Sıradan Faşizm

17 Aralık 2012

Bachman’ın sıkça alıntılanan ve albenisi su götürmez “Faşizm iki kişi arasında başlar.” sözünü, arada bir kullandık ama kullanırken açıklanamayan bir rahatsızlık da duyduk. Zira biliyorduk ki toplum iki kişi arasındaki ilişki biçimlerinden değil, sosyal, iktisadi örgütlenişinden dolayı faşizme varıyordu. Bazen hızla, bazen yavaş yavaş, bazen sıradanlaşarak, bazen de örtülü olarak faşizm, bilinçleri, ruhları ve toplumları rehin alıyordu. Bunu bilmemize rağmen, muhtemelen bireylik iddiasındaki ilkel moderen’e lâf sokmak hoşumuza gidiyordu ki Bachman’ı alıntılamaya devam ediyorduk.

N’aparsın ki işte faşizm iki kişi arasında başlamıyor, ancak sürüyor. Erkeğin kadına, yetişkinin ergene, ergenin çocuğa, kaynananın geline tahakkümü; patronun çalışana, komutanın askere, parti başkanının üyelere tahakkümü, kısaca kapital sahiplerinin tüm topluma tahakkümünün modellenişinden başka bir şey değil. Bu hiyerarşik örgütleniş elbette çok eski. Totaliter, tiranik, feodal yönetimlerin kalıtı. Eli kanlı bir kasabın hayaleti gibi kapitalizm tarafından çıkmaz sokaklarda, ışıksız meydanlarda, resmi tecrit hücrelerinde gezdirilip duruluyor. Kapitalizm zorlandıkça da hortlatılıveriyor. Ve her zaman siyasi erk tarafından kendisine meşruiyet madalyaları bahşediliyor.

İki kişi mes’elesine dönmek istiyorum.

Sevgilim ve ben iki kişiydik. Faşizmi evimize sokmamaya and içerek beraber olduk.  Mutlu mesut yaşadık yıllarca. Sonra çocuklarımız oldu.  Gene mutlu fakat hiç yorulmadığımız kadar yorularak yaşamaya başladık. Sonra evimize yabancılar girmeye başladı. Emeğe, mevcudiyete, çocukluğa, analığa babalığa yabancılaşmış kişiler. İçimiz parçalanarak, darmadağın olarak birinden kurtulup diğerine sarılıyorduk. Ama olmuyordu. Zira bu kişisel bir şey değildi. Onlar da böyle olsun istemezlerdi elbet. Ne ki kapitalizmin efendileri bu konular üzerine düşünmeyi onlardan gizlemişti.  Ayrıca kendi başlarına düşünebilecek zamanları, iş hayatı ve ana akım medya  onlardan çalmıştı. Onları benzerlerinin arasına mahallelere, köylere,  varoşlara, gettolara hapsedilmişlerdi. Beraber olmamız, omuz omuza yürümemiz gerekenler evimize yabancı olarak giriyorlardı. Dost olmaya, her şeyimizi paylaşmaya özen gösteriyorduk ama onlar hep kaçıyordu. Evlerine gidiyor, beraber dolaşıyor, sorunlarımızı paylaşıyorduk ama onlar başörtülerini sımsıkı örttükleri gibi kalplerini de sımsıkı örtmüşlerdi. Eşya, para, yemek, zaman çalıyorlardı. Görmezden geliyorduk. Çünkü anlıyorduk, biliyorduk durumlarını. Katı bir ahlakçılığa evimizde yer yoktu. Katı ahlakçılık ancak olayları geçici olarak bastırmaya yarardı. Köklü bir değişim ahlakla mümkün değildi. Yabancılaşmaya yol açan koşullar değişmedikçe ne din, ne ahlak, ne vaizler,  ne ilköğretim, ne klinikler davranışları değiştirebilirdi. Onlar yaşamayı, birinin diğeri üzerinde egemenlik kurması olarak  kavrıyorlardı. Haklıydılar. Çünkü Zengin efendiler, şehrin mutena semtleri onların yoksullukları sayesinde zengindiler. Ama biz (yani biraz daha ‘iyi para’yla çalışan işçiler) onları anladıkça daha çok pençelerine düşüyorduk. Örtülü ve sıradan faşizmin hayaleti herkesin içerisindeydi. Herkeste az az soluyordu. Onu yenebilmemiz imkansızdı. İlk iki yılımız böyle  dikenler içinde geçti. Ta ki bir peri kızı  gelip  çocuklarımızı bizim gibi sevinceye dek. O kız, bizden daha derin bir algıya sahipti ki ondan öğrendik, ondan beslendik çoğu zaman. Bunu bir mutlu son olarak, okurun iyi hissetmesi için özellikle yazdım.

Sonra yuva zamanı geldi. Yuva, bizden üniforma satın almamızı istedi. Yuvanın özel üniformasını. Biz buna karşı olduğumuzu söyledik. Bunun faşist bir uygulama olduğunu belirttik. Kendi paramızla, kendi emeğimizle faşizmi satın alamayacağımızın altını çizdik. Yuva ise bunun kendi talebi olmadığını, üniformayı diğer velilerin talep  ettiğini ve bu konuda ısrarcı olduklarını söyledi. Ayrıca, dedi yuva, bunu size ispatlayabilirim. İnternette bir forum açalım üniforma mes’elesini oylayalım. Peki, dedik biz de. Oylama başladı. Sonuç? Büyük çoğunluk üniforma istiyordu. Sıra ikinci aşamaya geldi. Yani? İkna turlarına başladık. İkna turlarına geldiğimizde ise sıradan faşizm bize yeniden merhaba dedi. Üniforma isteyen veliler açıkça, burayı beğenmiyorsanız gidin, diyorlardı. Ülkücülerin “Ya sev Ya terk et!” mottosunun modellenişiyle karşı karşıyaydık. Hiçbirinin aklına biz üniforma giydirelim siz  istemiyorsanız giydirmeyin demek gelmiyordu. Üniformayı talep edenler sıradan faşizmin hayaletinin içlerinde soluduğunu bilemezlerdi elbet. Hatta kendilerini demokrat sanacaklardı. Onlar için üniforma giymek, tek renklilik, tek akıl, tek ruh olmak çok sıradandı. İnsanların ayrı ayrı fikirler taşıyabileceği, çeşitliliğin zenginlik, ayrı bir bütünlük yaratacağını nereden bileceklerdi? Çünkü böyle bir şeyi hiç yaşamamışlardı. Fransız İhtilali’ni önemsiyorlar ama ihtilalin  üç ana ilkesinden birini Diversite yani çeşitliliği görmezden geliyorlardı.

Velhasıl sevgilim ve ben çocukların gelişiyle ilişkimize sızmaya çalışan faşizmi ne kadar kovmaya çalıştıysak okkadar ona  bulaştık. Bizden önce toplumumuzu rehin alan faşizm nitekim  bizi de rehin almaya başladı. Aramıza girdi. Ondan kurtulmak istiyoruz. Her türlü faşizmden kurtulmak istiyoruz. Eşit, hür ve çeşitlilikleri gözeterek yaşamak istiyoruz. Ve en önemlisi aşkımızın bitmesini istemiyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: