Lôdos

12 Aralık 2008

Ben Badi Yaşar. Aslen Kadıköylü’yüm. Fakat Boğaziçi’ni, Marmara’yı ve kısmen de Karadeniz’i bilirim. Kargalarla dost olabilen ender martılardanım. Balık dışında et yemem. Rakı bardağı gördüm mü hemen daldırırım gagamı… Neyse, benimki uzun hikâye… Görmüş olduğunuz ve tepesine tünediğim bu çöp yığınını deniz tükürdü kıyıya. Nasıl? Anlatıcam. Evvela şu çöpten havalanayım…Balıkçı heykelinin tepesine konayım… Evvet!.. Şahane!.. Dün. Lôdos ipini koparmıştı. Hem çakırkeyiftim hem de cin gibiydim. Gün yeni ağarmıştı. Dalgakırandaki geveze arkadaşların arasından sıvışıp havalandım. Verdim gagamı önce Adalar sonra Çanakkale istikametine. Daldım rüzgârın böğrüne. Açtım kanatlarımı, kıstım kanatlarımı; yükseldim alçaldım; düştüm çıktım… Uçalım açılalım hesabı, uçtum uçtum rahatladım. Etkilendim de bak kendimden. Ensemdeki ince tüyler kabardı. Bi ân kendimi kuzgun sandım. Azıcık böbürlendim… Aşağı baktım neden sonra. Vay babam vay! Verdim gagamı Üsküdar’a. Dalgalar yükselip yükselip iniyo; rıhtıma, kıyıya, dalgakıranlara, Kızkulesi’ne çarpıp çarpıp patlıyolar… Harem’i geçip Kızkulesi’nin önüne çıkınca ve Sarayburnu’ndan burnunu uzatınca; işte tam o iki eşik arasında deniz azıyo, köpürüyo. O aralıktaki gemiler fındık kabuğu gibi sallanıyo; hacıyatmazlar gibi eğilip doğruluyolar. Bir ân ters döndüm havada. O ân Ayasofya ve Sultanahmet’in kubbeleri gülen ağızlarmış gibi geldi. Çevik bir hareketle yırttım fakat… İçim tuhaflaştı. Ruhum sıkıldı. Fena ayıldım. Hiç âdetim olmasa da insanlar için endişelendim. Zira abicim şu son beş yıl içinde hem de gözlerimin önünde ilk defa bir iskele sular altında kalmış; ilk defa batmayacak bir gemi batmış; ilk defa üstüste tirenler kaza yapmış, ilk defa… Neyse… Verdim gagamı Kadıköy’e. Uçtum gittim Beşiktaş-Kadıköy iskelesine… Ne göreyim! Seferler devam ediyo. Herkes sâkin ve salak jetonunu atıp iskele salonuna giriyo. Çok meraklandım. Zemine kondum. Gagamı kaldırıp baktım iskeleye girenlerin tiplerine. Hepsi büyülenmiş, bir yerden emir almış gibi kayıtsız, soğuk, sorgusuz sualsiz biniyolar. Turnikeler çatır çatır dönüyo. Tam seyrediyorum, çözmeye çalışıyorum alâmeti; postallı bir ayak bir tekme savurdu. Vınn! Havalandım. Kondum iskelenin üst katındaki lokantanın balkonuna. Baktım lokantada bir takım insanlar yiyip içip sohbet ediyolar. Dışarı bakan yok. Çevirdim gagamı iskele tarafına. Vay! Bi vapur yanaşıyo. Kabataş vapuru. İskeleyle vapur arasında sular köpürüyo, sıçrıyo, sel olup yağıyo… İskeleye eklenmiş -memleketin mühendisleri mimarları hesâb edememişler gereken uzunluğu tabi- ek iskele var. İskelenin işte o ek yerinden sular fışkırıyo falan. Çımacılar donlarına kadar ıslanıyolar. Üstlerinde mavi amblemli turuncu tulumlar var. Nâfile! Artizlik olsun sade! Derken, güç bela vapur yanaştı. Halatlar babalara sarıldı dolandı. Sürme iskeleler sürüldü. Bir de yağmur başladı mı üstüne. Vapur batıp batıp çıkarken; iskelenin ek yerinden sular ‘foşşş!kururken’ yolcuların otomatik kapısı “Vızzzşşt!” açıldı. Yolcular eteklerini saçlarını tutup, gazetelerini, çantalarını beyhude siper ederek “Şapur şupur!” vapura ilerlediler. Bazı saf insanlar şemsiye bile açtı. Şemsiyeyi düzeltmekle uğraşırlarken iskelenin ek yerinden ‘foşş!kuran’ deniz sularıyla sırılsıklam oldular. Havalandım. Sancak tarafına uçup vapurun burnundaki korkuluklara tünedim. Tünediğim noktadan hem içerdeki çay ocağını hem yarı kapalı burun kısmını görebiliyodum. Kanatüstü tüylerim bâzen dikleşiyo bâzen yatışıyolardı. Kuyruğum sürekli hareket hâlindeydi. Kafam şaşkınlık içinde sağa sola dönüyodu… Asla kendilerine cesur diyemiyceem bu safiyetli yolcuları daha yakından seyretmek istedim. Hepsi bu… Islak, yarı ıslak, kuru giysili yolcular üçer beşer gelip banklara ya da ocak tarafındaki masalara oturdular. Kimileri çay içmeye, kimileri gaste kitap okumaya, kimileri de sağa sola bakmaya verdi dikkatini. Hepsi aynı tuhaf durumun bir parçasıydılar ama birbirlerini hiç tanımıyomuş gibi görünüyolardı. Hepsi birer parçası olarak -yani saf saf bu vapura binerek- içlerindebulundukları durumu yaratmışlardı ve bunun farkında değilmiş gibi davranıyolardı. Belki de değillerdi. Böylece daha da anlaşılmaz yaratıklara dönüşüyorlardı. Yolcu salonunun kapıları kapandı. Halatlar babalardan çözüldü. Vapur açılmaya başladı. Kanatlarımı ya da ayaklarımı çırpmadan denizin üstünde seyretmek bir ân hoşuma gitti; içimdeki tembel hayvan uyandı sanki… Yolcular Kadıköy’den az yukarda sözünü ettiğim aralığa kadar hiç sallanmadılar. Dalgakıran onları korudu. Sadece dalgakıranın dış yüzeyinde patlayan dalgaların gümbürtüsü ve köpüklerin göğe saçılışı ürkütücüydü onlar için. Bunu büyüyen gözbebeklerinden ve gözkapaklarının titreyişinden anlayabiliyodum. Dikkatlerini neye verirlerse versinler lôdos dikkatlerini bir yerlerinden yakalıyodu. Dile kolay bir türlü çözemediğim bu şuursuzlarla geçti kocca ömrüm benim. Çaktım vaziyeti tabi. Güvendeydiler. O yüzden birbirlerine mesafeliydiler. Çook eski zamanlara göre artık zengindiler de. E heralde ihtiyaçları yoktu kimseye. Kıssaca, tek başlarına çoook ama çok önemli sanıyorlardı kendilerini. Nitekim, dalgakıran bitti. Hah! Nah işte! Kızkulesi’nin önlerinde veya biraz geçince vapur sallanmaya başladı. Öyle ki ikinci kattakiler başlarını eğmeden üstünde yüzdükleri kıpır kıpır denizi görebiliyorlardı. Sıralarda oturanlar sağa sola kaymamak, öne yıkılmamak için sıraların ahşabına sımsıkı tutunuyorlardı. Yavaş yavaş birbirlerini fark etmeye başladı hırbolar. Endişelerini, tırsmalarını tebessümlerle süsleyerek birbirlerine bulaştırdılar. İçlerindeki en babayiğitler bile belirsiz bir sonranın gerilimiyle hafiften kızardı. Çaresiz onlar da tebessüm simidini kuşandı… Dalgalar daha da azmaya başladı. Masalarda oturanlar hem masalarını, hem sandalyelerini, hem masa üstündekileri tutmaya çalışıyorlardı. Ama çay bardakları, içlerini boşalta saça yerlere düşüp kırıldılar. Çay ocağının raflarındaki meşrubat şişeleri önce birbirlerine çarpıp şıngırdıyoken, şimdi yerlere düşüp şangır şungur kırılamaya başladılar. Çay ocağının kapısının altından gazozlar köpürerek akıyodu. Dalgaların köpükleri camlara vuruyodu. Geminin ahşap döşemesi gıcırdıyodu. İkinci katın pencereleri sanki suya eğilip yüzünü yıkayan biri gibi suya eğilip doğruluyodu. Az önce burnundan kıl aldırmayan, tek başına birer heybetli kule olan o yolcuları görmeliydiniz. Şimdi hepsi sanki bir anadan doğmuş, bir memeden doymuş gibi can ciğerdiler. “Vay ulen!” dedim “Vayy!” Uzun sözün kıssası bu yolcular öyle bir kaynaştılar ki bana başkası anlatsa inanmazdım. Neden? Bilemem. Milli Kütüphane’nin üstünde fazla tünemedim. Onlardan hem de onlar gibi vapurda seyretmekten sıkıldım. Havalandım. Döndüm Kadıköy’e, rıhtıma. Varmış mıydı vapur acaba Kabataş’a? Merak ettim. Hâlâ da merak ederim. Neyse? Tünedim iskelenin bacasına. Lôdos azdıkça azdı. Azdıkça azdı. Hadi ben yukardayım. Kuşum. Uçarım kaçarım. Ama insanları anlayamadım. Sanki hava günlük güneşlikmiş gibi turluyolardı rıhtım boyunca. İşte bu ândan sonra olanlar tüylerimi kabar kabar etti. Akşam oluyodu. Deniz âniden içine atılmış ne varsa gerisin geri tükürmeye, bir mânâda kusmaya başladı. Önce inşaatların iskelelerinde kullanılan tipte bir kalas denizden fırladı, yay çizip bir gencin ayaklarının dibine düştü. Genç can havliyle kaçtı. İyi ki kaçtı… İnsanlar bu olayı önemsemediler. Gülüp geçildi. Daha meseleye uyanamamıştı kimse. Yürüyüşlerine devam ettiler. Derken, iskeleden Moda istikametine sarmaş dolaş yürüyen bir çiftin üzerine açık mavi renkte eski model bir arabanın bagaj kapağı uçtu; sanki gökten düşmüş gibiydi. Kız erkekten daha çevik çıktı. Kenara kaçtı. Erkeğinse tam suratının ortasına çarptı kapak. Genç adam iki seksen yığıldı. Kız güçlüydü de. Bir hamlede kaldırıp attı kapağı. Çocuğun üzerine eğilmiş bir şeyler yapıyodu. Galiba uyandırmaya çalışıyodu sevgilisini. Demeye kalmadı üstü ziftle kaplı bir çamaşır leğeni döne döne geldi kızın kafasına geçti. Kız sinirle savurdu sepeti. Eli yüzü zifte bulandı. Sonra bi klozet kapağı, bi rakı şişesi, yırtık pırtık bi gelinlik, antikadan bi guguklu saat, üç tekerlekli bi bisiklet, bi lâzımlık, bi berjer koltuk, bi sütyen, bi yapma kasımpatı… tükürdü deniz. Çöplerin bazıları üstüne, bazıları çevresine düştü genç kızın. Kız kendini korumaktan sevgilisiyle ilgilenemez oldu. Âsabı bozuldu tabi. Kıç üstü oturdu yere avaz avaz ağlamaya başladı. Sonra başkaları yetiştiler. Kızı denizin ifrazatından korumak istediler. Çektiler çektiler ama kız gelmedi. Yerde hareketsiz, nefessiz yatan sevgilisine yapışmış bırakmıyodu. Ve durmadan ağlıyodu. Yardımcı olmak isteyenlerin sayısı da ân be ân arttı. Ortalık insanla doldu. İşte o ân ne olduysa oldu. Lôdos belki de o güne dek martı olsun, insan olsun hiç kimsenin bilmediği kadar büyük bir hızla esmeye başladı. Denizi köpürttü iyice. Ve karanlık suların içinden her yeri yosun ve midye kaplı, taşlaşmış kocaman bi otomobil fırladı. Herkes hayretle üzerlerine uçan bu heyula gibi şeye bakakaldı. Onlar baka dursun; dört kişi bu koca kütlenin altında âniden -tabiri mâzur görün- “Vıck!” eziliverdi. Çaresiz ötekiler geri çekildiler. Genç sevgililer ve üstüne dört kişi daha, toplam altı kişi bir ânda lôdosun getirdiği, denizin kustuğu çöplerin altında kaldılar. Denizden fırlayanlar giderek irileşiyo, tuhaflaşıyolardı: Bi kamyon kasası, bi deprem konteynırı, batık bi balıkçı teknesi, başı kesik elleri arkadan kelepçeli bi kadın, ayakları olmayan bi çocuk yahut bi cüce, kedi, köpek cesetleri -galiba hayırsız adadan geliyodu bunlar-, bebek beşikleri, otomatik tüfekler, havan topları, şırıngalar ve daha saymakla bitmeyecek irili ufaklı bi sürü şey… İşte şu ân tam karşımızda duran çöp yığınını oluşturdular. Hayvanız ama bizim de bi dayanma sınırımız var. Yeter gayrı. Kumkapı’ya doğru uçalım bakalım. Orda bizi seven akşamcı, sabahçı, goygoycu, ayakçı sevenlerimiz mevcut. İki hamsiyi iki kadeh de rakıyı esirgemezler kardeşlerinden. Tabi lôdosun çöplerinde kaybolup gitmedilerse.

Reklamlar

11 Yanıt to “Lôdos”

  1. Serpil Odabaşı Says:

    Gel, hisli martı. Sarıyere gel:) ben sabahları simidimle beklemekteyim seni:)

  2. dortlukler Says:

    Denize doğru fırlattığın ilk simit parçasına dalan martı Badi Yaşar’dır…

  3. göz Says:

    Delikanlı martı…

  4. dortlukler Says:

    Masamızda yeri var…

  5. DeneDünya Says:

    Badi Yaşarın Kadıköy Belediye başkanlığına bağımsız adaylığını destekliyoruz.Kurtarıcımız…BAyıldım,gördüm,sevgililerede çok güldüm hocam elinize sağlık…

  6. dortlukler Says:

    Badi Yaşar belediye başkanı olursa buna en çok çarşı esnafı ve meyhaneciler sevinir…

  7. Anonymous Says:

    ”son beş yıl içinde hem de gözlerimin önünde ilk defa bir iskele sular altında kalmış; ilk defa batmayacak bir gemi batmış; ilk defa üstüste tirenler kaza yapmış” İşte bu olanları kahramanımız martı bile görürken bi takım insanlar göremiyor..Emeğine sağlık çok güzel olmuş..Teşekkürler.

  8. dortlukler Says:

    Gözünüze gördüren zihninize sağlık…

  9. Ali Says:

    “Bir ân ters döndüm havada. O ân Ayasofya ve Sultanahmet’in kubbeleri gülen ağızlarmış gibi geldi”ne guzel bir benzetme:)

  10. dortlukler Says:

    Sağolasın, benzetme için…

  11. Selam Oza! Says:

    Oy oyy çok teşekkür ederim. Güzel hikayeymiş vesselam! Ah bu lodos ahhh :)) Komşuymuşuz ya Badi Yaşar ile, sevindim buna.

    Eline sağlık
    Oza


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: