Şehrin Zirveleri

01 Mart 2013

Dikdörtgen arsanın iki yanında dut ağaçları; dut ağaçlarının arkasında köhne apartmanlar. Ortada toz toprak bir futbol sahası. Arsanın gerisinde on adam boyunda yirmi adam genişliğinde bir istinat duvarı. Duvarın kadim zamanlardan kalma taşlarının arasında toprak, kökler, envai çeşit ot çiçek, bir iki güdük incir ağacı; dar ve geniş, sığ ve derin oyuklar.

Bahar güneşi, siyahın, grinin, beyazın tonlarıyla kıpırdayan duvarı yeniden boyuyor. Yorgun kertenkeleler yarıklardan çıkmış güneş banyosu yapıyor. Çocuk çetesi, kertenkelelere taş atıyor yahut küçük kirli parmaklar uzanabildikleri kadar yakın olanları kıstırmaya çalışıyor. Duvarın dibinde kuyruklar oynaşıyor. Sanki kopup düşen kendilerininki. Eller farkında olmadan ve durdukları yeri koruyarak, kuyruk sokumlarına gidiyor. Çetenin kapıkulu Cihat, gözbebeklerinde yanıp sönen hayallerle arsanın kıyısında dev istinat duvarına bakıyor. Duvarı tırmanıp aşma cesaretini bir anafor karanlığına çekiyor. Duvara tırmanmak için önce anafordan kurtulmalı. Önce kurtulmalı. Geçmişten de gelecekten de kurtulmalı. O zaman…

Cihat duvara nasıl tırmanacağını görmeye çalıştı. Parlak görüntüler yine bulandı yine yok oldu. Sadece taşlar kaldı. Soğuk, ürkütücü. Ve düşman! “Bizans duvarı lan bu!” Çete öyle demişti. Ne bilsinler koca taşların Osmanlı’nın orta devrelerinde örüldüğünü. Duvarın arkasının bir zamanlar yeşil çimenlerle, baharları sarhoş eden gelinciklerle kaplı bir tepe olduğunu. Arsanın ve hatta sokağın boydan boya, eski tepenin eteğindeki bir dutluk olduğunu, ne bilsinler. Bilmesinler n’olacak! Ama biliyorlar işte. Üzerinde hilâlli bir alâmet-i fârika parlamayan kadim kalıntıları düşman biliyorlar. Çete her şeyi bilir. Çete ortaklaşmacıdır; kâbuslarda.

Cihat ayrıcalıklıydı. Çetenin kolpa saygısını kazanmıştı. Daha önce iki kere duvara tırmanmaya çalışmış, iki kere düşmüştü. Birincisinde ayağını ikincisinde kalça kemiğini kırmıştı. Açıkça kendine itiraf edemezdi fakat daha çok saygı istiyordu. Duvara tırmanma arzusunu alevlendiren gene de saygı değildi. Bambaşka bir şeydi.

Bi kere tırmanış için hazır gelmişti dünyaya. Öyle değil mi? Parmaklarının yarıklara girişi, ayaklarının pürtüklere tutunuşu; iki ayağıyla bir elini sabitledikten sonra boştaki eliyle yukarıda başka bir sağlam girinti arayışı ve bu işi aslında gözleri kapalı yapabilecek oluşu dünyaya tırmanmak için geldiğinin kanıtlarıydı.

Cihat daha önceki düşüşlerini hatırlamaya uğraştı. Aşağı baktığı için düşmüş olabilir miydi? Niye aşağı bakmıştı ki? Çete yüzünden mi? O tırmanırken çete aşağıda gırgır geçiyor, ıslıklar çalıyor, kahkahalar atmıyor muydu? Tırmanış bir ân önce bitsin de kurtulayım, acaba ne kadar yukardayım, diye bakmamış mıydı aşağı? Elleri, ayakları ne yapacağını şaşırıp düşmemiş miydi birincisinde üç ikincisinde altı adam boyu yukardan? Öyleyse? Nasıl tırmanacağını artık biliyordu. Hazır mıydı peki?

Cihat, kertenkele kuyruklarını ırgalayıp duran çeteye değmeden ve hiçbir şey demeden duvarın dibine geldi. Bekledi. Mağlup olduğu son savaşı hatırladı. Yukarı baktı. Önceki gibi altı adam boyu çıktıktan sonra sağdaki güdük incir ağacına tutunup kendini çekecekti. Sonra? Sonrası Allah kerim!

Partal pabuçlarını, yırtık çoraplarını çıkardı. Gözlerini yumdu. Sağ eliyle ilk girintiyi aradı. Eli ilkin yabancı bir oyuntuya değdi fakat aldırmadan geçti. Hızla aradığını buldu. Sol eli de aynı hızla çalıştı. Ardından sol ve sağ ayak geldi. Başını çevirip yanağını duvara yasladı. Yanağı ısındı. Kertenkele gibi hissetti. Bir insan olduğu kadar bir kertenkele de olduğunu nerden bilecekti? Zaten kertenkele de kertenkele olduğunu bilemezdi.

N’apıyor bu gene?! Çetecilerin ilgisi çırpınan kuyruklardan Cihat’a kaydı. Başladılar şamataya. Küfürler parlatmaya. Eğer bu sefer yukarı ulaşırsa önünde mecbur düğme ilikleyeceklerdi. Arkasından da iyi konuşmak zorundaydılar ayriyetten. Bu eğlenceli ya da alıştıkları bir dalga değildi. Seslerini daha yükselttiler. Küfürlerini pisleştirdiler. Ayaklarını daha sert vurmaya başladılar yere. Mekan toza dumana boğuldu.

Her şeye rağmen Cihat altı adam boyu yukarıdaydı. Bir kez daha yasladı yanağını duvara. Bir kez daha ısındı. Az önce hınçla seyrettiği duvarı şimdi kucaklıyordu. Tuhaf! Amansız düşmanı yenmek için ilkin onunla dost mu olmak gerekir? Düşmanın seni dost bilmesi, sana güvenmesi işini kolaylaştırmaz mı? Kendine güvenilen insan daha rahat hareket etmez mi? Çetedeki dostlardansa, duvarın düşmanlığını tercih etmek daha bi mantıki değil mi?

Gözlerini araladı. Sağdaki güdük incir tahmininden daha uzaktı. Ne kadar uzandıysa da yakalayamadı gövdeyi. Tere battı. Yeniden yumdu gözlerini. Dikkatini topladı, topladı. İncire uzandığını hayal etti. Son derece açık bir şekilde inciri yakaladığını gördü. Ardından uzandı ve bu sefer hayal ettiği gibi oldu. Oldu! Çekti kesikler sıyrıklar içinde bedenini. Sonra eli incirin üstünde geniş ve derin bir girinti buldu. Sonra bir diğeri. Sonra bir diğeri… Şimdi sekiz adam boyu yukarıdaydı. Tuhaf! Yukarı çıktıkça taşların arasındaki boşluklar genişliyordu. Yani artık tırmanmak rotanın ilk aralığından daha kolaydı. Gel gör, burası çok yüksekti. Zihnini bulandıran anafor yeniden canlandı. Cihat havada asılı bir yağmur damlası gibi kalakaldı. Aşağı bakmak istedi. Titredi. Tuttu kendini. Afferin! Bakmadı.

Çete ilk defa sustu. Mahallede hiç kimse bu kadar yükseğe tırmanmamıştı. İçlerinden biri eve doğru kaptırdı. Göz açıp kapayıncaya kadar elinde bir battaniyeyle geri döndü. İtfaiyeciler gibi battaniyeyi gerdirdiler. Giderek derinleşen bir saygıyla beklediler.

Cihat çetenin şamatasını işitmediği gibi, suskunluğunu da işitmedi. Çok yüksekteydi. Başı dönüyordu. Öyle yalnızdı ki. Öyle çaresizdi ki. Dizleri titriyordu. Şah damarı boynundan fırlayacaktı. Ölmemek, sakatlanmamak istiyordu. Burda ne işi vardı? Niye böyle dümbelekçe bi hâdiseye kalkışmıştı? Yaşamak isteyen efendi gibi işine bakar! Her köfteye salça olmaz!.. Parmaklarının ucu buz kesti.

Tam o sırada kendi gibi cesur bir kertenkele, gözleri kapalı, güneşi iliklerinde hissede hissede Cihat’ın sağ elinin orta parmağından eline, ordan bileğine, ordan da koluna yürüdü ve omzunda durdu. Oğlanın sırtı dalgalandı; kertenkele âniden pörtlek gözlerini açtı ve gözgöze geldiler. İkisi de çok korktu! Küçük yaratık kuyruğunu bırakıp toz oldu! Bizim küçük yaratığın ise artık hissizleşen parmakları taşlardan kurtuldu. Düştü, düştü, düştü! Çetenin tam ortasına. Ne yazık ki çetenin çakma brandayı yeterince geremediği yahut germek istemediği yahut da kararsız kaldığı hakikati çıktı ortaya, Cihat soluksuz battaniyenin içinde yatarken.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: