Yokoluş

29 Temmuz 2012

“Ufuk farların aydınlattığı kadar…

‘Daha Avrupa’ya gelmedik mi baba?’ diyor Veli.

Daha Belgrad’a gelmemişler. Tamay buluttan çıkıyor. Sol tarafta tren rayları. Tren raylarının solunda Sakarya nehri gibi bulanık bir nehir. Asfalt, kaba beton sanki, sarsıyor. Yolun iki yanında paslı, boyaları dökük yol tabelaları.

‘Bizim oralara benziyor buralar baba.’ diyor Derviş.

Arabayı yavaş ve dikkatli sürüyor Cemil. Karısına bakıyor gülümseyerek. Karısı donuk. Yok gibi. Koca bir bulut kapatıyor ayı. Nedense hızlanıyor araba. Hızla bir şey çarpıyor cama. Bir insanın başı! Başın alın kısmı! Ve sanki kesik baş bir şeyler mırıldanıyor. Dua gibi bir şeyler. Cam çatlıyor. Çatlak genişliyor. Araba yuvarlanıyor şarampole. Ve o esnada Doğu yönünde çığlık çığlığa bir tren geçiyor?”

Cemil, on sekiz yıllık karabasanından sıçrayarak uyandı. Kafası kokakola şemsiyesinin direğine çarptı. Küçüksu’dan Boğaz’a doğru seyreden sandaldan “Cemil Dayıııııuu!!! Uyuma lan uyuma!!!” diye bağırdı Kadri. Cemil kendini toparlayarak olmayan koluyla selamladı Kadri’yi. Sandaldakiler çocuklar gibi gülüşüp bir şeyler fısıldaştılar. Cemil anlamadı.

Kahveci dikildi tepesine, “Burda uyuma. Horluyosun. Müşteri rahatsız oluyo.” dedi.

Kahkaha dolu Kadri’nin sandalı derenin suyuyla beraber Boğaz’a karıştı.

Kalktı Cemil, talih kuşu armalı şapkasını kafasına geçirip. Çaprazlama astığı çantadan piyango biletlerini çıkardı. Sessizce dolaştı masaların arasında. Kuru bir yaprak gibi geçti insanların içinden. Ona kalsa hiç oturmayacak. Çünkü oturunca hemen uykuya dalıyor. Ayakkabılarının köselesi gibi nasırlı ayaklarının altı. Ayaklarının altını ne zamandır hissetmiyor. Beli, dizleri özellikle ayak bilekleri çok sızlıyor. Oturmak zorunda kalıyor kısa bir süre sonra. Biletleri tutan eline takılıyor gözü bazen. Benekli, buruşuk. Artık olmayan diğer elini, genç elini hatırlıyor. İki eliyle iki oğlunu okşayışını hatırlıyor. Onları göğsüne bastırışını. Sonra bomboş geçen insanlara bakıyor görmeden. Görmeden gökyüzüne bakıyor. Soluk, tozlu ampulün sarı ışığı altında, karısının hatırası, kenarları dantelli kapitone seccadenin üstünde af diler halde görüyor kendini boş gözlerle ufka bakarken. Bir iki saat daha dolanıp camiye gidecek, yatsı namazını kılmaya. Sonra eve dönüp nafile namazı kılacak; on iki rekat. Biri var diğeri yok elleriyle varacak secdeye.

Kasap Seyfettin bir tabure çekti altına, “Otur la otur, devrilecen yoksa gene.” dedi.

Oturdu Cemil şükran dolu. Boş baktı. Burnunun ıslak ucu kızardı. Başı sol göğsünün üstüne düştü. Uykuya daldı yine.

“Kendini cennete görüyor. Uzaktan çocukları geliyor. Veli ile Derviş. Heyecanlanıyor. Onların arkasında karısı. Adını hatırlamıyor güzel yüzlü kadının. Kapitone seccadeyi bir pelerin gibi giyinmiş. Yüzü ay parçası sanki nurdan yanıyor. Sevinçten gözleri doluyor Cemil’in. Şükür! İki kolu da yerinde. Eskisi gibi güçlü ve diri yine. Çocukları iki göğsüne bastırıyor. Çocuklar koro halinde konuşuyor, ‘Avrupa burası mı oluyor babacığımız?’. Ne yanıt vereceğini bilemiyor mutlu adam. Karısına bakıyor. İki oğlunun başlarının arasına, iman tahtasına da karısı gömüyor olmayan yüzünü. Tamam oluyorlar. Sanki karısının ve çocuklarının başları göğsüne kaynıyor. Yek vücut oluyorlar. Göğsü büyüyor, büyüyor…”

Seyfettin ‘zavallıyı’ uyandırmak için uzandı. Dürtükleyerek

“La amca kalk la” derken, Cemil’in bedeni yığıldı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: