Zeka ve Krişnamurti

15 Nisan 2016

Krişnamurti için, tanımlanması zekanın durması yahut durdurulmasıdır.

Zeka, durdurulamaz ve öngörülemezdir demek ki.

Evcil bir hayvan değildir. Yabanidir.

Başkaldırı (isyan), cesaret (korkusuzluk), özgürlük, sevgi ve öğrenme yakın arkadaşlarıdır.

İsyankâr topluma bağımlı* değildir ancak bu şekilde toplumun gelişimine katkı sağlayabilir. İnsanın değişen, gözden kaçan, çözümsüz kalan, karmaşık ihtiyaçlarına uyanıktır.

Cesaretle eksiklerle, yanlışlarla uğraşır. Onu yolundan döndüremezsiniz.

Böyle böyle özgürleşir.

Kabullenme, boyun eğme ve alışmayı sık sık sevgiyle karıştırdığımızı hatırlarsak, fark ederiz ki ancak özgürleşebilenler sevebilir.

Sevmediğimiz birçok şeyi ezberleyebiliriz. Fakat onları öğrendiğimiz anlamına gelmez bu. Öğrenmek de diğerleri gibi süreklidir.

Zekanın varlığı arkadaşlarına, arkadaşlarının varlığı zekaya bağlıdır.

Hepsi tek tek veya birlikte durdurulamaz ve öngörülemezlerdir.

Burda geçen kavramların toplamı diyebileceğimiz canlılığın karşısında en büyük engel insanın ta kendi. İçine ekilen inançlar/ideolojiler/bilinçdışı süreçlerini manipüle eden ahlakçı öğretilerle birlikte şekillenen kendi.

 

*: Uyuşturucu bağımlılığna benzer bir bağımlılık burdaki. Maddenin kölesi olmak gibi toplumun kölesi olmak.

  • Psikanalist Jacques Lacan Seminer’inin IV No’lu kitabında “aşkın yüce anından” bahsetmişti (le moment sublime de l’amour). Bu yüce an “aşkın iade edildiği” andır… Sevgi her zaman karşılığını aynıyla bekleyen bir duygu olarak görünür burada… Bir karşılıklılık beklentisi –ve çok basitleştirirsek, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim… Ve sevgi iade edildiğinde “dünyalar benim olur”…

    Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir “karşılıklılık” momentinde duruveriyor. Başka bir deyişle aşka dair binlerce yıllık sohbetin ötesine pek geçemiyor: aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları… Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos… Ve bu temalara, gündelik hayatımızdaki –ne kadar kaldıysa geriye– idealler açısından halen tanışığız yeterince…

    Spinoza bu karşılıklılık ilkesini yine duygular ve tutkular üstüne tartışmasının merkezine alıyor gibi… Ama bambaşka bir biçimde ve duyguları (üstelik en tehlikeli görünen aşk duygusunu bile) tanımlamaktan asla çekinmeyerek… E3: Önerme. 40, Sonuç 1’de ortaya ilk başta herkese pek tuhaf gelecek bir önerme atıyor: “Sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. Çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. Dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir… Göstermek istediğimiz de zaten buydu…”

    Spinoza’nın Etika’sına herhangi bir noktasından başlamak mümkün –çünkü her önerme defalarca öteki önermelere, varsayımlara ve tanımlara gönderip duruyor… Ama yukarıda andığımız ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var –ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor… Ancak varsayalım ki Spinoza’nın eserinin içinde “melodramatik” bir vaziyetin de tahlili var –ve bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü, hem de melodramın doğasını açıklayabilir…

    Biraz daha dikkatli okuduğumuzda, Spinoza’nın daha da ilginç bir önermesiyle karşılaşıyoruz aynı bölümde: “Eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir…” (E3, Önerme 41) Bu gerçekten tuhaf bir önermedir ve sevgiyi tanımlamadığınızda bundan hiçbir şey anlayamazsınız. Bu önermeyi bir öncekiyle birlikte okumak gerekir önce: “Eğer biri, başka birinin kendisinden nefret ettiğini düşünüyorsa ve ona bunun için herhangi bir neden sunmamış olduğuna inanıyorsa, karşılığında ondan zorunlu olarak nefret edecektir…” (E3, Önerme 40). Bu noktada günlük yaşantımızdan bir şeyleri yeniden hissetmemiz –sevgi ve nefret duygularımızla yaşadıklarımızdan bir şeyleri belli belirsiz de olsa hatırlamamız gerekiyor: Birinin benden nefret ettiğini kavrıyorum; oysa ona bu nefrete neden olacak herhangi bir şey yaptığıma inanmıyorum –ona hiçbir kötülük etmedim, zarar vermedim, nefretinin nedeni olacak hiçbir şey yapmadım ona (böyle düşünüyorum)… Peki bu düşünceden ondan “zorunlu olarak” (ne demek bu?) nefret etmeme nasıl geçiyoruz? İlk soru bu…

    Ya da, birinin beni sevdiğini düşünüyorum, ama bunun için ona herhangi bir neden sunmuş olduğuma inanmıyorum… Ve karşılığında onu “zorunlu olarak” seviyorum… Bu da ne demek?

    Dünkü derste Ersan’ın hatırlattığı gibi felsefe bir “örgüdür”… ve Spinoza felsefesini sonsuz bir incelik düzeyinde örebilmiş bir filozoftu… Hemen hissediyoruz ki Spinoza’nın sisteminde “özgür irade” denen ve özellikle Protestan teologların ön plana çıkardıkları bir fikre hiçbir yer olmadığından, bu önermeleri yalnızca bir “zorunluluk” fikri çerçevesinde kabul edebiliriz. Başka bir deyişle Spinoza asla birisi benden nefret ediyor, o halde ben de ondan nefret etmeye başlıyorum, biri beni seviyor, o halde ben de onu sevmeye başlıyorum demiyor. Bütün söylediği, birinin benden nefret ettiğine inandığımda bende zaten uyanmış olan kederin nedenini kendimde bulamazsam benden nefret ettiğini sandığım kişide bulacağımdır… Aynı şekilde, beni sevdiğine inandığım birinin bende uyandırdığı hazzın nedenini kendimde bulamazsam (zengin değilim, ona bir iyiliğim dokunmadı, güzel, yakışıklı filan bile değilim, vesaire…) onda bulacağım demektir bu…

    Böylece yavaş yavaş Spinoza’nın daha önceden yaptığı ama şimdi artık dinamizm kazanan Sevgi ve Nefret tanımlarını kavramaya yaklaşıyoruz: Spinoza’ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler… Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi “dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç”, nefret ise “dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder” oluyor. Bu, yukarıdaki tuhaf önermelerin anlamını kavramamızı sağlamaktadır: eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu “zoraki” sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde…

    Bu durum nefret duygusunda daha rahat anlaşılır –burada durum çok daha karmaşık ve belirsiz olsa da: benden nefret ediyor, bu bende keder uyandırır, ama bu kederimin nedenini kendimde bulmaya genellikle pek yatkın değilim, yoksa hemen kendimden nefret etmeye başlamam gerekir… Ama bu çok büyük bir kederdir ve varlığımızı sürdürme güdümüze, yani diğer temel duygu olan arzumuza terstir. Dolayısıyla biz sevgiyi iade etmekten çok nefreti iade etmeye çok daha yatkınızdır. Birileri bizden nefret ediyor diye kolay kolay kendimizden nefret etmeye girişmeyiz…

    Ve unutmayalım ki Spinoza duygular (affectii) meselesini daha algılar ve bedensel etkileşimler düzleminde kuşatmakla işe başlamıştır (Etika’nın 2. kitabı)… Bu –bizi çok ilgilendiriyor– bir “imajlar” öğretisidir: kendi vücudumu ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde anlamaya başlarım. Başka bir deyişle bende beni etkileyen cisimlerin, okşadığım saçların ya da köpeğin, okuduğum bir şiirin ya da ısıtan güneş ışığının, tatlı bir meltemin, ya da bir fırtınanın, bir köpeğin beni ısırışının bende saklanan “imajı” yoluyla. Bunlar etkilenme fikirleridirler Spinoza’ya göre ve sebeplerin bilgisini vermezler… Isırılmışsam ve başka özelliklerini tanımıyorsam, köpeğin imajı bende havlayıp saldıran, ısıran bir varlığın imajı olarak kalır… Ta ki tatlı bir köpeği bir gün okşayayım… Böylece sigarayı ancak kanser olunca bırakırım, ancak yumurta kapıya dayandığında olumlu ya da olumsuz bir karar veririm vesaire…

    Ve her şeyden önce kendi vücuduma dair oluşturmuş olduğum imajların bağlandığı bir çağrışımlar silsilesi söz konusudur: bir sinek ezildiğinde bir köpek ezildiğinden daha az acı duyarım; çünkü köpeğin imajı benim kendi vücuduma dair sahip olduğum imaja bir sineğinkinden daha yakındır –daha benzerdir (sıcak kanlı, memeli, analık eden, şefkatli, arsız, vesaire…) Bu yüzden bir köpeğin çektiği eziyetin (onun kederinin) imajı benim kendi vücudumun eziyet çektiği bir hayali imajla bir sineğinkine oranla daha fazla “uzlaşır”… Bir insanınki ise elbette daha da fazla…

    Böylece insan zihniyle vücudunun ortak mimarisini kavrayabiliyoruz: dış cisimlerin bedenimiz üzerindeki etkisi (affectiones), yani bedensel karışımlar; bunların bizde korunması (imajlar ve hafıza); bunların bizim eyleme gücümüzü arttırıp azaltmaları (sevinçler ve kederler), ve bütün bunlara dair oluşturduğumuz fikirler (idea)… (hatırlatayım, böyle bir konuda film yapıyorsanız çekeceğiniz şeyler bizde zaten bulunan imajlar değil, “idealar”, yani fikirler –yani fikirlerin imajları– olabilir ancak)…

    Böylece sevgi bir inançtır. İnanç dış bir nesnenin fikrini gerektirir ve içerir. Başka bir deyişle, en ilkel duygular olan sevinç ile kederi dış bir nesnenin etkisiyle yaşarım, ama bu nesneye dair bir fikrim olmadığında yine de yaşayabilirim. Ama insanlık durumu bunu illa ki bir dış nesneye atfetmeye yatkındır. Gücümün arttığını, sağlıklı ve güçlü olduğumu hissettiğimde çoğu zaman derim ki “bunun nedeni ben olamam, mutlaka ilahi bir kudret…” Bu, hatırlarsanız Nietzsche’nin de 19. yüzyılda dinin kökenine dair temel açıklamasıdır…

    Peki aşkı cinsellik banyosuna soktuğumuzda, yani bedensel tutkular nezdinde ele aldığımızda ne olur? Spinoza bu konuda çok açıktır: der ki “sevgi aşırı olabilir”. Bu ne demek? Basitçe şu: her sevgi öncelikle bir bedenler karışımı, etki-tepki vaziyetidir. Ama bu etki-tepki ve karışım bireyin vücudunun bütününü de etkileyebilir, yalnızca bir kısmını da… Mesela keder de bedenseldir… Ama bedenin tümünü etkilediğinde Spinoza buna “ölüm” der; zihnin bütününü etkilerse de “melankoli”… ki bu da ölüme yaklaşma tarzlarından biridir… Ama tutkular çoğu zaman vücudun belli bir parçasını etkilerler… Gözü, kulağı, cinsel organları vesaire… Tad duyularımızı ihtiva eden parçaları etkilediklerinde bu tutkulara “lezzet” diyoruz; cinsel organlarımızı etkilediklerinde ise “fiziki aşk” ya da “erotizm”… Bunlar vücudun tümüne yayılmayan, kısmi etkilerdir… Organizmamızın belli bir yeriyle sınırlı kalırlar ve gücümüzün büyük bir kısmı oraya yatırılır… Bu durum pekala başka başka etkilenmelere yatırılacak güçlerimizin tek bir yerde odaklanmış olmaktan dolayı engellendiği anlamına gelebilir. Spinoza için bir tutkunun, bir duygunun –sevgi gibi olumlu da olsa– “aşırı” olabileceği manasına gelir bu…

    Spinoza Amor’dan, yani sevgiden bahsediyordu –cinsellikten bağımsız olarak; tıpkı sevinç ile kahkahanın aynı şey olmadıkları gibi, sevgi de cinsellikten ayrı düşünülebileceği bir boyuta yerleştirilmek zorunda… Bu bir Platonizmi asla gerektirmiyor, çünkü Platonik Aşk denen şey bir “bütünleşme” mantığına dayanıyordu ve Spinoza’nın açıkça söylediği gibi, sevginin yalnızca bir sonucuydu, nedeni değil…

    Spinoza sevginin kişilerarası doğasının oldukça farkındaydı… Zaten onu tanımlamaya girişmek cüretini de bu yüzden göstermişti. Başka bir deyişle sevginizi hiç değilse sevdiğiniz, ama esasında kendiniz için “tanımlamak” zorundasınız… Çünkü bu tek kişilik bir duygu değil, “dış bir nedenin imajı eşliğinde” yaşanan bir duygudur ve bütün insan toplumsallığının kaynağında yer alır. Bu yüzden sevgiyi aynı zamanda bir keder tipinin belirişinden ayırdetmek gerekiyor ‘kıskançlık’ ya da ‘sevginin karşılığının verilmemiş olmasından doğan keder (fluctuatio animi)’ Spinoza bu tür duyguların engellenemez olduğunun farkında olduğunu en baştan belli eder: duygularımız ve tutkularımız üzerinde asla irade sahibi değiliz. Yani isteyerek sevip, isteyerek nefret edemeyiz. Ama mesela bilebiliriz ki nefret bizim bir acımızdır; ve bu nefretin nedenini kavrarsak nefret duygusu otomatik olarak kaybolur. Ama unutmayalım ki nefret bizim bir kederimizdir. Sevgi ise dış bir neden dolayısıyla yaşadığımız sevinçtir. O halde nefreti bağladığımız imajları pekala varoluş gücümüzü yükselten sevgiye bağlama şansımız vardır (zordur ama vardır)… Böylece sevgi bir ’emek’ ve ‘özen’ olarak karşımıza çıkar.

    Neden bir emek peki?

    İlk bakışta aşk diye olağan bir klişe vardır ve Walter Benjamin bunun karşısına “son bakışta aşk” mefhumuyla çıkmıştı. Yani bir aşık olma emeğinin işlediği bir alanın tanımlanabileceğini düşünüyordu. İlk bakışta aşk Spinoza’ya, benim yorumlayabildiğim kadarıyla, bir “çağrışım” olarak görünüyor. Beni kederlendiren bir durumdan beni kurtaranı severim. Ya da sevdiğim kişiyi hep yanımda, orada tutmak, varetmek isterim. Ya da, yine ve esas olarak, sevdiğim bir varlıkla birarada gördüğüm her şeyi sevmeye meylederim. Nefret ettiğim biriyle bağdaştırdığım her şeyden de nefret etmeye meyilliyim. Her şey, bütün bu duyguların düzlendiği, dolayısıyla ‘çağrışımların’ kurulabileceği hayali bir plana, düzleme işaret etmektedir: Spinoza buna “yüksüz duygular” diye tercüme edebileceğimiz “gerçek anlamıyla duygu olmayan durumlar” diyor –bunlardan birisi “hayranlık” (admiratio), zıddı ise “horgörme” (contemptus)… Bunlar “emeksiz” beliren duygular ve bütün diğer duygulara bir zemin hazırlıyorlar. Hayranlık ya da merak belki “ilk bakışta aşk” dediğimiz şeyden pek farklı bir şey değil: herhangi bir şey var hayalinizde ama bunu herhangi başka bir kavramla biraraya getiremiyorsunuz ve zihniniz duruveriyor; düşünemiyorsunuz — orada her şey yepyeni ve hiçbir şeye bağlayamıyorsunuz; ta ki başka şeyler sizi başka başka şeyleri düşünmeye zorlayana dek… Horgörme ise bu durumun zıddı. Bir şey sizi o kadar az ilgilendiriyor ki, en az ilgilendiğiniz öteki şeyler kadar değeri olduğunu asla düşünemiyorsunuz? Bütün sorun sevginin, sevgiye karşılık verme emeğinin, ilk veya son bakışta aşkın zemininde bu tür bir algının zorunlu olarak bulunduğudur.

    Sinemaya başvurduğunda Deleuze, Spinozacı gerekçelerle bu “admiratio” duygusunu tahlil eder: “başka bir dünyanın zarafeti” İlk bakışta aşk diye algıladığımız şey, aslında sevgi değil bir meraktır –sonradan sevgiye dönüşebilir ama anlaşılabileceği gibi epeyce kırılgandır (ve bunu hissetmek için Proust okumanız gerekir). Biz genellikle hafiften sarsak, sanki başka bir dünyadan inmiş gibi görünen, şöyle ya da böyle bir beceriksizlikle hareket ettiğine şahit olduğumuz, ama henüz bir ‘acıma’ duygusuyla bakamadığımız varlıklara dikkat ederiz. Hayranlık bir tapınma değil, daha çok bir ‘dikkat celbidir’. Hissederiz ki karada yürüyemeyen o yengeç, kıyıda çırpınan bir balık kendi dünyasında, suda müthiş bir zerafetle yüzmekteydi. Her aşkın başlangıcı böyle bir ‘başka dünyanın zerafeti’ algısıdır… Bunu en iyi kadınlar anlıyorlar ve bir tür ‘şefkat’ duygusu geliştiriyorlar. Şefkat bir duygu ya da tutku değildir, bir ilgi, bir admiratio’dur. Olmadığında bu duruma horgörü, ya da basitce ve nötr bir dille “ilgisizlik” diyoruz…

    Anlamamız gerek şey, bu “nötr” düzlemin bir duygu ya da tutku içermemekle birlikte, algısal temas oluşturduğu ölçüde son derecede güçlü bir tutkular potansiyeli taşıdığıdır. En basitinden “imajların” oluştuğu algısal düzlemdir bu. Ve galiba sinema aşkı bu durumla karıştırma gafletine pek erkenden düşmüş bir sanattır. Erken dönem ‘hareket-imaj’ filmlerinde hep bir bakışta aşık olunur ve aşkın bu olduğu zannedilir… Ya da aynı düzlem üzerinde kıskançlığın, üçlü ilişkilerin temelleri atılıverir. Aşkı artık pek ciddiye almayan, onu hemen bir ailevi düzene, ‘özgür aşk’ sanılan bir savurganlığa, giderek bir ideolojiye dönüştürmeye çok elverişli bir çağda yaşıyoruz. Spinoza, üçyüz yıldan daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi bence Freud’dan bile daha kesin bir şekilde ortaya koymuştu oysa: vücudun ve zihnin başka etkileşimlerine ket vurmayan, aşırıya varmayan bir şefkat ilişkisi… Şefkati analığa, burjuva aile değerlerine yükleyip yokeden bir dönem Spinoza felsefesini unutturdu. Şimdi yeniden aramaya bu yüzden başlıyoruz…

İnsanların kısa öyküye en zor edebi tür dediklerini duydum, bana insanların en doğal ve temel ifade tarzı gibi gelen bu biçim hakkında neden böyle dendiğini anlamaya çalıştım hep.* Sonuçta daha çocukken hikâyeler dinleyip anlatmaya başlıyorsunuz, bunda da pek karmaşık bir şey yok. Çoğunuz hayatınız boyunca hikâye anlatmışsınızdır, ama yine de oturup nasıl yapmanız gerektiğine kafa yoruyorsunuz işte.

Zira geçen hafta burada kullanmak üzere bazı berrak düşünceler not almıştım ki, gözden geçirmem için yolladığınız yedi öyküyü aldığımda huzurum kaçtı.

Bu tecrübeden sonra, kısa öykünün en zor edebi tür değilse bile bazı türlerden daha zor olduğunu itiraf etmeye hazır bir halde buldum kendimi.

Yine de çoğu insanın bir hikâye anlatma yeteneğiyle yola çıktığını, ancak bu yeteneğin bir süre sonra yitip gittiğini düşünüyorum. Elbette, kelimelerle bir hayat yaratmak temelde bir yetenektir. En başta bu yeteneğe sahipseniz, yeteneğinizi daha da geliştirebilirsiniz, eğer böyle bir yeteğiniz yoksa boşverseniz de olur.

Ancak kısa öykü yazmaya kararlı olanların çoğunlukla bu yetenekten yoksun olduğunu keşfettim. Zaten nasıl kısa öykü yazılacağına dair kitaplar ve makaleler yazanların da bu yetenekten yoksun kişiler olduğuna eminim. Bu konuda mektupla öğrenim gören bir arkadaşım var, bana bazı bölümlerin başlıklarını yolladı: “Yazarlar İçin Öykü Formülleri”, “Nasıl Karakter Yaratırsınız”, “Hadi Kurgulayalım!” Bu namussuzluk ona yirmi yedi dolara patlıyormuş.

Öykü yazmayı kurgu, karakter ve konu terimleri üzerinden anlatmayı, bir surat ifadesini gözlerin, burnun ve ağzın nerede olduğunu söyleyerek tasvir etmeye benzetiyorum. Öğrencilerin, “Kurguda çok iyiyim ama karakterleri halledemiyorum,” ya da “Şöyle bir konu buldum ama kurgulayamıyorum,” ve hatta bir keresinde de “Bir öyküm var ama hiç teknik bilmiyorum,” gibi şeyler söylediğini duyuyorum.

Teknik kelimesi dillerinden düşmez. Bir keresinde bir yazarlar kulübünde konuşmuştum, soru cevap sırası geldiğinde birisi bana, “Öykü içinde öykü yazmak için bana bir teknik anlatabilir misiniz?” diye sordu. İtiraf etmeliyim, öyle bilgisizdim ki neden bahsettiğini bile bilmiyordum ama kadın böyle bir şey olduğuna inandırdı beni; meğer böyle bir şey yazarak kendisinin de katıldığı, elli dolar ödüllü bir yarışma varmış.

Yeteneği olmayan insanlar bir yana, bir de yeteneği olduğu halde öykünün ne demek olduğunu bilmedikleri için boşuna çırpınıp duranlar var.

Sanırım tanımlaması en güç şeyler en bariz şeyler oluyor. Herkes öykünün ne olduğunu bildiğini düşünüyor. Ama yeni başlayan bir öğrenciden öykü yazmasını isterseniz, elinize geçecek şey, öyküden başka her şey olabilir; bir hatıra, bir olay, bir fikir, bir anekdot; bir öyküden başka her şey. Öykü, noksansız, dramatik bir olaydır [action]; iyi öykülerde karakterler olay yoluyla gösterilir, olaylar da karakterlerce yönetilir, bunun sonucunda ortaya çıkan da, sunulan tecrübenin tamamından türeyen anlamdır. Ben öykünün bir insan barındıran dramatik bir olay [event] olduğunu söylemeyi tercih ederim, çünkü oradaki bir insandır, hem de belirli bir insan; yani insanlığın genel durumunun ve bazı özel insani durumların bir parçasıdır. Bir öykü, dramatik bir biçimde, her zaman bir kişiliğin gizemine yer verir. Benden bir sokak aşağıda yaşayan çiftçi bir kadına bazı öyküler vermiştim, geri getirdiğinde, “Şu öyküler bana kimi insanların nasıl yaşadıklarını gösterdi,” dedi; kadının haklı olduğunu düşündüm kendi kendime, öykü yazarken, tam buradan başladığınıza emin olmanız gerekir – kimi insanların her şeye rağmen neyi nasıl yaptıklarını göstermeniz.

Daha yeni yola koyulduğunuz oldukça mütevazı bir seviyedir bu, ancak öykü yazmak istediğini düşünen insanların çoğu buradan başlamayı pek istemiyor. Sorunlardan bahsetmek istiyorlar, insanlardan ya da somut konulardan değil de soyut konulardan. Ya fikirleri, ya hisleri ya da taşkın bir egoları vardır, ya da “Yazar Olma” hevesleri, ya da bilgeliklerini dünyanın özümseyebileceği kadar basit bir şekilde yayma istekleri. Nasılsa, bir hikâyeleri yok, olsaydı da yazmak istemezlerdi zaten; hikâyeleri olmayınca da bir teknik ya da formül arayışına giriyorlar.

Bunların hiçbiri, öykü yazarken, sahip olduğunuz değerlerden vazgeçmek ya da bu değerleri unutmak zorunda olduğunuz anlamına gelmiyor. İnançlarınızın, görmenizi sağlayan ışık olması, ancak gördüğünüz şeye dönüşmemesi ya da görmenin yerini almaması gerekir. Kurmaca yazarları için her şeyin gözle sınandığı bir nokta vardır; göz, nihayetinde bütün kişiliği kapsayan bir organdır, dünyanın tamamını içine alabilir. İçinde yargıyı barındırır. Yargı, görme eylemiyle başlayan bir şeydir, böyle başlamadığında ya da görmekten ayrı hale geldiğinde zihinde bir karmaşa yaşanır, bu da öyküde yansımasını bulur.

Kurmaca hisler aracılığıyla işler, insanların öykü yazmayı böylesine zor bulmasının nedeni bence hisler yoluyla ikna etmenin ne kadar uzun zaman ve ne kadar sabır gerektirdiğini unutmalarıdır. Öyküyü gerçekten tecrübe etmeyen, öyküyü hissetmeye açık olmayan okurlar, kurmaca yazarının bahsettiği hiçbir şeye inanmayacaktır. Kurmacanın ilk ve en açık özelliği görülebilen, duyulabilen, koklanıp tadına bakılabilen, dokunulabilen şeyler yoluyla gerçekle uğraşmasıdır.

Bu sadece akılla öğrenilebileceğiniz bir şey değildir, alışkanlıklarla da öğrenilmesi gerekir. Şeylere alışkanlıkla bakma biçiminiz haline gelmelidir bu. Kurmaca yazarı şefkatle şefkat, duyguyla duygu, düşünceyle düşünce yaratamayacağının bilincinde olmalıdır. Bütün bu şeylere bir vücut vermelidir; ağırlığı ve kapsamı olan bir dünya yaratmalıdır.

Yazmaya yeni başlayan yazarların duygudan tüylerinin ürperdiğini fark ettim, ancak bunların kimin duyguları olduğuna karar vermek çok zor. Diyaloglar çoğunlukla gerçekten görebildiğiniz karakterlerin yardımı olmadan ilerliyor, öykünün her yerinden içeriksiz düşünceler sızıyor. Bunun nedeni öğrencinin dramatik olay yerine kendi düşünceleri ve hisleriyle ilgili olması ve kurgunun gerçekleştiği somutluğa inemeyecek kadar tembel ya da tumturaklı olmasıdır. Yargının ve duyarlılığın apayrı şeyler olduğunu düşünüyor öğrenci. Ancak kurmaca yazarı için yargı, gördüğü ayrıntılarda ve onları görüş biçiminde başlar.

Bu somut ayrıntıları önemsemeyen kurmaca yazarları, Henry James’in “zayıf ayrıntılandırma” dediği suçu işlemektedir. Gözler kelimelerin üzerinde kayıp giderken dikkat uykuya dalar. Ford Madox Ford’un bize öğrettiği şuydu: Okura öyküdeki adamı görmesine yetecek kadar ayrıntı vermezseniz, o adamın bir öyküde gazete satacak kadar bile görünmesini sağlayamazsınız.

New York’ta, aktörlere ders vermekte çok iyi olduğu söylenen Rus bir kadından oyunculuk dersi alan bir arkadaşım var. Arkadaşım bana ilk bir ay boyunca tek cümle etmediklerini, yalnızca görmeyi öğrendiklerini yazdı. Görmeyi öğrenmek, müzik hariç her sanat dalını öğrenmenin ilk adımıdır. Resim yapan birçok kurmaca yazarı tanıyorum, bunu iyi resim yaptıkları için değil, yazmalarına yardımcı olduğu için yapıyorlar. Resim yapmak onları bir şeylere bakmaya zorluyor. Kurmaca yazmak nadiren bir şeyler söyleme meselesidir; çoğunlukla bir şeyleri gösterme meselesidir.

Ancak kurmacanın ayrıntıların kullanımıyla işlediğini söylemek basit ve mekanik bir biçimde ayrıntıları yığmak demek değildir. Ayrıntı nihai bir neden tarafından yönetilmelidir ve her ayrıntı amacınıza hizmet etmelidir. Sanat seçicidir. Seçilen şeylerin orada olması zaruridir, zira hareketi yaratan da budur.

Bütün bunlar zamanla olur. İyi bir kısa öykü, bir romandan daha az anlam içermemeli, eylemleri romanınkinden daha az bütünlüklü olmamalıdır. Ana tecrübe için zaruri olan hiçbir şey, kısa öykünün dışında bırakılmaz. Bütün eylemlerin saikleri tatmin edici bir biçimde açıklanmalı ve bu sırayla olmak zorun değilse bile bir başlangıç, orta ve son olmalıdır. Bence birçok insan, kısa olduğu için, hem de her anlamda kısa olduğunu düşündükleri için kısa öykü yazmaya karar veriyor. Kısa öykünün az şeyin gösterilip çok şeyin ima edildiği tamamlanmamış bir olay olduğunu, bir şeyi ima etmenin onu dışarıda bırakmak olduğunu sanıyor. Bu kanıları bir öğrencinin kafasından çıkarmak çok zor, çünkü öğrenci bir şeyi dışarıda bıraktığında, usta işi bir şey yaptığını sanıyor; bir şeylerin orada olmaması için önce bir şeyler sunması gerektiğini söylediğinizdeyse de sizin duyarsız bir ahmak olduğunuzu düşünüyor.

Belki de kısa öykü konusunda ele almamız gereken, kısa diyerek neyi kastettiğimizdir. Kısa demek hafife alınmış demek değildir. Kısa öykü, derinlik bakımından uzun olmalıdır, bize bir anlamın tecrübesini vermelidir. Sonunda birinin evlenmediği ya da vurulmadığı bir öyküde hiçbir olayın olmadığına inanan bir teyzem var. Yaşlı bir kadının geri zekâlı kızıyla, kadının arabasını ele geçirmek için evlenen bir serseri hakkında bir öykü yazmıştım. Evlendikten sonra adam, kadının kızını arabayla balayı seyahatine çıkarıyor, sonra da kızı yemek yerlerinden birinde bırakarak kendi başına yola devam ediyor. İşte bu tastamam bir öykü. Hiçbir şey bu adamın belirli bir dramatizasyonla gösterilen kişiliğinin gizemine daha yakın olamaz. Ancak teyzemi bunun tastamam bir öykü olduğuna asla ikna edemedim. Teyzem o salak kıza en sonunda ne olduğunu bilmek istiyor.

Kısa süre önce bu öykü televizyona uyarlandı, işini bilen uyarlayan kişi, serserinin fikrini değiştirmiş, geri döndürüp geri zekâlı kızı aldırmış ve ikisini birlikte mutlu bir biçimde arabaya bindirip göndermiştir. Teyzem öykünün bu haliyle tastamam olduğuna inanıyor olsa da, benim hislerim başka türlü, ama bunları toplum içinde söylemek pek uygun olmaz. Bir öykü yazdığınızda, tek yapmanız gereken bir öykü yazmaktır, ancak yazdığınız öyküyü okumayı reddedecek birileri daima olacaktır.

Bu tabii ki kurmaca yazarken ne tür bir okur kitlesi için yazdığınıza dair o berbat soruyu gündeme getirir. Belki de herkes bu soruna kendi kişisel çözümünü buluyor. Kendi adıma konuşursam, kurmaca sanatına itibar ederim ama “ortalama” okur denen şeyden pek hazzetmem. Kendime bu okurdan kaçamayacağımı, uyanık tutmam gereken kişiliğin bu olduğunu hatırlatıyorum, ama aynı zamanda daha zeki okurlara kurmacadan bekledikleri daha derin tecrübeyi de sağlamam gerek. Aslında bu okurların her ikisi de yazarın kendi kişiliğinin farklı özelliklerinden ibaret, son tahlilde yazarın hakkında bir şey bilebileceği tek okur da kendisi. Hepimiz kendi anlama seviyemize göre yazıyoruz; işte kurmacanın, bariz somut bir düzlemde kimi okurları eğlendirirken, aynı düzlemde bunu tecrübe etme kapasitesine sahip okur için anlam doğuran kendine has özelliği budur.

Anlam, kısa öyküyü kısa olmaktan kurtaran şeydir. Bir öykünün konusundansa anlamından bahsetmeyi tercih ederim. İnsanlar öykünün konusundan tavuk yemi çuvalını bağladığımız bir sicimmiş gibi söz ediyor. Öykünün gerçek konusunu bulduğunuzda, tavuk yemi çuvalındaki doğru ipi çeker gibi, öyküyü açıverip tavukları besleyebileceğinizi düşünüyorlar. Ancak kurmacada anlam böyle işlemez.

Bir öykünün konusunu ortaya koyabiliyorsanız, konuyu öyküden ayırabiliyorsanız, bunun iyi bir öykü olmadığından emin olabilirsiniz. Öykünün anlamının kendi cisminde olması gerekir, öykünün içinde somutlaştırılması gerekir. Öykü başka türlü söylenmeyecek bir şeyi söylemenin yoludur, anlamın verilebilmesi için öyküdeki her sözcüğün işe koşulması gerekir. Öykü anlatırsınız, çünkü düz bir biçimde ifade etmek yetmez. Bir öykünün ne hakkında olduğunu soran birine karşı tek doğru davranış, öyküyü okumasını söylemek olur. Kurmacanın anlamı soyut bir anlam değil, tecrübi bir anlamdır; bir öykünün anlamı hakkında yorumda bulunmak ancak bu anlamı daha yoğun tecrübe etmeniz içindir.

Kurmaca, gerçekliğe son derece yoğun bir dikkat göstermeyi gerektirir: Yazarın yazdığı öykü, natüralistik mi yoksa fantastik mi? Yani her zaman, olan gerçeklikle ya da sahiden gerçek olasılığı taşıyan bir şeyle başlarız. Gerçeklik, fantastik öykünün bile en uygun temelidir. Bir şey ancak gerçek olduğu için fantastiktir, yani o kadar gerçektir ki fantastik hale gelir. Graham Greene diyordu ki, “Dipsiz bir kuyunun üstünde duruyorum” diye bir şey yazamam, çünkü bu gerçek değil, ya da “Merdivenlerden koşarak indim ve bir taksiye atlayıverdim” diye bir şey de yazamam, çünkü bu da gerçek değil. Ama Elizabeth Bowen karakterlerinden biri için, “Saçlarına, sanki içlerinden bir ses geliyormuş gibi yapışıverdi,” diye yazabilmişti, çünkü bu sahiden olasıydı.

Hatta biraz ileri gidip fantastik yazan birinin, somut ayrıntılara natüralist birinden daha sıkı dikkat etmesi gerektiğini söyleyeceğim, çünkü bir öykü ne denli inandırıcı olmaya yaslanıyorsa, o denli ikna edici özelliklere sahip olmalıdır.

Bunun iyi bir örneği Kafka’nın Dönüşüm adlı öyküsüdür. Sabah uyandığında kendini, insani tabiatını kaybetmediği halde, hamamböceğine dönüşmüş bulan bir adamın öyküsüdür. Öykünün geri kalanında hayatı, hisleri ve sonunda insan özellikleri taşıyan bir böcek olarak ölümü anlatılır; zira bu durum, öykünün somut ayrıntılarının kesinlikle ikna edici olması sebebiyle okur tarafından kabul edilir. İşin aslı, öykü insan doğasının çift yönlülüğünü öyle gerçekçi betimler ki, bu gerçeklik âdeta dayanılmaz bir hal alır. Burada gerçek çarpıtılmamıştır, öte yandan gerçeğe ulaşmak için belli bir çarpıtmadan yararlanılır. Görünüşün gerçeklikle aynı şey olmadığını itiraf edersek, ki etmemiz gerekir, bizi daha derin bir görme gücüne ulaştıracaksa eğer, sanatçıya doğayı yeniden düzenleme özgürlüğünü tanımamız gerek. Sanatçı, üzerinde değişiklikler yaptığı şeyin doğa olduğunu, doğayı tanıması gerektiğini ve onu değiştirebilme yetisine sahip olabilmek için önce aslına uygun betimleyebilmesi gerektiğini daima kendisine hatırlatmalıdır.

Kısa öykü yazarına özgü sorun, betimlediği olayın varoluşun gizemini mümkün olabildiğince nasıl açığa çıkaracağıdır. Bunu yapmak için sadece kısacık bir alanı vardır, doğrudan doğruya da yazamaz. Söyleyerek değil, göstererek yapmalıdır bunu, somut olanı göstererek, yani sorun somut olanı nasıl kendisi için iki kere çalıştırabileceğidir.

İyi kurgularda, bazı ayrıntılar, bizzat öykünün olayı üstünden anlam biriktirir, böyle olduğunda da, bu ayrıntılar işleyiş biçimleri açısından sembolik hale gelir. “Temiz Köylüler” adlı bir öykü yazmıştım, öyküdeki doktora dereceli kadının tahta bacağı, baştan çıkarmaya çalıştığı İncil satıcısı tarafından çalınır. Öyküyü böyle özetledim ama durumun bayağı bir şaka olduğunu itiraf etmek gerek. Birilerinin tahta bacağının çalındığını görmek, ortalama okurun hoşuna gider. Ama bu öykü, ortalama okura hitap etme kaygısını yitirmeden, büyük niyetler taşıyan bir söz söylemeden, tahta bacağın anlam biriktirmesine olanak sağlayarak başka bir deneyim düzeyinde faaliyet göstermeyi başarıyor. Öykünün başında, doktora dereceli kadının, fiziksel olduğu kadar ruhsal olarak da kötürüm olduğunu öğreniyoruz. Kadın kendi inançsızlığından başka bir şeye inanmıyor, ruhunda tahta bacağı gibi tahtadan bir parça taşıdığını anlıyoruz. Tabii bu doğrudan söylenmiyor. Kurmaca yazarı mümkün olduğunca az şey söyler. Okur, bu bağlantıyı kendisine gösterilen şeylerle kurar. Bağlantılar kurduğunu bile fark etmeyebilir, ama yine de bağlantılar oradadır ve okuru etkilemiştir. Böylece öykü sürdükçe tahta bacak anlam biriktirmeye devam eder. Okur, kızın kendi bacağı hakkında ne hissettiğini, annesinin bu konuda ne hissettiğini, bulundukları yerdeki köylü kadının bu konuda ne hissettiğini öğrenir; sonunda İncil satıcısı çıkıp geldiğinde bacak o kadar çok anlam biriktirmiştir ki, hani derler ya, ağzına kadar dolmuştur. İncil satıcısı bacağı çaldığında, okur, adamın kızın kişiliğinden bir parçayı da alıp götürdüğünü ve kıza içindeki derin acıyı ifşa ettiğini anlar.

Tahta bacağın bir sembol olduğunu söylemek istiyorsanız pekâlâ öyle diyebilirsiniz. Ancak öncelikle tahta bir bacaktır bu ve öyküde bir tahta bacak olarak ona ihtiyaç vardır. Öykünün düz anlam düzeyinde bir yeri vardır; yüzeyde olduğu kadar derinde de işler. Öyküyü her yönde genişletir, öykü işte bu şekilde kısa olmaktan kurtulur.

Bunun nasıl meydana geldiğiyle ilgili birkaç şey söylenebilir. Bu öyküyü yazarken oturup, “Şimdi doktora derecesi olan tahta bacaklı biri hakkında bir öykü yazacağım ve tahta bacağı acının sembolü olarak kullanacağım,” diyerek yazdığımı düşünmenizi istemem. Birçok yazarın, başlangıçta ne yazacağını bildiğini sanmıyorum. Öyküye başladığımda, içinde, doktora derecesi olan tahta bacaklı biri olacağını bilmiyordum. Bir sabah kendimi hakkında bir şeyler bildiğim iki kadını betimlerken buldum, daha farkına bile varmadan bu kadınlardan birini, tahta bacaklı kızı olan birine dönüştürmüştüm. Öykü ilerlerken bir de İncil satıcısı adam atmıştım ortaya ama onunla ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. On, on iki satır öncesine kadar adamın bacağı çalacağını bilmiyordum, ama bunu yapmasının kaçınılmaz olduğunu fark ettim. Okuru sarsan bir öykü bu, bunun bir nedeni de yazarını sarsmış olması.

Bu öykü her ne kadar düşünülmeden yazılmış gibi görünüyorsa da, neredeyse yeniden yazma sürecinden hiç geçmemiş. Yazımının her aşamasında denetim altında olan bir öykü, ancak tam olarak bilinçli yazılmadığından böyle bir denetimin nereden geldiği sorulabilir.

Sanırım bunun yanıtı Jacques Maritain’in “sanat alışkanlığı” dediği şeyde yatıyor. Gerçek şu ki, kurmaca yazmak, kişiliğin bütünüyle dahil olduğu bir iş – zihnin hem bilinçli hem de bilinçdışı kısmının katıldığı bir iş. Sanat, sanatçının alışkanlığıdır, alışkanlıklarsa kişiliğin tamamının derinlerinde yatar. Her alışkanlık gibi uzun bir süre tecrübeyle işlenmesi gerekir; herhangi bir türde yazmayı öğretmek, öğrenciye sanat alışkanlığı kazanmasında yardım etmek demektir. Bu, her ne kadar bir disiplinse de, yine de bir disiplinden daha ötesidir diye düşünüyorum; bence bu, her şeyde mümkün olduğunca fazla anlam bulmak için, yaratılmış dünyaya bakmanın ve duyu algılarını kullanmanın bir yoludur.

Tabii insanların, edebiyatımızda kalıcı olan bir öykü yazmanın ne tür bir görme gücünü gerektirdiğini öğrenmek amacıyla yazar konferanslarına geleceğini sanacak kadar saf değilim. Bunu öğrenmek isteseniz bile, temelde uygulamaya dair şeyler duyma kaygılarınız olur. Gerçekten nasıl iyi bir öykü yazabileceğinizi bilmek isteyeceksiniz, öykünün bittiğini nasıl anlayacağınızı öğrenmek isteyeceksiniz; sanki biçim, her öykünün dışında var olan ve malzemeye uygulanan bir şeymiş gibi, kısa öykünün biçiminin ne olduğunu bilmek isteyeceksiniz. Elbette, ne kadar çok yazarsanız, biçimin organik bir şey olduğunu, elinizdeki malzemeden ortaya çıktığını ve her öykünün biçiminin eşsiz olduğunu o kadar iyi anlayacaksınız. İyi bir öykü indirgenemez, yalnızca genişletilebilir. Bir öyküyü okudukça daha çok şey görüyorsanız ve öykü ele avuca sığmamaya devam ediyorsa, o iyi bir öyküdür. Kurmacada iki artı iki daima dörtten fazla eder.

Bence kısa öykü yazmayı öğrenmenin en iyi yolu, kısa öykü yazmak ve sonra da yapmış olduğunuz şeyleri keşfetmeye çalışmaktır. Tekniği ancak elinizde bir öykü olduğu zaman düşünebilirsiniz. Öğretmen öğrencisine ancak eserine bakıp, olayın, anlamı tamamen aydınlatan tastamam bir öykü yazıp yazmadığına karar vermesine yardımcı olarak destek olabilir.

Sanırım yapabileceğim en faydalı şey, sizden gelen okuduğum yedi öykü hakkındaki bazı genel gözlemlerimi anlatmak olacaktır. Bütün gözlemlerim her öyküye tamı tamına uymayabilir, ancak bunlar, üzerine düşünülecek şeyler yazmakla ilginen birine zararı dokunmayacak gözlemler.

Profesyonel bir yazarın bir şeyi okurken bilincinde olduğu ilk şey, doğal olarak, dilin kullanımıdır. Biri hariç bu öykülerdeki dil kullanımı, birini öbüründen ayırmayı güç kılıyor. Birçok basmakalıp ifade kullanımına rastladığımı hatırlıyorum, ama yedi öyküde de ne bir metafora ne de bir imgeye rastladım. Hiç imge yoktu demiyorum; sizi alıp götürecek kadar etkili bir metafor ya da imge olmadığını kastediyorum.

Bununla bağlantılı olarak yaptığım bir başka gözlem beni epey tedirgin etti. Bir öykü dışında, hemen hemen hiçbir yerel deyiş yoktu. Güneyli Yazarlar Konferansı’ndayız. Öykülerin her biri Georgia’da ya da Tennessee’de geçiyor, ama hiçbirinde Güney hayatına özgü bir his yok. Savannah, Atlanta, Jacksonville gibi adlar geçiyorsa da öyküde hiçbir değişikliğe gerek duymadan bunları kolayca Pittsburgh ya da Passaic’le değiştirebiliriz. Karakterler televizyondakinin dışında hiçbir dil kullanımı duymamış gibi konuşuyorlar. Bu bize bir şeylerin gözden kaçtığını gösterir.

Kurmacayı kurmaca yapan iki nitelik vardır. Biri gizem hissidir, ötekiyse tavırların yarattığı his. Tavırları, sizi kuşatan varoluşun dokusundan alırsınız. Güneyli olmanın en büyük getirisi, tavırları bulmak için pek uzağa gitmemize gerek olmamasıdır, iyi ya da kötü, etrafımızda bolca tavır var. Güney’de çelişkilerle dolu bir toplumda yaşıyoruz; ironisi, tezatlıkları ve özellikle de konuşma dili bakımından zengin bir toplumda. Buna rağmen Güneyliler arasında geçen altı öykünün hiçbirinde bu bölgenin lütuflarından neredeyse eser yok.

Tabii ki, bu bölgenin lütuflarının kötüye kullanılmasına çokça tanık olduğunuzdan, bunları kullanmaktan çekinmiş olmanızdan ileri geliyor olabilir bu. Ancak bir yazarın bölgenin lütuflarını kullanmak yerine onları eline yüzüne bulaştırmasından daha kötü bir şey yoktur. Her şey öyle Güneyli bir hale bürünüyor ki mide bulandırıcı oluyor, öyle yerelleşiyor ki anlaşılmaz oluyor, öyle düz anlamıyla veriliyor ki hiçbir anlam taşımıyor. Genel, özel aracılığıyla gösterileceğine özelin içinde eriyip gidiyor.

Bununla birlikte aslında bizi çevreleyen hayat tamamen görmezden gelindiğinde, konuşma biçimlerimiz göz ardı edildiğinde bir şeyler çığrından çıkıyor. Böyle zamanlarda yazar kendine yapay bir hayat yaratıp yaratmadığını sormalıdır.

Toplumları karakterize eden deyişleridir; deyişleri görmezden geldiğinizde anlamlı bir karakter yaratabilecek sosyal dokunun tamamını göz ardı etmiş olursunuz. Karakterleri topluluklarından çekip alarak onlar hakkında birey olarak daha fazla şey söyleyemezsiniz. Bir karakteri inanılır ve manalı bir sosyal bağlam içine yerleştirmezseniz, o kişiliğin gizemi hakkında anlamlı bir şey söyleyemezsiniz. Bunu yapmanın en iyi yoluysa karakterin kendi dilini kullanmaktır. Andrew Lytle’ın öykülerindeki yaşlı kadın küçümser bir tavırla Birmingham’dan daha yaşlı bir katırı olduğunu söylediğinde, bu cümleden o toplum ve tarihi hakkında bir fikir ediniriz. Güneyli yazarların birçoğunun işi, daha kendileri başlamadan hazırlanmıştır, çünkü bizim tarihimiz konuşmamızda yaşıyor. Eudora Welty’nin öykülerinden birinde, bir karakter, “Geldiğim yerde bekçi köpekleri yerine tilki, tavuk yerine baykuş kullanırız ama doğru şarkı söyleriz,” der. Tek başına bu cümlede bir kitap yatar. Bölgenizdeki insanlar böyle konuşurken siz bunu görmezden geliyorsanız elinizdeki fırsatı kullanmamış olursunuz. Konuşmamızın fütursuzca bir kenara atılamayacak kadar belirgin bir tınısı var. Bir yazar bu nitelikten kurtulmaya çalıştığında, yaratıcı gücünün en iyi yanlarını yok etmeye mahkûm olur.

Bu öyküler hakkındaki bir başka gözlemim, çoğunun, karakterlerin derinine inmemesi, karakterler hakkında pek bir şey açığa çıkarmaması. Karakterlerin zihnine girmiyorlar demiyorum, ama karakterlerin kişiliklerini göstermiyorlar. Yine kısmen konuşma meselesine bağlı bu. Karakterlerinizin kendilerini açığa çıkaracakları belli bir konuşma biçimleri yok, bazen de gerçekten ayırıcı bir özellikleri yok. Öykülerin sonunda bir kişiliğin açığa çıkmadığını, çünkü aslında orada bir kişilik olmadığını hissediyorsunuz. İyi öykülerin çoğunda karakterin kişiliği öykünün olayını yaratan şeydir. Sizin öykülerinizin çoğunda, yazarın bazı olaylar düşündüğünü, bunları gerçekleştirmek için de bir karakter uydurduğunu hissediyorum. Eğer öbür türlü başlarsanız genelde daha başarılı olursunuz. Gerçek bir kişilikle, gerçek bir karakterle başlarsanız, bir şey olur, bunun ne olacağını başlamadan bilmezsiniz. Aslına bakarsanız, başlamadan önce bilmemeniz daha iyidir. Kendi öykülerinizde bir şeyler keşfedebilmelisiniz. Eğer siz keşfedemezseniz, büyük olasılıkla başka kimse keşfetmeyecektir.

İngilizceden çeviren Deniz Bozkurt

* Flannery O’Connor, başka bir vesileyle yazdığı bir yazıya şöyle başlar: “Kısa öykü hakkında söyleyecek çok az şeyim var. Kısa öykü yazmak ayrı, onlar hakkında yazmak ayrı; umarım öykü yazmak konusunda bana soru sormanızın, yüzme dersinde balık tutmakla ilgili soru sormaya benzediğini fark ediyorsunuzdur. Yazdığım her yeni öyküyle, öykü yazmak hakkında daha fazla gizem keşfediyor, kendimi bu konuda daha az çözümleme yapacak yetide hissediyorum. Öykü yazmaya başlamadan önce, sanırım size bu konu hakkında iyi bir ders verebilirdim, ama hiçbir şey tecrübe kadar sessizlik yaratmaz. Bu noktada size nasıl öykü yazılacağı konusunda söylecek pek az şeyim var.”

Bu yazıyı Notosolji’den ç/aldım.

Özgecan Aslan cinayeti ve özellikle #sendeanlat girişiminden sonra, erkeklerin erkek şiddetine karşı ne yapabilecekleri, ne yaptıkları, bir daha konuşulur oldu.

Beyaz Kurdele girişiminin hazırladığı kılavuzlar, erkek şiddetiyle mücadele etmek isteyen erkeklere yardımcı olabilir.

90’ların başında Kanada’da üç erkeğin başlattığı, kendini “Erkeklerin kadına şiddetini sonlandırmak için çalışan erkekler” olarak tanımlayan Beyaz Kurdele Kampanyası’nın sloganı “Kadına yönelik şiddet uygulamayacağım, göz yummayacağım, sessiz kalmayacağım.” Üyeliği olmayan bu hareket, her yerde kendi özgül koşullarıyla büyüyor ve kendi kampanyalarını yaratıyor.

Beyaz Kurdele, sokakta tacizi durdurmak için erkeklerin yapabileceği altı madde sıralıyor:

1. Ne olduğunu bilin

Sokakta taciz, istenmeyen ve hoş karşılanmayan, aleni bir ilgi çekme eylemidir. Çoğunlukla kadınlara yöneltilir. Alçaltıcı ve zarar vericidir. Kişiye özel bir sorun değil, hepimizi ilgilendiren bir sorundur.

Örneğin, sokakta yürüyen bir kadına laf atmak, sarkıntılık ederek bakmak, ıslıklamak veya giden bir arabanın içinden bağırmak gibi. Sokak tacizi, iltifat olmayan bir davranıştır.

2. Tacizciye karşı kadının yanında olun

Yürüyüp geçmeyin. Sokak tacizinin ele alınmasında ve önlenmesinde önemli bir rol oynayabilir, yardımcı olabilirsiniz.

Sokakta veya başka bir yerde tacize tanık olduğunuzda, durumu değiştiren biri olun. Bu, “kurtarıcı kahraman” olmak demek değildir, ama kendinize, birine yardım edebilecek bir rol bulmaktır! Yapabileceğiniz bazı şeyler şunlardır: Tacizcinin dikkatini dağıtmak (saati veya yolu sormak), tacize uğrayan kişiye iyi olup olmadığını, yardım edip edemeyeceğinizi sormak.

Sokakta tacizci erkeklere söyleyebileceğiniz bazı şeyler:*

“Ne giydiği umurumda değil. Olmaz.”

“Nasıl yürüdüğü umurumda değil. Olmaz.”

“Ciddi misin sen?”

“Çok ayıp. Olacak şey değil.”

“Buna sokak tacizi denir. İltifat değildir.”

“Yapma!”

“Sokaktan geçen birine böyle şeyler söylenmez.”

“Buna sokak tacizi denir. Bu yüzden başın belaya girebilir. Benden söylemesi.”

“Taciz hiç işine yaradı mı? Birini taciz etmek işe yarıyor mu?”

“Seksi olduğunu düşünmen umurumda değil. Olmaz.”

“Kadın düşmanlığı. Aman ne seksi bir şey.”

“Semtimizin/mahallemizin adını kötüye çıkarıyorsun.”

“Erkeklerin adını kötüye çıkarıyorsun.”

“Adımızı kötüye çıkarıyorsun.”

“Her gün kaç kadının, kaç kız çocuğunun tacize uğradığını biliyor musun? Komik değil bu.”

“Herkesin yapıyor olması umurumda değil. Olmaz.”

“Saygısızlık bu. Olmaz.”

“Bırak. Yapma. Buna sokak tacizi denir ve kabul edilebilir bir şey değildir.”

3. Örnek olun, önder olun

İş sizde başlıyor: Kendi dilinizi, tutumunuzu, davranışlarınızı sorgulayın. Bunlar, kadınlara ve kız çocuklarına nasıl saygısızlık ediyor veya zarar veriyor olabilir?

“Beyaz Kurdele” kampanyası Kanada, Ontario’da erkekler arasında bir araştırma yaptı. Erkeklerin çoğunluğunun, sesini çıkarmanın, oğullarını eğitmenin veya duruma müdahale etmenin önemli olduğunu düşündüğü ortaya çıktı. Ayrıca, çoğu erkek, kadınlara yönelik şiddetin kendileri için önemli olduğunu belirtti ve bu şiddeti sona erdirmekte anahtar bir rol oynayabileceklerini ifade etti. Cinsiyetçi dil ve sokak tacizi, şiddet kültürüne katkıda bulunuyor. Hangi yollarla çözümün bir parçası olabileceğinizi düşünün!

4. Rol model olun

Yaptıklarınız başka bir erkekte kalır: Ailenizle, arkadaşlarınızla, iş arkadaşlarınızla ve çevrenizdeki gençlerle, kadınlara saygıyla ve değer vererek davranmak hakkında konuşun.

Değişiklik yaratmak için, erkeklere ve genç erkeklere karşı çıkın! Arkadaşlarınızla veya iş arkadaşlarınızla taciz niteliğindeki davranışlar hakkında konuşmaya zaman ayırın. Yapabileceklerinizi düşünün: Sorunları tartışacak bir ortam yaratın ve okulunuzda, işyerinizde, ibadethanenizde veya spor kulübünüzde bir atölye çalışması veya sunum düzenleyerek farkındalık yaratın.

5. Dile ve davranışlara karşı çıkın

Alçaltıcı ve incitici şakalar, espriler, fıkralar, yorumlar ve davranışlara karşı çıkılabilir. Bunlara katılmayın veya gülmeyin. Erkeklerin sorumlu tutulmasına katkıda bulunun.

Bazıları “duyarsızlaşmış” olsalar veya hayatın bir parçası gibi görseler de, erkekler seslerini çıkarır, ona karşı seslerini yükseltirlerse, Sokak Tacizi durdurulabilir. Kişiye değil, davranışa karşı çıkın. “Olmaz” veya “Yapmayın arkadaşlar, taciz etmeyin” gibi şeyler söyleyin.

6. Duruma uygun davranın

Riskleri göz önüne alın ve durumu güven içinde yatıştıracak yönde, bu davranışa karşı çıkın. Gerekiyorsa, yardım isteyin. Mağdur kadını yoklayın ve destek teklif edin. Ona, olanları desteklemediğinizi söyleyin; iyi olup olmadığını sorun; erkeklerin bir kadına böyle davranmaya hakkı olmadığını söyleyin.

Durumu daha da hararetlendirecek yönde değil, yatıştıracak yönde müdahale edin. Unutmayın, sokak tacizi, kendi “toplumsal statüleri” saydıklarının dışında biriyle etkileşim peşinde olan bir grup erkek arasındaki rekabet veya bir erkeğin gücünü göstermek istemesi ya da kadınlarla ve çevresindekilerle nasıl etkileşime gireceğine dair anlayışı olmayan bir erkeğin işi olabilir. (WR/TK/ÇT)

* Burada sıralanan örnekler, Beyaz Kurdele (White Ribbon) Kanada’nın hazırladığı İngilizce kısa filmden alınmıştır. Filmi izlemek için tıklayın.

** Beyaz Kurdele Kanada’nın hazırladığı kılavuz metni, İngilizce’den Türkçe’ye Tolga Korkut çevirdi.

biamag’dan alıntıdır