Merdâne

19 Ağustos 2016

 

Dışarı bakarken, bir ân çocukça bir hisse yakalandı Merdâne, “Gözlerimi yumarsam görünmez olabilir miyim?” Güldü. İçeri, sayılardan kilide baktı.

Aşağılarda, karanlıklarda, üstünde güneşin yandığı sık dalların altında, nehir köpüre köpüre akıyordu. Sonuna kadar açılmış pencerenin ortasındaki keten resim, çok eski hem de çok yeniydi. Köşede kallavî mumun alevi titriyordu. Mangalda bakır cezve fokurduyordu. Yüklü genç kızlar, tavus rengi tabaklarda fıstıklı lokum sunuyordu. Ve yedi karanlık adam, sedirlerde, sırtlarını geyikli halılara yaslamış kahve höpürdetiyordu. Bir elde çin fincanı bir elde horosan tespihi. Odaya girince sağ ve sol duvarda iki niş vardı. Nişlerle pencere arasında geyikli halılar ve halıların üstünde filinta gibi ak-47’ler asılıydı. Kapı tarafındaki sedirde üç,  karşısındakinde dört adam oturuyordu.

Adamlar  tek tek kahvelerini höpürdetiyor, her höpürtü tuhaf şeyler hatırlatıyordu. Höpürtüsüz anlarda kilim desenli öksürükler, gırtlakları konuşma artıklarından temizleyen hırıltılar kopuyordu. Gövdeleri, yüzleri belirsizdi. En çok elleriydi. Yıkanmaktan solgun elleri. Sonra nice ah! almış ayaklarıydı. Sonra bıyıklarıydı. Kaytan, pos, sarkık bıyıkları. Limon suyuyla taralı saçları sonra. Burda, asırlardır oturuyor kahve höpürdetiyorlardı: Katliamlardan önce ve sonra. Oda kömür, lavanta, çürümüş yaprak ve bayat balık kokuyordu. Pencereden giren esintinin tatlı hizmetiyle kokular ayrı ayrı duyuluyordu.

Sol sedirde kapıya ve nişe yakın oturan Merdâne, bu sefer başka bir hisse kapıldı: kahveyi herkesten başka mı höpürdetiyordu ki ensesi dikenlendi. Bu başkalık onu ele veriyordu belki. Cezbeye kapılmış gibi ama daha çok şeheviydi; ricad etmiş gibi ama daha çok gergin yayda bir oktu; küskün gibi ama daha çok nefret doluydu; yorgun gibi ama daha çok devletten bizardı ve durumu, fena hâlde kahveyi höpürdetişinden belli oluyordu. Olmuyor muydu? Bilebilse. Bilemiyordu. Bilememek mahvediyordu. Sırtı dikenlendi.

Üç yüz yaşındaki konağın ikinci katındaki misafir odasında, arka pencereden keten vadiye bakanların yedisi de mahvoluyor, yedisinin de sırtları dikenleniyordu. Beş bin yıllık höyüğün canlı torunları gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyorlardı, “mehmet?.. selim?.. fatih?.. yavuz?.. mahmut?.. orhan?.. alp?.. sarp?.. acun?.. mete?.. cengiz?..” yahut heft-merdân olarak, “kutub?.. gâve?.. ahyar?.. evtad?.. ebdâ?.. nukabâ?.. nücebâ?..” Lâkin gerçek adları bunlar değildi. Okkadar gizlemişlerdi ki mahlasları adlarını yutmuştu. Mahlasları ruhlarını yutmuştu. Şu titreyip duran çırak, çerağ, kandil, kendıl, lamba, mum?… Şaman mıydı, katolik mi ortodoks muydu, sünni mi şii miydi?

Birden bir şey oldu. Bin yıllık bir sarsıntı. Fincanlar tabaklarda tıngırdadı. Hepsi aynı anda kulaklarını tıkamak istediler. Hepsinin aynı anda kulaklarından girip alınlarının çatına bir sancı aktı, burunlarından çıkıp hepsine baktı. Ve âniden bir topuz olup alınlarının ortasına çaktı  “ara… hayots… çiya… baban… alekos… simon… arçil…” Gel gör! Adamların tekinin bile eli kulağına gitmedi. Hiçbirinin yüzü değişmedi. Anıt gibi durdular durdukları yerde. Böyle katı bir örtülülük nasıl olur? Dil bu örtüyü diyebilemez. Diyebilse. Merdâne yediliğini bilebilse. Acı belki sürmez.

Camın önündeki sedirde oturan Bigane yordu, “buraların içi nar… her şey içinden olur… içteki, gün gelir düşer toprağa… yeşerir yeniden olur… biz, efendiler!.. buraların içiyiz… meyvenin eti, içine göre etlenir… demek, iç nasılsa et öyledir… ha?…”

Mestâne, Hengâme, Festâne, Dürdane’yle birlikte kahvelerini höpürdettiler.

Merdâne, höpürdetmedi tek. Alnından giren topuz yarasaya dönüşmüştü. Kafasının içinde uçuşmaktaydı. Yaprak ayalarından sekip gözüne sıçrayan ışık gözlerini kamaştırdı. Altısı da olmayan gözleriyle ona baktılar.

Merdâne yakalanmıştı. Kilit, anahtarı açmıştı. Başını öne eğdi. Asırlardır kurtulmak istiyordu. Katl istemiyordu. Ama buraların içi buydu. O giderse, bırakırsa. Şu allı güllü sedirlere bir daha bağdaş kurmazsa, buraları buralar olur muydu? Buralar nereler olurdu? Buralar güzeldi. Taşıyla kışıyla, aşıyla başıyla, aşığıyla acısıyla… Buralar bizim olmazsa kimin olurdu? Karıların, kızların, oğlanların, hayvanların, nebatatın, tellâk-ı dil rübaların, cins-i lâtiflerin mi? Belki öylesi daha iyi olurdu. Destur!!! Merdâne, katl istemiyordu artık. Ya? Adını, gerçek adını hatırlamak istiyordu. Döktüğü kan birikse deniz olur. Yumaya sabun, kese, hamam, nehir yetmez.

Olmayan gözlerinde canlanıyordu: gırtlağını sıktığı, boynunu kırdığı, bombayla lime lime ettiği, burgaç kurşunlarla göğsünü parçaladığı, kollarını kestiği, parmaklarını ters çevirdiği, taşaklarını burduğu, bızırını çizdiği; zorla, kanatarak içine girdiği çocuklar. Boynuna şiş batırdığı yaşlılar; göt deliğine çivili sopa soktuğu esirler… Yaktığı, bombaladığı camiler, havralar, kiliseler, hanlar, evler, okullar, kahvehaneler, meydanlar. Pusuya düşürdüğü subaylar, münevverler, vekiller, sanaatkarlar, âlimler.

Buranın etini, güzelliğini yaratan iç; destanlar, efsaneler, kasideler, ağıtlarla güzellenen katl, hak adına yapılan haksızlık –yeter gayrı! yazılmasın toprağa, yeşermesin diye yeniden, ayrılmak istiyordu artık sağ ve dahi sâlim. Yankılı zihininde dönüp duruyordu kararlar, tereddütler, ürkeklik, korku ve sadakat yeminleri.

Nihâyet görmüşlerdi gözlerini. Görmüşlerdi gözlerinde gözlerini. Yedi kâtilin yedisi de katl istemiyordu asırlardır. Genç kızlarına kodukları bebekleri çekip çıkarmak; kucaklamak  istiyorlardı. Yedisi de ızdırap içinde gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyordu birbirlerinden gizleyerek. Kurdukları ikircikli hayâllerin herbirinde bu niyet, bu sıyrılış, bu hüsn saklıydı. Ya nasıl kurtulacaklardı filinta doğup, olup, filinta  gibi yitmekten?

Yedi kâtilin yedisinin de kafaları karman hem de çormandı. Günlerce, aylarca çıkış aradılar. Kimi yollar buldular. Sulh yolları. Matematik, geometri, fizik, hukuk, felsefe, edebiyat, musîki, tiyatro ve benzerleri. Lâkin ara, dar, karmaşık, ince yürünen yollar kırmıştı tek tek kalın bileklerini.

Elbet bildiklerini yaptılar. Merdâne, yoksunluk nöbetinde bir müptela gibi tespihi fincanı fırlattı; atılıp ak-47’yi kaptı… Bigane de diğerini kaptı… Fincanlar tespihler ayda uçuşur gibi yavaşça havada savrulurken; ateşlenen kurşunlar boğuk çınlar, kurşunlar sakince vınlarken duvar halılarınındaki geyikler vuruldu önce, sonra karnı dolu genç kızlar vuruldu, sonra dalların altından gelen renkler, ahenk ve misk-ü amber vuruldu, gökyüzü vuruldu sonra. Oda, ocak, yurt, dişlileri dağılmış bir makine gibi sarsıldı, aksırdı tıksırdı, kasıldı gevşedi. Kallavi mumun alevi küçüldü, büyüdü, sağa yattı, sola yattı ve sonunda her yeri kapladı…

Hâsılı, başta Merdâne ardından aydınlamaya çalışan yedi kâtil, etimizdeki kırık dallar ve camlar arasına, yedi tohum kitleyerek toprağa çekip gitti…

Volta

18 Mart 2016

karanlık, tenha bir sokaktan geçiyordu. bu saate kadar eski bir arkadaşıyla oturup çay içmişler, sohbet etmişlerdi. arkadaşı onu yolcu ederken, “karakalem bir resme benziyorsun” demişti uzun uzun gözlerinin içine bakarak. ve şimdi, sokaktan geçerken çevresindekileri ve kendini karakalem bir canlandırma olarak hissediyordu. sağındaki solundaki binalar, kaldırımlar, karanlık gökyüzü çevresine bakındığında kıpır kıpır sık dokulu çizgiler halinde görünüyor, kendini düşündüğündeyse seyreliyor hatta yok oluyor, bir tek kendi kalıyordu saman kağıdının üstünde. bir adam çıkıyordu karşısına. ona bir çiçek uzatıyordu. belki başka hediyeler çıkarıyordu durmaksızın. adamı itiyor yürümeye devam ediyordu. bir kedi çıkıyordu ansızın, bacağına sürtünüyordu. seviyordu kediyi. bedeninden kopan çizgiler, kedinin bedeninden kopan çizgilere karışıyordu. geride kalan adam umutsuz ama hırslı peşinden koşuyordu karmakarışık çizgiler halinde. gökgürültüsü gibi bağırıyordu adama. adamın çizgileri etrafa saçılıyordu. adamın dağılan çizgilerinden birbirini tanımayan yeni adamlar oluşuyor, hep birlikte takip ediyorlardı onu. bir köpek çıkıyordu kedinin içinden. adamların yolunu kesiyordu. peşinden kedi yetişiyor adamlara tıslıyordu. adamlar kaldırımlara, sağda soldaki binalara kaçışıyorlardı. bir yanında köpek bir yanında kedi yürüyorlardı şimdi. bir karaltı iniyordu yukardan. omzuna konuyordu. karaltı baykuşa dönüşüyor, kafası tam bir dönüş yapacak kadar dönüp duruyor, etrafı gözetliyordu. yerden ağaç fideleri bitiyordu. fideler bir yılanlara dönüşüyordu, bir büyümekteki ağaçlara. binalar daraltıyorlardı sokağı. kapılar iştahlı ağızlar gibi açılıyor kapanıyordu. pencerelerin perdeleri çekiliyor örtülüyordu. perdeler çekildiğinde yakalnmış gibi ışık altında kalıyor, kapılar daha büyük bir iştahla atılıyorlardı. O, hiçbir şey yapmıyor, sadece yürüyordu. kedi, köpek, baykuş ve yılanlar kapıları tedirgin ediyordu. binalar kendi aralarında anlaşmış gibi hayvanları şaşırtmaya çalışıyorlardı. bukleli açık gri çizgiler halinde rüzgâr esiyordu şimdi. giderek sertleşiyordu. açılan kapıları şiddetle çarparak kapatıyordu. ardından kısa kısa kara çizgiler halinde yağmur yağıyor, kırık füme çizgiler halinde şimşekler çakıyordu. kapılar açılmak istiyor açılamıyor, perdeler çekilmek istiyor ama ancak aralanabiliyorlardı. ne acayip ki ne rüzgâr, ne yağmur, ne şimşekler yürüyenlere değmiyordu. tekinsiz olanın kim olduğu belirsizleşiyordu giderek. yanından kendisine bakmadan bir adam geçiyordu şimdi. tıpkı onun gibi yalnız yürüyordu. adamın başının üstünde bir japon balığı, sağ omuzunun üstünde bir solucan, kıç cebinde de bir semender kıpırdıyordu. bir o, bir adam geçiyordu. binalar için afet, yürüyenler için şenlik olan temâşanın içinde sürekli birbirlerinin yanından geçiyorlardı. o ve adam tam omuz omuza geldiklerinde her şey karışıyor, birbirlerini geçtiklerinde her şey çözülüyordu. nihayet tenha ve karanlık sokak bitti. durdu, döndü ve sokağa baktı arzuyla. yürüdü yine, geçtiği yolları.

Erk Hikâyeleri – I

28 Kasım 2015

Vakit geceyarısına geliyor. Kadıköy sisli. Sokak lambalarının beyaz ışıkları parçacık teorisini kanıtlarcasına sanki havaya asılı bir kum bulutunu aydınlatıyor. Kavuklu Hamdi Sokağı’nın köşesindeki kahve kapanmış. Rahatlar. Geçerken onları rontlayacak bakışlar uykuya dalmış. Bir köpek kıvrılmış karşı kaldırımda. Henüz kıpır kıpır. Sanki yerini yeni bulmuş. Sanki az önce bir vukuat yaşamış da yeni sakinleşiyor. Öyle bir edası var. Hülya öyle hissediyor.
“Sizinkiler bozuk atmasın?” diyor Selim.
Duruyor Hülya. Selim’e bakıyor sevgiyle, “Annem atabilir ama şükür ki babam evde.” diyor.
“Hâlâ ve başından beri hayret içindeyim valla! Tam tersi olur genelde.”
Hülya gülüyor, “Babam özeldir benim!” diyor.
“Ne kadar özel?”
“Tahmin edemeyeceğin aklına durgunluk verecek kadar özel.”
“İyi bari!” diyor Selim, aslında “Hâlâ anlamadım!” diyor.
“Tabi onun da bir sınırı var mutlaka.”
Selim kafası karışık, “E! Olması lâzım!” diyor rahat mı gergin mi anlaşılamayan bıçak sırtı bir tonda.
“Hişşş…” diyor Hülya gülümsüyor “…sıkma canını bebek.”
“Tamam anladık. Babanın kızısın.”
“Ben senin karınım!” diyor kikirdeyerek Hülya.
Selim öğretmeninden ensesine tokat yemiş gibi şaşalıyor. Yürümek istiyor durumdan kaçmak için. Ayağı takılıyor düz zemine. Sendeliyor. Hülya yapışıyor koluna. Dengesini sağlamasına yardım ediyor. Sırtına iki şaplak indiriyor.
“Helal helal!” diyor gülümseyerek. Ve ekliyor, “Korkma! Yemiycem seni!”
Bakışıyorlar. Hülya’nın yüzü al al oluyor. Selim’i ensesinden yakalayıp çekiyor, dudaklarından öpüyor. Selim allak bullak oluyor, zor kurtarıyor kendini. Başını öne eğiyor. Hülya çenesinden tutup yüzünü kaldırıyor, dimdik ve büyük bir şevkatle bakıyor oğlana.
“Kıyamam sana!” derken gözleri dolu dolu oluyor.
“Ne oldu ki şimdi? Niye ağlıyorsun?” diyor Selim.
“Sen de sevmeyeceksin beni. Bırakıp gideceksin.”
“Sen de derken?”
“Murat gibi. Murat’ı anlatmıştım sana.”
“Orospu çocuğu!”
“Biliyorum. Korktun. Korkma.”
“Ne korkması ya.”
“Ben bütün bir ömrümü seninle geçirmek istiyorum! Hiçbir şey yapmadan yanyana dursak da olur.”
Selim ne diyeceğini bilemiyor, “Eee… Daha çok erken değil mi? Böyle bir şeyi istemek. Daha iki ay oldu beni tanıyalı. Daha okul bitecek. Askerlik bitecek. İş bulunacak. Bir sürü şey var. Bir sürü yıl var önümüzde. Nasıl yani…”
“Bırak onu bunu…” diyor Hülya dimdik bakmaya devam ediyor “beni seviyor musun sevmiyor musun onu söyle?”
“Seviyorum tabi.” diyor Selim. Bakışlarını kaçırıyor.
“Tamam anladım.” diyerek donuyor Hülya. Derin bir nefes alıyor. Veriyor. Bir ejderhadan çıkan dumanlar gibi dumanlar çıkıyor burnundan. “Bundan sonrasını ben giderim. Sen evine dön.”
“Yaaa noldu şimdi ki!” derken kırılıp dökülüyor Selim.
“Yok bir şey! Sen evine dön yol yakınken.”
Selim kendisinden beklemediği bir şekilde belinden yakalıyor Hülya’yı, “Ben senin kocanım! Hep de kocan olarak kalıcam!”
“Yok!” diyor Hülya “Ben her şeyi anladım az önce!”
“Yaaa! Neyi anladın ki! Anlayamazsın! Bugüne kadar yaşadıklarımızı napcaz. Hatırlasana!”
“Neyi hatırlayacam! Dediğin gibi hepi topu iki ay oldu daha!”
“Offf! Zorlama beni! Bak şuram yanıyor cayır cayır! Yapma!” derken burun direği sızlıyor Selim’in.
Hülya hüngür hüngür ağlıyor. Selim tutamıyor kendini o da ağlamaya başlıyor. İkisi de salya sümük oluyor saniyeler içinde. Selim uzanıp Hülya’nın burnundan akanları yalıyor.
“Napıyosun ya!”
“Seni içiyorum.”
“Allah belanı versin.”
“Bela okuma.”
Sarılıyorlar sımsıkı. Bir bebeğin annesine sarılması gibi sarılıyorlar. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Hıçkırıklarını bastıra bastıra ağlıyorlar. Köpek başını kaldırıyor, kulaklarını dikiyor, havayı kokluyor. Sis iki kişiden oluşan tek bedeni kaplıyor. Tüm bunları hissediyor Hülya. İçinden bir ses bağırıyor, “Allah’ım nolur olsun! Nolur olsun!” Selim’in az önceki oğlan çocuğu hâli birden bire kayboluyor. Ne çabuk değişiyor insan. Kazdın mı, kazmayı vurdun mu bağrı ganimet dolu toprak gibi insan. Gömülü olanlar fışkırıyor. Aslında çok derinde değil. Vallahi değil. Tam şurada. Sol memenin altında neler var. “Allah’ım nolur olsun! Nolur! Kıyamete dek sürsün!” Öyle sımsıkı duruyorlar beş dakika kadar. Onlara sonsuz gelen bir beş dakika kadar. Selim’in yaşadığı şeye, şu an ki duygusuna inanamıyor Hülya. Selim’in kendi duygusuna inanamadığını sezinliyor. İnanamadığını ama içinin çok büyüdüğünü, bir deve dönüştüğünü, ergen bir oğlandan çocukluğuyla kucakalaşan bir yetişkine dönüştüğünü görüyor. Selim hayranlık uyandırıyor. Nasıl bu kadar hızlı değişti? Mucize ve olabilirlik arasında zihni gidip geliyor. Hafifçe ayırıyorlar bedenlerini yoksa yapışıp kalacaklar. Tam bulundukları yere kök salacaklar. İki farklı ağacın mesela erikle kirazın karışımından bir ağaç olacaklar. Erikiraz ağacı! Duruluyorlar. İyi hissediyorlar şimdi. Daha iyi. Yavrusunu yalayan kedi gibi Selim Hülya’nın gözyaşlarıyla kaplı yüzünü yalıyor. Dilin her değişinde Hülya’nın aklı başından gidiyor. Hülya’da yalıyor yüzünü Selim’in. “Vay anasını…” diyor içinden Hülya “Filim mi bu gerçek mi? Böyle bir şey gerçek olabilir mi? Korkmuyor benden. Kedinin içinden aslan çıktı. Nasıl da… Ah!.. Nasıl da babama benziyor… Bu kadarını, bu kadarını ummazdım!”
“Hadi gidelim çok geç kalacaksın!” diyor Selim.
“Kalalım ne var!” diyor Hülya.
“Her şeyin bir sınırı var!” diyor imalı bir tonda Selim.
Sarılıyorlar. İstasyonun alt geçidine doğru yürüyorlar sarmaş dolaş.
Geçitten geçip Asım Us’a girecekler. Muhtarlığın önünden geçip birbirine kaynaşmış iki beden olarak sokağın köşesine gelecekler. Selim apartman kapısından girinceye kadar bekleyecek. Hülya apartmandan girecek. Muzırca bakacak dışarı. Uzaktan bakışacaklar. Bir süre ayrılamayacaklar. Hülya apartmandan çıkıp, koşacak ve tekrar sarılacak Selim’e. Selim hafif sert bir tonda, “Hadi git artık!” diyecek. Hülya geri geri yürüyerek caddeyi geçecek. Yüzünde kocaman bir gülümseme. Topukları kaldırma çarpacak. Kaldırıma çıkacak yine geri geri. Geri geri Selim’e bakarak iki yanı çalılı apartman girişini katedecek. Sırtı apartman kapısına yaslanacak…
O da ne!
Alt geçitte bir adam yatıyor yerde. Yüzü, saçları, üstü başı kan içinde, sağ elinin orta parmağı geriye yatık.
“Bu ne lan!” diyor Selim . Eğiliyor. Adama bakıyor. “Abi iyi misin?” diyor.
Adam belli belirsiz kımıldıyor. Güçlükle sağlam eliyle “Yok bir şey.” der gibi bir hareket yapıyor.
“Polis çağıralım! Ambulans falan! Kaçtı numarası Hülya?”
Hülya omuzlarını kaldırıyor bilmem der gibi. Sanki olayın çok uzağında gibi. Korku, heyecan hiçbir belirti yok üzerinde. Öyle duruyor donuk. Niye öyle duruyor, der gibi bakıyor Selim. Adamın dudakları kıpırdıyor belli belirsiz,
“Kimseye telefon falan etmeyin. Ben kalkarım şimdi.”
“Ama…” diyor Selim “abi haşat etmişler seni. Bu ne ya!”
“Yok…” diyor adam “sıkıntı yok!”
Selim adamın boynuna asılı bir levha farkediyor. Yuh! Adamı dövmüşler boynuna da levha asmışlar. Ne tür bir sapık lan bunlar. Selim tabelayı okuyor. Yüzünü buruşturuyor.
“Abi kusura bakma ama! Bu boynundaki şeyde yazanlar doğru mu?”
Adam bitkin başıyla onaylıyor. Selim Hülya’ya bakıyor. Hiç mi merak etmiyor ne yazdığını? Merak etmiyor. Niye? Onu ilgilendirmiyor besbelli. Hemen gitmek istiyor galiba. O zaman gidecekler demek ki. Adamı öylece bırakıp gidecekler yani.
“Abi sana yardım etmek istiyorum.”
“Yok yok!” diyor adam “Hakettim!”
Selim Hülya’ya elini uzatıyor. Hülya Selim’in elini tutuyor. Yürüyorlar. Geçitten çıkmak üzereyken Selim son bir kez bakıyor yerdekine. Hülya bakmıyor. Selim’in eli istemsizce ayrılıyor Hülya’nınkinden. Çıkıyorlar. Asım Us’a giriyorlar. Selim allak bullak. Hülya tuhaf bir şekilde soğuk. Yürüyorlar. Muhtarlığın önünden geçiyorlar. Çok kötü oldu bu, diye düşünüyor Hülya. Çok kötü. Gecenin içine sıçıldı resmen. Gördükleri şey karşısında ayrı ama her şeye rağmen görünmez bir bağla bağlı yürüyorlar. Katediyorlar öylece sokağı tek kelime etmeden. Edemeden. Hülya’nın hayal ettiği ayrılış gerçekleşmiyor. Gerçekleşemiyor. Selim karşı kaldırımdan uğurluyor Hülya’yı. Hülya başı önde apartman kapısının önünde duruyor. Dönüp Selim’e bakıyor. Selim ellerini kot pantolonunun ceplerine sıkıştırmış, omuzları dikilmiş titriyor. Bir Hülya’ya bir alt geçidin oraya, karanlık başlangıcına bakıyor sokağın. Hülya kırık dökük elini kaldırıp selam veriyor. Aynı şekilde selam veriyor Selim. Apartmandan giriyor Hülya. Apartmanın ışığı kendiliğinden yanıyor. Işıklı girişte kayboluyor Hülya. Asansörün düğmesine basıyor. Otuz santim mesafe var burnuyla asansör kabini arasında. Ama Hülya ufka bakıyor. Çok uzaklara. Asansörden iniyor. Kat lambası kendiliğinden yanıyor. Anahtarını kapıya sokuyor, çeviriyor. İçeri giriyor. Soyunup dökünüyor. Salona geçiyor. Hafiften bir müzik sesi. 5. senfonin ana temaya hazırlık kısımları galiba. Babasıyla annesi masada oturmuşlar. Masada beyaz peynir, maydanoz, hıyar ve iki kadeh rakı. Yarısına gelinmiş bir yetmişlik şişe. Ziya gülümsüyor belli belirsiz.
Şehriban, “Saat kaç Hülya?” derken Ziya zarif bir bilek hareketiyle “Lütfen yapma!” der gibi Şehriban’ı susturuyor. Hülya’ya bakıyor. Hülya’ya bakan gözleri doluyor.
Hülya yutkunuyor lafı. Ama tutamıyor fazla içerde geri çıkarıyor, “Bu doğru bir yol mu sence?” diyor. “Tamam biliyorum bu soru gına getirmiştir ama yine de yeniden yeniden sormak istiyorum.”
“İş başa düştü napalım.” diyor Ziya. “Tamam biliyorum bu cevap gına getirmiştir ama yine de cevap veriyorum.”
Şehriban kederli iç çekiyor. Çaresiz başını öne eğiyor.
“Çalışıyoruz işte. Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy’de namımız yürüdü bile. Suadiye’de yeni bir tim kuruyoruz şimdi.”
“Polis geldi dün kapıya.” diyor Şehriban kaşlarını çatarak.
“Neee!” diyor Hülya.
“Yok bir şey. Karakola gittim. Herifle yüzleştirdiler bizi.”
“Eee?” diyor Hülya.
“Herif ‘Tanımıyorum. Bu onlardan biri değil.’ dedi.”
“Ohhh bari!” diyor Hülya. Cep telefonunu çıkarıp bakıyor.
“Ara.” diyor Ziya. “Ara çocuğu allak bullak olmuştur. Git odada konuş. Annen varken konuşamazsın şimdi.”
Şehriban kalkacak oluyor masadan. Ziya, “Lütfen! Beni masada yalnız bırakma!” diyor karısına. Kara sevdayla bakar gibi bakıyor Şehriban’a.
Hülya kalkıyor. Ziya’da kalkıyor. Baba kız sarılıyorlar. Şehriban kafasını sallıyor iki yana “Ne olacak hâlimiz!” der gibi.
Hülya ayrılırken Ziya elini uzatıyor son bir kez. Hülya elini görüyor babasının aşınmış derisini, kanlı kemik başlarını. Çarpıntılı, içeri odaya yürüyor koşar adım cep telefonuna bakarak. Odasına giriyor. Yatağının ucuna oturuyor.
Selim’i tam arayacakken, ekrandaki ismi üzerinde kasılıyor parmağı. Bir an öyle kalıyor. Sonra gevşiyor. Tüm vücudu gevşiyor. Göğüs kafesinde bir balon yükselip yükselip yumuşakça patlıyor. Bir görüntü canlanıyor: Bir oğlan çocuğu sokakta bir su birikintisinin başına çömelmiş, suya bakıyor. Ne var suda? Kimbilir? Bakıyor öyle. Dümdüz bakıyor. Sonra bir kız çocuğu gelip yanında dikiliyor. Bir süre sadece dikiliyor. Ardından o da çömelip suya bakıyor. Şimdi iki çocuk çömelmiş su birikintisinin başında. Konuşmadan, birbirlerine bakmadan bakıyorlar su birikintisine. Temas etmeden temas ediyorlar. Dokunmadan dokunuyorlar. Oğlan kalkacak oluyor. Vazgeçiyor. Kıpırdayacak oluyor kıpırdayamıyor. Kıpırdarsa her şey bitecek, dünyanın sonu gelecek gibi hissediyor. Kız çocuğu oğlanın hissettiği her şeyi hissediyor. Öyle kıpırtısız bir resim. Hiç solmayan.

Görüntü kayboluyor. Odasına dönüyor Hülya. Derin bir nefes alıyor. Tutuyor havayı içinde. Verirken hafif başı dönüyor. Gülümsüyor. Selim’i arıyor.

Merdâne

14 Haziran 2015

Dışarı bakarken, bir ân çocukça bir hisse yakalandı, “Gözlerimi yumarsam görünmez olabilir miyim?” Güldü. İçeri, sayılardan kilide baktı.

Aşağılarda, karanlıklarda, üstünde güneşin yandığı sık dalların altında, nehir köpüre köpüre akıyordu. Sonuna kadar açılmış pencerenin ortasındaki keten resim, çok eski hem de çok yeniydi. Köşede kallavî mumun alevi titriyordu. Mangalda bakır cezve fokurduyordu. Karınları dolu genç kızlar, tavus rengi tabaklarda fıstıklı lokum sunuyordu. Ve yedi karanlık adam, sedirlerde, sırtlarını geyikli halılara yaslamış kahve höpürdetiyordu. Bir elde çin fincanı bir elde horosan tespihi. Odaya girince sağ ve sol duvarda iki niş vardı. Nişlerle pencere arasında geyikli halılar ve halıların üstünde filinta gibi ak-47’ler asılıydı. Kapı tarafındaki sedirde üç,  karşısındakinde dört adam oturuyordu.

Adamlar  tek tek kahvelerini höpürdetiyor, her höpürtü tuhaf şeyler hatırlatıyordu. Höpürtüsüz anlarda kilim desenli öksürükler, gırtlakları konuşma artıklarından temizleyen hırıltılar kopuyordu. Gövdeleri, yüzleri belirsizdi. En çok elleriydi. Yıkanmaktan solgun elleri. Sonra nice ah! almış ayaklarıydı. Sonra bıyıklarıydı. Kaytan, pos, sarkık bıyıkları. Limon suyuyla taralı saçları sonra. Burda, asırlardır oturuyor kahve höpürdetiyorlardı: Katliamlardan önce ve sonra. Oda kömür, lavanta, çürümüş yaprak ve bayat balık kokuyordu. Pencereden giren esintinin tatlı hizmetiyle kokular ayrı ayrı duyuluyordu.

Sol sedirde kapıya ve nişe yakın oturan Merdâne, bu sefer başka bir hisse kapıldı: kahveyi herkesten başka mı höpürdetiyordu ki? Ensesi dikenlendi. Bu başkalık onu ele veriyordu belki. Cezbeye kapılmış gibi ama daha çok şeheviydi; ricad etmiş gibi ama daha çok gergin yayda bir oktu; küskün gibi ama daha çok nefret doluydu; yorgun gibi ama daha çok devletten bizardı ve durumu, fena hâlde kahveyi höpürdetişinden belli oluyordu. Olmuyor muydu? Bilebilse. Bilemiyordu. Bilememek mahvediyordu. Sırtı dikenlendi.

Üç yüz yaşındaki konağın ikinci katındaki misafir odasında, arka pencereden keten vadiye bakanların yedisi de mahvoluyor, yedisinin de sırtları dikenleniyordu. Beş bin yıllık höyüğün canlı torunları gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyorlardı, “mehmet?.. selim?.. fatih?.. yavuz?.. mahmut?.. orhan?.. alp?.. sarp?.. acun?.. mete?.. cengiz?..” yahut heft-merdân olarak, “kutub?.. gâve?.. ahyar?.. evtad?.. ebdâ?.. nukabâ?.. nücebâ?..” Lâkin gerçek adları bunlar değildi. Okkadar gizlemişlerdi ki mahlasları adlarını yutmuştu. Mahlasları ruhlarını yutmuştu. Şu titreyip duran çırak, çerağ, kandil, kendıl, lamba, mum?… Şaman mıydı, hıristiyan mı, müslüman mı?

Birden bir şey oldu. Bin yıllık bir sarsıntı. Fincanlar tabaklarda tıngırdadı. Hepsi aynı anda kulaklarını tıkamak istediler. Hepsinin aynı anda kulaklarından girip alınlarının çatına bir sancı aktı, burunlarından çıkıp hepsine baktı. Ve âniden bir topuz olup alınlarının ortasına çaktı  “ara… hayots… çiya… baban… alekos… simon… arçil…” Gel gör! Adamların tekinin bile eli kulağına gitmedi. Hiçbirinin yüzü değişmedi. Anıt gibi durdular durdukları yerde. Böyle katı bir örtülülük nasıl olur? Dil bu örtüyü diyebilemez. Diyebilse. Merdâne yediliğini bilebilse. Acı belki sürmez.

Camın önündeki sedirde oturan Bigane yordu, “buraların içi nar… her şey içinden olur… içteki, gün gelir düşer toprağa… yeşerir yeniden olur… biz, efendiler!.. buraların içiyiz… meyvenin eti, içine göre etlenir… demek, iç nasılsa et öyledir… ha?…”

Mestâne, Hengâme, Festâne, Dürdane’yle birlikte kahvelerini höpürdettiler.

Merdâne, höpürdetmedi tek. Alnından giren topuz yarasaya dönüşmüştü. Kafasının içinde uçuşmaktaydı. Yaprak ayalarından sekip gözüne sıçrayan ışık gözlerini kamaştırdı. Altısı da olmayan gözleriyle ona baktılar.

Merdâne yakalanmıştı. Kilit, anahtarı açmıştı. Başını öne eğdi. Asırlardır kurtulmak istiyordu. Katl istemiyordu. Ama buraların içi buydu. O giderse, bırakırsa. Şu allı güllü sedirlere bir daha bağdaş kurmazsa, buraları buralar olur muydu? Buralar nereler olurdu? Buralar güzeldi. Taşıyla kışıyla, aşıyla başıyla, aşığıyla acısıyla… Buralar bizim olmazsa kimin olurdu? Karıların, kızların, oğlanların, hayvanların, nebatatın, tellâk-ı dil rübaların, cins-i lâtiflerin mi? Belki öylesi daha iyi olurdu. Destur!!! Merdâne, katl istemiyordu artık. Ya? Adını, gerçek adını hatırlamak istiyordu. Döktüğü kan birikse deniz olur. Yumaya sabun, kese, hamam, nehir yetmez.

Olmayan gözlerinde canlanıyordu: gırtlağını sıktığı, boynunu kırdığı, bombayla lime lime ettiği, burgaç kurşunlarla göğsünü parçaladığı, kollarını kestiği, parmaklarını ters çevirdiği, taşaklarını burduğu, bızırını çizdiği; zorla, kanatarak içine girdiği çocuklar. Boynuna şiş batırdığı yaşlılar; göt deliğine çivili sopa soktuğu esirler… Yaktığı, bombaladığı camiler, havralar, kiliseler, hanlar, evler, okullar, kahvehaneler, meydanlar. Pusuya düşürdüğü subaylar, münevverler, vekiller, sanaatkarlar, âlimler.

Buranın etini, güzelliğini yaratan iç; destanlar, efsaneler, kasideler, ağıtlarla güzellenen katl, hak adına yapılan haksızlık –yeter gayrı! yazılmasın toprağa, yeşermesin diye yeniden, ayrılmak istiyordu artık sağ ve dahi sâlim. Yankılı zihininde dönüp duruyordu kararlar, tereddütler, ürkeklik, korku ve sadakat yeminleri.

Nihâyet görmüşlerdi gözlerini. Görmüşlerdi gözlerinde gözlerini. Yedi kâtilin yedisi de katl istemiyordu asırlardır. Genç kızlarına kodukları bebekleri çekip çıkarmak; kucaklamak  istiyorlardı. Yedisi de ızdırap içinde gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyordu birbirlerinden gizleyerek. Kurdukları ikircikli hayâllerin herbirinde bu niyet, bu sıyrılış, bu hüsn saklıydı. Ya nasıl kurtulacaklardı filinta doğup, olup, filinta  gibi yitmekten?

Yedi kâtilin yedisinin de kafaları karman hem de çormandı. Günlerce, aylarca çıkış aradılar. Kimi yollar buldular. Sulh yolları. Matematik, geometri, fizik, hukuk, felsefe, edebiyat, musîki, tiyatro ve benzerleri. Lâkin ara, dar, karmaşık, ince yürünen yollar kırmıştı tek tek kalın bileklerini.

Elbet bildiklerini yaptılar. Merdâne, yoksunluk nöbetinde bir müptela gibi tespihi fincanı fırlattı; atılıp ak-47’yi kaptı… Bigane de diğerini kaptı… Fincanlar tespihler ayda uçuşur gibi yavaşça havada savrulurken; ateşlenen kurşunlar boğuk çınlar, kurşunlar sakince vınlarken duvar halılarınındaki geyikler vuruldu önce, sonra karnı dolu genç kızlar vuruldu, sonra dalların altından gelen renkler, ahenk ve misk-ü amber vuruldu, gökyüzü vuruldu sonra. Oda, ocak, yurt, dişlileri dağılmış bir makine gibi sarsıldı, aksırdı tıksırdı, kasıldı gevşedi. Kallavi mumun alevi küçüldü, büyüdü, sağa yattı, sola yattı ve sonunda her yeri kapladı…

Hâsılı, başta Merdâne ardından aydınlamaya çalışan yedi kâtil, etimizdeki kırık dallar ve camlar arasına, yedi tohum kitleyerek toprağa çekip gitti…  

Erguvan Ağacı

27 Mayıs 2015

Sokağın başındaki çiçeklenmiş erguvana sırtını yaslamış genç adam, parmaklarını öylesine ağacın gövdesine değdirdi.

Adamla çocuk karşı kaldırımdaki genç adamı görmemiş gibi yaparak, buna karşılık, erguvan ağacına çaktırmadan bakarak ilerlediler. Genç adam, sağ eli ağacın gövdesinde, öyle, geride kaldı. Adamla çocuk yürürlerken çocuk,

– Baba birlikte gökyüzüne bakalım mı? dedi.

Bu sefer karşı kaldırımda iki yaşlı adam birbirlerine bakmadan,

– Günaydın! diyerek selamlaştılar. Durmadan yollarına devam ettiler. Bakışları diri, sırtları kambur.

– Nerden geldi aklına “Birlikte gökyüzüne bakalım mı?” demek. Bir masal kitabından, bir filimden mi aklında kaldı?

– Hayır! Bilmem! dedi çocuk.

Ergenlik çağında pek genç bir oğlan,  niye öyle yaptığını bilmeden hanımelilere yanağını sürttü. İnce bedenini daha da inceltti, bahçe duvarıyla çocuk arasına sıkışarak, yanlarından geçti adamla çocuğun.

Adamla çocuk kaldırımın ortasındaki elektirik direğine geldiklerinde ellerini bıraktılar, direği geçtikten sonra tekrar el ele tutuştular.

Şimdi de karşı kaldırımda bir sokak köpeği, sokağa bırakılmış su dolu bir kaptan su içereken,  yaklaşmakta olan sahipli bir köpek ona çılgınca havlayıp hırlayarak göz dağı verdi. Çocuk irkildi. Hırlamak, havlamak isteği kapladı içini. Vazgeçti.

Bir başka apartmanın bahçe kapısının ardında iki yaşlı kadın göz göze bakarak birbirlerine yemek tarifi veriyordu. Çocuk yaşlı kadınlara gülümsedi. Onlarda çocuğa gülümsedi. Adam, çocukla kadınlar arasındaki gülümsemeye gülümsedi.

Sonraki apartmanın bahçe duvarındaki kediyle çocuk bakıştılar. Çocuk ürkerek gözlerini kaçırdı. Kedi umursamadı. Esnedi, yalandı.

Sokağın başına geldikleri an bir genç kadın çıktı karşılarına. Adam genç kadına yol vermek için çocuğuna yaklaşarak kaldırımın cadde tarafında yol açtı. Genç kadın aynı anda çocuk tarafına hamle yaptı. Adam durumu düzeltmek için bu sefer de diğer tarafta yol açtı. Genç kadınsa aynı anda adamın tarafındaki açılan yola hamle yaptı. Üç dört kere böyle bocaladılar. Genç kadın sonunda, çocuğun tarafından tuhaf bir mahcubiyetle geçti gitti.

Genç kadın ileriye bakarak, ama ilerdeki hiçbir şeye odaklanmadan yürüyordu. Sanki önünde ufkunu sınırlayan bir şey yokmuş gibi sonsuza bakarak ilerliyordu. Bir toz bulutunun içinden geçer gibi sahipli köpeğin kopardığı yaygaranın içinden geçti. Kalbi hızlandı. Kalbi hızlandıkça ayakları yavaşladı. Ayakları yavaşladıkça kalbi hızlandı. Duvardaki kedi genç kadını umursamadı. Yaşlı kadınlar da. Elektirik direğine gelince durdu. Soluklandı. Düşünmemeye çalıştı. Neyi düşünmemeye çalıştığını da düşünmemeye çalıştı. Kulaklarının arkasına kadar kızardı. Devam etti. Az önceki ergen oğlan, bu sefer sol yanağını hanımelilere sürterek v yine neden sürttüğünü bilmeden ters yöne yürüyordu. Omuzu değdi genç kadına geçerken. Anlam vermediği bir hisle durakladı. Sonra devam etti.

Genç kadın yolun öbür ucuna geldi. Erguvan ağacının altında, sırtını ağaca yaslamış, eliyle ağacın gövdesine dokunan genç adama baktı. Karşıya geçti.

– Merhaba Zeynel.

– Merhaba Canan.

Canan, gözlerini kaçırdı.

– Kaçırma gözlerini.

– Niye?

– İşte.

Canan, her zamanki gibi, kendini zorlayarak baktı Zeynel’in gözlerine. Gözleri üşümüş gibi titredi. Islandı. Yine kaçırmak istedi bakışlarını. Tuttu kendini. İnat etti. Bu sefer kaçırmadı.

El ele tutuşup yürürlerken bu kadar çekinmiyordu; hatta hiç çekinmiyordu. Ama göz göze bakınca…

– Göz göze bakmak başkadır, dedi oğlan. Göz, göze bakmaz aslında. Göz göze değer. Nazar değdi, derler ya! Onun gibi.

– Ukala! dedi Canan.

– Kaçırma gözlerini! Bakmaya devam et lütfen! Sen de ukalalaş! Çünkü ukalanın biri olduğum için gözlerinin içine bakabiliyorum ben! dedi Zeynel.

Canan içinden konuştu,

– Sarılmak hatta öpüşmek bu kadar zor değil. Bu! Bu çok zor. Bir yandan çok güzel. Çok çok güzel hem de. Öylesine güzel sarsıyor, sarhoş ediyor ki beni, alışırım gibi geliyor. Öyle alışırım ki bir daha vaz geçemem gibi  geliyor.

Çılgın fikirlere sahip olduğuna inanan genç adam gözlerini ayırmadan bakmaya devam ederken, üst üste kaç kere genç kadına sarılmak istedi. Sarılıp öpmek istedi. Ama tuttu kendini. Tuttu çünkü, Canan’ı sarılıp öpmenin, bu kadar muhteşem bir haz veremiyeceğine emindi. Hatta sarılınıp öpüşülünce her şey bitecek gibi geliyordu. Gülümseyerek,

– Bir yerde okudum. Yalandır belki. Aşıklar birbirlerine böyle bakınca, bir süre sonra kalpleri eşit çarpıyormuş. Bilemem!

– Bilemem, sözü çok yakıştı sana, dedi Canan.

– Yine de şunu çok iyi biliyorum. Gözü korkutan başka bir göze bakmak değil. Aynı zamanda o gözün de sana bakıyor olması. El ele tutuşmak öyle mi ya? El elin içinde kaybolup gitmeyi, nerden biliyorsa, iyi biliyor. Bence, yani demek istiyorum ki gerçek ilişki, göz gözün içinde kaybolduğunda kuruluyor.

Genç kadının şakağında o meşhur mavi damar belirdi,

– Kapa çeneni salak!

Genç adam ukalaca gülümsedi,

– Niye ki ne?

– Sen böyle konuşmaya devam edersen göz gözün içinde kaybolup gitmez. Böyle konuşunca, bir göz ancak ötekinin canını yakar!

Genç kadının şakağındaki damar kayboldu.

Adamla çocuk okulun kapısında durdular. Adam,

– Rüzgâr!

– Efendim baba?

– Gökyüzüne birlikte bakalım mı?

Adamla çocuk gökyüzüne baktılar.

sokak davası

01 Eylül 2014

yoğurtçu parkı’yla moda parkı’nın içiçe geçtiği yamacın dibinde; geceyi üçer bira, birer çift kağıtla bağlayan zafer’le nuri’nin karton kutularının önündeki çimenlikte; sabaha karşı bi kadın, kalbine saplı oluksuz sustalısıyla yatıyodu kupkuru. soğuk paslı tenekede ıslak küller, yeşillikte ıslak köpek kokusu v havada ıslak leş kargalarının sık örgülü, kara sesleriylen beraber, çiydemler yağıyodu üstüne.

tamay öpüyodu alnından, ambulans v iki ekip otosu geldiler. kaldırdılar yeşil yatağından kadını. nuri’yle zafer’i çekip çıkardılar naylon damlı, karton kutularından. götürdüler ekip otosuyla, varlıklarına birer delil olaraktan. sordular, sordular, sordular. zafer, ezildi büzüldü, eğildi büküldü. nuri doğruldu dikeldi, küfürler savurdu. her ne kadar nemrut’tan daha nemrut olmamaya çalıştıysa da, tutamadı kendini kafayı koydu denk geldiğine. ne yapsın, ne etsin policayızlar, ikindide zafer’i, yatsıda deli lan bu, diyerekten nuri’yi saldılar.

cinayet büro amirliğiymiş, olay yeri incelemeymiş teşrif etmedi bittabi. kim uğraşsın sustalısını kalbine saplayan fahişenin biriyle. söylentiye göre, hababam sınıfı v özellikle mahut hoca sever semtin babacan komiseri çantaladı cinayet masasına konacak işleri. hımmm!? tespit edilemedi çimenlikteki kadını ptt yanındaki kontörlü telfonlardan biriyle ihbar eden ‘iyi kişi’. ilgili kamera kayıtları incelendi. barakalardaki balıkçılara, ordan geçen taksicilere, çevre sakinlerine soruldu. kimse dişe dokunur bişiy demedi. babacanın şüpheleri de olsa ucundan acık, eh! şahsi bilgileri de alenen gösteriyodu ki intihar etmişti -bakırköy raporuna göre- bipolar orospu hanımefendi. yazık oldu geride kalan on yaşında evladına.

zafer önden gidip çoktan kurmuştu kartonlu, naylon damlı köyü. ardından nuri geldi. iki evsiz girip geceye doğru kutularına, daldılar sıkınıtılı uykularına.

zafer’in altında yer depreşiyodu yine. nuri’nin uykusunda karısı gene. bi kutuda yıkılan şehir, öbüründe havada ruh gibi dolaşan aşk hastalığı. zaman zaman iki rüya karışıyodu birbirine, kurtulmaya çalışıyolardı birbirlerinden. kurtulmaya çalıştıkça birbirlerine dolanıyolardı. uyudular işte böyle karışa döne, iki evsiz bir akşamdan ertesine. ruhun ızdırabını görüntüye tercüme eden el-kimya! ah! kâfir kimya!

zafer uyandı önce. salı pazar’ından çıkma limon sandık parçaları, kırılmış kuru dallar, gaste kağıtları, yoğurt kâseleri, umutsuz aşk mektupları… ne bulduysa attı tenekeye. yaktı, oturdu başına. öf! ulan! oy! oğlan! bira yok, ot yok, muhabbet mort. bi it var. iti mi yiyip içcez amına koyiyim. ne bok yiycez. ölüyoz acımızdan. derken nuri uyandı peşine, kan ter içinde. oturdu isli ateşin başına, cinaslı kâbusun yanına. durdular öyle. dünya sanki durdu da. elde avuçta, görüntüyü ruha tercüme edecek ne tâkat, ne âlât, hiçbişiy kalmadı da, tenekeden çıkan yalımların pisi, dumanın isi, ısının izi bizim bu arkadaşların resimlerini yeniden yapa boyaya, iyicene yabancı bi lisanla sakladı da hurufata, durmak durmamaklaştı iyicene. bu şehir öyle! adamın suratını tecavüze uğramış bizans kalıntısına benzetir böyle. roma’nın âsarı v âsâbı pörtler hep bi taraflarımızdan. niyse!

önlerinden siyah poşetlerle siyahlı bi adam geçti. havada seyrek örgülü karga sesleri. poşetlerden bira şişelerinin cılız şarkısı geldi. altının şıngırtısı ne! ‘gold’un çıngırtısı yanında. ha?! iyi akşamlar, buyur birader, nereye buyurucak? ne var ki buyurucak, manyak mısın zafer?! derken buyurdu, rahatsız etmiyim sizi. buyurdular. köhne bedenlerinin üstüne oturdular. tenekeden tüten isin, pisin, sisin ortasına. havadan sudan, dereden tepeden, ölümden öldürmeden konuştular. nuri sustu, zafer konuştu. zafer konuştu, adam dinledi. tanıştılar. adam ben dedi, nezih dedi. müşerref oldular. neydi o dün geceki vukuat? zafer anlattı. nuri sıkıldı mizantrop nazarlarla. zafer anlattı nuri kesti biçti. niyahet! dem uykuya yetti. nezih demir alırken, bizimkiler yiğitçe daldılar kutularına. sanırsın uslu lodosta dibil dibil iki duba.

ertesi gün nezih’i görmüşler martılar stadın karşısındaki kahvede. hararetle anlatırken. notlar alıyoken karşısındaki dinleyen. melih cevdet’len orhan veli pozu kesiyolarmış inceden. yoo! kazın ayağı öyle değil! ya nasıl? ne biliyim abi? bi piçlik kondurdum bunlara içimdeki. o yağni! hem martıların tanıklığını kim ipler ki.

o şaibeli günün akşamı, nezih yine geçerken durdu, elleri yine dolu. havada yine seyrek örgülü karga sesleri. zafer yine çağırdı baldan tatlı sirkeyi. yine ateş, yine is, sis, pis. ağaçların dalları indi kalktı. kara kanatlar havalandı. biralar plop! plop! açıldı. yine dere tepe düz gidildi, mevzu nasılsa ölmeye öldürmeye geldi. işte orda, tam orda nuri ayağa kalktı, dikeldi.

“kimsin, nesin, necisin ulan sen. salla silkele, neyi ayıklıyon bizden götveren!”

nezih biraz ürkekçe ayaklandı “ölüm en gizli mesleğidir hepimizin!” derken.

“sikerim senin ismeti’ni de özel’ini de! ne istiyosun ulan! ne istiyosun! ne sikime karıştırıp duruyosun çorbayı!” diye hırladı.

nezih allem kullem, kem küm etti. epem küpüm, ipim kuşağım falan dedi. nuri daha fazla dayanamadı koydu kafayı. uzattı iki seksen nevaleci başıyı. zafer girdi araya. ona da çaktı tokadı. muhabbeti taammüden dağıttı. uzakta martılar bağırdı. nezih doğruldu. üst dudağında koyu bi kan pıhtısı. cüzdanını çıkardı. gösterdi polis kimliğini. özür diledi, kendini sakladığı için. kusura kalmayın, kusur bende dedi. bu kadın intihar etmedi, öldürüldü; bişiyleri görme ihtimaliniz çok yüksek olduğundan, efendim işte, sizi incitmeden belki bir iki lâf alırım ağzınızdan diye ben… dedi. peki lan! dedi nuri. ben müşahidim. hem de çok iyi. ama şimdi olmaz. bugün git yarın gel. yarın şehadet edicem, dedi. nezih tuhaf, bulanık bi yüzle ikiledi. zafer kalktı. küskün, darmadağınık, salya sümük sığıştı karton evine. dünkü yiğit uyku nerde? serildi iki köydeş dönmeli terlemeli kâbuslarının dalgalı denizine. bir yanda evler yıkıldı her zamanki gibi; öbür yanda iyice karıştı işler:

nuri evveli gün öldürülen kadını gördü. bileğinden tutup, çakıyı kadının kalbine saplarken gördü kendini. kadının yüzünün karısının yüzüne dönüştüğünü gördü. kendi başının karga başına dönüştüğünü gördü küçük küçük zifiri çiziklerle nakşedilmiş bi kasnakta. karısı bağırıyodu, “korkuyorum senden!”

onlar böyle devinip dururken efendim,

martılar yine dediler ki nezih stadın ordaki kahvede, burnunda bandaj, konuşmaya oturdu aynı genç arkadaşıyla. o anlattı genç arkadaşı yazdı çizdi. sonra dedi ki nezih genç adama şifreli bi mesaj verir gibi, “osman sahaya inmek iyi gelir belki. akşam sen de gel istersen.”

gün akşam oldu. martılarla kargalar cenge tutuştu. baykuşlar uyandı avlanmaya. fareler çıktı hırsızlığa. kuşlar memelendi, sürünenler kanatlandı. çağın çanına, çığırın çığına gelindi. oturdu dört eleman, teneke ateşinin başına. herkes baktı nuri’nin ağzına.

“bi odadasın belki sokaktasın. kapı kilitliyse, eh! anahtarın da yoksa bi de, her iki şekilde maphussun. bitti. nokta. tek… evet! kızı öldürdü biri tam burda. şimdi ben sana katili söyliycem. ama davasını görücez gene burda. polis, savcı, yargıç karışmıycak işimize. katil kendi seçecek kendi çekecek cezasını. ya sokağa hapsolucak bizim gibi. ya da tazminat ödiycek öldürdüğü kızın çocuğuna. yetimhaneden alıp bakacak bi ömür. ne dersin polis efendi?”

nezih ıkındı sıkındı. ne diyceğini bilemedi önce. olur mu öyle şey, kanun manun zart zurt, dedi. eveledi geveledi. nuri nuh dedi peygamber demedi. nezih katili öğrenecek ne yapsın. sonunda pes etti.

“iyi! o zaman bak şimdi. şimdi o gece. öncelikle zafer sızıp kalmıştı şurda.
uzaktan sarmaş dolaş bi çift geldi. birbirlerini çok sevdiklerini anladım. nerden dersen? ben anlarım. öyle bi muhabbetliydiler ki. dalda iki kiraz gibi yarabbim. sonra delikanlı üstünü çıkardı çimenlere serdi. oturdular üstüne. çimenlik seyran. yıldızlara baktılar konuşmadan. ulan dedim bunlar meseleyi çözmüş. harbiden şahane iki tip. çimende iki yıldız. sonra fısıldaşmaya başladılar. fısıldaşmayın lan dedim. durun öyle. ne güzel duruyodunuz lavsıtori hesabı. bozmayın resmi. ama onlar fısıldaştılar gene. lafla aşkın arası limoni. ne bilsinler. olsun lan dedim bak tatlı tatlı fısıldaşıyolar gene de muhabbete devam. derken bi tık oldu, delikanlı sesini yükseltti ‘hani bi daha başlamayacaktın.’ dedi. kız da yükseltti sesini. “n’apsaydım!” dedi. oğlan kalktı ayağa. ileri geri hızlı hızlı yürüdü durdu. çimenlere tekme attı. alnına vurdu elinin içiyle, bööle. kız dizlerini çekti. çenesini dizlerinin üstüne koydu. daha demin çimende iki çiçektiler. ahh yarabbicim. boşuna mı dedik konuşmayın diye… sonra kızın yanına geldi çocuk. eğildi. ‘bi daha gitmiyceksin!’ dedi. aman nasıl haşin. aman nasıl yiğit böyle. ‘mecburum.’ dedi kız. bozmadı. hiç. çocuk bi sustalı çıkardı çizmesinden. kıza tuttu. ‘gitmiycen dedim lan.’ dedi. kız yaman belli. ‘gidicem. gitmek zorundayım.’ dedi. oğlan tepinmeye başladı yeniden. sonra eğilip ‘gitmek istiyosun ha? gitmek istiyosun ha?’ dedi dişlerini sıkıp. ‘evet.’ dedi kız dik dik bakıp bu seferinde. o zaman oğlan kendi kollarını doğramaya başladı.”

derken kollarını sıyırdı nuri.

“çimenler kan oldu. tam şurda. tam şurdaki uçurumun kenarında. kız ‘niye yapıyosun! niye beni üzüyosun. Bana acımıyosan, kundaktaki bebeğe acı. ben gitmek zorundayım. anlamıyo musun? senin paran yetmiyo.’ dedi. gözleri öyle güzeldi ki. saçları öyle güzeldi ki. dudakları şeker gibiydi. kundaktaki bebek gibi kokuyodu. oğlan uçurumdan uçurumdan kutulara doğru yürüdü geri geri. buz gibiydi. sanki düşmanına bakıyodu it. kız oturduğu yerden, uçurumun kenarından kalktı. oğlana yürüdü. oğlan çekildi. kız yaklaştı. oğlan çekildi kız yaklaştı. sonra oğlan durdu kız da durdu. oğlanın yaralı kollarını öptü. yaralara yanağını elini bastırdı. Güzel yüzü, pamuk elleri kan içinde kaldı. bi ân öyle baktılar. karşı karşıya durdular. kız ‘beni itme.’ dedi sanki ‘beni it’ der gibi. oğlan kızı itti. yavaşça mavaşça ama itti. bu sefer kız yürümeye başladı geri geri. uçuruma yürüdü. oğlan baktı. gururdan taş kesilmiş baktı öyle. kız yaklaştı uçuruma. topuğunu uçurumun kenarında hissetti. sendeledi. dengede durmaya çalıştı. oğlan gene kıpırdamadı. kız dengeyi buldu. yalvar yakar baktı.
oğlan kaşlarını daha bi çattı niyeyse. kız ‘senden başka kimseyi sevmedim’ dedi öylecene kendini uçuruma bıraktı. oğlan olduğu yere yığıldı kanlar içinde.”

zafer, “of be ağbi” diye mırldandı birayı fondip yaptı. zuladan bi cigaralık çıkarıp yaktı. bi fırt çekti, osman’a uzattı. osman bi fırt çekti nezih’e uzattı. nezih bi fırt çekti nuri’ye uzattı. nuri bi fırt çekti, bi fırt daha.

“şimdi söyle davamızı burda mı görcez nezih efendi?”

“evet” dedi nezih. inceden burnu sızlayarak.

“ o zaman hazır ol, söylüyorum kâtili.”

ağaçlar, otlar, uçucucular, sürünenler, deniz… her şey hazırola geçti.

“kâtil sensin. kız sana bıçak sallarken bileğini tuttun yukarı ittin. bıçak kızın göğsüne saplandı. doğru mu?”

nezih busbulanık “doğrudur!” dedi.

“seç o vakit cezanı.”

nezih başını eğdi. iki el tabanca sesiyle kaldırdı başını. nuri’yle zafer başlarından vurulmuş kanlar içinde yatıyodu. osman elinde silah, “mecburdum!” der gibi aptal aptal bakıyodu.

efendim! ayrıntıdan kaçalım. zamanı sıçratalım. aradan tam bir yıl geçti. şimdi yoğurtçu parkı’yla moda parkı’nın içiçe geçtiği yamacın dibinde ikamet etmekte nezih. bi kargalar bir martılar ziyaret etmekte dallarını. gel gör! kimse sormaz hallarını.

nedir hikâye?

17 Haziran 2014

1hikâye nedir? sorusundan nedir hikâye? sorusuna geçildiği gün bişiyler olabilir.

kabataş adalar/kadıköy iskelelesi’yle kabataş deniz otobüsü iskelesi arasında kadın, adam, mclaren pusette bir bebekle bir suudi aile yürür. ne var bunda? n’olsun! turist işte! devam edilir, bekleme yapılmaz.

tam karşıdan abla kız, iki suriyeli mülteci gelir. ablanın elinde ülkelerine ait bir belge vardır. arap harfleri yıpranmış, solgun kağıdın üzerinde birer hüzünlü resim olarak nefes alır verir.

abla kız, suudi aileye yanaşır. suudi baba elinde belge taşıyan suriyeli mülteciyi  eliyle iter.  ablacık sendeler, kardeşi düşmemesi için destek olur. arap harfleri dalgalanır.

artık yürünmez, durulur. suudi babaya, arapça “ayıb, ayıb!” derken akıldan ışid vahşilerine en çok asker veren ülkelerin suudi arabistan v libya olduğu hatırlanır.

hakkaten! nedir hikâye?

Ütopya

27 Nisan 2014

Yirmi beş ülke ve yüz binlerce muhtarlıktan oluşan Doğu Avrupa Birliği Bakanlar Kurulu’nun haftalık olağan toplantıları son aylarda artan bir gerilime sahne oluyordu. Gerilimin kaynağı, Yüksek Muhtarlar Kurulu’nun yani muhtarlıkların merkezi hükûmet üzerindeki yeni iktisadi talepleriydi. Önceki hükûmetler uzlaşmanın bir yolunu bulmuş; bütçe kaynaklarının yetersizliğini, genç birliğin kısıtlı olanaklarını öne sürerek muhtarlıkları ikna edebilmişler, muhalefetin havasını almayı başarmışlardı. Ancak, son haftalardaki gerilimin düzeyine bakılırsa yolun sonuna gelinmiş görünüyordu. Yüksek Muhtarlar Kurulu, muhtarların tek tek veya topluluklar oluşturarak kendi bütçelerini oluşturma isteklerini yani yerel vergi sistemine geçiş talebini kırk küsûr muhalefet partisinin desteğiyle, artık sertten de sert bir dille ifade ediyorlardı. Öyle görünüyordu ki bugün, burda Kamutay Binasına bitişik kurul salonunda ya istekleri dikkate alınacak ya da birlik ufalanmaya başlayacaktı.

Kamutay Binası çevresindeki kurul, gösteri, spor, yemek salonlarıyla; avluları, bahçeleriyle; tam, yarım ve çeyrek kubbeli örtü sistemleri ve tonozlarıyla bir külliyeyi andırıyordu. Kamutay binası Birliğin en özgün yapılarındandı. Tuğla yerine çelik karkasa döşenen saman balyalarından inşaa edilmişti. Bina tabanındaki yaylı dinomalar, çatısındaki güneş panelleri, bahçesindeki son derece estetik rüzgâr güllerinden aldığı enerjiyle aydınlanıyor, ısınıp soğuyor ve dünyayla iletişim kuruyordu… Bakanlar Kurulu’nun yedi yüz elli dördüncü haftalık olağan toplantısında söz alan ilk kişi DAB Yüksek Muhtarlar Kurulu temsilcisi Selim Miroslav Mihail şöyle konuştu, “Sayın başkan ve değerli bakanlar! Birliğimizin kuruluşundan bu yana muhtarlıkların yönetimdeki inisiyatiflerini aşama aşama arttırdıkları su götürmez bir gerçektir. Umarım bunu hepimiz devrimci demokrasimizin dinamik yükselişi olarak anlıyoruz?.. Mahalle, köy ve semtleri için çalışan, sağlık, eğitim, bilimsel araştırmalar, adalet, altyapı ve kültürel etkinliklerde muhtar olan birlik halkları, evet, şimdi de vergi sisteminde kısmi bağımsızlık taleb ediyorlar. Eee… Ben de bu talebi haklı buluyor ve desteklediğimi bildirmek istiyorum. Saygılarımı sunuyorum.”

Kurul uğuldadı. Bakanlar ve olayı yerinde seyreden bazı yurttaşlar mırıldanıp durdular. Her zamanki gibi toplantı internet, televizyon ve radyodan canlı yayınlanıyordu. Ve gene her zamanki gibi Birlik’te yaşam durmuş herkes sadece toplantıyı izliyordu. Doğu Avrupalılar’a göre tek partili sosyalizm anti-demokratik, serbest piyasa demokrasisi ise yalnızca sermaye sahipleri içindi. Bu yüzden hükûmet ve muhtarlık etkinliklerini adım adım izlemek; ardından değerlendirme kurullarındaki tartışmalara katılmak her Doğu Avrupalı’nın en temel yurttaşlık görevi ve Devrimci Demokrasi’nin gereğiydi.

YMK Temsilcisi’nin ardından DAB Güvenlik Bakanı Isabel Katherina Mabelle patladı, “Bize neler oluyor arkadaşlar?.. Sorarım size! Bu talebin kabûlu yıldan yıla bütçedeki payı azaltılan bakanlığımızın lağvedilmesi anlamına gelmez mi?”

Kurulu derin bir sessizlik kapladı. Salondaki yurttaşlar tebessüm ettiler.

Güvenlik Bakanı devam etti, “BAB ordusu her gün güç kazanır, modern teknolojiyle donanırken, bizim silahsızlanmaya ve askersizleştirmeye yönelik güvenlik stratejimiz kabul edilebilirlik sınırını çoktan aştı. Bence yerel vergi sistemine geçiş bütün bakanlıkların payının azalması anlamına geldiği gibi bir tür somut parçalanma anlamına da geliyor. Benim görevim Birliğin bütünlüğünü sağlamaktır. Bu yüzden bu talebi kesinlikle reddetmekten yanayım. Üzgünüm.”

İzleyen yurttaşlar kıkırdadılar hafiften.

Kültür Bakanı Valeria Luka Dimitros atladı lâfa, “Siz nerede ve hangi çağda yaşadığınızı unutuyorsunuz sanırım sevgili bakan. Bizim silahsızlanma stratejimizin Batı Dünyası’nda nasıl yankılandığını çakozlamıyorsunuz herhalde. BAB kamuoyunun hükûmetlerini silahsızlanma konusunda nasıl sıkıştırdığını görmüyor musunuz? Paris, Londra, Berlin sokaklarında silahsızlanma ve barış için polisle çatışan gençlerin dinamik demokrasimize nasıl da özendiklerinin farkında değil misiniz? Üstelik Doğu Avrupa’lı olduğunuzu unutup Batı Avrupa’lı asker-patron ve bürokratların üslûbuna benzer bir üslûpla konuşuyorsunuz. Hah hayy! Kusura bakmayın ama asıl ben, sizin gibi bir bakana sahip olduğumuz için çok üzgünüm. Gene de sevgilerimi sunuyorum. Allıklı yanaklarınızdan öpüyorum”

Bu lâflar üzerine Bakan Isabel’in al yanakları kıpkırmızı oldu ancak karşılık vermekten kaçındı. Kurul üyelerinin çoğu travesti kültür bakanı konuşurken hak vererek başlarını salladılar çünkü. Kurulu izleyen yurttaşlar da kahkahalarını bastırmayı bildiler… Güvenlik Bakanlığı lağvedilmeyecekti belki ama, büyük olasılıkla birliğin politik ve iktisadi karar alma sürecinde etkinliğini iyiden iyiye yitirecekti.

Gerginlik bir parça gevşedikten sonra İktisat Bakanı Perhan Piriştina Üleş sakince ayağa kalktı ve konuşmaya başladı, “Saalık, bilim, sanat, eyitim, adalet, güvenlik gibi konularda muutarlıklar, ükûmetin üzerinden fevkalede büyük bir yük aldılar. Biz bu konularda eşgüdümü saalamak, öneriler sunmakla yükümlü olduk sade. Bütçe büyük ölçüde raatladı. Son beş yıldır üst üste bütçe fazlası veriyoz. Bütçeyi raatlatan muutarlıkların, yerel vergi sistemiyle ödüllendirilmesi kaçınılmaz görünüyo. Saygılarımı sunuyom epinize.” diyerek aynı sakinlikle sustu ve yerine oturdu.

Isabel Katherina ise kendini tutamadı ve tahta masaya bir yumruk indirdi.

Onun masaya yumruğunu indirmesiyle birlikte İçişleri Bakanı Selin Kastro Moni fırladı ayağa, “Kusura bakmayın yoldaşlar! Ben Savunma Bakanı’mıza katılıyorum. Hatta daha da ileri gideceğim! Fakat söylediklerim birliğimizin kuruluş ilkelerine aykırıymış gibi anlaşılmasın lütfen! Evet! Maalesef düşman dışarda değil. Düşman aksine içerde!”

Salonda birden bir gürültü koptu. Kurulu izleyen bazı yurttaşlar kalkıp gitmek istedi. Fakat diğer yurttaşlar onları ikna ettiler. Selin Kastro alkışlarla, ıslıklarla protesto edildi. ‘İç düşman’ söylemi Birlik’de kızgınlık yaratan söylemlerin en başında geliyordu. Doğu Avrupalılar’a göre bölücü ve ulusalcı bir tınıya sahipti İçişleri Bakanı’nın ağzından çıkanlar. Bu tür ifadeler DAB’nde yaşayanları birbirlerinden kuşku duymaya, korkmaya ve birbirlerine düşman etmeye yarardı sadece. Birliğin ilk yıllarındaki yoğun tartışmaların ardından bu konu çoktan aşılıp geçilmişken şimdi ne demeye geliyordu bakanın söylemi?!

İçişleri Bakanı hiç istifini bozmadan, buz gibi bir ifadeyle devam etti, “Yanlış anlaşılacağımı biliyordum… Ben Doğu Avrupa Birliği’nin mimarlarından Kastro Moni’nin kızıyım. Birliğe ihanet etmem demek, babama ihanet etmem anlamına gelir. O yüzden bunu ihtimal bile saymayın… Tekrar ediyorum düşman içerde! Savunma ve İçişleri zayıflatılarak Birliğin bütün kalkanları çökertilmiş oluyor. Zaten en başında Güvenlik ve Adalet konusunu muhtarlıklara devretmek büyük bir hataydı…”

Kurul salonu yavaş yavaş karışmaya başladı. Zaten yurttaşların hemen hepsi soyadını gurula taşıyan soy düşkünü bu kadına karşı önlenemez bir soğukluk duyuyorlardı.

Fakat Kastro Moni hızını alamadı “…Suçlular sokaklarda dolaşıyor! Toplumdan yalıtılması gereken azılı suçlular bir kargaşa potansiyeli olarak içimizde yaşıyor! Her gün iç ve dış tehlikelere bir yenisi ekleniyor. Büyük bir kâbusa doğru sürükleniyoruz yoldaşlar! Ayrıca…”

Bu son sözler, kendisi ne kadar inkar etse de, İçişleri Bakanı’nın Birliğin ceza hukukunda yaptığı ‘tazminat hukuku devrimini’ ve Birliğin ruhunu hiç mi hiç anlamadığını yahut umursamadığını gösteriyordu. Kurul salonu protesto çığlıklarıyla çınlıyordu. Kastro Moni iki işaret parmağıyla iki kulağını tıkadı. Kurul Sekreterliği’nin elektronik posta kutularına saniyeler içinde milyonlarca protesto iletisi düştü. Telefonlar çaldı durdu. Bu durum Kastro Moni’nin bakanlığının sonu anlamına geliyordu. Güvenlik Bakanı İsabel itidalini koruyarak durumu idare etmişti ama Selin, kendine hâkim olamamıştı işte.

Kurul, salon sakinleşinceye dek bekledi. Ardından Düş ve Şiir Bakanları, o güne dek görülmemiş ince tarzlarıyla iki reddiyeci bakana tanzirler düzdüler, nazireler çaktılar. Ardından Yurttaş Direnişi Bakanı söz aldı: BAB gibi AB (Amerika Birliği) gibi KAB (Kuzey Asya Birliği) gibi yapay süper güçlere karşı nasıl sonsuz bir direniş gücüne sahip olduklarını anlattı. Düzenli bir ordu yerine, gerilla kültürünün Birliği nasıl yenilmez kıldığını tek tek örnekler göstererek anlattı. Ardından Başkan, her zamanki uzlaşmacı üslûbuyla konuştu. Ardından oylamaya geçildi. Dört red -ikisinin kaynağı uzun süre bilinemedi- oyuna karşılık tüm bakanlar yerel vergi sistemine geçiş yasasını onayladılar. Ve Birlik halkları kendi yerel bütçelerini oluşturmakta kısmen de olsa muhtariyet kazandılar.

Nitekim Doğu Avrupa Birliği, aylardır süren tartışmaların sonunda muhtariyet unsurlarına bir yenisini daha ekleyerek hararetli gündemini sonlandırdı. Yeni yasayı yurttaşlar evlerinde, mahalle kameriyelerinde, ormanlarda, dağlarda, deniz, dere ve göl kenarlarında yiyip içerek, şarkılar söyleyip danslar ederek ve koklaşıp sevişerek kutladılar.

Aynı gece kuruldaki masasını toplayıp dolabını boşaltan Selin Kastro Moni ilk uçakla Londra’ya gitti. Londra’da kendisini torun Rockefeller karşıladı. İki gün sonra da Selin, torun Rockefeller ile birlikte BA’ya uçtu. Kendisinden bir daha asla haber alınamadı…

DAB’deki yönetsel muhtariyetlere her yıl bir yenisi eklendi. Süper Güçler yani sermayedarlar, merkezi yönetim anlayışı yıldan yıla zayıflayan DAB’nin bazı muhtarlıklarını ele geçirseler de, birliği bütün olarak asla ele geçiremediler.

Doğu Avrupa Birliği sürekli bozulup yapılanan bir organizmaya benziyordu. Öyle ki bozulmak, dağılmak, parçalanmak birlik oluşun doğasıydı artık. Her parçalanış veya dağılışın ardından ciddi bir güçle toparlanıyorlardı. DAB sürekli küllerinden doğan masal kuşuna benziyordu. Muhtarlar merkezden uzaklaştıkça birbirlerine yakınlaştılar. Bu yakınlaşmalardan bölgeler, bölgelerin yakınlaşmasından da Birlik her seferinde yeniden varoldu. Daha da ilginci AB, BAB veya KAB gibi yapay süper güçlerin sömürülen halkları için DAB bir umut, bir çıkış yoluydu artık.

 

karşılaşmamalar

08 Nisan 2014

karşıdan, yürüyüş ayakkabılı, kot pantolonlu, anoraklı, güneş gözlüklü; taralı saçları, çapraz asılmış çantası v ucuz fularıyla bir adam geliyo. durmaksızın geliyo. aralıksız geliyo. şehirde tuhaf bir figür gibi geliyo. son derece tanıdık. son derece kabul edilemez bir yabancı gibi.

karşıdan topuksuz rugan pabuçlu, bileklere kadar uzanan leylak rengi mantolu, desenleri karışmış parlak başörtülü v sol elinde eski, kahverengi kadın çantasıyla, sağ elinde kendi gibi başörtülü safran rengi mantolu, sırt çantalı, spor ayakkabılı kızıyla v kızının sağ elinde yüksek ökçeli ayakkabılı, siyah mus çoraplı, pileli mini etekli v yeşil bluzunun boynunda sütlü kahve şalıyla v her adımda uçuşan siyah saçlarıyla ablası yani kadının büyük kızı geliyo. üç kadın da birbirine sımsıkı kenetlenmiş sağdan sola renkleri değişen bir tablo gibi geliyo. birbirinin içine geçtikçe birbirinden ayrılan sesler gibi geliyo. son derece buraya ait. son derece inanılmaz bir masal yaratığı gibi.

hava güneşli. kaldırımın kenarına park etmiş arabalar parlıyo. pastaneci müşterisine poğaça verirken, aynı zamanda onunla sohbet ediyo. her zamanki gibi mesafeli. ne soğuk, ne sıcak. ne yakın ne uzak. işinin gereğini yaptığına inanıyo. kırtasiyeci beklemekten bıkmış. açık kapının derinliğindeki tezgahın arkasından umutsuz bakışı dükkanının önüne akıyo. bir martı caddeye pike yapıp yükseliyo. serçeler servinin sıkı yaprakları arasına girip çıkıyo. kuaförün yüksek giriş katı dükkanının merdivenlerinde üç rekli bir kedi uyukluyo.

adam geliyo, üç kadın geliyo.

adamın dikkati soldakinin sütlü kahve şalına, şalın boyuna sarılış biçimine takılıyo. ne kadar da yakışmış. ne hoş durmuş boyunda. üst beden giysilerinin yakalarıyla ilgili bir merakı, yok, bir sorunu var. sürekli tişörtlerinin yakaları bozuluyo çünkü. bu sabah, evden çıkmadan önce bir fular bozuk yakayı örtmek için iyi bir çözüm olabilir mi diye düşünmüştü. şal, sabahki düşüncesini, tişörtlerini, lise yılları boyunca giymek zorunda kaldığı gömlekleri, lacivert kravatları çağrılıyo. kafasını soluna yatırıp, farkına varmadan çok daha dikkatli şala bakıyo.

annenin dikkati adamın büyük kızına nasıl baktığına takılıyo. erkek gözünün ele yahut mahrem başka uzuvlara benzediğini keşfediyo birdenbire. bildiğini yeniden bilmenin kafası, sarsıp geri çekiliyo. kocasının, başörtüsünden taşan perçemine nasıl tahrik olarak baktığını hatırlıyo. bir şeyler daha hatırlayacak oluyo. buhusu çözülüp, parlaklaşmadan hatıraları alelusûl yüklüğe tıkıştırıp pazen perdeyi çiviye asıyo. kızının kolunu çekiyo. dişlerinin arasından hırıltılı konuşuyo. kızı gülerek, annesinin duygusunu ablasına fısıldıyo. iki kardeş kıkırdıyo. adama bakma gereği duymuyolar bile.

adam geçiyo gidiyo.

üç kadın, geçip gidiyo.

Çift Zemberekli Saat

29 Mart 2013

Refik, komidinin çekmecesini çekti karmaşaya elini daldırdı. Ağ mekiklerinin, kemik düğmelerin, bit tarağının, akik, turkuaz, opal yüzüklerin, tanelerinin ortasında karınca uzuvları uyuklayan kehribar tespihin, nakış kasnağının, kalın çerçeveli gözlüklerin, envai ibelo ve muhtar çakmaklarının, lüle taşından, gül ağacından ağızlıkların, hâlâ sesi çıkan bir sipsinin ve küçük metalleri kararmış armonikaların arasından kahverengi kayışlı, roma rakamlı, saniye ibresi su gibi akan, alâmet-i fârikası at nalından saati çekti aldı. Bir kadın aksesuarı gibi zarif ama esasen erkek saati olan tıkırtıyı bileğine taktı.

Limon kolonyası kokusu geldi burnuna. Dişlerinin arasında seyrek pamuklarla kırçıl saçlar arasında ilerleyen bir tarak yürüdü gözünün önünde. Kulağına bir kanarya sesi geldi. Galiba bir roller kanaryası. Galiba bir gramafondan yayılan bülbül sesiyle yarışan. Sonra bir kümes geldi, içinde mardin, bursa, filibe, baska, bango, hünkâri güvericinleriyle. Sonra ayna gibi parlayan mokasenler. Ütülü, duble paça bir pantolon. Pantolon kumaşının pütürlü yumuşaklığını duydu parmak uçlarında. Uzun favoriler. Yeşil gözler. İnce bir bıyık. Canlı, bir o kadar da dalgın gözler. Düzgün bir o kadar da çarpılmış bir yüz. Kabak, biber, patlıcan, domates dolması; biber, havuç, kabak kızartmaları, pastırma, lakerda, cacık, balık ve rakı kokuları. Hikâyenin içinde hikâye. Geçmişten gelen her şey geçmişini de getirdi. Geçmişin içindeki geçmişin içinde ise daha kadim bir geçmiş. Çok daha sisli.

Görüntüler, sesler, kokular, dokunuşlar, tatlar bıçakla kesilmiş gibi kesildi. Geçmişte çok ama çok oyalanmıştı. Bileğindeki saat kıpırtısızlıktan sustu. Göz yaşları boşandı. Sağ koluyla sildi yanaklarını. Sol kolu hâlâ durduğu yerde duruyordu. Kolunu kıpırdattığında çalışmaya başlayacaktı. Refik, hareket ettikçe saat işleyecekti. Zembereklerden biri boşalırken diğerini dolduracak, dolan zembereğin gücüyle boşalan diğeri kurulmaya başlayacaktı. Fakat uzun süre hareketsiz kalınca zemberekler kurulu olsun ya da olmasın işlemiyorlardı. Refik bocaladı. İki eğilim arasında sıkıştı. Tere battı. Ensesi sertleşti. İman tahtasında ağırlık hissetti.

Geçmişe, geçmişin geçmişine dalmak ile şimdide bulunmak? İşte bütün sorun bu.

Birini diğerine tercih edemiyordu. Biri diğerinden daha az çekici gelmiyordu. Geçmiş, ısırgan otları, çakır dikenleri gibi ruhunu yakıyor, olmayan tenine kızıl çizikler atıyordu. Bir daha asla yaşanılamayacak anların -iyi kötü, güzel çirkin artık her ne ise işte- tırnakları ustura kadar keskindi. Yitip gidenler gerçekten yitip gitmiyor muydu yoksa? Yitip gitmiyorlar ise, zavallı, silik bir belleğin evcağızında yetim oğlanlar gibi hüzünlü bir coşkuyla, kederli bir taşkınlıkla sağa sola koşturmaktan başka ne yapabilirlerdi? Refik geçmişi bu kadar canlı görebiliyorsa bunun tek nedeni orda yaşamak, kalmak istemesiydi. Kolunu kıpırdatmaktan çekiniyorsa, bunun da tek nedeni nefes alıp verdiği, kokladığı, tattığı, dokunduğu, işittiği, gördüğü şimdiyi geçmiş kadar koyu duymasıydı; yaşamak istemesiydi. Peki ne olacak? Allah belamı versin benim! Sıçradı kalktı. Ahşap döşemeleri gıcırdatarak, çabuk çabuk gidip gelmeye başladı koridorda.

Geçmişin imgeleri ait oldukları zamandan ve mekandan kopup –belki bu yüzden kökleri zedeleniyordu- şimdiye doluşmaya, şimdinin kanıyla canlanmaya başladılar. Kadim imgeler, şimdinin sokağına, caddesine, koridoruna, yatak odasına, banyosuna, mutfağına, oturma odasına misafir oldular. Refik hareket ettikçe saat işledi, saat işledikçe -nasılsa- geçmişin anaforu enerjisini yitirdi.

Komidinin çekmecesini yeniden çekti. Bu sefer çekmeceyi bütünüyle çıkardı. İçindekileri halıya döktü saçtı. Tek anlama sahip bir bütün gördü. Ayrıntıya yöneldi. Bit tarağını aldı. Sirkesiz, bitsiz saçlarını taradı. Tarağın sık dişlerinin arasına sıkışan küçük asalaklar önüne dökülüyormuş gibi taramayı sürdürdü. Tek tek olmayan hayvanları inceledi ve tırnaklarının arasına sıkıştırıp ezdi. Elleri sanki kırk yıl önce bu işi yapan annanesinin elleriydi. Annanesinin tırnaklarında uzunlamasına çizgiler vardı. Ama Refik’inkinde yok. Eee?.. Kehribar tesbihin Baltık kıyılarından gelen tanelerini seyretti. On binlerce yıl önce somon kılçıklarını didikleyen karıncaların bir reçine damlasının içine nasıl hapsolduklarını kurdu. Sonra onların anılarını merak etti. Sonra onları, belki farkına varmadan, ezip geçen Kuzey Avrupalı ‘ilkel’ insanların yaşamalarını. Ve sonra, o zamanın insanlarının kendisi gibi bir meraka sahip olup olmadıklarını düşündü. Babalarından kalma, yetmiş yıllık, çift zemberekli bir saatleri olsaydı, belki. Mekanik saati geliştiren torunlarını görebilselerdi, belki geçmişe bir merakları olurdu. Neler düşünüyorum allahım yarebbicim!

Refik, geniş zamanlar verilmiş ve böylece bereketli hayaller bahşedilmiş bir ‘şimdi’nin oğlu olduğunu henüz, yeni, az önce anladı. Dayanıklı, ayrınıtılarla zenginleşmiş, güzel, çok çeşitli çağrışımlarla dolu eşyalar yaratan bir kuşağın üzerine doğduğunu henüz anladı. Saati komik bir biçimde öptü. Güldü. Kim kimi öptü? Diye düşündü parantez içinde… Öpen şimdiki dudaklarıydı. Sadece dudaklar mı? Saat de şimdiki saatti. Yüzükler, çakmaklar, çerçeveler, beş duyuyu harmanlayan imgeler, hepsi, hepsi şimdikilerdi. Hatırlanan her şey, geçmişe ait her nesne şimdinindi. Her geçen saniyede geçmişe doğru biriken, kahverengileşen şimdi bile şimdiye aitti.

Dolanmayı bıraktı, bir an. Kısa bir süre durdu. Gülümsedi. Mutfağa yürüdü. Sirkeli suya bastırdığı kabakları tek tek çıkarıp süzgece yerleştirdi; kabuklarını soydu ve oymaya başladı. Annesi gibi. Ananesi gibi. Annesinin annanesi gibi…