aylaklar

28 Nisan 2015

oyunlarına, şiirlerine hayranlık duyduğum melih cevdet anday’ın yirmi yıldır kütüphanede duran aylaklar romanını geçen hafta rafından çekip okumaya başladım v bu akşam bir dosttan ayrılır gibi bitirdim. doğum günü kutlamalarını sevmeyen biri olarak, ustamın sekseninci yaş günü kutlamasındaydım. akm konser salonu’nu tıka basa dolduran kalabalığın arasındaydım. ustam, sahneye çıkıp şöyle demişti, “antik yunan filozoflarından biri, ‘yaşamla ölüm aynı şeydir.’ dermiş hep. birgün sormuşlar, ‘yaşamla ölüm aynı şey, diyorsun hep. o zaman ölsene.’ o da şöyle cevaplamış, ‘dedim ya! aynı şey’. ” bunu söyledikten sonra sahneden inmişti. bitirdiğim roman’ın kahramanlarından muammer’in bir kısmını buldum onda.

işe yaramaz konservatuarda öğrenciyken, konservatuar bir işe yaramıştı da söyleşi için, sahnemize misafir olmuştu ustam. söyleşi konusu absurd tiyatroydu.

“saçma tiyatro diye çeviriyorlar türkçeye. yanlış! doğrusu, saçma tiyatrosu olmalı… saçma tiyatrosu hayattaki saçmalıklardan esinlenir. örneğin biri, ‘bugün hava yağmurlu.’ der. diğeri de ‘evet yağmurlu!’ diye ekler. bu, hayatımızdaki saçma konuşmalardan sadece bir tanesine örnektir.” diye devam ederken sormuştum,

“ustam! saçma tiyatrosu’nun çıkış nedeni nedir?”

“güzel soru.” demişti. gururum okşanmıştı. “saçma tiyatrosu’nun çıkış nedeni iki dünya savaşı arasında avrupa’nın yaşadığı ahlaki çöküntüdür.” demişti.

aylaklar da öyle işte. saçma bir roman. saçma bir dönemin ürünü. yıkılan monarşi artıklarının, paşa çocuklarının, paşa torunlarının, paşa torunlarının çocuklarının v onların muhayyel aristokrasisinin çevresine dolanan diğer, ‘sivil’ kahramanların çürüyen bir konak, sonunda yeni bir apartman dairesi içinde çürüyüp gidişlerini anlatan bir roman.

son yıllarda sanattan beklentim değişti. az önce ne anlattığını yazmış olsam da artık bir sanatsal bir ürünün ne anlattığından çok ne ilham ettiğiyle daha fazla ilgiliyim. bir estetik  nesnenin beni hangi eyleme güdüleyeceği, yani, daha önemli. elbetteki ondan bir anlam çıkarmam; onun, olup bitenler hakkında beni bir yargıya ulaştırması gerekebilir. gerekmeyebilir de. içimde yoğunlaşan duygudur a! çoğunlukla beni eyleme güdüleyen. onun gibi. anlamsal bir boyutta değil de duygusal, sezgisel boyutta etkilendiğimiz bir sanat eserinin hakkını teslim etmek gerek. çünkü bizi bir eyleme güdülemektedir o. bize ilham vermekte, bize bir varoluş, kendini gerçekleştirme vaad etmektedir.

aylaklar’ın ilham ettiği şeyi açıklamam çok güç burda. birgün otururken yüzyüze, iki kadeh rakı içerken anlatırım belki.

aylaklar’ın dörtte üçünü tükettiğimde şöyle dedim, “biri bizi gözetliyor evi’nin kamerasız olanı bu roman. eski bir konağın içinde hiçbir değer üretmeyen bir sürü adam v kadının birbirlerini, tabi aslında, kendilerini yiyip bitirmelerini anlatan ama kimsenin galip olmadığı, büyük ödüle ulaşamadığı bir roman.

iki ittihatçı eskisi (günümüze uyarlarsak iki eski devrimci) davut bey ile dündar bey, dikkatimi çeken kahramanların başındalar. neden ittihatçı olduklarını bilmedikleri gibi, şimdi neden ittihatçı olmadıklarını da bilmiyorlar. ateşli yıllarına ait anı parçacıklarıyla, fikir kırıntılarıyla idare ediyorlar. yaşlandıkça metabolizmanın yavaşlaması gibi ruhları yavaşlıyor. fiziksel gerçekliklerinin esiri oluyorlar. böyle mi olmak zorunda? değil tabi. fakat geçmişlerinde de aslında pek zıpkın olmadıkları, daha doğrusu zıpkınlıklarının görünüşte kaldığı anlaşılıyor. gençliğin hızlı metabolizmasına rağmen bulundukları çevreye hızla uyum sağladıkları yani zaten yavaş oldukları görünüyor. dündar bey farklı öbüründen. onda dervişanelik var. modern siyaseti aşan köklenmiş bir ruhtan gelen bir eda. o yüzden davut bey’den daha ilerici bir güzellik sunuyor bize, talat paşa’yı dolayısıyla enver paşayı yerden yere vurarak. sanki bir an boş bulunup öz eleştiri veriyor. ne ki o da bir aylak. fakat değerli bir aylak. bir elinde keşkülü, öbür elinde demir gülü köy köy dolanan, mola verdiğinden dilini dağlayan bir dervişe benzeyen bir aylak.

yeni yetme şükrü var sonra. nihilist fikirlerle dolu. kapitalizmden tiksinen fakat düzenle çarpışmayı reddeden; haz v fayda için yaşayan bir aptal.

ayla var bir de. modern fikirleri varmış gibi görünen ama muammer’in evlilik teklifiyle, paşa konağına hemmen tav olan bir diğer aptal.

erkekleri yönetmek, eşyaya hükmetmek isteyen, cumhuriyetle gelen yeni hürriyetleri erkeklerin zaaflarını kullanma v burdan kazanç sağlama hürriyeti olarak anlayan v zayıf entrikalar kuran diğer kadınlar var. keşke içlerinden bir tanesi güçlü olsaydı, herkese haddini bildirseydi diye düşündüğüm kadılar. ne ki romanın genel resmi böyle bir kadın kahramana olanak tanımıyor. anlatı âdil: kadınlar erkekler romanda eşit olarak çürüyor.

aylaklar’ın son dörtte bir’lik kısmında paşa torunu muammer, aylakların arasından sıyrılıp bir varoluş, kendini gerçekleştirme mücadesine giriyor. yaşama karışıyor. mesleğini yani avukatlığı icra ediyor. yetmiyor, partili oluyor. kendini ülke sorunlarına vakfediyor. gerçekten kendini keşfetmek için mi? hayır! çürümekte, dağılmakta olan başka bir gerçeklikten, içine doğduğu, içinde büyüdüğü gerçeklikten kaçmak için yapıyor bunu. yazıhanede de, partide de  evdekilerin iğretiliğini, sahtekarlığını görüyor. diyor ki, “bende sahtekar olma kabiliyeti yok.” ah! canım! walter benjamin bu durum için der ki, “olaylara karışmayarak temiz v saf kalabilirsiniz. ama bilgisiz de kalırsınız.” çünkü muammer’in sahtekarlık dediği şey, insanların ben’den farklı yanlarını değil sadece, benzer yanlarını da görme v bu görme kabiliyetinden insanlara yaklaşma becerisidir. muammer bu bilgiden öylesine yoksundur ki herkeste sahtelik bulur, dündar bey hariç. dedik ya, dündar bey’de dervişlik alametleri vardır.  velhasıl, diğerleri için yaşadıkları rüya ise muammer için kabustur. içinden kurtulunamayacak bir kabus. romancı, muammer’e hiçbir şekilde kıyak geçmez. onu zorun içinde iyice boğar, çıkışsız bırakır.

saçmanın etkisi tam da burdadır. bizimkine benzer acılar, dertler yaşayan bu yüzden an an özdeşleştiğimiz ama çıkışsız zayıf kaldığı halde bizim görebildiğimiz çıkışsız zayıf kalma nedenlerini göremediği için yadırgadığımız ama aslında bu şekilde çıkışsız v zayıf kaldığında en çok bize benzeyen bu yüzden de özdeşleşme şansımız kalmayan yani bizi saçmamızla karşılaştıran yanıyla saçma, müthiş etkileyici, aslında, yadırgatıcı bir tarz.

saçma, bir sabah aynaya baktığımızda hatırladığımız yüzü değil çamur içinde bir domuz kafası görmemizdir. v saçmanın haklılığı odur ki gerçekten de biz birer domuz kafası taşımaktayızdır.

cebimizde 1 lirayla.*

*romanı okuyanlar ancak son cümleyi anlar.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: