Mülteci

22 Ocak 2009

Zeynep Kaplumbağa Göleti’ni çevreleyen ağaçların üstünden gökyüzüne baktı. Gözlerini baktığı yerden ayırmadan bez çantasından bagelini çıkardı, ısırdı. Çantanın yanında duran matarasını salladı. Gelen sesi beğendi. Ağzındaki yabancı lezzet yakın tatlar çağrıştırdı gene. Çağrışımların peşinden gitmedi. Göğsünde bir yumruk. Bakışlarını indirdi. Gölete, suda yansıyan ışığa yöneldi uykulu zihni. Sağında, üç dört metre uzağında biri vardı. Başını kıpırdatmadan, gözlerini çevirdi sadece: Esmer, yakışıklı ve uysal! İki haftadır piknik yaptığı bu yeşilliğe gün aşırı geliyor. Eh! İyi de birine benziyor hani. Acaba o da Zeynep’i fark etmiş miydi? Gâliba hayır. Her zaman tüm dikkati yediği dondurmadaydı. Dondurma bitince başka tatlı bir şey, bir lolipop, bir çikolata, bir gofret çıkarıp yemeğe devam ediyordu. Yerken, kendinden geçiyordu; gözleri kısılıyor, nefesi hızlanıyordu. Kalın dudakları ballanıyordu. Gene… Zeynep uzanıp ballı dudakları öpmek istedi. Daha bir merhabaya cesareti yokken… Öksürdü. Eliyle ağzını örttü. Matarasının kapağını açtı. İçine kahve doldurdu. Göğsüne dökülen saçlarını sırtına attı. Bagelden bir ısırık daha aldı, kahveden bir fırt çekti. Bakışları yeniden yukarıya, gökyüzüne yöneldi.
Bir tabanca sesi işitildi. Arkadaki beyzbol sahasıyla Metropolitan arasında bir yerden. Ağaçlardan kuşlar havalandı. Zeynep “Siktir git!” diye çığlık atıp kahveyi üstüne döktü. Genç adamsa ağzındaki gofreti tükürüp siper aldı. Bir tabanca sesi daha geldi. Delikanlı ok gibi fırlayıp Zeynep’i de yatırdı yere. Başını eğdirdi, yanağını çimenlere bastırdı.
“Korkma!” dedi.
Zeynep ne cevap vereceğini bilemedi. İkisi de çimenlere yapıştılar. Kızcağız itiraz etmeden bekledi. Yanağı çimenlerde, bakışları çikolataya bulanmış etli dudaklarda, durumun keyfini çıkarmaya çalıştı. Göğsündeki yumruk gevşedi. Birkaç saniye sonra genç adam başını kaldırdı, doğruldu. Sağa sola bakındı. Beyzbol sahasına yürüdü. Sahanın kenarında durdu. Bir süre ağaçlara dikti gözlerini. Müze tarafına çevirdi başını sonra. Bekledi… Tedirginliği azaldı. Ve geri döndü. Fakat Zeynep aynı şekilde yatıyordu.
Genç adam telaşla çömeldi ve burnunun dibine girerek “İyi misin?” dedi.
Zeynep çarpık bir gülümsemeyle, “Çoook.” dedi. Kıkırdadı.
Genç adam öyle kaldı. Garip bir koku değdi burnuna. Geri çekildi. Oturdu.
Zeynep mahçup, ıslak ve dağınık doğruldu, “Teşekkür ederim.” dedi.
Genç adam “Bir şey yapmadım ki.” der gibi omuzlarını silkti.
“Amerikalı mısın?” dedi Zeynep.
“Asla!”
“Ben Türkiye’denim… Zeynep.”
“Ben Filistin… Odey… Şey… Oday!”
Zeynep yerden kapağı aldı. İçine kahve doldurdu. “İçer misin?”
Oday kokladı, “İçinde ne var?”
“Konyak var biraz.”
Oday, eliyle kibarca bardağı itti, “Ben içkiden hoşlanmıyorum. Tat alamıyorum maalesef.” dedi.
Zeynep gülümseyerek bardaktan bir fırt çekti. Oday aynı şekilde gülümseyerek iç cebinden bir gofret çıkardı…
Gofret ve konyaklı kahve konuşmaya başladılar…
Oday, on yıl önce ailesiyle birlikte Filistin’den nasıl ayrıldıklarını anlattı. Önce Arap Yarımadası’nda ordan oraya -sürünüşlerini- göçlerini; sonra İstanbul, Tokyo, Pekin, Londra, Sydney, Belfast ve nihayet New York’a nasıl geldiklerini; ailenin bir kısmının Sydney’de, bir kısmının Pekin’de karar kılıp yerleştiğini anlattı. Ona babasının, annesinin fotografını gösterdi. O anlattıkça Zeynep’in yanakları allandı. Oday, İngilizce öğretmenliği yaparak hayatını kazanıyordu. Ayrıca kendi deyişiyle ‘yüzde on sekizi Türk’ sayılırdı. Zira babanesinin annesi Türk imiş. Oday bir ân durdu ve,
“Silah sesi gelince ne diye bağırmıştın sen?”
Zeynep önce kıvırmaya çalıştı hemen sonra vazgeçti “‘Siktir git!’ Diye bağırdım.”
“Babanem bahçeyi süpürürken ayak altında dolaştığımızda böyle bağırırdı bize: ‘Siktir git siktir git!!!’ diye. Ne demek?”
Zeynep kıkırdadı. Hafiften kızararak cevapladı. Gülüştüler.
Sonra genç kız anlatmaya başladı. Bir piyanistti aslında. Hepsi o kadardı. Fakat sözcükler sözcükleri çağırdı. Anlatırken göğsünde yumruk belirdi yeniden. Doktora yapmak için gelmişti. Üniversitede de ders veriyordu ayrıca. Para biriktiriyordu hem. Her cümlenin arasında uzun uzun duruyor, “Ben de bir mülteciyim.” demek istiyor fakat bunu söylemenin çok duygusal olacağına kanaat getirip yutkunuyordu. O da annesinin ve babasının fotograflarını çıkarıp gösterdi. Oday şaşkınlık içindeydi. Kendi babasıyla Zeynep’in babası çok ama çok benziyorlardı. Genç kıza baktı merakla. Zeynep göz yaşlarını sildi çabuk çabuk. Oday hiçbir şey sormadı. Bir öfke bulutu hızla gelip geçti gözlerinden. Sonra sustular. Sadece sustular.
Ertesi gün yine aynı yerde buluştular. Dört gün sonra parkta turladılar. Bir hafta sonra kumsalda dalgasına güneşlendiler. On gün sonra Metropolitan’ın terasından parkı seyrettiler. New York muazzam bir kente dönüşüyordu. Ağaçlar ağaca, gökyüzü gökyüzüne, okyanus okyanusa benziyordu. Haftaya yine göletin orda buluşmak üzere sözleştiler.
Fakat Oday gelmedi. Telefonu çaldı çaldı fakat açılmadı. Telefonu çaldı çaldı ve Zeynep’in araması reddedildi. Genç kız telaşlandı. Kafası karıştı. Koşarak parktan çıktı. Şuursuzca 62. Cadde’ye daldı. Bulvara gelince durdu. Kendine kızdı bulvar boyunca nefes nefese yürüdü. Yüreği sıkıştı. Durdu, nefeslendi. Devam etti. Cebinde kaç para olduğuna bakmadan ilk lokantaya girdi. Bir şişe iyisinden şarap ısmarladı. Göğsündeki yumruğu çözünceye, şişenin dibini buluncaya kadar içti. Üç dört saat sonra sallanarak kalktı. Gerisin geri yürüdü. 63. Cadde’nin köşesinde Oday’la çarpıştılar! Oday kalakaldı. Zeynep zilzurna bir hâlde, hiç düşünmeden uzanıp ballı dudakları öptü. Zaman, cümbüşün teli gibi titredi. Sonra geri çekildi. Durdular. Durdular. Amaçsızca yürüdüler sonra. Bir kafeye gidip oturdular. Genç kadın bir burbon bir kahve istedi. Genç adamsa sıcak çikolata.
Burbonlu kahve ile sıcak çikolata konuştular…
Oday uzun uzun çocukluk yıllarını anlattı. En yoksul, en tehlikeli, en yenik aynı zamanda en güzel zamanlarını. Ketçapsız, mayonezsiz kuru hamburger yiyip, kola içerek kutladıkları doğum günlerini. Hayfa’ya bir kış nasıl kar yağdığını. Ve on altı yaşındayken Jumana’ya nasıl âşık olduğunu. Jumana’nın onu nasıl reddettiğini, herkesin içinde kendisini nasıl küçük düşürdüğünü ve bu olayın üzrerinden daha bir yıl geçmeden Filistin’den ayrılışlarını anlattı. Zeynep bir ay önce havaya uçan kurşun ensesine saplanmış gibi durakladı. Gözlerinde daha önce birkaç kere rastladığı masalsı güzellikteki Suriye’li, Lübnan’lı genç kızlar canlandı.
“Çok mu güzeldi? Yani unutulamayacak kadar?”
Oday’ın gözlerinin içinden bir öfke bulutu geçti. Her zamankinden daha yoğun, daha kızıl. “Bilmiyorum. Güzel?.. Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Sadece onu unutamıyorum…”
Zeynep durdu, “Benim babam…” dedi. Devam edemedi. Ağlamaya başladı. Ağladı. Ağladı. Duruldu sonra. Sonra, “Neden gelmedin bugün?” dedi. Ağzından çıkan lâfa kendi de şaşırarak. Başını öne eğdi.
Sustular.
Birkaç dakika sonra, “Dün.” dedi soğukkanlılıkla Oday, “İsrail Ordusu, tam okulların çıkış saatinde Gazze’ye füze yağdırmış.”
“Bilmiyordum. Özür dilerim.”
“Daha da kötüsü.” derken durdu Oday. Yutkundu.
“Daha da kötüsü?”
Suskunluk uzadı. Zeynep başını öne eğip bekledi. Oday sessizliği bozdu.
“Jumana bir öğretmen.”
Zeynep burbonu dikti kafaya. Bir tane daha söyledi. Göğsündeki yumruk ve dilindeki düğüm kıpırdadı. İçine içine konuştu. İçini susturdu. Camekândan dışarı, geçip giden insanlara baktı. Onları tek tek çevirip hikâyelerini dinlemek istedi, kendininkinden kurtulmak için. Tekrar başını öne eğdi. Geçmiş yakalamıştı bir kez. Mecbur döndü içine … Anlıyordu ki buraya asıl geliş nedeni, babasını yok eden kendi ülkesinden nefret etmesiydi. Bu yüzden kendini mülteci gibi hissediyordu. Babasıyla ülkesi birdi. Babasını yitirdiğinde ülkesini yitirmişti.
“…öldürdüler, öldürdüler işte. Gençleri, çocukları, düşünürleri, sanatçıları, bilim insanlarını tehdit ettiler, dövdüler, işkenceden geçirdiler ve öldürdüler. Ve kudurmuş gibi köpükler saçarak devam ediyorlar tiksinç tehditlerine. Kendi varlıklarının bütünlüğünü korumak için herkesin tek tek benliklerini parçalıyor, ruhlarının ırzına geçiyorlar. Kimse ama kimse ses çıkaramıyor onlara.” Demek istedi. Diyemedi. Nefes nefese kaldı sözlerini bastırmaktan.
Şimdi daha iyi anladı onun gözlerinden geçen öfke bulutunu: Oday için Jumana Filistin, Filistin Jumana’ydı. Anladığına sevindi. Anlayabilme beceresine sevindi. Anlayabilme inadına sevindi. Gülümsedi. Elini uzattı, parmak uçlarıyla Oday’ın çikolatalı dudaklarına dokundu. Sonra Oday’ın itirazlarına rağmen masaya bir banknot bırakıp, sarsak ve sersem bir hâlde çıktı kafeden.
Yürüdü caddede parmak uçlarını öperek. Kalabalığa karıştı.

Reklamlar

10 Yanıt to “Mülteci”

  1. beenmaya Says:

    az önce okuduğum bir başka hikayede “tertemiz bir yürek nasıl böyle kirli bir kadere sahip olabilir ki” diyordu…ve sonra bu hikayeyi okudum.ve sonra…

  2. dortlukler Says:

    Az önceki hikâye merak konusudur…

  3. dortlukler Says:

    “Ben bugün barınağıyım hiçliğe karışmış yenik ruhların.” bu da güzelmiş…

  4. beenmaya Says:

    evet…ve bitişi de sevdim…“Şimdi anmıyorsun bile beni sevgili üstünden geçtiğin yollarda; sen bir zamanlar yalnızca benim kıyımdan yürürdün oysa…”ya siz hep yazın emibende okuyayımher okuduğumda kaybedip kendimi sonrada yeniden bulayım…

  5. dortlukler Says:

    Bu gazla yazarım elbet…

  6. ugur Says:

    Bir şeylerin farkına varmak ve onun için elinden en iyi gelen şeyi yapmak güzel şey..Aşk Filistin’eydi Uday için. Aşk Türkiye’ye idi Zeynep için..Teşekkürler.

  7. dortlukler Says:

    Farkına varanın farkına varmak da güzel…

  8. zeynep Says:

    Güzeldi be…Bir de Zeynep’in korktuğu veya öfkelendiği zaman küfredebilmesine pek bi imrendim.

  9. göz Says:

    Okurken Zeynebin göğsündeki şu yumruk bende de hiç eksik olmadı:)Çok heyecanlandım..


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: