Ağaç Adam

15 Ağustos 2008

tumblr_ngkswdpK9t1s5u2cno3_r1_1280Derler ki karlı bir kış günü, kim olduğunu kimsenin bilmediği bir adam Eğri Dağ’ın düzünde dolaşmaya çıkmış. Başka bir söylentiye göreyse kız kardeşine, heybesindeki kuru defne yapraklarını götürüyormuş. Karda bata çıka yürümekten, kar havasını solumaktan mutluymuş. Gel gör, o gün dağın düzüne akşam erken inmiş. Ve adam kendini yürümeye o kadar kaptırmış ki karanlığın nasıl birden bastırdığını fark edememiş. Ne cebinde pusulası varmış, ne yukarda Kuzey Yıldızı. Ay da görünmüyormuş. Kar denizinin ortasında öyle kalakalmış. Ürkmüş. Yine de yürümeye devam etmiş. Yürüyor bir yere gitmiyor; lapa lapa yağan kar ayak izlerini örttüğünden dönüp duruyor fakat dönüp durduğunu göremiyormuş. Fark etmeden yanından üçüncü kez geçtiği geniş bir yükseltinin arkasından kendine doğru koşan ayakların sesini işitmiş. Durmuş ve kendine doğru koşan kurt sürüsünü fark etmiş. Bedenine çaprazlama astığı heybesinden meş’alesini çıkarıp çarçabuk yakıvermiş; demeye kalmadan kurtlar çevresini sarmışlar. Adam, güç bela yaktığı meş’aleyi dört bir yandan saldıran kurtlara savurmaya başlamış… Sırtını verip kendini savunacağı bir kaya aramış. Ne ki sağ baldırını yasladığı üzeri karla kaplı küçük bir taştan başka bir şey yokmuş çevrede. Asma bıçağını aramış, bulamamış. Ürpermiş. Kurtlar kışkırtıcı hamleleri sıklaştırmışlar. O da meş’alesini savurmaya devam etmiş. Ne yapacağına karar vermek için bir ân durması, düşünmesi gerekiyormuş. Kurtlarsa bunu biliyor, avlarının zihnini karıştırmak istiyor ve her seferinde daha cesur saldırıyorlarmış. Adamın zihni karmakarışık olmuş; içinden hiç tanımadığı başka bir adam çıkmış; kurtlar kadar vahşi, acımasız bir adam: Can havliyle boşluğa tekmeler, yumruklar savuruyor; gözlerini belerterek, hırlayarak, uluyarak, tırnaklarını ve dişlerini göstererek kurtları caydırmaya çalışıyormuş. Karı eşeleyen ayakları, yanındaki küçük kayadan kopmuş kırık taşları hissedince düşünmeden yerden bir taş alıp fırlatmış. Taş, şans eseri kurtlardan birinin alnına isabet edince hayvan acıyla atılmış ama bu kez de meşaleye toslamış. Taşın bıçak gibi keskin ağzı alnını yarmış. Diğer kurtlar durup kanı koklamışlar, acımasızca sürüdaşlarına hırlamışlar. Yaralı kurt mağlup ve mahçup kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırarak uzaklaşmış. Adam, kuşatıldığı çemberde açılan gediğe ve yukarda beliren aya bakmış. Düşünme fırsatını değerlendirip karar vermiş. Yerden bir taş daha alıp meş’alesini savurarak gedikten fırlamış; kaçmaya başlamış. Bir yandan koşuyor bir yandan da kar okyanusunda sırtını dayayabileceği bir kaya, bir çotuk arıyormuş. Koşarken meş’alenin ateşi zayıflıyor, arkasında kıvılcımlardan bir iplik bırakıyormuş. Kurtlar da kıvılcımdan ipliği takip ediyorlarmış. Koşmuş, koşmuş… Geceye alışan gözleri ilerde buz tutmuş bir su birikintisi görmüş. Yavaşlamış. Her şeyi göze alarak buzun ortasına yürümüş. Dingildek bir ipli kukla gibi her tarafı oynayarak dengesini bulmaya çalışmış. Ve güçlükle dengesini bulup durmuş. Şimdi çaresiz kalan kurtlarmış; kara bastıkları gibi sağlam basamıyor; avlarına her atılışlarında kayıp gidiyor; artık hamle yapmadan, maalesef kuşatmada bekliyorlarmış. Aç kurtlar sadece hırlıyor, uluyor içlerindeki çaresizliği bire bin katarak avlarına yaşatmaya çalışıyorlarmış. Tabak gibi genişleyen ay, kurtların acı sırıtışlarını daha iyi gösteriyormuş artık. Adam ilkin, gün doğuncaya kadar dayanırsa kurtulabileceğini hayâl etmiş; ama sonra sonra canavarların inatçı açlıkları öylesine kuşatmış ki zihnini, ertesi akşama kadar, belki de sonsuza kadar onu burada bekleyebileceklerine inanıvermiş. Hakikat bu ya: Aç kurtların sabırları sonsuzdur; bazen gerçekten daha gerçek, korkunçtan daha korkunçturlar… Zamanla, adamın iliğine işleyen soğuk gibi, içine işlemişler. Kuşatmacıların o bildik yanılsamasıyla, sanki kuşatmada değil de çoktan kaleye girmiş ve kalenin tüm varlığını yağmalamaya başlamış yağmacılar gibi mağrur beklemekteymişler. Parıldayan sivri dişlere baktıkça adamın duyduğu dehşet daha da çoğalmış; kana susamış vahşi bir sürüye karşı, tek başına, elinde sönmek üzere olan bir meş’aleyle ne yapabileceğini düşünmeye çabalamış. “Ne? Ne!? Ne!!” Mesela sol serçe parmağını yahut sol elini, evet, bileğinden koparıp avcılarına fırlatmayı; onlar bu küçük parçayı kapmak için birbirleriyle savaşırken kirişi kırmayı; evine dönüp bir eli eksik ama yaşayan bir adam olarak hayatını sürdürmeyi kurmuş. Hemen peşine daha acı bir plan yapmış. Bu dayanılmaz gerilime son vermek için gırtlağını nasıl keseceğini getirmiş gözlerinin önüne. Bedenini sıcak kanıyla ısınırken ve kendini huzur içinde uykuya dalarken görmüş. Asma bıçağının yokluğunu bir kez daha fark etmiş… O kadar çaresiz, o kadar çaresizmiş ki; her şeyin sonuna geldiğine o kadar inanmış ki zihni çaresiz durumu kabullenmiş.Yükünü atan bir beygir gibi hafiflemiş. Bir çare aramaktan vazgeçmiş. Sakinleşmiş, durulmuş. Her yeri kıpırtısızlaşmış. Nabzı yavaşlamış. Bütünüyle hareketsizleşmiş. Onun hareketsizliği kurtları öyle tedirgin etmiş ki harekete duyarlı gözleri, hışırtılara duyarlı kulakları bocalamış. Burunlarını boşluğa uzatıp koklamışlar sade. Adam, daha çok düşünme fırsatı bulmuş: İçindeki korkunun kurtlardan daha büyük, daha yenilmez, daha sahici bir şey olduğunu kestirmiş. Kurtlardan önce davranıp kendini parçalamaya çalışmasına, hatta canına kastedişine neden olan duygudan uzaklaşmış. Ve zihninin sâkinliğiyle kıpırtısızlığı büyümüş büyümüş. Önce gözleri parlamış ay gibi. Kurtlar yadırgamışlar parlayan gözleri. Mor dudakları incelmiş. Ağız dolusu bir gülümseme kaplamış solgun suratını. Bedeni yumuşamış, rahatlamış. Gülümsemesi tüm bedene yayılmış… Adam, heybesindeki ıtırlı defne yapraklarını iki avucuna doldurmuş, kollarını iki yana uzatmış ve kendi ekseninde aheste dönerek çevresine saçmış. Yapraklar lapa lapa karla birlikte uçuşmuşlar. Yeşil beyaz bir tılsım sarmış buzu. Gece güne dönerken buz kütlesinin ortasındaki adam, sabahın ilk ışıklarıyla dallarına konacak kuşları bekleyen bir ağaca dönüşmüş. Sert, diş geçmez gövdesi ve yumuşacık dallarıyla, buza kök salmış; uzun, devcileyin bir sedir ağacı olmuş. Kurtların korkunç sırıtışlarının yerini boş suratlar, açlıkla parlayan gözlerinin yerini amaçsız bakışlar almış. Artık burunları taze et kokusu almıyor, gözleri kulakları av niyetine hiçbir şey seçemiyormuş. Ama buzun çevresinden uzun bir süre ayrılmamışlar. Gün bütünüyle doğuncaya kadar inatla ve sabırla beklemişler az önceki avlarını; içine korku saldıkları zavallı yaratığı aramışlar. Güçlü, sağlam ve soğuğa bağışık, beklemişler. Ama ortalıkta dev bir ağaçtan başka bir şey yokmuş. Ve sonunda çekip gitmişler; bir adamın ağaca dönüşmesinin nedeni olduklarını anlayamadan; geride bıraktıkları Kuzey Yıldızı’nı göremeden ve anımsayamadan… Bir söylentiye göre kurtlar, Eğri Dağ’ın düzünde görülmemiş bir daha. Başka bir söylentiye göreyse, kurtlar çekilmişler geyikli, vahşi ormanlara. Ağaç adam’ın elli yıllık ömrüne dört bin yıllık ömür eklenmiş. Toprağa tutununca bütün dünyaya tutunumuş sanki. Tohumlarından başka ağaçlar, tohumlar bitmiş. Kocca bir sedir ormanı kaplamış eğriyi de düzü de. Sedir ormanı, âşıkları, oğlanları, eşkiyaları, babadan kaçanları saklamış; ceylanlara, tavşanlara, sincaplara meczuplara köy olmuş; gökyüzü kuşlanmış; dağ karışmış… Ağaç adam, durdukça akmış, çoğalmış; sustukça ses olmuş, derler.

resim: Santiago Caruso

Reklamlar

2 Yanıt to “Ağaç Adam”


  1. MerhabalarSayfanız Halkın Günlüğü linklerine eklenmiştir.Çalışmalarınızda başarılar!

  2. melikedir Says:

    çok etkileyici bir öykü… tebrikler…


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: