balik-corbasi-1tepeyi tırmanan, su kenarından ve koruluktan geçen düşsel bir yol. her adımda ağustosböcekleri, zarkanatlı düşünceler, ateşböcekleri, kınkanatlı hayaller sağa sola saçılıyor. sanki yaşanmamış bir tecrübenin kapıları açılıyor.

ne çok şey var burda. burası düşsel yolun başladığı yok bittiği… aman canım ikisi de aynı yer. burası yazan kadının evi: kediler, dağınık bir oda, fareler, birikmiş bulaşıklar, yerlerde tüy yumakları.

şurası düşünen adamın evi: bahçede bir inek, odalar gayet temiz, eşyalar yerli yerinde, bulaşıklar yıkanmış.

bir kere daha bakınca iki evin arasındaki düşsel yol bir kordona benziyor.

hiç sevgi sözcüğü yok, aşk sözcüğü yok, evlilik sözcüğü yok, ilişki sözcüğü yok.

yazan kadınla düşünen adam düşsel yolu katederek birbirlerine gidip geliyorlar. sadece oturup konuşuyorlar; düşünen adamın evinde puding yerken, yazan kadının evinde balık çorbası içerken

derken adam bir kız çocuğu düşlüyor, kadın bir oğlan çocuğu. fakat biraz tuhaf düşlüyorlar ki çocuklar göze garip görünüyorlar, bir an geliyor eve sığmıyorlar.

sanki yazan kadınla, düşünen adam birbirlerinin evine sığamıyorlar.

çocuklardan oğlan olanı balık tutmayı, kız olanı ağaca tırmanmayı seviyor. kız yazan kadının evini temizliyor kırmızı bir elbise, iki minik ayakkabı ve bir süpürgeden ibaret iken. oğlan su kenarında yazan adamdan çok balık tutuyor.

sonra ne oluyor? yazan kadının evi biraz daha temiz, düşünen adamın evi biraz daha dağınık.

rüya mı bu masal mı. rüya olsaydı çoktan unutmuştum. rüyalarımı çok zor hatırlıyorum.

üç boyutlu çizgiler

16 Nisan 2017

WP_20170416_12_30_39_Pro

evin kahvaltı sonrası faaliyetleri sürüyor… çınar’la rüzgâr’ın ilham ettiği çizgiler üç boyutlu oluyor yavaştan…

nisan 15, saat 15’te kadıköy, özgürlük parkı, interaktif çocuk kütüphanesi’nde 7 yaş ve üstü çocuklara ‘cinlerin masalı’nı anlatıcam, beklerim

kim bakıyor

17 Mart 2017

göğe bakınca derdim ki aynı üzümün zarı
koruyor tatlı, sulu, damar damar bir yemişi
içimdekileri tenim de öyle koruyor değil mi

gökyüzü de bana yakın hissediyor mudur acaba kendini

yavru kedilerin, köpeklerin yerlerde yuvarlanışları
kargaların yan yan bakışları, çekingen yanaşmaları
ve uyuklayan salyangozları çok önceden tanıyorum sanki

onlar da görünce hemen tanıyorlar mıdır beni

meşe palamutları gözlerim, dalları kollarım
serçeler sesim, rüzgâr nefesim
peki ben onların neyiyim, ben onların nesiyim

boşuna değildir herhalde bana bu kadar benzemeleri

dere bileklerimi okşuyor serin serin
çakıl taşları ayaklarımın altını gıdıklıyor
bu akan su, şu ak çakıllar benim için mi varlar

hoşuma gitmeleri çok ama çok sevdikleri için midir beni

kayalara tırmanıyorum, oyuklara saklanıyorum
ağaç kovukları en çok hoşuma gidenleri
bir de mağaraların, inlerin pek merak ediyorum içlerini

onlar da merak ediyor mudur içimdekileri

çerden çöpten, kırık dallardan, saçılmış yapraklardan
taşlardan bir şeye benzeyen benzemeyen şeyler yapıyorum
niye böyle şeyler yapıyorum, sorsan, bilmiyorum

onlara sorsak ne olduklarını bilirler mi

büyükler, öbür çocuklar beni nasıl görüyor dert ediyorum
onların gördüğü müyüm yoksa başka biri mi
çizdiğim resimlerden anlamaya çalışıyorum

neyse diyorum neyse, hoplaya zıplaya koşuyorum

geçen yaz öğrenince yüzmeyi geçti içimdeki ürperti
yine de korkuyorum, ya çekerse dibe bir şey beni
ya ısırırsa ayaklarımın ucundan küçük bir canavar

fakat niye olamıyorum korkusuz, rahat tıpkı deniz gibi

itiraf etmeliyim kışları deniz kenarları ayrı bir güzel
yüksek bir yerden aşağı baktığında nasılsa öyle
manzara anlatılmaz, aynı hissettiklerime benziyor

başımı yukarı kaldırıyorum acaba bana kim bakıyor

 

(rüzgâr ve çınar’ın sekiz yaş şiyiri)

Serbest Minimal

26 Şubat 2017

17012377_1218842504832013_142697032_nPazar günleri kahvaltı sofrasının içine kağıtlar, kalemler, çakıltaşları, dallar, yapraklar sızar ailecek görüntüler kurmaya başlarız.

16997202_1218842488165348_1312911043_n

Rüzgâr ve Çınar bir oyuncaklarını önüme koyup çizmemi ister. “Nasıl aynısını çiziyorsun. Sen ressam mısın?” derler. Ve nasıl çizdiğimi seyrederler.

17006167_1218842468165350_1679395902_n

Ben de onların hiçbir şeye benzemeyen karalamarını seyrederim kıskançlıkla. Yaratma güçleri, ellerini kullanırkenki serbestlik gıpta edilesidir.

16997565_1218842454832018_198137246_n

Yaklaşık iki ay önce Çınar’ın mininal çizimlerini ve Rüzgâr’ın çılgın serbestliğini takip ederek bir şeyler karalamaya başladım.

16977038_1218842408165356_456861813_n

Karalarken onları içimde duydukça heyecanım katlandı. Israrla bu yeni yolu takip ettim.

16997431_1218842261498704_1588473320_nDevam edeceğim.

 

Çocuk Bakışı

04 Şubat 2017

Çınar’la Rüzgâr iki yanıma sığıştılar, yatakta sabah keyfi yapıyoruz. Çınar başucumdaki Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’ine bakıp, “Ruhlarını kaybettikleri için mi gölgesizler?” dedi.

Sonra “Romanı anlatsana biraz baba.” dedi.

Kabaca anlattım. Köydekiler birer birer kayboluyorlar ama sonra çıkıp geliyorlar, kendileri bile kaybolduklarının farkında değiller, dedim

Çınar da “Ay ne kadar huzurlu.” dedi

Kocasını, çocuğunu kaybedenleri dikkate almadan sadece kaybolanın içinden ve de olumlu yanıyla düşünmek  bir çocuğun yapabileceği iş doğrusu. Bakış açısı kıskanılır mı? Kıskanıyorsun işte.

Rüzgâr (7) geçen gün, “Ağaçlar resim olsaydı keşke.” dedi. “Niye resim olsunlar ki?” diye sordum. “Bilmiyorum!” dedi. Sanırım gerçeğin dışına çıkmak istiyordu.

Süslü pastalar, pinyatalar, doğum günü şapkaları, renkli şekerler, oyuncaklar, konfetiler, çıtır çıtır yanan maytaplar gerçekliğin dışına çıkma ihtiyacının karşılıkları değil mi?

Arı ve şahin karşısında görme, köpek karşısında koklama, yarasa karşısında işitme gücü  pek zayıf kalan biz insanlar için bu hayat çok yavan.

Ve ödevler, sorumluluklar, yasaklar, duygusal baskılar, düşünsel engeller içinde yaşayan biz insanlar için bu hayat çekilmezdir.

Duyularımızın yetersiz kaldığı dünyayı zihnsel becerilerimizle zenginleştirmek, kendi iç dünyamızı dışarı çıkararak sosyal yaşamın sınırlarını aşmak isteriz.

Rüzgâr “keşke” derken ağaçları kafasında resimlemeye yani kurgulamaya başlamıştı. Amacı ağaçları ortadan kaldırmak değil daha güçlü biçimde kavramaktı.

Bir nesnenin resmini yaptığımızda ancak,  bakarken gör(e)mediğimiz şeyleri görmeye başlarız. Kendimizi ona katarak, onu kendimize katarız. Rüzgâr bunu fark etmişti.

Bir hikâye anlatırken yahut dinlerken de ‘eylem’ ile canlanan zamanı, mekanı, durumu, olayı ve  olay kahramanlarını hareketli resimlerle gösteririz yahut onların hareketli resimlerini seyrederiz.

Gerçeğin içine girmek, ta derinlerine inmek için gerçeğin dışına çıkmak isteriz.

söz jimnastiği

04 Ocak 2015

bu sabah, içlerinde bizimkilerin de olduğu, 4-6 yaş arası çocukları jimnastik yaparken seyrettim yine. güzel bir beden eğitimi alanında, iyi jimnastik öğretmenleriyle. bulgar göçmeni olmaları itibarıyla ayrı bir sempati besliyorum kendilerine, o ayrı.

ısınmanın sonunda hocalardan biri hep aynı oyunu yapıyo. “kafa” diyip ellerini başına, “popo”, “göbek” diyip ellerini kıçına v karnına koyuyo. bir süre sonra düzeni bozuyo. “kafa” diyip ellerini karnına, “popo” diyip başına koyuyo. çocuklar ne yapacaklarını karıştırıyo, kıkırdamaya başlıyolar. sonra sonra, hoca hiçbir yönerge vermeden, sessiz bir ortak kararla hocanın hareketini değil sözünü takip etmeye başlıyolar. hoca “kafa” diyip ellerini karnına koyuyo ama çocuklar ellerini kafalarına koyuyo. hareketi yanlış kabul ediyo, sözü esas alıyolar.

oysa ebeveynlerinden, öğretmenlerinden v diğer yetişkinlerden derledikleri bilgiler daha çok görsel. görsel olandan sözel olana geçiyolar daha çok. 3-5 yaş arasında da öyle 5-15 yaş arasında da. aslına bakılırsa görsel olanın öğrenmedeki ağırlığı değişmiyo. peki o zaman bu sabah, jimnastikteki bu çocuklar niye hareket değil söz yönergesini asıl aldılar? çünkü eylem, canlılık, hareketlilik, serbestlik, kendini bırakmayken; söz daima uyaran, ikaz eden, alarm veren, düzenleyen, örgütleyen, ciddi bişiy (ileri yaşlarda dilbilgisi zırvalarıyla ciddiyeti daha da artıyo tabi). çocuğun durması, dikkatli olması, çabuk olması gerektiğinde, tehlike anında hep ebeveynin sesli/sözlü uyarısı var. evet çocuklara davranışlarımızla örnek/model oluyoruz ama onları denetlerken sözü kullanıyoruz. ayrıca çocuklar bir davranış biçimi olarak sözü kullanımışızı da modelliyolar.

söz hayatımızda uyarıcı unsur olarak yer alıyo. eğer çocuklar hikâye uydurmayı bilmiyo, uydurulmuş hikâyeler dinleyemiyolarsa; aynı şekilde şiirler, şarkılar, sözcükler, diller uydurmak, uydurulmuş şiirleri, şarkıları, sözcükleri, dilleri dinlemek karşılaşmadıkları bişiyse; dilleri, dudakları, gırtlaklarıyla anlamsız sesler çıkarmanın keyfini bilmiyolarsa vb. söz eğlenceleri, yaratımları hayatlarında yoksa, sözün zihinsel canlılık, hareketlilik, serbestlik, kendini bırakma gibi şeylere yol açışını da asla tecrübe edemeyecekler.

ne diyoduk. sözün yavan bir yönerge malzemesi olmaması için çalışmak lazım. öyle görünüyo valla. söz jimnastiği, evet! söz jimnastiği lazım :)

normal_554244_314338088688778_723082627_n“incirin balının, moruna sızması gibi”

dün sabah kahvaltıda çınar(4) “baba bana bebekliğimi anlatabilir misin?” dedi. tabi ki de anlatabilirdim. hem de çok iyi anlatabilirdim. hatta hiç kendimi yormadan anlatabilirdim. başladım anlatmaya. bugüne kadar çınar hakkında kurduğum cümlelerden, paragraflardan bol bol yararlandım. anlattıkça anlattıkça çınar’ın soruları çoğaldı. cevaplarımla tatmin olmadı bi türlü. dankkkk! birden boş konuştuğumu ya da konuşamadığımı fark ettim. çınar’ın kişiliği, tekrarlıyan davranışları hakkında kurama varan birikime sahibim. anne yarısı bir babayım sonuçta. google arama motoru gibi, kutucuğuma “çınar, bebeklik” yazıldı mı en az 10 A4 ebadında bilgi dökebilirim ekrana. fakat bunların hiçbiri şimdi okuyacağınız,

“eski ev soğuktu, yere yorgan sermiştik. çınar’la rüzgâr henüz oturmayı öğreniyodu. geniş pencerden gökyüzü, bulutlar görünüyodu. istiyodum ki doğayla bir an önce tanışsınlar. o arzuyla -doğa nedir? doğa öncelikle senin algında ne? gibi sorular boynu bükük beklerken bi köşede- bulutları gösteriyodum. ‘bakın bakın ne acayip şekillere giriyolar di mi?’ diyodum. parktayken pusetin sırtlığını yatırıyodum, gökyüzünü, ağaçların dallarını, yapraklarını v yine bulutları seyredebilsinler diye. parktaki sedir ağaçları’ndan bir iki yaprak koparıp parmaklarımın arasında eziyo parmaklarımı burunlarına değdiriyodum ki uzun hafızaya yerleşsin o keskin koku. amma işte, onlar doğaya benzeyen kendi doğalarıyla başka bir âlemdeydiler. ‘güçlü duyular-zayıf/belirsiz algılar âlemi’nde… çınar, bakarak anlamaya çalışıyodu örneğin. gözlerini bir noktaya dikip uzun süre kalabiliyodu. ne algılıyodu? seyrettiklerinden kalanlar nereye gidiyodu? muamma… fakat bebeklik seyretmelerinden, üç boyutlu dünyayı seyretme alışkanlığı kaldığı kesin. bugün çınar’ın karşısına televizyonu koy bir de eline oyuncak ver, tercihi oyuncaktır. çok tuhaf! hatırlamaya çalıştıkça önce bi bulut kümesinin içinden geçiyorum, sonra yavaş yavaş bulutlar seyreliyo, nihayetinde bulutların ardındakileri daha temiz görebiliyorum. sadece görmüyorum, gördüğümü söylediğim neyse, önce sinirlerimi, sonra kaslarımı, nabzımı, hormonlarımı da değiştiriyo. ardından sözcükler geliyo. sözcükler bedenin çatlaklarından sızıyo… standart bir şekilleri yok. çünkü sızdıkları çatlağın kılığına giriyolar. çınar’ın sorularını cevaplarken kendimi duygusuzca v avaz avaz bir şiiri okuyan ilkokul öğrencisi gibi bomboş yakaladığım yerde oluşan çatlaktan sızıyo şimdiki sözler mesela…çınar’ın kendi varlığını hissettiği en büyük hâdise, avaz avaz ağlamaktı. işte o yorganın üstünde bacaklarını iki yana açmış otururken, bebek esnekliğiyle belinden üst bedenini büküyo, üst üste alnını yere vuruyodu çığlıklar atarak; gözyaşı, salya sümük akıtarak. bikaç kere dünya başıma yıkıldı -tabi şimdi rahat, gülümsiyerek dile getiriyorum- “deli lan bu…” diye düşündüydüm. ödüm bokuma karıştıydı aferdersin… çınar’ın kendini var hissettiği bir diğer hâdise, hiçbir anlama gelmiyen sözcükleri yan yana getirerek konuşmaktı. en çok mama sandalyesinde söylev çekiyodu. yine bikaç kere, “deha lan bu!” dediğimi hatırlıyorum. -şu an bile bu örneğin, çatlağından gururla sızdığı, böylece standardize olduğu görülüyodur sanırım :)- e! kuzgun’a yavrusu serçe de görünüyo şahin de. o mevzudur az biraz… rüzgâr, kendi varlığını en çok yumruklarını sıkarak, tekme atarak, debelenip durarak hissediyodu. itmek, çekmek, sarılmak da diğerleriydi. tabi ki de seçilmiş değil aksine doğalarının emrettiği davranışlardı bunlar. o yüzden rüzgâr, bu yorucu debelenişten kurtulmak için olabilir, çizgi filim seyretmeyi, masal dinlemeyi v canavar imgeleri yaratmayı çok seviyodu hâlâ da seviyo. o soğuk evdeki yorganın üstünde kusmuklar saçarak, yorganı büzüştürerek, dişliyerek gezinen de rüzgâr elbette. bebekliğinden beri hiçbir eylemine mesafe koyarak sorguladığını görmedim. kendiliğinden, kaba saba, dangul dungul, tabi ki de çooook sevimli! rüzgâr’ın kendi varlığını hissettiği hâdiselerden biri de, mama sandalyesinde yemek şarkısı söylemesi. evet. bebekken de şimdi de rüzgâr yediğinden aldığı tadı betimliyen bir “mımmm”lama tuturuyo yemek boyunca… bütün bunlardan sonra tekrar bakıyorum yüzlerine. çınar’ın bugün ateşi var, yatıyo gündüz gündüz. yorgun, hasta meleksi suratında bebekliğiyle şimdiki görünümü arasında gidip gelen yüzleri görüyorum. inceden âşık oluyorum, güzelliğine kapılıp gidiyorum. rüzgâr çizgi filim seyrediyo şimdi. gözleri kocaman. ne yapsam, ne söylesem dönüp bakmıyo. bebekliğinin aynısı yine. onun da yüzünde dünden bugüne hatırladığım yüzleri tek tek görüyorum. en güçlü, en sağlam dostumu yetiştiriyomuşum -tabi farklı bi şekilde o da beni yetiştiriyo-, birlikte yeni bi dostluk inşa ediyoruz gibi geliyo. “

bu metin gibi olmaz. çünkü olmaz. :)

kaç yıl geçti üstünden hatırlamıyorum. avrupalı bir ressam gelmişti istanbul’a. birgün konuşmanın ortadan kalkıcağını, insanların konuşmadan anlaşabilceklerini iddia ediyodu. bir süre etkisinde kalmıştım söylediklerinin. konuşmadan anlaşabilmek çekici gelmişti. hele hele! sırf standart konuşmamak için konuşmaya ne kadar geç başladığımı, gene de standartlara mecbur kaldığımı hatırlayınca, konuşmaksızın sadece beden/resim diliyle iletişim kurmanın büyüsü sarıvermişti. hâlâ da o büyünün etkisinde olabilirim. hâlâ da o yüzden konuşmanın sahici olanına vurgu yapan bi yazı daha yazıyo olabilirim. konuşmanın bedenden sızan bir şey olarak bedenleştiğini kanıtlamak istiyorum. çünkü hareketlerimizin hemen hepsi ezbere/boş konuşmak gibi. çünkü genellikle bedendeki çatlaklardan sızmıyolar. dolayısıyla standart formlara sahipler. bedenin bedene yabancılaşması gibi bir dengesizlik…

teşekkürler çınar.