habil ile kabil

25 Mayıs 2011

habil omuzunda sarhoş kuzgunuyla, kavlan ağacının dibine çömelmişti… ağacın  dibindeki çukurun içinde baygın yatan kabil’e bakıyordu…

kuzgun, “ağaç ağaç değildir, kuzgun kuzgun değildir” dedi şarkı söyler gibi, habil’in kulağını didikleyerek…

habil güldü, “habil habil değildir, kabil kabil değildir” dedi…

kuzgun, “laf laftır…” diyerek havalandı… boşlukta bir daire çizip yeniden dostunun omzuna kondu…

kabil çukurun içinde rahimdeki bebek gibi kıpırdadı yavaşça; sudaymış gibi akıcı, sağından soluna döndü… fakat gözleri hiç açılmadı…

kuzgun ile öteki, dikkat kesildiler…

kabil dalgalanıp akmaya devam etti…  döndü, yuvarlandı, takla attı, kalktı, çöktü, uzadı, kısaldı, büzüldü, gerildi, gevşedi… küçük dokunuşlarla dönüşen ebru desenleri gibi çukurda desenler belirdi yitti… kalbi göğsünden çıkacak, nefesi kesilecek gibiydi…

habil ile kuzgun birbirlerine baktılar sevdayla… aynı anda  bağırdılar… habil, “gaaaak!”, kuzgun “kaaaalk!” diye…

kabil uyandı… gözleri aralandı… gözleri  kamaştı… bir süre sersem sersem bakındı çevresine… parmakları toprak duvarda gezindi, rutubetli  toprak kokusu doldu genzine istemeden… nihayet yukarı baktı… kabiliyetli aklı, durumu yakaladı… “neden?” diye sordu…

habil, “hangimiz cevap versin?..” dedi…

kuzgun “sen…” dedi…

kabil çok şaşırdı… bir takım bağlantılar kurmaya çalıştı hızla… yoruldu… düşünmeyi bıraktı…

habil, uzatmadan, tam da kabil’in istediği gibi anlatmaya başladı,  “beş yıl önceydi?.. bir pazar günü… kahvaltını getirmiştim… yayladaydık… kuzgun karayemişin dalından ‘günaydın!’ diye bağırmıştı… çok şaşırmıştın… o kadar şaşırmıştın ki kuzgunun konuşabildiğine inanmamıştın… şaşkınlığını kızgınlıkla örtmüştün; bilmezliklerini, zayıflıklarını, kararsızlıklarını, sorumsuzluklarını, haksızlığını hep nasıl kızgınlıkla örttüysen öyle… sen kızdıkça hayat daha da zorlaşıyordu… aksaklıklar artıyor, kolayca aşılabilecek güçlükler büyüyordu… ben de bu yüzden daha çok yanlış yapıyordum…  yanlış yapmam işine geliyordu zira tüm yanlışların yükünü benim omuzlarıma yığabiliyordun böylece… neyse… sen o an, karayemişin gölgesinde yine kızınca yumurtayı kucağına düşürmüştüm… beyaz keten, cıvık bir koyu sarıya bulanmıştı… gözlerimin içine gözlerini dikmiştin… dişlerini sıkarak düşünmemi istemiştin… “bir kerre olsun benim yerime geç de düşün be adam!” demiştin… bir an donmuştuk ikimiz de… kuzgun seni taklit ederek ‘düşün!’ diye  bağırmıştı…  işitmemiş gibi yapmıştın… bense dostumu çok iyi işitmiştim… her şey donmuştu bir an… evet… onun  hatırı için de düşündüm… tam beş yıl boyunca… ince ince…  yavaş yavaş… dil diliyle düşündüm…  yerine geçtim; yukarıdan baktım… senin yerinden… ne gördüm dersin?..

aşağıdaki, kıtipiyoz, sarsak, sinik, ufak işlerin adamıydı… sorumlulukları sınırlıydı çünkü… maalesef… hükmettikleri, manzarası sınırlıydı… hatta manzarası yoktu… o bütünü gizleyen küçük bir alana bakıyordu… bir çeşit hapishanedeydi… yerine geçerek yukarda hayal ettiğim yepyeni bense geniş bir manzaraya sahiptim… sorumluklarım çoktu… bu yorucuydu, dertliydi… kabul… ama karar verme, irade gösterme alanlarım da sorumluluklarım kadar genişti… ayrıca aşağıda kısıtlanmış durumdakini anlayabiliyordum… gerçekte aşağıda  olduğum için mi?.. hayır!.. aşağıdakini anlayabilecek geniş bir görme alanına sahip olduğum için tabi ki…

benim hayal ederek, düşünerek, seninle yer değiştirerek ulaştığım bu yargıya sen ulaşamamıştın… niye?.. bana düşün diye emrederken, düşünmek aklından geçmiyordu… niye?.. verebilecek  bir cevabın var  mı?.. efendim?.. yok, di mi?.. ‘nasıl olsun?.. bütünden koparılmış böylesi dar bir alanda… bir hapishanede?..’ deme lütfen… çünkü ben ordaydım, çukurun içindeydim bundan birkaç saat önce…  kafana bakır sahanla vurup seni  bayıltmadan önce…

işte öyle sevgili kardeşim… o sınırlı, kasavetli dar  alanda bile geniş hayaller kurabildim ben… sıra sende… artık düşünememe gibi durumun olamaz… ben, düşündüğüne, her iki konumu birden anladığına ikna oluncaya kadar çukuruda kalacaksın…”

kabil, “senin bir dostun vardı… görüyorum ki hâlâ da var… ama benim kimsem yok?.. nasıl dayanırım… nasıl hayatta kalırım kimsesiz…” dedi zeki bir çıkış yapmaya  çabalayarak…

habil gülümsedi, “çevrene iyice bir bak… bugüne dek benim gibi düşman bildiğin her şeyin aslında senin dostun olduğunu göreceksin” dedi…

kuzgun, “kör bu!.. kör!” dedi…

ikili birbirlerine baktılar… ilk kez nefes alır gibi dağın havasını içlerine çektiler… sırtlarını çukura döndüler… habil kaçkın bir kuzgunun habiliyetiyle uçarak, kuzgun sarhoş bir adam gibi yalpalayıp yürüyerek uzaklaştılar…

kabil düştüğü durumu kabullenmekle reddetmek arasında bocaladı… kararsızca cebinden tabancasını çıkardı…  gene kararsız, namluyu şakağına dayadı…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: