Maskeni Tak Ki Seni Görebileyim

22 Ağustos 2012

Gülen ve ağlayan maskeler tiyatronun bilindik simgeleri. Tiyatrocu olduklarını vurgulamak isteyenler kolye, yüzük, küpe hatta dövme olarak bu simgeleri taşıyor veya odalarının duvarlarına, arabalarının aynalarına asabiliyorlar. Gülmek ve ağlamak gibi çözümlenmesi son derece zor iki olgu bir simgede buluşup, kendilerini taşıyan kişileri şıp diye bir mesleğin, bir loncanın üyesi kılabiliyor.

Simgeler uzun uzun ayrıştırmayı, saymayı, tartışmayı gerektirmiyor. Aksine bunlardan kaçınarak aidiyet, inanç, tapını aracı olabiliyorlar. Çözümleyici bir kafanın mesafe koyduğu hatta reddettiği simgeler, tam tersi bir kafa yapısı için kurtarıcı, iyileştirciler; teskin ederek, coşkulandırarak, kişiye kendini anlamlı buldurarak, öyle olamasa da öyleymiş gibi hissettirerek vb. şekillerde iyilik veriyorlar.

Simgeler, bir konu başlığını uzaktan görmemize, ilk bakışta konuyu tanımamıza yardımcı da oluyor. Telaşlı, kakafonik şehir yaşantısında simgelerin gösterme gücü büyük. Bir afiş, bir ilan veya bir binanın alınlığında gülen ağlayan maskeleri görünce hemen konunun içeriğini tanıyoruz.

Çözümleyici tarzımızı terkedip biraz düz bakmaya başladığımızda görüyoruz ki gülen ağlayan maskeler gülmenin ağlamanın ötesinde bir anlama sahipler. Bize tiyatro sanatını hatırlatıyorlar sadece. Bu kadar basit. Üstünde durmaya değmez!

Peki de bu basitlik, çözümlemeden kaçan zihnin dünyaya yayılışı mıdır? Burası gerçekten çetrefilli. Maurice Merleau-Ponty Algılanan Dünya’da İnsanın Dışarıdan Görünüşü üzerine düşünürken Descartes’ın zihin ve beden değinisinden yola çıkarak ruh ve bedenin birbirine ilişik durduğunu, ikisinin birbirinden bağımsız olmadığını söylüyor.

“Öfkelendiğim zaman bunu nasıl yaptığımı bilemem, bunun nasıl yansıdığını da göremem. Sadece öfkelenirim. Ama öfkenin nasıl bir şey olduğunu ancak öfkelenen bir başkasına bakarak anlamaya çalışırım. Açılan gözbebeği, boyunda beliren damarlar, pençeleşen veya yumruklaşan el vb. yansımalardan öfkeyi tanırım.” mealen böyle diyor Ponty

Tanıdığım ve giderek tanıdıklaşacağım öfke formlarını bedenime uygulayarak yani öfkeli biri gibi yaparak öfkemi yaşayabilir miyim peki? Ya bu metodla gülüp ağlayabilir miyim?

Tiyatroda kahkaha gülünç bir şey olmadan da atılabiliyor. Bu bir oyunculuk tekniği. Yani gerçekten gülmeden kahkaha atabiliyorsunuz. Diyaframı otomotikleştirip envai  kahkaha üretebiliyor ve karşınızdakileri sırf kahakaha formuyla kahkaha attığınıza inandırabiliyorsunuz. Öyle ki bir süre sonra karşınızdakiler katıla katıla gülmeye başlıyorlar. Siz âniden durup, kaşlarınızı çatsanız da onlar kendilerini durduramıyor, gülmeye devam ediyorlar. Yani bir anlamda kahkaha bir duygunun, Merleau-Pontyvari deyişle ruhun uzantısı olmadan coşkun bir gülüş gibi algılatılabiliyor.

Aynı durum ağlamak için, düşünceli, derin, kafası karışık, mütereddit, şakacı, uysal, bıçkın, hafif meşrep, deli, yorgun görünmek için de geçerli… Demek ki gerçekten içinde bulunulan duygular, hâller bir yandadır karşımızdakilere simgeler, simgesel formlar yoluyla kendimizi duygu ve hâller içindeymişiz gibi sunmamız bir yandadır. Daha da tuhafı bu iki yan giderek kaynaşmakta.

Çözümlemeden kaçan zihin hayata işte böyle yayılıyor, egemen oluyor. Sözü edilen iki yanı ayrılmazca kaynaştırarak. Öfkeleniyor, gülüyor, ağlıyor gibi yaparak. Düşünüyor, araştırıyor, anlıyor, savaşıyor gibi yaparak. Ölçerek, biçerek, hesaplayarak kendiliğindenlik hissi yaratmaya çalışarak. Eee? bu bir makine değil de nedir?

Oysa Ponty’nin dediği gibi öfkelenen kişi bunu nasıl yaptığını bilemezdi. Öfkelenirdi sâdece.

Yıllar önce bir üniversitemizin yaptığı bir araştırmanın sonuçları yayınlanmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla türk erkekleri ve kadınlarının kendilerini sevişmeye kaptıramadıkları, çünkü sevişme esnasında kendilerini yahut partnerlerini seyrettikleri bulgulanmıştı. Ben bu bulgudan dikkatin sevişmenin fiziksel, mekanik yönüne kaydığını ve duygusal yahut dürtüsel yönün değersizleştiğini anlamıştım. Doğru yanlış iddia edemem.

Fakat emin olduğum bir şey var: Basitleştirmenin (yalınlaştırmanın değil), karmaşık (Karışık değil) olguları simgeleştirmenin davranış ve algımıza egemen olduğu bir yoz kültürün içindeyiz.

Dersine çalışmayan öğrenciler hastaymış gibi yapıyor; bana iş yaptırmak isteyen annem yorgunmuş gibi büzülüyor; beni aldatan sevgilim çok seviyormuş gibi ateşli öpüşüyor; ülkeyi sürekli borçlanarak dışa bağlı hale getiren ve cebini dolduran iktidarlar halk için çalışıyormuş gibi nutuk atıyor; ahlaksızlık edenler inanmışlar gibi makyaj yapıyor; Beyoğlu’nda barlarda kafelerde yaşayanlar işçi sınıfının yanındaymış gibi söyleniyor; öğretmenliği bilmeyen sürekli öğretmenlik taslıyor; sevgisiz kişi önüne geleni kucaklıyor; kötü oyuncu büyük bir aktörmüş gibi klişe dağarcığına başvurup poz kesiyor…

Ve tüm bu -miş gibi yapanların karşısına birleri çıkıp da “Aynı benim gibi sen de bir yapıntısın!” deyince kalpler kırılıyor, yürekler ezilyor. Ne güzel! Gerçek bir duygu filizleniyor. Yahut ruh bedenine kavuşuyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: