Erk Hikâyeleri – I

28 Kasım 2015

Vakit geceyarısına geliyor. Kadıköy sisli. Sokak lambalarının beyaz ışıkları parçacık teorisini kanıtlarcasına sanki havaya asılı bir kum bulutunu aydınlatıyor. Kavuklu Hamdi Sokağı’nın köşesindeki kahve kapanmış. Rahatlar. Geçerken onları rontlayacak bakışlar uykuya dalmış. Bir köpek kıvrılmış karşı kaldırımda. Henüz kıpır kıpır. Sanki yerini yeni bulmuş. Sanki az önce bir vukuat yaşamış da yeni sakinleşiyor. Öyle bir edası var. Hülya öyle hissediyor.
“Sizinkiler bozuk atmasın?” diyor Selim.
Duruyor Hülya. Selim’e bakıyor sevgiyle, “Annem atabilir ama şükür ki babam evde.” diyor.
“Hâlâ ve başından beri hayret içindeyim valla! Tam tersi olur genelde.”
Hülya gülüyor, “Babam özeldir benim!” diyor.
“Ne kadar özel?”
“Tahmin edemeyeceğin aklına durgunluk verecek kadar özel.”
“İyi bari!” diyor Selim, aslında “Hâlâ anlamadım!” diyor.
“Tabi onun da bir sınırı var mutlaka.”
Selim kafası karışık, “E! Olması lâzım!” diyor rahat mı gergin mi anlaşılamayan bıçak sırtı bir tonda.
“Hişşş…” diyor Hülya gülümsüyor “…sıkma canını bebek.”
“Tamam anladık. Babanın kızısın.”
“Ben senin karınım!” diyor kikirdeyerek Hülya.
Selim öğretmeninden ensesine tokat yemiş gibi şaşalıyor. Yürümek istiyor durumdan kaçmak için. Ayağı takılıyor düz zemine. Sendeliyor. Hülya yapışıyor koluna. Dengesini sağlamasına yardım ediyor. Sırtına iki şaplak indiriyor.
“Helal helal!” diyor gülümseyerek. Ve ekliyor, “Korkma! Yemiycem seni!”
Bakışıyorlar. Hülya’nın yüzü al al oluyor. Selim’i ensesinden yakalayıp çekiyor, dudaklarından öpüyor. Selim allak bullak oluyor, zor kurtarıyor kendini. Başını öne eğiyor. Hülya çenesinden tutup yüzünü kaldırıyor, dimdik ve büyük bir şevkatle bakıyor oğlana.
“Kıyamam sana!” derken gözleri dolu dolu oluyor.
“Ne oldu ki şimdi? Niye ağlıyorsun?” diyor Selim.
“Sen de sevmeyeceksin beni. Bırakıp gideceksin.”
“Sen de derken?”
“Murat gibi. Murat’ı anlatmıştım sana.”
“Orospu çocuğu!”
“Biliyorum. Korktun. Korkma.”
“Ne korkması ya.”
“Ben bütün bir ömrümü seninle geçirmek istiyorum! Hiçbir şey yapmadan yanyana dursak da olur.”
Selim ne diyeceğini bilemiyor, “Eee… Daha çok erken değil mi? Böyle bir şeyi istemek. Daha iki ay oldu beni tanıyalı. Daha okul bitecek. Askerlik bitecek. İş bulunacak. Bir sürü şey var. Bir sürü yıl var önümüzde. Nasıl yani…”
“Bırak onu bunu…” diyor Hülya dimdik bakmaya devam ediyor “beni seviyor musun sevmiyor musun onu söyle?”
“Seviyorum tabi.” diyor Selim. Bakışlarını kaçırıyor.
“Tamam anladım.” diyerek donuyor Hülya. Derin bir nefes alıyor. Veriyor. Bir ejderhadan çıkan dumanlar gibi dumanlar çıkıyor burnundan. “Bundan sonrasını ben giderim. Sen evine dön.”
“Yaaa noldu şimdi ki!” derken kırılıp dökülüyor Selim.
“Yok bir şey! Sen evine dön yol yakınken.”
Selim kendisinden beklemediği bir şekilde belinden yakalıyor Hülya’yı, “Ben senin kocanım! Hep de kocan olarak kalıcam!”
“Yok!” diyor Hülya “Ben her şeyi anladım az önce!”
“Yaaa! Neyi anladın ki! Anlayamazsın! Bugüne kadar yaşadıklarımızı napcaz. Hatırlasana!”
“Neyi hatırlayacam! Dediğin gibi hepi topu iki ay oldu daha!”
“Offf! Zorlama beni! Bak şuram yanıyor cayır cayır! Yapma!” derken burun direği sızlıyor Selim’in.
Hülya hüngür hüngür ağlıyor. Selim tutamıyor kendini o da ağlamaya başlıyor. İkisi de salya sümük oluyor saniyeler içinde. Selim uzanıp Hülya’nın burnundan akanları yalıyor.
“Napıyosun ya!”
“Seni içiyorum.”
“Allah belanı versin.”
“Bela okuma.”
Sarılıyorlar sımsıkı. Bir bebeğin annesine sarılması gibi sarılıyorlar. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Hıçkırıklarını bastıra bastıra ağlıyorlar. Köpek başını kaldırıyor, kulaklarını dikiyor, havayı kokluyor. Sis iki kişiden oluşan tek bedeni kaplıyor. Tüm bunları hissediyor Hülya. İçinden bir ses bağırıyor, “Allah’ım nolur olsun! Nolur olsun!” Selim’in az önceki oğlan çocuğu hâli birden bire kayboluyor. Ne çabuk değişiyor insan. Kazdın mı, kazmayı vurdun mu bağrı ganimet dolu toprak gibi insan. Gömülü olanlar fışkırıyor. Aslında çok derinde değil. Vallahi değil. Tam şurada. Sol memenin altında neler var. “Allah’ım nolur olsun! Nolur! Kıyamete dek sürsün!” Öyle sımsıkı duruyorlar beş dakika kadar. Onlara sonsuz gelen bir beş dakika kadar. Selim’in yaşadığı şeye, şu an ki duygusuna inanamıyor Hülya. Selim’in kendi duygusuna inanamadığını sezinliyor. İnanamadığını ama içinin çok büyüdüğünü, bir deve dönüştüğünü, ergen bir oğlandan çocukluğuyla kucakalaşan bir yetişkine dönüştüğünü görüyor. Selim hayranlık uyandırıyor. Nasıl bu kadar hızlı değişti? Mucize ve olabilirlik arasında zihni gidip geliyor. Hafifçe ayırıyorlar bedenlerini yoksa yapışıp kalacaklar. Tam bulundukları yere kök salacaklar. İki farklı ağacın mesela erikle kirazın karışımından bir ağaç olacaklar. Erikiraz ağacı! Duruluyorlar. İyi hissediyorlar şimdi. Daha iyi. Yavrusunu yalayan kedi gibi Selim Hülya’nın gözyaşlarıyla kaplı yüzünü yalıyor. Dilin her değişinde Hülya’nın aklı başından gidiyor. Hülya’da yalıyor yüzünü Selim’in. “Vay anasını…” diyor içinden Hülya “Filim mi bu gerçek mi? Böyle bir şey gerçek olabilir mi? Korkmuyor benden. Kedinin içinden aslan çıktı. Nasıl da… Ah!.. Nasıl da babama benziyor… Bu kadarını, bu kadarını ummazdım!”
“Hadi gidelim çok geç kalacaksın!” diyor Selim.
“Kalalım ne var!” diyor Hülya.
“Her şeyin bir sınırı var!” diyor imalı bir tonda Selim.
Sarılıyorlar. İstasyonun alt geçidine doğru yürüyorlar sarmaş dolaş.
Geçitten geçip Asım Us’a girecekler. Muhtarlığın önünden geçip birbirine kaynaşmış iki beden olarak sokağın köşesine gelecekler. Selim apartman kapısından girinceye kadar bekleyecek. Hülya apartmandan girecek. Muzırca bakacak dışarı. Uzaktan bakışacaklar. Bir süre ayrılamayacaklar. Hülya apartmandan çıkıp, koşacak ve tekrar sarılacak Selim’e. Selim hafif sert bir tonda, “Hadi git artık!” diyecek. Hülya geri geri yürüyerek caddeyi geçecek. Yüzünde kocaman bir gülümseme. Topukları kaldırma çarpacak. Kaldırıma çıkacak yine geri geri. Geri geri Selim’e bakarak iki yanı çalılı apartman girişini katedecek. Sırtı apartman kapısına yaslanacak…
O da ne!
Alt geçitte bir adam yatıyor yerde. Yüzü, saçları, üstü başı kan içinde, sağ elinin orta parmağı geriye yatık.
“Bu ne lan!” diyor Selim . Eğiliyor. Adama bakıyor. “Abi iyi misin?” diyor.
Adam belli belirsiz kımıldıyor. Güçlükle sağlam eliyle “Yok bir şey.” der gibi bir hareket yapıyor.
“Polis çağıralım! Ambulans falan! Kaçtı numarası Hülya?”
Hülya omuzlarını kaldırıyor bilmem der gibi. Sanki olayın çok uzağında gibi. Korku, heyecan hiçbir belirti yok üzerinde. Öyle duruyor donuk. Niye öyle duruyor, der gibi bakıyor Selim. Adamın dudakları kıpırdıyor belli belirsiz,
“Kimseye telefon falan etmeyin. Ben kalkarım şimdi.”
“Ama…” diyor Selim “abi haşat etmişler seni. Bu ne ya!”
“Yok…” diyor adam “sıkıntı yok!”
Selim adamın boynuna asılı bir levha farkediyor. Yuh! Adamı dövmüşler boynuna da levha asmışlar. Ne tür bir sapık lan bunlar. Selim tabelayı okuyor. Yüzünü buruşturuyor.
“Abi kusura bakma ama! Bu boynundaki şeyde yazanlar doğru mu?”
Adam bitkin başıyla onaylıyor. Selim Hülya’ya bakıyor. Hiç mi merak etmiyor ne yazdığını? Merak etmiyor. Niye? Onu ilgilendirmiyor besbelli. Hemen gitmek istiyor galiba. O zaman gidecekler demek ki. Adamı öylece bırakıp gidecekler yani.
“Abi sana yardım etmek istiyorum.”
“Yok yok!” diyor adam “Hakettim!”
Selim Hülya’ya elini uzatıyor. Hülya Selim’in elini tutuyor. Yürüyorlar. Geçitten çıkmak üzereyken Selim son bir kez bakıyor yerdekine. Hülya bakmıyor. Selim’in eli istemsizce ayrılıyor Hülya’nınkinden. Çıkıyorlar. Asım Us’a giriyorlar. Selim allak bullak. Hülya tuhaf bir şekilde soğuk. Yürüyorlar. Muhtarlığın önünden geçiyorlar. Çok kötü oldu bu, diye düşünüyor Hülya. Çok kötü. Gecenin içine sıçıldı resmen. Gördükleri şey karşısında ayrı ama her şeye rağmen görünmez bir bağla bağlı yürüyorlar. Katediyorlar öylece sokağı tek kelime etmeden. Edemeden. Hülya’nın hayal ettiği ayrılış gerçekleşmiyor. Gerçekleşemiyor. Selim karşı kaldırımdan uğurluyor Hülya’yı. Hülya başı önde apartman kapısının önünde duruyor. Dönüp Selim’e bakıyor. Selim ellerini kot pantolonunun ceplerine sıkıştırmış, omuzları dikilmiş titriyor. Bir Hülya’ya bir alt geçidin oraya, karanlık başlangıcına bakıyor sokağın. Hülya kırık dökük elini kaldırıp selam veriyor. Aynı şekilde selam veriyor Selim. Apartmandan giriyor Hülya. Apartmanın ışığı kendiliğinden yanıyor. Işıklı girişte kayboluyor Hülya. Asansörün düğmesine basıyor. Otuz santim mesafe var burnuyla asansör kabini arasında. Ama Hülya ufka bakıyor. Çok uzaklara. Asansörden iniyor. Kat lambası kendiliğinden yanıyor. Anahtarını kapıya sokuyor, çeviriyor. İçeri giriyor. Soyunup dökünüyor. Salona geçiyor. Hafiften bir müzik sesi. 5. senfonin ana temaya hazırlık kısımları galiba. Babasıyla annesi masada oturmuşlar. Masada beyaz peynir, maydanoz, hıyar ve iki kadeh rakı. Yarısına gelinmiş bir yetmişlik şişe. Ziya gülümsüyor belli belirsiz.
Şehriban, “Saat kaç Hülya?” derken Ziya zarif bir bilek hareketiyle “Lütfen yapma!” der gibi Şehriban’ı susturuyor. Hülya’ya bakıyor. Hülya’ya bakan gözleri doluyor.
Hülya yutkunuyor lafı. Ama tutamıyor fazla içerde geri çıkarıyor, “Bu doğru bir yol mu sence?” diyor. “Tamam biliyorum bu soru gına getirmiştir ama yine de yeniden yeniden sormak istiyorum.”
“İş başa düştü napalım.” diyor Ziya. “Tamam biliyorum bu cevap gına getirmiştir ama yine de cevap veriyorum.”
Şehriban kederli iç çekiyor. Çaresiz başını öne eğiyor.
“Çalışıyoruz işte. Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy’de namımız yürüdü bile. Suadiye’de yeni bir tim kuruyoruz şimdi.”
“Polis geldi dün kapıya.” diyor Şehriban kaşlarını çatarak.
“Neee!” diyor Hülya.
“Yok bir şey. Karakola gittim. Herifle yüzleştirdiler bizi.”
“Eee?” diyor Hülya.
“Herif ‘Tanımıyorum. Bu onlardan biri değil.’ dedi.”
“Ohhh bari!” diyor Hülya. Cep telefonunu çıkarıp bakıyor.
“Ara.” diyor Ziya. “Ara çocuğu allak bullak olmuştur. Git odada konuş. Annen varken konuşamazsın şimdi.”
Şehriban kalkacak oluyor masadan. Ziya, “Lütfen! Beni masada yalnız bırakma!” diyor karısına. Kara sevdayla bakar gibi bakıyor Şehriban’a.
Hülya kalkıyor. Ziya’da kalkıyor. Baba kız sarılıyorlar. Şehriban kafasını sallıyor iki yana “Ne olacak hâlimiz!” der gibi.
Hülya ayrılırken Ziya elini uzatıyor son bir kez. Hülya elini görüyor babasının aşınmış derisini, kanlı kemik başlarını. Çarpıntılı, içeri odaya yürüyor koşar adım cep telefonuna bakarak. Odasına giriyor. Yatağının ucuna oturuyor.
Selim’i tam arayacakken, ekrandaki ismi üzerinde kasılıyor parmağı. Bir an öyle kalıyor. Sonra gevşiyor. Tüm vücudu gevşiyor. Göğüs kafesinde bir balon yükselip yükselip yumuşakça patlıyor. Bir görüntü canlanıyor: Bir oğlan çocuğu sokakta bir su birikintisinin başına çömelmiş, suya bakıyor. Ne var suda? Kimbilir? Bakıyor öyle. Dümdüz bakıyor. Sonra bir kız çocuğu gelip yanında dikiliyor. Bir süre sadece dikiliyor. Ardından o da çömelip suya bakıyor. Şimdi iki çocuk çömelmiş su birikintisinin başında. Konuşmadan, birbirlerine bakmadan bakıyorlar su birikintisine. Temas etmeden temas ediyorlar. Dokunmadan dokunuyorlar. Oğlan kalkacak oluyor. Vazgeçiyor. Kıpırdayacak oluyor kıpırdayamıyor. Kıpırdarsa her şey bitecek, dünyanın sonu gelecek gibi hissediyor. Kız çocuğu oğlanın hissettiği her şeyi hissediyor. Öyle kıpırtısız bir resim. Hiç solmayan.

Görüntü kayboluyor. Odasına dönüyor Hülya. Derin bir nefes alıyor. Tutuyor havayı içinde. Verirken hafif başı dönüyor. Gülümsüyor. Selim’i arıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: