oyunu yeniden örmek

07 Haziran 2018

en iyi öğrendiğim şey, -sorumlulukları dışarda tutuyorum- sadece heyecan duyacağım işleri yapmak.

heyecanlıyım. odaya yayılan müziğin ayrıntıları dikkatimi yakalayıp yakalayıp bırakıyor. tekrarlanan sesler, yerleşikleşen tınılar mekan içinde mekan kuruyor.

pencereyi kaplayan ağacın dallarından serçelerin cırklamaları, damlardan karga ve martı çığlıkları geliyor. nerede bulunduğumu hatırlatıyorlar sanırım.

hakeza pencerede yeşil yapraklar ve dallar kıpırdayıp duruyor. bazen güneşin ışığını cascavlak yansıtıyor bazen alengirli gölgeler bırakıyorlar.

bilimsel verilerin ışığında bir ağacın ne olduğunu çözümleyebilirim ancak içimde bir ses sürekli ağacın o verilerden fazlası olduğunu söylüyor. neyse.

yürüyüş yapar, yemek pişirirken de podcast yahut alternatif haber dinliyorum. hem iş yapıyorum hem öğreniyorum hem de dünyayı seyrediyorum.

bir oyuna/role -masabaşının ardından- çalışırken gene yazarkenki gibi işle havadaş bir müzik açıyorum. bu, bir bakıma, odağımdaki eylemin zemini oluyor.

gene karşımda duran dünyayı seyrediyorum. çok sık yanlış anlaşılıyor fakat ayaklarım bastığım yerden başka bir yere gitmiş yahut gidecek değil.

bir biyologun mikroskopta hücreyi incelemesi gibi zamanın en kısa birimini inceliyorum. biyologdan farkım şu: ânı çözümlemiyor, duyuyorum.

ânı bir gündüz düşü gibi görüyorum, kokluyorum, tadıyorum, işitiyorum ve âna dokunuyorum.

işte o zaman, ân bedenimin ne yapması gerektiğine karar veriyor. o esnada ânın işine müdahale edersem her şey bozulacağı için geride duruyorum.

ben sadece sonuca müdahale ediyorum: rötuş yapıyorum yahut âna yeniden dikkatimi verip çalışarak yeni ve farklı bir sonuç umuyorum.

demek ki oynamak, daha çok ân ile bedenim arasındaki etkileşimden doğan bir şey. bir farkına varan olarak ben ancak bu ilişkinin sonuçlarına müdahale ediyorum.

halil cibran, sevginin ifadesi çalışmaktır der. bocalama da çalışmaya dahil ve alışılanla alışılmamışın çatışmasının eseri.

yorulduğumda bocalıyorum ve sık ara veriyorum. çünkü dinlenme de çalışmaya dahil. dinlenme halinde de çalıştığımı biliyorum.

yeniden çalışmaya döndüğümde öncekinden yüksek bir odaklanma ve güce sahip oluyorum ve daha az bocalayan daha berrak bir bakışa.

an, örülü oyunun ilmeği. tek tek birbirini takip eden anları, sık sık bocalayarak ve ara vererek çalışıyorum. oyun bedenimle yeniden örülüyor.

çalışma saatler, günler, haftalar, aylar boyu; ömür boyu sürüyor.

özetle:

her yeni ilmeğin yapımı için özel bir havaya, ayağımı bastığım yeri bilmeye, mekan içinde mekan kurmaya ve dikkatimi en çok âna odaklamaya, ândan ürettiğim her sonucu/eylemi gözden geçirip bir diğerine bağlamaya ve içimden gelen sesi dinlemeye ve sevgimin bir ifadesi olarak çalışmaya ihtiyacım var.

Reklamlar

IMG_2110

birkaç haftadır rüzgâr’la sevim ak kütüphanesi’ndeki çocuklar için düzenlenen etkinliklere katılıyoruz .  bazen bir çocuk kitabının yazarı kitabını anlatıyor ve üzerine çocuklarla sohbet ediyor, bazen bir kavramdan hareketle çocuklarla felsefe sohbeti yapılıyor, bazen çocuk kitapları resimleyen bir ressam çocuklarla resim atölyesi gerçekleştiriyor.

geçen cumartesi firuze engin, behiç ak’ın “rüzgârın üstündeki şehir” ile “uyurgezer fil” hikâyelerini çocuklara oynadı. engin, bir masanın üstüne bavulundan çıkardığı mutfak malzemeleriyle bir şehir imgesi oluşturdu. malzemeleri kullanarak çıkardığı gürültüyle şehrin, kazuyla şehre gelen sirkin seslerini ve anlaşılmaz bir dilde konuşan kahramanların konuşmalarını yansıladı. oyuna dahil olan sebzeler oyunun asıl kahramanlarıydı. sebzeler konuştu, hareket etti, uçtu, ip üstünde yürüdü. yer yer çocuklar oyuna katıldı oyunun parçası oldu. sıklıkla oyuna çocukların enerjik yorumları eşlik etti; beş duyularıyla oyunun/hikâyenin içindeydiler. mekanın mecbur kıldığı dikdörtgen bir oturma düzenini* saymazsak her şey dengedeydi.

engin, oynadığının, gösteri yaptığının altını çizecek -bizim klasik icracı oyuncularımıza ait- süslerden, ‘tonlamalardan’, vurgulardan, jestlerden, mimiklerden dikkatle ve seçerek kaçındı. ayı gösteren parmakla ay karışmadı. gösterilenden çok göstereni merkeze koymak oyuncularımızın ekseriyetle düştüğü tuzaktır ki engin, bu tuzağın uzağından bile geçmedi. süssüz, oldukça rahat, kendiliğinden eyleyişiyle yakın ve tanıdık;  şaşırtıcı gündelik dışı disipliniyle uzak ve yabancı -yani oyunculuğun poetikasına harfiyen uyan- gösterisini yaptı. çocuklar pek eğlendi. gösterideki fısfıstan püsküren su zerrelerine arka sırada erişemeyenler, gösteri biter bitmez öne gelip ıslanmayı başardılar.

velhasıl ben de beklemediğim, ummadığım bir yerde, üstelik ayakta olmama rağmen bir saat boyunca yorulmadan, sıkılmadan çok hoş bir gösterinin parçası oldum. firuze engin’e, sevim ak’a ve behiç ak’a teşekkürü borç bilirim.

*: dairesel bir düzen hem çocuklar hem yetişkinler için idealdir. çünkü dairesel düzende önde arkada olma sorunu en aza iner; seyredenlerin oyuna mesafesi daha adil bir noktaya çekilir. seyredenlerin de etkileşimi bu şekilde daha olanaklıdır ve çocuklar oynarken genellikle dairesel bir düzen tutturur. 

oyuncu,

bir ressam, bir yazar, bir çalgıcı, bir şair gibi soyut duygularına somut bir form kazandırmayı amaçlar;

oynamanın resim çizmek, hikâye anlatmak, şiir yazmak, çalgı çalmaktan farkı, kullandığı araçtır;

resim, hikâye, müzik, şiir ne kadar doğalsa oyunculuk da o kadar doğaldır;

oyuncu bir ressamın verili olanın dışına çıkıp kendine özgü görme biçimiyle, bir şairin sezgileriyle, bir çalgıcının sesi şekillendirme yatkınlığıyla, bir hikâyecinin dil bilinciyle

rol yapar.

kimi oyuncular oynamak, rol yapmak tanımından hazzetmez; çünkü oynamak, rol yapmak, bir süredir, verili olandan beslenmek, kalıplar içinde kalmak, ortalama seyircinin beğenisine hizmet etmek, taklitçilikten öteye geçememek olarak anlaşılmaktadır;

oyunculuk, insan bedeniyle yapılan bir sanat olduğundan gerçeklik/inandırıcılık hissi diğer sanatlara göre daha fazladır; oyuncuyu izlerken sanki gerçek bir yaşantıya tanıklık ediyoruzdur; ve tam işte bu nokta, oyunculuk konusundaki tüm yanlış anlamaların  kaynağıdır:

oyuncu, oynadığı şey olmaktan çok

bir sanat eserini yaratan kişidir; aynı anda hem kendi hem de eseri olabilir;

oynadığı her ne ise, ona anımsadığı ve/ya duyumsadığı ve/ya sezinlediği ve/ya unuttuğu ve/ya bil(e)mediği soyut özünü aşılar;

düşünerek ve/ya sezinleyerek ve/ya sadece yaparak dönüşür,  oynar, dönüştürür.

oyuncu seyircidir,

nesneleri, olayları seyreder; nesnelerle, olaylarla seyreder; sürekli seyir halindedir

nesnelere, olaylara verdiği tepkilerle eserini kurar.

oyuncu özne(l)dir,

bir ansambıl içindeyken tekstin, performansın diğer bileşenlerinin ve varsa yönetmenin  yaydığı her şeye tepki verir;

ne oyuncu ne de performansın herhangi bir öznesi kendini başka bir şeyin hizmetine girerek nesneleştirmez; aksine her öznesi performansın etkin bir yaratıcısı yani aktörüdür.

oyuncu devrimcidir,

her zaman büyük bir sistemi yerle bir etmekle devrim olmaz çünkü; zihinsel bir alışkanlığı değiştirmek, gözlerden saklanan bir ayrıntıyı ortaya çıkarmak, dar ya da geniş bir bağlamda ufuk açmak da devrimci edimlerdir.

son olarak,

oyuncu flörtözdür. eserini hazırlarken de gösterirken de belirsizliği kabullenir. çünkü eseri -hazırlıktayken yahut gösterideyken fark etmez- daima olmakta olan bir şeydir.

bu manifesto da bu nedenle bir sonuca ulaşmaktan çok daima yazılmakta olan bir manifestodur; tamamlandığı an kendini imha edecektir.

 

not:

bir takım teknikleri öğretmek sanat değil zanaat öğretmektir

(günümüzde usta-çırak ilişkisini eleştirmek bile artık demode sayılabilir)

oyunculuk eğitimi, oyuncuların bir araya gelerek anımsadıkları, duyumsadıkları, unuttukları, bilmedikleri malzemelerini düşünerek, sezinleyerek,  yaparak bir durum içinde ortaya koyma, işleme, oyuna/role dönüştürme faaliyetidir.

 

“geri”: üniversitelerdeki ileri oyunculuk sınıflarına ve ileri oyunculuk atölyelerine atfen.

 

bir et olarak aktör

25 Kasım 2017

edebiyatta kelimelerdir, resimde renkler çizgiler, sözsüz müzikte notalar, tiyatrodaysa etiyle, kanıyla, nabzıyla, yüzünün kızarışıyla, gözlerinin doluşuyla, karşısındakine cevap verişiyle alabildiğine bize benzeyen aktördür görünen nesne.

seyirciler çoğunlukla aktörü oynadığı rolden ayırmakta zorlanır. kötü karakteri sokakta gördüklerinde hasmaneleşmeleri; iyi karaktere yakınlık hissetmeleri nadirattan değildir. aynı şekilde jön ya da jönfiye aşk sandıkları bir arzuyla bakıp iç çektikleri de vakidir. oyuncu yarattığı gerçeklik hissi, gündeliğin dışına taşan enerjisi ve artistik tarzıyla kolayca seyircinin arzu nesnesine dönüşebilir.

aktör, bir duyguyu ya da duyguları dolayısıyla fikirleri simgeleştiren tiyatronun bir bileşenidir desek, seyirci bunu anlamakta güçlük çekecektir. nietzsche’ye göre antik yunan’da koroya eklenen oyuncularla katılım hazzının yerini seyircinin ben ve o duyumu almıştır çoktan. ben edilgen o etkin konumdadır. ben edilgen/çocuk/danışan, o örtülü bir şekilde göstererek öğreten etkin bir ebeveyn modelidir ve arzulanabilirdir de.

seyircinin bilmeden düştüğü yanılsamaya aktörün de düşmesi, sahnedeki kendini ve meslektaşlarını seyirci gibi bir arzu nesnesi olarak algılaması ve sahnedeki etkinliğinin bir soyutlama olduğunu unutması anlamına gelecektir. böylece oyuncu bir hikâye anlatmak, bir hikâyenin parçası olmak yerine belki daha çok belki daha az ama illa ki arzulanabilirlik meselesiyle ilgilenecektir. sahnedeki etkinliğini hikâyeye göre mi yoksa arzulanabilirliğe göre mi kuracaktır içinde bunu tartışıp duracaktır. ve başka aktörlerde de bunu arayacak ve sorgulayacaktır.

bu et olma durumu sadece aktörlerler için değil farklı mecralarda görünür olmayı başaran spikerler, haberciler, şarkıcılar, çalgıcılar, sporcular, psikiyatristler,  politikacılar, hatta hiçbir mesleki kategori içinde yer almayanlar için de geçerlidir. bir politikacının aldığı oyla görünümü arasında da bağlantılar olduğunu biliyoruz artık. bir aktör gibi görünürlüğü artan yazarların, şairlerin kitaplarının da çok sattığını biliyoruz.

konu tiyatro yapmak hele hele tiyatro sanatında atılım yapmak da değil gibi görünüyor artık. konu çok satmak, çok fazla beğeni toplamak, çok ama çok arzulanmak. durumu kurtarır, standart, ortalama bir şey ortaya koyup üzerine görünürlük ekleyelim kapalı gişe oynamaya başlayabiliriz. bunu tek kişilik oyun oynayan TV spikeri bile kolayca kavramış. açıkça diyor ki ben oyuncu değilim, oynayamıyorum ama salon doluyor ve ayakta alkışlanıyorum. doğrusu mahçup oluyorum.

1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.

1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

dizi, mini dizi

06 Haziran 2017

bir tv dizisinin izlenebilmesi için izleyicide “az sonra ne olacak?” sorusunu uyandırması gerekiyor

bu karakter böyle yaptığında/dediğinde öteki(ler) ne diyecek; bu, şu durum karşısında karakter(ler) ne yapacak; sonraki sahnede veya bir sonraki bölümde ne olacak?

bu sorular seyircide uyanıyorsa ‘genel izleyici’yi yakalar çoğaltırsınız ve para kazanırsınız

sırf bu soruları canlı tutabilmek için yapılan diziler, doğal ki popüler diziler

bu dizileri bir yere kadar izleyebiliyorum. boardwalk empire’ı az önce bir bölümün ortasındayken terk ettim

genllikle romandan uyarlanan, tek sezonluk mini dizileriyse severek seyredebiliyorum

onlar sadece zaman geçirmeye yaramıyor, kendimle muhabbetimi de besliyor