kim bakıyor

17 Mart 2017

göğe bakınca derdim ki aynı üzümün zarı
koruyor tatlı, sulu, damar damar bir yemişi
içimdekileri tenim de öyle koruyor değil mi

gökyüzü de bana yakın hissediyor mudur acaba kendini

yavru kedilerin, köpeklerin yerlerde yuvarlanışları
kargaların yan yan bakışları, çekingen yanaşmaları
ve uyuklayan salyangozları çok önceden tanıyorum sanki

onlar da görünce hemen tanıyorlar mıdır beni

meşe palamutları gözlerim, dalları kollarım
serçeler sesim, rüzgâr nefesim
peki ben onların neyiyim, ben onların nesiyim

boşuna değildir herhalde bana bu kadar benzemeleri

dere bileklerimi okşuyor serin serin
çakıl taşları ayaklarımın altını gıdıklıyor
bu akan su, şu ak çakıllar benim için mi varlar

hoşuma gitmeleri çok ama çok sevdikleri için midir beni

kayalara tırmanıyorum, oyuklara saklanıyorum
ağaç kovukları en çok hoşuma gidenleri
bir de mağaraların, inlerin pek merak ediyorum içlerini

onlar da merak ediyor mudur içimdekileri

çerden çöpten, kırık dallardan, saçılmış yapraklardan
taşlardan bir şeye benzeyen benzemeyen şeyler yapıyorum
niye böyle şeyler yapıyorum, sorsan, bilmiyorum

onlara sorsak ne olduklarını bilirler mi

büyükler, öbür çocuklar beni nasıl görüyor dert ediyorum
onların gördüğü müyüm yoksa başka biri mi
çizdiğim resimlerden anlamaya çalışıyorum

neyse diyorum neyse, hoplaya zıplaya koşuyorum

geçen yaz öğrenince yüzmeyi geçti içimdeki ürperti
yine de korkuyorum, ya çekerse dibe bir şey beni
ya ısırırsa ayaklarımın ucundan küçük bir canavar

fakat niye olamıyorum korkusuz, rahat tıpkı deniz gibi

itiraf etmeliyim kışları deniz kenarları ayrı bir güzel
yüksek bir yerden aşağı baktığında nasılsa öyle
manzara anlatılmaz, aynı hissettiklerime benziyor

başımı yukarı kaldırıyorum acaba bana kim bakıyor

 

(rüzgâr ve çınar’ın sekiz yaş şiyiri)

Çocuk Bakışı

04 Şubat 2017

Çınar’la Rüzgâr iki yanıma sığıştılar, yatakta sabah keyfi yapıyoruz. Çınar başucumdaki Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’ine bakıp, “Ruhlarını kaybettikleri için mi gölgesizler?” dedi.

Sonra “Romanı anlatsana biraz baba.” dedi.

Kabaca anlattım. Köydekiler birer birer kayboluyorlar ama sonra çıkıp geliyorlar, kendileri bile kaybolduklarının farkında değiller, dedim

Çınar da “Ay ne kadar huzurlu.” dedi

Kocasını, çocuğunu kaybedenleri dikkate almadan sadece kaybolanın içinden ve de olumlu yanıyla düşünmek  bir çocuğun yapabileceği iş doğrusu. Bakış açısı kıskanılır mı? Kıskanıyorsun işte.

Rüzgâr (7) geçen gün, “Ağaçlar resim olsaydı keşke.” dedi. “Niye resim olsunlar ki?” diye sordum. “Bilmiyorum!” dedi. Sanırım gerçeğin dışına çıkmak istiyordu.

Süslü pastalar, pinyatalar, doğum günü şapkaları, renkli şekerler, oyuncaklar, konfetiler, çıtır çıtır yanan maytaplar gerçekliğin dışına çıkma ihtiyacının karşılıkları değil mi?

Arı ve şahin karşısında görme, köpek karşısında koklama, yarasa karşısında işitme gücü  pek zayıf kalan biz insanlar için bu hayat çok yavan.

Ve ödevler, sorumluluklar, yasaklar, duygusal baskılar, düşünsel engeller içinde yaşayan biz insanlar için bu hayat çekilmezdir.

Duyularımızın yetersiz kaldığı dünyayı zihnsel becerilerimizle zenginleştirmek, kendi iç dünyamızı dışarı çıkararak sosyal yaşamın sınırlarını aşmak isteriz.

Rüzgâr “keşke” derken ağaçları kafasında resimlemeye yani kurgulamaya başlamıştı. Amacı ağaçları ortadan kaldırmak değil daha güçlü biçimde kavramaktı.

Bir nesnenin resmini yaptığımızda ancak,  bakarken gör(e)mediğimiz şeyleri görmeye başlarız. Kendimizi ona katarak, onu kendimize katarız. Rüzgâr bunu fark etmişti.

Bir hikâye anlatırken yahut dinlerken de ‘eylem’ ile canlanan zamanı, mekanı, durumu, olayı ve  olay kahramanlarını hareketli resimlerle gösteririz yahut onların hareketli resimlerini seyrederiz.

Gerçeğin içine girmek, ta derinlerine inmek için gerçeğin dışına çıkmak isteriz.

normal_554244_314338088688778_723082627_n“incirin balının, moruna sızması gibi”

dün sabah kahvaltıda çınar(4) “baba bana bebekliğimi anlatabilir misin?” dedi. tabi ki de anlatabilirdim. hem de çok iyi anlatabilirdim. hatta hiç kendimi yormadan anlatabilirdim. başladım anlatmaya. bugüne kadar çınar hakkında kurduğum cümlelerden, paragraflardan bol bol yararlandım. anlattıkça anlattıkça çınar’ın soruları çoğaldı. cevaplarımla tatmin olmadı bi türlü. dankkkk! birden boş konuştuğumu ya da konuşamadığımı fark ettim. çınar’ın kişiliği, tekrarlıyan davranışları hakkında kurama varan birikime sahibim. anne yarısı bir babayım sonuçta. google arama motoru gibi, kutucuğuma “çınar, bebeklik” yazıldı mı en az 10 A4 ebadında bilgi dökebilirim ekrana. fakat bunların hiçbiri şimdi okuyacağınız,

“eski ev soğuktu, yere yorgan sermiştik. çınar’la rüzgâr henüz oturmayı öğreniyodu. geniş pencerden gökyüzü, bulutlar görünüyodu. istiyodum ki doğayla bir an önce tanışsınlar. o arzuyla -doğa nedir? doğa öncelikle senin algında ne? gibi sorular boynu bükük beklerken bi köşede- bulutları gösteriyodum. ‘bakın bakın ne acayip şekillere giriyolar di mi?’ diyodum. parktayken pusetin sırtlığını yatırıyodum, gökyüzünü, ağaçların dallarını, yapraklarını v yine bulutları seyredebilsinler diye. parktaki sedir ağaçları’ndan bir iki yaprak koparıp parmaklarımın arasında eziyo parmaklarımı burunlarına değdiriyodum ki uzun hafızaya yerleşsin o keskin koku. amma işte, onlar doğaya benzeyen kendi doğalarıyla başka bir âlemdeydiler. ‘güçlü duyular-zayıf/belirsiz algılar âlemi’nde… çınar, bakarak anlamaya çalışıyodu örneğin. gözlerini bir noktaya dikip uzun süre kalabiliyodu. ne algılıyodu? seyrettiklerinden kalanlar nereye gidiyodu? muamma… fakat bebeklik seyretmelerinden, üç boyutlu dünyayı seyretme alışkanlığı kaldığı kesin. bugün çınar’ın karşısına televizyonu koy bir de eline oyuncak ver, tercihi oyuncaktır. çok tuhaf! hatırlamaya çalıştıkça önce bi bulut kümesinin içinden geçiyorum, sonra yavaş yavaş bulutlar seyreliyo, nihayetinde bulutların ardındakileri daha temiz görebiliyorum. sadece görmüyorum, gördüğümü söylediğim neyse, önce sinirlerimi, sonra kaslarımı, nabzımı, hormonlarımı da değiştiriyo. ardından sözcükler geliyo. sözcükler bedenin çatlaklarından sızıyo… standart bir şekilleri yok. çünkü sızdıkları çatlağın kılığına giriyolar. çınar’ın sorularını cevaplarken kendimi duygusuzca v avaz avaz bir şiiri okuyan ilkokul öğrencisi gibi bomboş yakaladığım yerde oluşan çatlaktan sızıyo şimdiki sözler mesela…çınar’ın kendi varlığını hissettiği en büyük hâdise, avaz avaz ağlamaktı. işte o yorganın üstünde bacaklarını iki yana açmış otururken, bebek esnekliğiyle belinden üst bedenini büküyo, üst üste alnını yere vuruyodu çığlıklar atarak; gözyaşı, salya sümük akıtarak. bikaç kere dünya başıma yıkıldı -tabi şimdi rahat, gülümsiyerek dile getiriyorum- “deli lan bu…” diye düşündüydüm. ödüm bokuma karıştıydı aferdersin… çınar’ın kendini var hissettiği bir diğer hâdise, hiçbir anlama gelmiyen sözcükleri yan yana getirerek konuşmaktı. en çok mama sandalyesinde söylev çekiyodu. yine bikaç kere, “deha lan bu!” dediğimi hatırlıyorum. -şu an bile bu örneğin, çatlağından gururla sızdığı, böylece standardize olduğu görülüyodur sanırım :)- e! kuzgun’a yavrusu serçe de görünüyo şahin de. o mevzudur az biraz… rüzgâr, kendi varlığını en çok yumruklarını sıkarak, tekme atarak, debelenip durarak hissediyodu. itmek, çekmek, sarılmak da diğerleriydi. tabi ki de seçilmiş değil aksine doğalarının emrettiği davranışlardı bunlar. o yüzden rüzgâr, bu yorucu debelenişten kurtulmak için olabilir, çizgi filim seyretmeyi, masal dinlemeyi v canavar imgeleri yaratmayı çok seviyodu hâlâ da seviyo. o soğuk evdeki yorganın üstünde kusmuklar saçarak, yorganı büzüştürerek, dişliyerek gezinen de rüzgâr elbette. bebekliğinden beri hiçbir eylemine mesafe koyarak sorguladığını görmedim. kendiliğinden, kaba saba, dangul dungul, tabi ki de çooook sevimli! rüzgâr’ın kendi varlığını hissettiği hâdiselerden biri de, mama sandalyesinde yemek şarkısı söylemesi. evet. bebekken de şimdi de rüzgâr yediğinden aldığı tadı betimliyen bir “mımmm”lama tuturuyo yemek boyunca… bütün bunlardan sonra tekrar bakıyorum yüzlerine. çınar’ın bugün ateşi var, yatıyo gündüz gündüz. yorgun, hasta meleksi suratında bebekliğiyle şimdiki görünümü arasında gidip gelen yüzleri görüyorum. inceden âşık oluyorum, güzelliğine kapılıp gidiyorum. rüzgâr çizgi filim seyrediyo şimdi. gözleri kocaman. ne yapsam, ne söylesem dönüp bakmıyo. bebekliğinin aynısı yine. onun da yüzünde dünden bugüne hatırladığım yüzleri tek tek görüyorum. en güçlü, en sağlam dostumu yetiştiriyomuşum -tabi farklı bi şekilde o da beni yetiştiriyo-, birlikte yeni bi dostluk inşa ediyoruz gibi geliyo. “

bu metin gibi olmaz. çünkü olmaz. :)

kaç yıl geçti üstünden hatırlamıyorum. avrupalı bir ressam gelmişti istanbul’a. birgün konuşmanın ortadan kalkıcağını, insanların konuşmadan anlaşabilceklerini iddia ediyodu. bir süre etkisinde kalmıştım söylediklerinin. konuşmadan anlaşabilmek çekici gelmişti. hele hele! sırf standart konuşmamak için konuşmaya ne kadar geç başladığımı, gene de standartlara mecbur kaldığımı hatırlayınca, konuşmaksızın sadece beden/resim diliyle iletişim kurmanın büyüsü sarıvermişti. hâlâ da o büyünün etkisinde olabilirim. hâlâ da o yüzden konuşmanın sahici olanına vurgu yapan bi yazı daha yazıyo olabilirim. konuşmanın bedenden sızan bir şey olarak bedenleştiğini kanıtlamak istiyorum. çünkü hareketlerimizin hemen hepsi ezbere/boş konuşmak gibi. çünkü genellikle bedendeki çatlaklardan sızmıyolar. dolayısıyla standart formlara sahipler. bedenin bedene yabancılaşması gibi bir dengesizlik…

teşekkürler çınar.