Merdâne

14 Haziran 2015

Dışarı bakarken, bir ân çocukça bir hisse yakalandı, “Gözlerimi yumarsam görünmez olabilir miyim?” Güldü. İçeri, sayılardan kilide baktı.

Aşağılarda, karanlıklarda, üstünde güneşin yandığı sık dalların altında, nehir köpüre köpüre akıyordu. Sonuna kadar açılmış pencerenin ortasındaki keten resim, çok eski hem de çok yeniydi. Köşede kallavî mumun alevi titriyordu. Mangalda bakır cezve fokurduyordu. Karınları dolu genç kızlar, tavus rengi tabaklarda fıstıklı lokum sunuyordu. Ve yedi karanlık adam, sedirlerde, sırtlarını geyikli halılara yaslamış kahve höpürdetiyordu. Bir elde çin fincanı bir elde horosan tespihi. Odaya girince sağ ve sol duvarda iki niş vardı. Nişlerle pencere arasında geyikli halılar ve halıların üstünde filinta gibi ak-47’ler asılıydı. Kapı tarafındaki sedirde üç,  karşısındakinde dört adam oturuyordu.

Adamlar  tek tek kahvelerini höpürdetiyor, her höpürtü tuhaf şeyler hatırlatıyordu. Höpürtüsüz anlarda kilim desenli öksürükler, gırtlakları konuşma artıklarından temizleyen hırıltılar kopuyordu. Gövdeleri, yüzleri belirsizdi. En çok elleriydi. Yıkanmaktan solgun elleri. Sonra nice ah! almış ayaklarıydı. Sonra bıyıklarıydı. Kaytan, pos, sarkık bıyıkları. Limon suyuyla taralı saçları sonra. Burda, asırlardır oturuyor kahve höpürdetiyorlardı: Katliamlardan önce ve sonra. Oda kömür, lavanta, çürümüş yaprak ve bayat balık kokuyordu. Pencereden giren esintinin tatlı hizmetiyle kokular ayrı ayrı duyuluyordu.

Sol sedirde kapıya ve nişe yakın oturan Merdâne, bu sefer başka bir hisse kapıldı: kahveyi herkesten başka mı höpürdetiyordu ki? Ensesi dikenlendi. Bu başkalık onu ele veriyordu belki. Cezbeye kapılmış gibi ama daha çok şeheviydi; ricad etmiş gibi ama daha çok gergin yayda bir oktu; küskün gibi ama daha çok nefret doluydu; yorgun gibi ama daha çok devletten bizardı ve durumu, fena hâlde kahveyi höpürdetişinden belli oluyordu. Olmuyor muydu? Bilebilse. Bilemiyordu. Bilememek mahvediyordu. Sırtı dikenlendi.

Üç yüz yaşındaki konağın ikinci katındaki misafir odasında, arka pencereden keten vadiye bakanların yedisi de mahvoluyor, yedisinin de sırtları dikenleniyordu. Beş bin yıllık höyüğün canlı torunları gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyorlardı, “mehmet?.. selim?.. fatih?.. yavuz?.. mahmut?.. orhan?.. alp?.. sarp?.. acun?.. mete?.. cengiz?..” yahut heft-merdân olarak, “kutub?.. gâve?.. ahyar?.. evtad?.. ebdâ?.. nukabâ?.. nücebâ?..” Lâkin gerçek adları bunlar değildi. Okkadar gizlemişlerdi ki mahlasları adlarını yutmuştu. Mahlasları ruhlarını yutmuştu. Şu titreyip duran çırak, çerağ, kandil, kendıl, lamba, mum?… Şaman mıydı, hıristiyan mı, müslüman mı?

Birden bir şey oldu. Bin yıllık bir sarsıntı. Fincanlar tabaklarda tıngırdadı. Hepsi aynı anda kulaklarını tıkamak istediler. Hepsinin aynı anda kulaklarından girip alınlarının çatına bir sancı aktı, burunlarından çıkıp hepsine baktı. Ve âniden bir topuz olup alınlarının ortasına çaktı  “ara… hayots… çiya… baban… alekos… simon… arçil…” Gel gör! Adamların tekinin bile eli kulağına gitmedi. Hiçbirinin yüzü değişmedi. Anıt gibi durdular durdukları yerde. Böyle katı bir örtülülük nasıl olur? Dil bu örtüyü diyebilemez. Diyebilse. Merdâne yediliğini bilebilse. Acı belki sürmez.

Camın önündeki sedirde oturan Bigane yordu, “buraların içi nar… her şey içinden olur… içteki, gün gelir düşer toprağa… yeşerir yeniden olur… biz, efendiler!.. buraların içiyiz… meyvenin eti, içine göre etlenir… demek, iç nasılsa et öyledir… ha?…”

Mestâne, Hengâme, Festâne, Dürdane’yle birlikte kahvelerini höpürdettiler.

Merdâne, höpürdetmedi tek. Alnından giren topuz yarasaya dönüşmüştü. Kafasının içinde uçuşmaktaydı. Yaprak ayalarından sekip gözüne sıçrayan ışık gözlerini kamaştırdı. Altısı da olmayan gözleriyle ona baktılar.

Merdâne yakalanmıştı. Kilit, anahtarı açmıştı. Başını öne eğdi. Asırlardır kurtulmak istiyordu. Katl istemiyordu. Ama buraların içi buydu. O giderse, bırakırsa. Şu allı güllü sedirlere bir daha bağdaş kurmazsa, buraları buralar olur muydu? Buralar nereler olurdu? Buralar güzeldi. Taşıyla kışıyla, aşıyla başıyla, aşığıyla acısıyla… Buralar bizim olmazsa kimin olurdu? Karıların, kızların, oğlanların, hayvanların, nebatatın, tellâk-ı dil rübaların, cins-i lâtiflerin mi? Belki öylesi daha iyi olurdu. Destur!!! Merdâne, katl istemiyordu artık. Ya? Adını, gerçek adını hatırlamak istiyordu. Döktüğü kan birikse deniz olur. Yumaya sabun, kese, hamam, nehir yetmez.

Olmayan gözlerinde canlanıyordu: gırtlağını sıktığı, boynunu kırdığı, bombayla lime lime ettiği, burgaç kurşunlarla göğsünü parçaladığı, kollarını kestiği, parmaklarını ters çevirdiği, taşaklarını burduğu, bızırını çizdiği; zorla, kanatarak içine girdiği çocuklar. Boynuna şiş batırdığı yaşlılar; göt deliğine çivili sopa soktuğu esirler… Yaktığı, bombaladığı camiler, havralar, kiliseler, hanlar, evler, okullar, kahvehaneler, meydanlar. Pusuya düşürdüğü subaylar, münevverler, vekiller, sanaatkarlar, âlimler.

Buranın etini, güzelliğini yaratan iç; destanlar, efsaneler, kasideler, ağıtlarla güzellenen katl, hak adına yapılan haksızlık –yeter gayrı! yazılmasın toprağa, yeşermesin diye yeniden, ayrılmak istiyordu artık sağ ve dahi sâlim. Yankılı zihininde dönüp duruyordu kararlar, tereddütler, ürkeklik, korku ve sadakat yeminleri.

Nihâyet görmüşlerdi gözlerini. Görmüşlerdi gözlerinde gözlerini. Yedi kâtilin yedisi de katl istemiyordu asırlardır. Genç kızlarına kodukları bebekleri çekip çıkarmak; kucaklamak  istiyorlardı. Yedisi de ızdırap içinde gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyordu birbirlerinden gizleyerek. Kurdukları ikircikli hayâllerin herbirinde bu niyet, bu sıyrılış, bu hüsn saklıydı. Ya nasıl kurtulacaklardı filinta doğup, olup, filinta  gibi yitmekten?

Yedi kâtilin yedisinin de kafaları karman hem de çormandı. Günlerce, aylarca çıkış aradılar. Kimi yollar buldular. Sulh yolları. Matematik, geometri, fizik, hukuk, felsefe, edebiyat, musîki, tiyatro ve benzerleri. Lâkin ara, dar, karmaşık, ince yürünen yollar kırmıştı tek tek kalın bileklerini.

Elbet bildiklerini yaptılar. Merdâne, yoksunluk nöbetinde bir müptela gibi tespihi fincanı fırlattı; atılıp ak-47’yi kaptı… Bigane de diğerini kaptı… Fincanlar tespihler ayda uçuşur gibi yavaşça havada savrulurken; ateşlenen kurşunlar boğuk çınlar, kurşunlar sakince vınlarken duvar halılarınındaki geyikler vuruldu önce, sonra karnı dolu genç kızlar vuruldu, sonra dalların altından gelen renkler, ahenk ve misk-ü amber vuruldu, gökyüzü vuruldu sonra. Oda, ocak, yurt, dişlileri dağılmış bir makine gibi sarsıldı, aksırdı tıksırdı, kasıldı gevşedi. Kallavi mumun alevi küçüldü, büyüdü, sağa yattı, sola yattı ve sonunda her yeri kapladı…

Hâsılı, başta Merdâne ardından aydınlamaya çalışan yedi kâtil, etimizdeki kırık dallar ve camlar arasına, yedi tohum kitleyerek toprağa çekip gitti…  

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: