Cüneyt

22 Haziran 2008

Atölyedeki işim çantaların ön ve arka yüzünü birbirine dikmek. Sabah emektar makinenin başına oturuyor, akşama kadar yüz-iki yüz çanta dikiyorum. Ayda üç bin çantayı geçersem maaş artı pirim alıyorum. Ben de harıl harıl üç binin üzerine çıkmaya çalışıyorum. N’aparsın maaş kurtarmıyor. Makine üstüme zimmetli. Bakımından da sorumluyum. Bozulunca uyuz teknik şefi çağırıyorum. Yardımcısıyla yaşlı makineyi güya tamir ediyorlar ben de işime devam ediyorum. Teknik şefin adı Ârif. Allah’ın gücüne gitmesin akıllı görünümünde aptal bir suratı var. İşten çok lâfa işliyor kafası. Ağam, teknik lise mezunu hem.
Evveli gün makine yavaşladı, tekledi, sonra durdu. Aylık üç bin çanta sınırına gelmişim tam… Tam pirim parasıyla bizim oğlana o kırmızı bisikleti alırım diye düşünüyorum… Hurdahaşın yaptığına bak! Makinenin durduğuna mı yanayım, Ârif denen salağı çağırmak mecburiyetine mi? Neyse. Seslendim geldi bizim şef teknik. Kollarını bilmiş bilmiş kavuşturdu. Her zamanki gibi anlattırdı, makine nasıl durmuş; durmadan önce nasıl çalışıyormuş; bakımını dediği gibi yapmış mıyım; bir koku falan almışmış mıyım; eminmiy mişim? Kendini ya doktor ya hafiye sanıyor dümbelek. Sıkıla sıkıla anlattım ne sorduysa. Tatmin olmamış, kuşkulu bir tavırla beni süzdü. Yardımcısına baktı. Çocuk bi koşu alet çantasını kaptı geldi. Çanta açıldı. Bu, cerrah gibi ellerini kaldırıp, parmaklarını oynattı.. “eee?..” dedim bıkkın. “bakcaz… rahat ol…” dedi. Makineyi sökmeye başladı. O makineyi sökmeye başlayınca, benim de başımdan aşağı kaynar sular dökülmeye başladı. Dedim ki kendime, “günü kaybettin oğlum cüneyt… ne güzel gaza gelmiştin… en az iki yüz -primlik- çanta daha dikerdin bugün.” Başımı öne eğdim. Dudaklarımının üstündeki tüyleri yiyorum. Sigarayı da yeni bırakmışım. Yeniden başlasam mı diye düşündüm. Vazgeçtim hemen. Bende Arnavut inadı var birader. “besa!..” dedik mi biter iş.
Neyse. Şef teknik, makineyi sökerken bir yandan anlatıyor; kabaca şöyle bir şeyler diyordu; atıyorum şimdi, “bu makinenin tırıvırı bobini oksitlenmiş yahut kükürt falan filanjit olmuş olabilir… o yüzden bobine aksan gresi sürmek zorunda kalabiliriz ki o da elimizde yok… eğer dediğim gibiyse iki üç gün gres beklememiz gerekebilir falan…” Şef teknik böyle konuşunca ben de, “bunun türkçe meali nedir şefim?..” dedim. O da küçümseyen bakışlarla beni ezerek “n’apcan meali?.. tamir mi edicen?..” diye karşılık verdi suratıma tükürür gibi. “o zaman ne hava atıyosun yavşak… madem anlamayacaz ne caz yapıyosun!..” diyesim geldi fakat diyemedim tabi ki. Başımı öne eğip, dudak üstü kıllarımı yemeyi sürdürdüm. Tecrübelerime dayanarak, Ârif denen salağın anlattığından daha basit bir sorun olabileceğini düşündüm. Ne ki bir süre düşüncemi dile getiremedim. Neden? Çünkü şef teknik, kendisi dışında yapılan her tespiti şiddetle reddeder. Ondan başkası bu mevzularda bir şey bilemez. Teknik dünyanın Fatih Terim’idir kendileri. Huyum kurusun, yine çenemi tutamadım, “acaba sigorta atmış olabilir mi?.. bu makinenin otomatı ayrı…” deyiverdim. Şef teknik süper bir bakış attı. Öyle bir bakış ki “sen bir hiçsin…” dedi adeta. Ve hemen peşine gayet pişkin yardımcısını kontrol için gönderdi. Yardımcısı koşarak geldi sigortanın sağlam olduğunu söyledi. Maalesef yanılmıştım. Ardından, sorunun prizde yahut fişte olabileceğini düşündüm. Fakat söyleyemedim. Nasıl söyleyeyim? Yandan yandan prize yaklaşıp kendi elimle kontrol edesim geldi. Şef, niyetimi fark etmiş olacak ki beni önce azarladı sonra kovaladı.
Göremeyeceğimi sanıyordu ama, kankam, sapçı Muhammet’in yanından; atölyenin tâ öbür ucundan dikizledim hâdiseyi. Şef teknik, resmen prizi ve fişi kontrol etti. Fişi sökerken yaklaşayım, ‘beni paylayıp kovalıyosun; sonra da dediğime geliyosun dallama…’ diyeyim dedim. Ama hemen tırsıp vaz geçtim. Çünkü teknik arkadaş, fişte bir sorun olsa bile, sırf gıcıklığına makinenin işini uzatabilirdi. Uzaktan dikize devam ettim. Ârif şefim, fişi yeniden monte edip prize takınca makine zırt diye çalıştı. Akabinde, şef teknik benim tarafıma baktı. Hızla eğildim. Muhammet’in makinesinin arkasına saklandım. Kanka da başını iyice önüne eğdi. Muhammet’le kıkır kıkır gülüştük. Bitti mi?
Hayır. Aslında her şey o dakikadan sonra başladı.
Ben sevinç içinde işin başına dönüyordum. Ârif denilen teknik salak seslendi, “gel bir sigara içelim senle dışarda!..” dedi. Tehditkârdı. Sinir bozucuydu. Ama delikanlılık var serde, “sen çık… geliyorum ben…” dedim bitirim bi tavırla. Köhne avluya bakan balkona çıktık. Bizimki keyifle sigarasını tüttürüyordu. Yaklaştım. Baktığı istikamete çevirdim gözlerimi. Fotokopiyle çoğaltılmış iki Malkoçoğlu gibi uzaklara bakıyorduk. Oysa üç metre ötemizde zifîri bir duvar vardı.
Ârif, “ne yapmak istiyosun sen?..” dedi.
“maaş artı pirimimi kazanmak istiyorum…” dedim kestirmeden.
“yok yok!..” dedi “niye yalaka gibi çalışıyosun?..” dedi.
Şaşırdım. “hava mı atıyosun bize?..” dedi hemen önceki lâfının peşinden.
Ben, “öyle değil böyle davrandım da, yok sen yanlış anladın da… yok öyle demek istemedim de, şöyle demek istedim de…” tarzı konuşmalardan haz etmem. Gel gör durum vahim. Burda ekmek parası kazanıyoruz. Kenar mahallede değiliz netekim. Ne diyceğim o zaman? “makine çalışıyo, bende pirimmetre yazıyo… dalga dubara işlerle uğraştırma beni…” dedim ağırlığımı bozmadan. Döndüm yürüdüm.
Bu sesini bir perde yükseltti, “adam gibi cevap ver soruma…” dedi.
Almaza yattım, girdim içeri. Kafamda oğlana alacağım bisiklet; oturdum makinenin başına, çalışmaya başladım. Sonra da şef teknik girdi içeri. Yanımdan geçerken pis pis baktı. Görmezden geldim… Bir yandan çanta dikiyorum; öbür yandan, “evet herife kılım… sâde ben mi? herkes kıl… ama ben çok renk veriyorum demek ki… belki ona göre atölyedeki gençlere kötü örnek oluyorum falan… şef olarak küçük düşüyo o zaman… bu da bana kuruluyo tabi… e haklı adam bi yerde… offf! ama ne yapsam ne etsem kılım herife işte… acaba ârif’i iş çıkışı meydana çağırsam… orda buna bir meydan dayağı mı çeksem?..” diye düşünüyorum. Düşüne çalışa akşamı ettim öyle. Atölyenin yarısı tüymüş; Muhammet çoktan gitmiş; ben hâlâ makinenin başındayım. O kadar çalıştım, yüz tane çanta dikmişim. Kafamı sikiyim! Bin tane daha dikeceğim ki bisiklet parası çıksın. Önümde daha beş gün var. “dikerim evellallah!..” deyip kalktım. Üstümü değiştirip çıktım.
Yokuş yukarı meydana yürümeye başladım. Ordan da tramvaya binip gideceğim. Baktım yokuşun başında şef teknik. “sıçtığımızın resmidir…” dedim kendime. Görmezden de gelemem. Göz göze geldik bir kere. “iyi akşamlar…” dedim geçerken.
“sen bi gelsene…” dedi. Döndü yürümeye başladı.
Gideceğimden nasıl emin; dönüp bakmıyor geri. Çınaraltı’na kadar yürüdük. Hasır taburelere oturmuş başka adamlar da vardı. Ârif oturmamı işaret etti. Oturduk. Masadaki diğer herifler, senin benim gibi adamlar. Bana bakıp sırıtıyorlar. Hepsinin gözleri parlıyor.
İçlerinden biri, kel kafalı, kırçıllı bıyıklı olanı teknik şefin sırtına bir şaplak indirdi, “bu var ya… salaktır biraz… babasından yediği dayakların, azarların acısını çıkarıyo başkalarından… bunun dışında hiçbir kusuru yoktur… pırlanta gibi bir kalbi vardır Ârif’in… ne yapsın?.. yılların hıncı… bir yerden çıkacak…”
Şaşkınlıkla tiplere baktım. Sürekli sırıtıyorlardı. İyi insanlara benziyorlardı.
Ârif’e gelince, beşlikten gol yemiş gibi bakışları yerdeydi. Başını kaldırdı âniden. Beni gösterip, “bu çok çalışkan… fazla fazla mesai yapıyo… pirim için kendini yırtıyo… hem maaşı da pirimi de yeterli buluyo… patron bunu örnek gösterip hepimizi eşşek gibi çalıştırıyo…” dedi.
Kel kafalı amca yine sırtını tokatladı Ârif’in gülümseyerek. Bizim piyasayı kapsayan bir sendika olayından söz etti. Sonra bana ayrıntılarıyla sendikadan bahsetti. Toplu sözleşmelerden, grevlerden, sosyal haklardan falan konuştu. Nasıl sıkıldım nasıl, anlatamam. Bir kere sendikaya gireni bizim patron kovar. Sonra grev yapsan ne olacak? Aç kalacaksın. Onlar anlattı, benim içim geçti.
İzin isteyip kalkacakken içlerinde en suskun olanı, “şimdi sendikaya katılmayacağın çok belli… ama bir gün atölyede zor duruma düşersen, ârif’e söyle bizi bulursun… yok ârif’e söylemek istmezsen şu kartı al… sana yardım ederiz… biz kötü gün dostuyuz… dayanışmacıyız… şimdi yabancınız, uzağız ama yarın kardeşinden bile yakın olabiliriz… bil bunu dostum…” deyip kucakladı beni.
Kendimi silkelenmiş dut ağacı gibi hissettim. Hiç ummadığım bir ânda Ârif de atıldı boynuma. O da kucakladı sık sıkı. Ulan! Çocukluğumdan beri kimse kucaklamamıştı beni. Hatta çocuklumda bile böyle kucaklamamıştı kimse beni.
Sersem bir hâlde tramvaya yürüdüm. Rüyada gibi balık istifi tramvaya bindim. Hem Ârif’e hem diğer tiplere çok şaşırdım. Nasıl anlatsam? Garip, sıcak bir halleri vardı. Harbiden! Önce tırstım. “n’oluyoz lan!” dedim. Sonra ısındım.
“ama oğlana o kırmızı bisikleti kesin alacağım… dün üç yüz çanta diktim.. etti dört yüz… kaldı altı yüz çanta.. evellallah ay başında bisiklet parası tamamdır…” diyerek yürüdüm.
Fakat teknik şefimiz anlattığım olayın ertesinde kovuldu. Herhalde biri, sendika şeysini ispiyonladı patrona. Üstüne üstlük benim yaşlı makine de teklemeye başladı. Prize falan baktım; ârıza vaziyeti o kadar da basit değildi. Kös kös eve döndüm. Oğlanla biraz oynadım. Sonra cup! yatağa. “İnşallah bozulmaz. Hadi iyi uykular, Allah rahatlık versin Cüneytçim. Hadi mışıl mışıl uyu. Oh oh!” diye uykuya daldım.
Sabah kalkıp işe gittim ama makine hâlâ bozuktu. Patron yanıma gelip, “makineyi sen bozdun… pirim alıcam diye eşşek gibi çalıştırdın makineyi… makine de bi can… onun da dinlenmeye ihtiyacı var… valla kesicem parasını maaşından” diyince elim arka cebime gitti. Sendikacıların verdiği kart yerinde mi diye baktım. Yerindeydi.

Reklamlar

2 Yanıt to “Cüneyt”

  1. Tülay Says:

    Umarım devam edecektir.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: