bir et olarak aktör

25 Kasım 2017

edebiyatta kelimelerdir, resimde renkler çizgiler, sözsüz müzikte notalar, tiyatrodaysa etiyle, kanıyla, nabzıyla, yüzünün kızarışıyla, gözlerinin doluşuyla, karşısındakine cevap verişiyle alabildiğine bize benzeyen aktördür görünen nesne.

seyirciler çoğunlukla aktörü oynadığı rolden ayırmakta zorlanır. kötü karakteri sokakta gördüklerinde hasmaneleşmeleri; iyi karaktere yakınlık hissetmeleri nadirattan değildir. aynı şekilde jön ya da jönfiye aşk sandıkları bir arzuyla bakıp iç çektikleri de vakidir. oyuncu yarattığı gerçeklik hissi, gündeliğin dışına taşan enerjisi ve artistik tarzıyla kolayca seyircinin arzu nesnesine dönüşebilir.

aktör, bir duyguyu ya da duyguları dolayısıyla fikirleri simgeleştiren tiyatronun bir bileşenidir desek, seyirci bunu anlamakta güçlük çekecektir. nietzsche’ye göre antik yunan’da koroya eklenen oyuncularla katılım hazzının yerini seyircinin ben ve o duyumu almıştır çoktan. ben edilgen o etkin konumdadır. ben edilgen/çocuk/danışan, o örtülü bir şekilde göstererek öğreten etkin bir ebeveyn modelidir ve arzulanabilirdir de.

seyircinin bilmeden düştüğü yanılsamaya aktörün de düşmesi, sahnedeki kendini ve meslektaşlarını seyirci gibi bir arzu nesnesi olarak algılaması ve sahnedeki etkinliğinin bir soyutlama olduğunu unutması anlamına gelecektir. böylece oyuncu bir hikâye anlatmak, bir hikâyenin parçası olmak yerine belki daha çok belki daha az ama illa ki arzulanabilirlik meselesiyle ilgilenecektir. sahnedeki etkinliğini hikâyeye göre mi yoksa arzulanabilirliğe göre mi kuracaktır içinde bunu tartışıp duracaktır. ve başka aktörlerde de bunu arayacak ve sorgulayacaktır.

bu et olma durumu sadece aktörlerler için değil farklı mecralarda görünür olmayı başaran spikerler, haberciler, şarkıcılar, çalgıcılar, sporcular, psikiyatristler,  politikacılar, hatta hiçbir mesleki kategori içinde yer almayanlar için de geçerlidir. bir politikacının aldığı oyla görünümü arasında da bağlantılar olduğunu biliyoruz artık. bir aktör gibi görünürlüğü artan yazarların, şairlerin kitaplarının da çok sattığını biliyoruz.

konu tiyatro yapmak hele hele tiyatro sanatında atılım yapmak da değil gibi görünüyor artık. konu çok satmak, çok fazla beğeni toplamak, çok ama çok arzulanmak. durumu kurtarır, standart, ortalama bir şey ortaya koyup üzerine görünürlük ekleyelim kapalı gişe oynamaya başlayabiliriz. bunu tek kişilik oyun oynayan TV spikeri bile kolayca kavramış. açıkça diyor ki ben oyuncu değilim, oynayamıyorum ama salon doluyor ve ayakta alkışlanıyorum. doğrusu mahçup oluyorum.

Reklamlar

1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.

1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

dizi, mini dizi

06 Haziran 2017

bir tv dizisinin izlenebilmesi için izleyicide “az sonra ne olacak?” sorusunu uyandırması gerekiyor

bu karakter böyle yaptığında/dediğinde öteki(ler) ne diyecek; bu, şu durum karşısında karakter(ler) ne yapacak; sonraki sahnede veya bir sonraki bölümde ne olacak?

bu sorular seyircide uyanıyorsa ‘genel izleyici’yi yakalar çoğaltırsınız ve para kazanırsınız

sırf bu soruları canlı tutabilmek için yapılan diziler, doğal ki popüler diziler

bu dizileri bir yere kadar izleyebiliyorum. boardwalk empire’ı az önce bir bölümün ortasındayken terk ettim

genllikle romandan uyarlanan, tek sezonluk mini dizileriyse severek seyredebiliyorum

onlar sadece zaman geçirmeye yaramıyor, kendimle muhabbetimi de besliyor

Yen

14 Mayıs 2017

20170301112524_yen-61elma yiyebileceğimiz bilgisiyle elma yemek arasındaki fark kolayca ayırd edilebilir. elma yiyerek edindiğimiz duyumsal bilgiyle sonraki elmayı daha iyi yahut daha farklı yiyebileceğimizi de söyleyebiliriz. seyircinin tiyatrodan edindiği bilişsel ve/veya duyumsal birikimle ilişkilerini ve kendini yeniden düzenleyebileceğini söylemek de yanlış sayılmaz.

duyumsal bilginin nasıl oluştuğuna yönelik deneyler gösteriyor: televizyondaki maçta kalecinin topu ileriye atışıyla, seyircinin ilgili kasları çalışıyor; bir bebeği taşımanın inceliklerini seyrederek bedenimiz deneyimliyor vb. tiyatroda da bir karakterin bir durum içinde yaşadığı kararsızlığın üstesinden nasıl geldiğini seyrediyor ve benzer bir durumda burdan edindiğimiz duyumsal deneyimi hayata geçiriyoruz  ya da tersi. sorgulayan ile kabullenen arasındaki farkı da yine eyleyen (acting) canlı kişilerin eylemlerine tanıklık ederek yahut daha da ileri gidelim kaslarımız, sinir sistemiz, hormonlarımızla katılarak keşfediyoruz.

gerçekçi sanat akımları toplumsal/doğal gerçekliği göstererek, tanımlayarak sanat alımlayıcısının toplumsal gerçeklik karşısında bilinçleneceğini ve olumsuzluklara karşı bir tavır alacağını öngördüler. gerçekçiler seyirciyi illüzyondan kurtarıp uyandırmak, bilinçlendirmek istediler. sanırım yaratılan etki ve yaşantının, duyumsal birikimle gelecek tutum ve tavır değişikliğinin gücü üzerine düşünmekten kaçındılar. aydınlanmanın katı rasyonalitesi sanatı da kendine bağladı.

yen, seyirciyi ‘bilinçlendirmek için kurgulanmış’ bir oyun değil. aksine seyirciye gerçekçilerin sevmediği illüzyon yaratarak bir yaşantı sunmayı ve seyircinin kimyasına ulaşabilmeyi hedefliyor. buna karşılık mekan tasarımı, müzik, dekor, barkovizyon ve iki tribün arasındaki oyun alanıyla illüzyonu kıran, kendi kurduğu yaşantıyı plastik araçlarla yorumlayan, açan, derinleştiren; bir tiyatro oyunu seyrettiğini seyirciye duyuran bir oyun. yani bir yanıyla seyirciyi illüzyona sokan bir yanıyla illüzyonu kıran bir oyun. ve bir yanıyla retoriği/bilgiyi durumun içine gömen bir oyun.

yoksulluk, yoksulluğun yarattığı sefalet; sefaletin ortasında hüküm süren, ekmeğe tercih edilen teknoloji, yapay ihtiyaçlar; insanın saldırganlık ve cinsellik güdüleri, bilinçdışı arızaları; tüketim kültürü, sahip olmak, topluma kanıksatılmış hiyerarşi üzerine tek laf edilmiyor ama bu olgular, durumlar, diyaloglar, kahramanların oyunları içinde parıl parıl parlıyor.

beş duyuya, saldırganlık ve sex güdülerimize dokunarak seyircinin düğmelerini kurcalayan bir oyun olarak algılanma riskine yönelik diyebilirim ki öyle değil. yen, düğmelerimize dokunuyor ama sırf dokunmak için dokunmuyor.

tiyatro dünyamızda bir şeylerin değiştiğini pek az bu kadar belirgin biçimde gördüm. becerili, zenaatkâr, fırlama oyuncudan fazlasına sahibiz yen’le birlikte: ruhsal çözümleme yetenekleri, sezgileri gelişmiş yaratıcı oyunculardı seyrettiklerim. bitkiler etilen hormonuyla nasıl haberleşiyor ve birbirlerinde kimyasal değişime yol açıyorlarsa yen’in oyuncuları da özel, metnin kurduğu durumlara ve karakterlere özgü oyunlarıyla/oyunculuklarıyla seyircinin kimyasında değişime yol açıyorlar. bunu karşı tribündeki seyircilere ara sıra gözatarken apaçık gördüm. hatta bazı seyirciler etkilenmemek, yaşantıya kapılmamak için gardlarını almışlardı. o kadar yani.

oyuncuların dörtte üçünün öğretmeni olan yönetmenin ‘yönetmeye’ değil iş çıkarmaya nasıl konsantre olduğu da başka mesele. zira yönetmen, oyuncuların eyleyişinde ve sahne düzeninde buraya kadar anlatmaya çalıştığım her şeyi ilmek ilmek örmüş. büyük, zorlu hatta tehlikeli bir yolculuğun rotasını çizmiş ve çizmeye devam ediyor. akıl, birikim, sezgi, acı ve tüm diğer araçlarla çalışmış. bunlar tiyatro dünyamızda ender rastlanan şeyler doğrusu.

yen’den çok şey edindim. güç ve moral buldum. mahsus selam ederim tüm ekibe, craft erbabına.

 

‘YEN’ / CRAFT

Yazan: Anna Jordan

Çeviren: Fatih Gençkal, Zeyneb Gültekin

Yöneten: Çağ Çalışkur

Oynayanlar: Neslihan Yeldan, Bora Akkaş, Berker Güven, İdil Sivritepe

Dekor: Taciser Sevinç

Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Ses: Özgür Kuşakoğlu

Mekân Yönetimi: Cansın Şenel

Proje Ekibi: Deniz Ünal, Esra Ergün,
Ali Emir Ali, Eylül Dursun, Emre Can Leblebici, Yağmur Kurt, Erdoğan Kuzu Mekân: Craft Kadıköy / Tek Perde

adl, adalet, tadilat!!!

25 Nisan 2017

nisan 15, saat 15’te kadıköy, özgürlük parkı, interaktif çocuk kütüphanesi’nde 7 yaş ve üstü çocuklara ‘cinlerin masalı’nı anlatıcam, beklerim

Yunus Emre, Köroğlu okuduğumda; türkü, ilahi dinlediğimde; eski halılara, kilimlere oturduğumda; eski İstanbul, Akçakoca, Safranbolu evlerine girdiğimde; zeytin yiyip, demirhindi şerbeti içtiğimde içimdekiler dışımdaki bu ve benzeri şeylerde parlak, derin, kıvamlı bir şekilde yaşam buluyor. Ve hep aynı kelime -sanki bir daha hiç uykuya dalmayacakmış gibi- uyanıyor: Güzel: Güneşin, gökyüzünden yeryüzüne durmaksızın ama durmaksızın akan ışığı.

Bir Kanadalı arkadaşın kahvaltı davetine icabet etmiştik. Pankek yapmıştı. Yani tavada yapılan kek. Marketlerde satılan akçaağaç şurubunu üstüne döküyor yiyorsun. Hepsi bu. Fakat David o pankekle çocukluğunun Vancouver’ına ve pazar kahvaltılarına kadar uzanmıştı. Keki kokluyor, seyrediyor, ilgili anılarını anlatıyor ardından küçük  bir parça alıyordu. Duygusunu anlamıştım. Evet, pankek lezzetliydi ama zeytinin verdiği estetik hazzı onda bulmam imkansızdı.

Bir zeytin tanesine baktığımda düzlükler, küçük tepeler, geniş bir gökyüzü görürüm; ılıman bir hava omuzlarımı okşar; denizin sesini veya kokusunu işitirim; yaşlı zeytin ağaçlarının gövdelerindeki doğal heykelleri seyrederim; barış, dostluk, neşe, rakı/uzo/rakiya, dans, sevişmek, geceden sabaha süren sohbetler canlanır. İçimdeki ben bir zeytin tanesinde yeniden yeniden doğar, yaşar, ölür yeniden doğar.

Ne David’in pankeki beni, ne benim zeytinim David’i tavlayabilir. Benim zeytinim neyse David’in pankeki odur. Pankeke David’in bakışından dolayı ayrı bir hürmetim vardır. Hürmetten ileriye gider pankeke zeytine baktığım gibi bakmaya çalışırım. Böyle böyle David’in güzeli benim güzelime yaklaşır. Ve David’i çok daha içerden anlarım.

Shakespeare güzeldir benim için. İçinde Yunus Emre, Mevlana, Hafız, Firdevsi, Fuzuli, Nasreddin, Dede Korkut bulduğumca güzeldir. Dilimde yazılmış kanlı iktidar çatışmalarını, acıklı aşk hikâyelerini hatırladığımca güzeldir. Can Yücel Türkçeleştirdiğince güzeldir.

tumblr_nv959qi0eq1s3whueo1_500Öe yandan, insani durumlar içinde, insanın hallerini şiirli diliyle önümüze koyan Shakespeare’i güzel bulabilmem için oyunlarını tekrar tekrar çözümlemem, sahnelemem, oynanam, farklı yorumlarını seyretmem, Shakespeare hakkında yazılmış makaleleri okumam gerekti. Hâlâ eksiğim ama konu bu değil. Shakespeare’i güzel buluyorum çünkü üzerine epey bir çalıştım. David’e yakınlaşmaya çalışmam gibi.

Kendi coğrafyasından geçtim kendi mahallesinden ötesini bilmeyen bir yurttaşım, içindeki kendini Elsinor Şatosu’na nasıl taşıyacaktır? Muhammed yahut Leyla dediğinde içi titreyen Coriolanus yahut Juliet isimleri karşısında ne hissedecektir? İt oturuşu oturup cigarasını saran, iskemlede bacak bacak üstüne atanı kardeşim diyerek bağrına mı basacaktır? Basma pazen, şalvar, yemeni, kara lastik, arakiye ile arzı endam eden kilotpantolon, tarlatan, peruka karşısında ne düşünecektir? Ona buna takılmadan anlatılan hikâyeye kapılıp gidebilecek midir? Yoksa tanımadığı dünyanın şekilleri, sesleri, tavırlarına mı yönelecektir merakı öncelikle?

Al Pacino’nun ‘Looking For Richard’ filminde  “Zeka ile dil birbirine bağlıdır. Duygusuz konuşursak toplumumzdan bir şey elde edemeyiz. Shakespeare gibi konuşmalıyız. Neden biliyor musunuz? Çünkü o zaman gençler duygulu olur… Birbirimize karşı duygu beslemeyi öğrensek bu kadar şiddet olmaz.” diyen afro-amerikan ABD vatandaşı abinin sözleri çok çarpıcıdır.

Ezcümle, aynı bizde olduğu gibi -İngiliz diline ve kültürüne bizden çok daha yakın olan- Amerikan toplumunun üstüne orijinaline sadakat öğretisiyle ağır, rokoko bir battaniye gibi serilen, zarfın mazruftan çok daha fazla önem kazandığı Shakespeare yorumları Amerikan vatandaşlarını da  Shakespeare’den mahrum bırakmakta. Dolayısıyla Amerikan vatandaşlarının içindeki zarafet de Shakespeare’in anlatılarında hayat bulamamakta.

Yerel ile evrensel çelişkisi yaratıcılığımızı, yaratım araçlarımızı yerelden yani ‘damardan şirden’ yana kullandığımızda aşılacak. Romeo Mecnun, Juliet Leyla olduğunca kısaca mekan, giyim, dil, eda, tavır, haller tanıdıklaştığınca Shakespeare çok daha anlaşılır olacak. İçimizdeki duygular kendilerini bu türlü eserlerde ortaya koymaya çok daha istekli hâle gelecekler.

Kalbimiz de Var

28 Kasım 2016

Boal’e yapılan diğer bir eleştiri azgelişmiş ülkelerdeki yakıcı sosyo-ekonomik sorunların, Arzu Gökkuşağı’nı bu bölgeler için lüks kıldığı yolundadır. Boal şöyle bir anekdot aktarır: “Hindistanda çalıştığımda oraya sadece Forum Tiyatro’sunu tartışmaya gitmiştim ve bana ‘Ama neden bizimle sadece Forum Tiyatrosu yapmak istiyorsun?’ dediler. Ben de ‘Çünkü sizin büyük ekonomik sorunlarınız var’ dedim. Onlar da bana dediler ki ‘Evet ama aynı zamanda kalbimiz de var. Aynı zamanda seviyoruz, duygularımız da var. Eğer dışsal olarak büyük sorunlarımız varsa o zaman içsel olarak da vardır… (Augusto Boal Ve Tiyatronun Teröpatik Kullanımı)

Duygular deniz ve o denizin ortasında yüzme bilmeyen milyonlarca insan. O denizde seyretmeyi bilecek tekneleri inşa edecek yahut fırtınaları dindirecek beceri lazım hepimize.

John Wayne’in sözü, ne yaptıklarına veya yapamadıklarına uyansınlar için iki aktörün, iki insanın arasına konulmuş sanki.

Sahnede yahut beyaz perdede  iki oyuncudan birinin konuştuğu değil dinlediği anlara baktığımızda bu söz üzerine düşünmeye başlıyoruz.

Karşısındaki oyuncuyu gerçekten dinleyen ve o âna özgü -farkında olmadan- tepkiler veren oyuncuları pek göremiyoruz.

Karşısındakini gerçekten dinleyen ve o âna özgü -yine farkında olmadan- tepkiler veren insanları pek göremediğimiz gibi.

Hemen herkes aktör olmak yani aksiyon üretmek yani karşısındakinden hatta içinde bulunduğu mekandan arınmış olarak öne çıkma peşinde.

Başka bir deyişle kendi dışındaki dünyayı, olayı, olguyu, özneyi yok saymak, inkar etmek sadece kendi başına varolmak peşinde herkes.

Kimi bunu kabaca diğerlerini itip öne çıkarak kimi zarafetle dinliyormuş, anlıyormuş, hissediyormuş gibi yaparak gerçekleştiriyor.

Sahnede ve hayatta herkes kendi pateninde, hareket serisinde, ezberlediği hazır verili tepkilerle rolünü oynuyor; ışıldamaya çalışıyor.

Aktör değil de reaktör ender oyunculara ve insanlara hiç denk geldiniz mi? Nasıl da kendilerini -farkına varmadan- silerek ortaya çıkıyorlar.

Birkaç kere denk gelseniz tadı damağınızda kalırdı. Poz vermekle öyle olmak arasındaki ayrımı kesinlikle kavrardınız.

Çocuklar değil sade, yetişkinler de işittikleri öğütleri değil gördükleri şeyi örnek alıyor. Fakat değişir birgün. Değişiriz ve çoğalırız.