyi olanca açıklığıyla ortaya koyuvermişti… ayrıca bu delikanlı pek dişi görünmüyor muydu… bilinen erkek tipine pek benzemiyordu doğrusu

adamın gözleri parladı, öyleyse kadınların roman yazarken erkekleri taklit ettiklerini kabul etmek gerekir

delikanlı, neden buraya taklıp kaldığınızı anlamıyorum, heralde edebiyatla pek ilgilisiniz…

evet, dedi adam ben bir roman yazarıyım… yalnız ismimi söylemek istemem… tevazuyu elden bırakmak hoş olmaz

bir kahkaha attın kadın

delikanlı gülümsedi, madem öyle söylemeliyim ki iyi kadın yazarların romanları erkeklerin kurgularına benzemez… mesela ursula’yı dikkatle okuyunuz doğaçlama ve yolculuk tadı alacaksınız…   adeta avcı toplayıcı zamanlarımızdaki kadınların zihniyle yazar o; karşısına ne çıkacağını bilmeden; karşılaştığı her yeni şeye kendi de şaşırarak… onda spinoza’nın modusu olma bilinci vardır; kurgulamayan ama yol almaktan etkileşmekten de geri durmayan… o yüzden, evet, kadınlar erkeklerin anladığı anlamda roman yazamaz

sizin gibi güzel bir gençle karşılaştığım için hem huzur buldum hem de sizinle daha çok vakit geçirme arzusuyla doluyum şu an, tanışıklığımız burda kalmamalı dedi kadın

noluyoruz yahu diyerek masaya dirseklerini koyup, parmaklarını birleştirdi adam

kahveden önce kokusu geldi ancak kokuyu yalnız iki kişi duydu

adl, adalet, tadilat!!!

25 Nisan 2017

bedenin dili

21 Nisan 2017

insan akıl ve beden olarak ikiye bölümüş ise beden aklın araçlarıyla anlaşılabilir mi mesela ‘dil’e tercüme edilebilir mi

bu soru bile bedene kurulmuş gizli bir tuzak mı acaba

bu soruyu yanıtlayacaksak tarif, tanım, mahiyet gibi yollara girmek yerine bir anlatıyla ilerlemek sanki daha isabetli olacak

birgün tolga, atilla ve ben yaklaşık iki bin metredeydik ve sırtlarımızda ellişer kiloluk yükler yağmurlarla iyice giriftleşmiş, rahatça yürünmesi oldukça zor görünen bir patikadan iniyorduk sağ tarafımızda uçurum sol tarafımızda sık ağaçlık vardı

atilla uçuruma bakarak, dikkatli olun dağcılık federasyonundan bir arkadaş dikkatsizlik etti ve bu uçurumdan aşağı yuvarlandı diyince yürümek daha da zorlaştı

napalım, her adımda ayaklarımızı nereye koyacağımıza fazla fazla dikkat ederek inmeye devam ettik

önümüzden kaptırmış giden atilla’ya baktım gözleri yukarlarda geziniyor adımlarına hiç mi hiç dikkat etmiyordu

bastığı yerin şekline göre tabanları şekilleniyor ayak bilekleri bükülüyor bacak kasları uzuyor kısalıyordu

tolga ve ben atilla’yı kıskanarak arkasından bağıra bağıra küfür ediyorduk o ise bundan ayrı bir haz duyarak yürümeye devam ediyordu

derken yanımızdan tırıs tırıs bir eşek geçti gitti atilla artı eşek iyice sinirlerim bozuldu

bir kazaya kurban gitmemek uğruna harcadığım dikkate yaşadığım gerilime isyan ettim dikkati tedbiri elden bırakıp ben de tırısa kalktım

uyarılarına aldırmadan atilla’yı geçtim baktım kafaya fazla takmayınca bayağı bir tatlı yürünüyor eli arttırdım koşmaya başladım dağın düzüne kadar koşarak indim

o zaman anlamıştım ve şimdi bir kez daha anlıyorum ki ‘dil’in diliyle beden öğrenemez

beden sadece yaparak öğrenir

bedenin dili devinim, hareket, eylemdir

sesi, kokuyu, dokunuşu, lezzeti içinde barındıran bir eylem olarak seyretmek ise -şu anda bu metni okuyanın yaptığı gibi hatta- bedenin durduğu yerden bir eylemi tecrübe edişidir

yine de nihai bilgi yani tecrübe bedenin etkin çabasıyladır

bedenin dili tercüme edilemez ancak tecrübe edilebilir

üç boyutlu çizgiler

16 Nisan 2017

WP_20170416_12_30_39_Pro

evin kahvaltı sonrası faaliyetleri sürüyor… çınar’la rüzgâr’ın ilham ettiği çizgiler üç boyutlu oluyor yavaştan…

nisan 15, saat 15’te kadıköy, özgürlük parkı, interaktif çocuk kütüphanesi’nde 7 yaş ve üstü çocuklara ‘cinlerin masalı’nı anlatıcam, beklerim