Yen

14 Mayıs 2017

20170301112524_yen-61elma yiyebileceğimiz bilgisiyle elma yemek arasındaki fark kolayca ayırd edilebilir. elma yiyerek edindiğimiz duyumsal bilgiyle sonraki elmayı daha iyi yahut daha farklı yiyebileceğimizi de söyleyebiliriz. seyircinin tiyatrodan edindiği bilişsel ve/veya duyumsal birikimle ilişkilerini ve kendini yeniden düzenleyebileceğini söylemek de yanlış sayılmaz.

duyumsal bilginin nasıl oluştuğuna yönelik deneyler gösteriyor: televizyondaki maçta kalecinin topu ileriye atışıyla, seyircinin ilgili kasları çalışıyor; bir bebeği taşımanın inceliklerini seyrederek bedenimiz deneyimliyor vb. tiyatroda da bir karakterin bir durum içinde yaşadığı kararsızlığın üstesinden nasıl geldiğini seyrediyor ve benzer bir durumda burdan edindiğimiz duyumsal deneyimi hayata geçiriyoruz  ya da tersi. sorgulayan ile kabullenen arasındaki farkı da yine eyleyen (acting) canlı kişilerin eylemlerine tanıklık ederek yahut daha da ileri gidelim kaslarımız, sinir sistemiz, hormonlarımızla katılarak keşfediyoruz.

gerçekçi sanat akımları toplumsal/doğal gerçekliği göstererek, tanımlayarak sanat alımlayıcısının toplumsal gerçeklik karşısında bilinçleneceğini ve olumsuzluklara karşı bir tavır alacağını öngördüler. gerçekçiler seyirciyi illüzyondan kurtarıp uyandırmak, bilinçlendirmek istediler. sanırım yaratılan etki ve yaşantının, duyumsal birikimle gelecek tutum ve tavır değişikliğinin gücü üzerine düşünmekten kaçındılar. aydınlanmanın katı rasyonalitesi sanatı da kendine bağladı.

yen, seyirciyi ‘bilinçlendirmek için kurgulanmış’ bir oyun değil. aksine seyirciye gerçekçilerin sevmediği illüzyon yaratarak bir yaşantı sunmayı ve seyircinin kimyasına ulaşabilmeyi hedefliyor. buna karşılık mekan tasarımı, müzik, dekor, barkovizyon ve iki tribün arasındaki oyun alanıyla illüzyonu kıran, kendi kurduğu yaşantıyı plastik araçlarla yorumlayan, açan, derinleştiren; bir tiyatro oyunu seyrettiğini seyirciye duyuran bir oyun. yani bir yanıyla seyirciyi illüzyona sokan bir yanıyla illüzyonu kıran bir oyun. ve bir yanıyla retoriği/bilgiyi durumun içine gömen bir oyun.

yoksulluk, yoksulluğun yarattığı sefalet; sefaletin ortasında hüküm süren, ekmeğe tercih edilen teknoloji, yapay ihtiyaçlar; insanın saldırganlık ve cinsellik güdüleri, bilinçdışı arızaları; tüketim kültürü, sahip olmak, topluma kanıksatılmış hiyerarşi üzerine tek laf edilmiyor ama bu olgular, durumlar, diyaloglar, kahramanların oyunları içinde parıl parıl parlıyor.

beş duyuya, saldırganlık ve sex güdülerimize dokunarak seyircinin düğmelerini kurcalayan bir oyun olarak algılanma riskine yönelik diyebilirim ki öyle değil. yen, düğmelerimize dokunuyor ama sırf dokunmak için dokunmuyor.

tiyatro dünyamızda bir şeylerin değiştiğini pek az bu kadar belirgin biçimde gördüm. becerili, zenaatkâr, fırlama oyuncudan fazlasına sahibiz yen’le birlikte: ruhsal çözümleme yetenekleri, sezgileri gelişmiş yaratıcı oyunculardı seyrettiklerim. bitkiler etilen hormonuyla nasıl haberleşiyor ve birbirlerinde kimyasal değişime yol açıyorlarsa yen’in oyuncuları da özel, metnin kurduğu durumlara ve karakterlere özgü oyunlarıyla/oyunculuklarıyla seyircinin kimyasında değişime yol açıyorlar. bunu karşı tribündeki seyircilere ara sıra gözatarken apaçık gördüm. hatta bazı seyirciler etkilenmemek, yaşantıya kapılmamak için gardlarını almışlardı. o kadar yani.

oyuncuların dörtte üçünün öğretmeni olan yönetmenin ‘yönetmeye’ değil iş çıkarmaya nasıl konsantre olduğu da başka mesele. zira yönetmen, oyuncuların eyleyişinde ve sahne düzeninde buraya kadar anlatmaya çalıştığım her şeyi ilmek ilmek örmüş. büyük, zorlu hatta tehlikeli bir yolculuğun rotasını çizmiş ve çizmeye devam ediyor. akıl, birikim, sezgi, acı ve tüm diğer araçlarla çalışmış. bunlar tiyatro dünyamızda ender rastlanan şeyler doğrusu.

yen’den çok şey edindim. güç ve moral buldum. mahsus selam ederim tüm ekibe, craft erbabına.

 

‘YEN’ / CRAFT

Yazan: Anna Jordan

Çeviren: Fatih Gençkal, Zeyneb Gültekin

Yöneten: Çağ Çalışkur

Oynayanlar: Neslihan Yeldan, Bora Akkaş, Berker Güven, İdil Sivritepe

Dekor: Taciser Sevinç

Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Ses: Özgür Kuşakoğlu

Mekân Yönetimi: Cansın Şenel

Proje Ekibi: Deniz Ünal, Esra Ergün,
Ali Emir Ali, Eylül Dursun, Emre Can Leblebici, Yağmur Kurt, Erdoğan Kuzu Mekân: Craft Kadıköy / Tek Perde

Reklamlar

Yunus Emre, Köroğlu okuduğumda; türkü, ilahi dinlediğimde; eski halılara, kilimlere oturduğumda; eski İstanbul, Akçakoca, Safranbolu evlerine girdiğimde; zeytin yiyip, demirhindi şerbeti içtiğimde içimdekiler dışımdaki bu ve benzeri şeylerde parlak, derin, kıvamlı bir şekilde yaşam buluyor. Ve hep aynı kelime -sanki bir daha hiç uykuya dalmayacakmış gibi- uyanıyor: Güzel: Güneşin, gökyüzünden yeryüzüne durmaksızın ama durmaksızın akan ışığı.

Bir Kanadalı arkadaşın kahvaltı davetine icabet etmiştik. Pankek yapmıştı. Yani tavada yapılan kek. Marketlerde satılan akçaağaç şurubunu üstüne döküyor yiyorsun. Hepsi bu. Fakat David o pankekle çocukluğunun Vancouver’ına ve pazar kahvaltılarına kadar uzanmıştı. Keki kokluyor, seyrediyor, ilgili anılarını anlatıyor ardından küçük  bir parça alıyordu. Duygusunu anlamıştım. Evet, pankek lezzetliydi ama zeytinin verdiği estetik hazzı onda bulmam imkansızdı.

Bir zeytin tanesine baktığımda düzlükler, küçük tepeler, geniş bir gökyüzü görürüm; ılıman bir hava omuzlarımı okşar; denizin sesini veya kokusunu işitirim; yaşlı zeytin ağaçlarının gövdelerindeki doğal heykelleri seyrederim; barış, dostluk, neşe, rakı/uzo/rakiya, dans, sevişmek, geceden sabaha süren sohbetler canlanır. İçimdeki ben bir zeytin tanesinde yeniden yeniden doğar, yaşar, ölür yeniden doğar.

Ne David’in pankeki beni, ne benim zeytinim David’i tavlayabilir. Benim zeytinim neyse David’in pankeki odur. Pankeke David’in bakışından dolayı ayrı bir hürmetim vardır. Hürmetten ileriye gider pankeke zeytine baktığım gibi bakmaya çalışırım. Böyle böyle David’in güzeli benim güzelime yaklaşır. Ve David’i çok daha içerden anlarım.

Shakespeare güzeldir benim için. İçinde Yunus Emre, Mevlana, Hafız, Firdevsi, Fuzuli, Nasreddin, Dede Korkut bulduğumca güzeldir. Dilimde yazılmış kanlı iktidar çatışmalarını, acıklı aşk hikâyelerini hatırladığımca güzeldir. Can Yücel Türkçeleştirdiğince güzeldir.

tumblr_nv959qi0eq1s3whueo1_500Öe yandan, insani durumlar içinde, insanın hallerini şiirli diliyle önümüze koyan Shakespeare’i güzel bulabilmem için oyunlarını tekrar tekrar çözümlemem, sahnelemem, oynanam, farklı yorumlarını seyretmem, Shakespeare hakkında yazılmış makaleleri okumam gerekti. Hâlâ eksiğim ama konu bu değil. Shakespeare’i güzel buluyorum çünkü üzerine epey bir çalıştım. David’e yakınlaşmaya çalışmam gibi.

Kendi coğrafyasından geçtim kendi mahallesinden ötesini bilmeyen bir yurttaşım, içindeki kendini Elsinor Şatosu’na nasıl taşıyacaktır? Muhammed yahut Leyla dediğinde içi titreyen Coriolanus yahut Juliet isimleri karşısında ne hissedecektir? İt oturuşu oturup cigarasını saran, iskemlede bacak bacak üstüne atanı kardeşim diyerek bağrına mı basacaktır? Basma pazen, şalvar, yemeni, kara lastik, arakiye ile arzı endam eden kilotpantolon, tarlatan, peruka karşısında ne düşünecektir? Ona buna takılmadan anlatılan hikâyeye kapılıp gidebilecek midir? Yoksa tanımadığı dünyanın şekilleri, sesleri, tavırlarına mı yönelecektir merakı öncelikle?

Al Pacino’nun ‘Looking For Richard’ filminde  “Zeka ile dil birbirine bağlıdır. Duygusuz konuşursak toplumumzdan bir şey elde edemeyiz. Shakespeare gibi konuşmalıyız. Neden biliyor musunuz? Çünkü o zaman gençler duygulu olur… Birbirimize karşı duygu beslemeyi öğrensek bu kadar şiddet olmaz.” diyen afro-amerikan ABD vatandaşı abinin sözleri çok çarpıcıdır.

Ezcümle, aynı bizde olduğu gibi -İngiliz diline ve kültürüne bizden çok daha yakın olan- Amerikan toplumunun üstüne orijinaline sadakat öğretisiyle ağır, rokoko bir battaniye gibi serilen, zarfın mazruftan çok daha fazla önem kazandığı Shakespeare yorumları Amerikan vatandaşlarını da  Shakespeare’den mahrum bırakmakta. Dolayısıyla Amerikan vatandaşlarının içindeki zarafet de Shakespeare’in anlatılarında hayat bulamamakta.

Yerel ile evrensel çelişkisi yaratıcılığımızı, yaratım araçlarımızı yerelden yani ‘damardan şirden’ yana kullandığımızda aşılacak. Romeo Mecnun, Juliet Leyla olduğunca kısaca mekan, giyim, dil, eda, tavır, haller tanıdıklaştığınca Shakespeare çok daha anlaşılır olacak. İçimizdeki duygular kendilerini bu türlü eserlerde ortaya koymaya çok daha istekli hâle gelecekler.

John Wayne’in sözü, ne yaptıklarına veya yapamadıklarına uyansınlar için iki aktörün, iki insanın arasına konulmuş sanki.

Sahnede yahut beyaz perdede  iki oyuncudan birinin konuştuğu değil dinlediği anlara baktığımızda bu söz üzerine düşünmeye başlıyoruz.

Karşısındaki oyuncuyu gerçekten dinleyen ve o âna özgü -farkında olmadan- tepkiler veren oyuncuları pek göremiyoruz.

Karşısındakini gerçekten dinleyen ve o âna özgü -yine farkında olmadan- tepkiler veren insanları pek göremediğimiz gibi.

Hemen herkes aktör olmak yani aksiyon üretmek yani karşısındakinden hatta içinde bulunduğu mekandan arınmış olarak öne çıkma peşinde.

Başka bir deyişle kendi dışındaki dünyayı, olayı, olguyu, özneyi yok saymak, inkar etmek sadece kendi başına varolmak peşinde herkes.

Kimi bunu kabaca diğerlerini itip öne çıkarak kimi zarafetle dinliyormuş, anlıyormuş, hissediyormuş gibi yaparak gerçekleştiriyor.

Sahnede ve hayatta herkes kendi pateninde, hareket serisinde, ezberlediği hazır verili tepkilerle rolünü oynuyor; ışıldamaya çalışıyor.

Aktör değil de reaktör ender oyunculara ve insanlara hiç denk geldiniz mi? Nasıl da kendilerini -farkına varmadan- silerek ortaya çıkıyorlar.

Birkaç kere denk gelseniz tadı damağınızda kalırdı. Poz vermekle öyle olmak arasındaki ayrımı kesinlikle kavrardınız.

Çocuklar değil sade, yetişkinler de işittikleri öğütleri değil gördükleri şeyi örnek alıyor. Fakat değişir birgün. Değişiriz ve çoğalırız.

 

Performans Anksiyetesi

16 Ekim 2016

Performans anksiyetesi, performasın sinsi düşmanıdır.

Sahne sanatlarıyla uğraşanların -aslında sosyal yaşam içindeki herkesin- ortak sorunudur. Hiç kimse bu kaygıdan muaf değil. Lakin bu kaygının dışındaymış gibi, adam gibi madam gibi davrananlar pek çok.

Bu anksiyeteyi yaşayanlar, sinsi düşmanı birbirlerine paslayarak yahut birbirlerine bulaştırarak kendisinden kurtulmaya çalışıyorlar.

Akademilerin, sanat kurumlarının  üstleri, kaygılarını astlarında görmek ve yeniden tecrübe etmek istiyorlar. Çocukluk, gençlik yıllarında zayıf seyreden kaygı yetişkinliğe doğru, üstlerin üstün gayretiyle her bireye tek tek aşılanıyor.

Yetişkinliğe ilerleyen gençlerden de, yetişkinlerden de rahatlık, kendiliğindenlik, zihinsel serbestlik ve bunlarla gelen odaklanma, tutarlılık, coşku, arzu, enerji kısaca canlılık beklenmiyor. Hatta kınanıyor.

Sokak, derslik, sahne, kürsü, toplu taşıma, park, kafeterya gibi hemen her sosyal mekanda performans anksiyetesi yaratacak kapanlar kuruluyor.

Elbette bu kapanları bozacak, kapanları kuranların ihtiraslarını ifşa edecek yöntemler ve pratiklere sahibiz. İcad edeceğimiz yeni bir şey yok bu yüzden keşfedeceğimiz şeyler var.

Hayal etmek, çözümlemek (analysis) ve anlatmak bizde zaten verili olan pratikler. Bunlar yasaklarla, yargılarla ve anlatma formatlarıyla en başından engelleniyorlar. Yine de onlar kendilerine birer yaşam alanı buluyorlar.

Hayal etmeyi, çözümlemeyi ve anlatmayı kendiliğindenlikleri içinde yeninden ele almak ve keşfetmek performans anksiyetesini aşmak için atacağımız ilk adımlar.

Bu adımlar Oyunculuk Atlası’na eklenecek “Herkes Oyuncudur!” bölümüyle ayrıntılı bir şekilde ele alınacak.

“Anlatan, nasıl konuştuğunun, vücudunu nasıl kullandığının farkında değildir. Her şey kendiliğinden olur. Önceden tasarlanmış pozlar, edalar, patenler, hareket skorları yoktur. Şimdiki zamana düşen bir geçmiş kırıntısı, bir imge şimdiyi -aslında geçmişi de- tasarımsız, öylesine bir kendiliğindenlikle değiştirir, farklılaştırır yeniden kurar.”

gerçek arkadaşlık

24 Haziran 2014

enso11
bir zen hikâyesi  şöyledir: çok eskiden çin’de iki gerçek arkadaş yaşarmış. biri çalar söyler, öteki dinlermiş. dinleyen, şarkıda “su” sözcüğü geçse aklına gelen bütün çağrışımları söylermiş. “dağ” sözcüğü geçse nasıl bir dağ gördüğünü anlatırmış. birgün dinleyen ölmüş, çalan söyleyense sazının tellerini koparmış.

2
eski yunan mitlerinden biriyse şöyledir: orfeus öridike’ye deliler gibi âşıktır. öridike ölür. orfeus tanrılara, sevgilisini geri vermeleri için yalvarır. tanrılar isteği kabul ederler. bir koşulla! yeraltından yeryüzüne çıkarken orfeus arkasına bakmıycaktır. yoksa, öridike’yi sonsuza kadar yitirecektir. orfeus yarı yolda dayanamaz, arkasına bakar v öridike’yi sonsuza dek yitirir. orfeus öyle üzülür ki kendine bi saz yapıp çalmaya başlar.

3
ahmet hamdi tanpınar, şiir v rüya adlı makalesinde orfeus’un aslında öridike’ye değil sazına âşık olduğunu söyler.

4
birinci hikâyede saz saçalan kadar önemli bir iş yapan, saz çalan arkadaşını bir dinleyici olarak yeniden üreten hatta onun saz çalışını biçimlendiren, şarkılarını belirleyen bir dinleyici var. öyle ki o ölünce müzik de ölüyo.

ikinci hikâyede ise arkadaşı ölünce saz çalmaya başlayan, sanatını diğerinin ölümü üzerine kuran, bencil bir diğer kahraman var.

her fırsatta eski yunan’ı kültürel atası olarak vurgulayan anglo-sakson âlemi, samimi bir itirafta bulunuyo. tıpkı başkalarının ölümü, yıkımı, helâkı üzerine yaşam kura geldikleri gibi, sanatları da âdeta başkalarının ölümü üzerine, kendi yalnız dünyalarında kuruluyo; fildişi kulelerde icra edile geliyo.  doğu’nun sanatçısı sanatıyla yaşatır, yaşattığıyla yaşarken, batı’nın sanatçısı ölülere sanat yapıyo v daima af diliyo. sanat çoğunlukla anıtkabirler gibi soğuk  mekanların içinde sergileniyo.

bu abartılı bi genelleme, oranını bilmiyorum ya, büyük ölçüde doğru geliyo bana. rock, metal, pop şarkıcıları gözümün önünden geçiyo. uyuşturucu, özkıyım, yalnız odalarda yitip gitme hadiseleri hiç de az değil. çekmecelerde biriken edebi eserler, hatta, pek önemli sayılıyo, itibar görüyolar.

plastik sanatlar üzerine bir doğu-batı karşılaştırması yapan arkadaşım, doğu sanatının beş duyuya yakın v gündelik işlevlere sahip olduğunu; batı sanatı’nın ise en fazla iki duyuyla algılanabilir v gündelik işlevinin sınırlı olduğunu söylemişti.

tartışılır.

5
bu laf çokluğundan sıyrılıp şu zen hikâyesine bir daha mı baksak?

 

316801_247673371938290_100000868878644_694331_2320561_nşöhretli siyasetçiler televizyonlarda ellerini kollarını hareket ettirdikleri, korumaları eşliğinde yürüdükleri gibi -fakat bu sefer korumasız, hiçbişiysiz, birer silüet olarak- hacıhüsrev’de yürüyebilirler mi?

aynı şöhretliler, nişantaşı’nda o şekil dolaşsa ne olur?

cevapları düşüne duralım başka bişiy anlatıcam.

bi kurban bayramında görmüştüm kafası kesik boğanın nasıl koştuğunu. işte! demiştim, vücut da hatırlıyo. hatta bazı dış etkiler beyinden önce vücut tarafından yanıtlanıyo.  onu da bi belgeselde görmüştüm: denek fark etmeden parmağına iğne yaklaştırıyolardı, kan sanki  bilinçle parmak ucuna doluşuyodu.

samimiyeti dolaysız tepki olarak not etsek mi acaba? beyinden önce bedenin, omurganın tepki vermesi de diyebiliriz belki samimiyete.

ayrıca bakınız, arapça kökenli bir sözcük olarak ‘samimi’, “bir şeyin en iç kısmı, öz, ilik” anlamlarına geliyo.

ne diycektim?

ha!

samimi oyunculuklara çok ihtiyacım var. onu diycektim!

 

 

 

oyuncu dayanışması

29 Ocak 2014

oyunculukelimizde ne var bi bakalım.
sahneye çıkmak ister misin?

hımm…
öncelikle, tanıdığın oyuncular gibi oynamak zorunda değilsin.
benimle, arkadaşlarınla konuştuğun gibi konuşabilir misin oynarken.
evet. bu kadar basit.
bir kez daha baştan başlayalım şimdi.
sahneye çıkma. burda benim yanımda oyna istersen, oturarak?
bişiy göstermek, kanıtlamak zorunda hissetmeden oyna.

şimdi bu, öncekine göre daha iyi
enerjinin düşük olduğunu, etkiliyemediğini düşünüyosun. farkındayım :)
etkilendiğin, başarılı bulduğun oyuncular gibi davranmak, konuşmak, bakmak istiyosun.
bunu anlıyorum.
ama onlar gibi olamazsın. onlar da senin gibi olamaz. senin malzemelerin, geçmişin farklı.
ne kadar sanatçı varsa o kadar tarz var. bir tarzın olucaksa takip ediceğin bedeninin kendiliğindenliği. bedenine emir verme. bedeninin söylediklerine kulak ver.
bi daha baştan başlıyalım mı? istersen sahnede, istersen yine burda oyna.
ya da üçüncü bi olasılık varsa, kendin karar ver.

çok çok daha güzel.
fakat hâlâ gösterme eğilimin çok güçlü.
göstermeyi düşünme. kahramanının içinde bulunduğu durumu düşün. o durumun içinde kendini var say. onun yerinde olsaydın ne yapardın onu düşün. ama bunu oynarken düşün. oynamadan önce düşünüp ne yapacağını kurgulama, tasarlama. her şey oynarken, durum içindeyken olsun bitsin.
ara verelim mi?

neler düşündün? buraya kadar?

bi daha yapalım mı?

harika!
birdenbire kurtulmak zor. olmaz değil mutlaka olur. herkese göre olma zamanı değişir. dert etme.
bizim toplumsal sorunumuz galiba bu. sadece oyunculara ait bi sorun değil.
tanımlıyarak duygularımızın altını çizmeyi pek severiz.
kızgınlık, sevgi her yerimizden taşabilicekken, göstererek, tanımlıyarak duygularımızın gerçek seyrini bozarız. çünkü tanımlıyarak duyguyu yaşıyana değil, duygunun seyircisine dönüşürüz.
kendini dışardan görmek, görmeye çalışmak büyük hata.
sen de kendini seyretme. yap. sadece yap.
durumu düşünmen, sadece durumu düşünmen bedenini değiştiricek.
izin ver buna.
tanımlıyarak, göstererek bedenine müdahele etme.
bedenin ne yapıcağını senden daha iyi biliyo. binlerce yılın birikimi var onda. biz onun karşısında çok birikimsiziz. :)
bedeninin öğrencisi ol.
bir daha yapalım mı?

oldu desem, yeri.
öncelikle tanıdığım oyunculuklara daha az benzediğini söylemeliyim yaptığının.
kendine özgü olan belirmeye başladı bile.
fakat hâlâ güvensizsin. bu da çok normal.
çünkü bilmediğin bişiy yapıyosun. işin püf noktası bu.
zaten bilmediğin bişiyi yapmalısın.
yaparken yaparken öğreniyosun, yaparken karşılaşıyosun kendinle. işin özü de bu zaten.
yapmadan önce neyle karşılaşıcağını kestirememek.
biz ürettiklerimizi tasarlamaya yazgılıyız. önce tasarlar sonra üretiriz. hayvanların üretim biçiminden bizimki böyle ayrılır.
burdaki tasarımımız ise hayvanlaşmaya çalışmak.
garip geldi di mi?
ama öyle. hayvanlar gibi düşünmeden üretmeye çalışıyoruz şimdi.
böyle olunca sahnede yaptıklarımızın heyecanı katlanıyo. oh! mis!
ansızın öngörmediğimiz şeyler çıkıyo karşımıza. sanki bildiğimiz ama bilmediğimiz bi sürü yeni yerini keşfettiğimiz bi yolculuktayız
bu çok heyecan verici.
asıl heyecan verici olan bu.
en keyifli tarafı da sahneden indiğimizde çoğunlukla tam olarak ne yaptığımızı hatırlıyamıyoruz.
hatırlıyamıyoruz çünkü coşkuluyduk. hatıladığımız ise ne yaptığımız, ne hissettiğimizden çok çevremiz. ne güzel işte.
sözlerimiz, hareket dizimiz belirlenmiş olsa da sözleri nasıl söyliyceğimizi öngörmüyosak, hareket dizisinin belirlenmiş olmasına rağmen hareket seyrinin o andaki sürpriz değişimlerine izin veriyosak, her sahneye çıkışımız yeni bi serüven demektir. her sahneye çıkışımızda yeni bi macera yaşıyoruz. bu şahane bi his.
kendimizi niye bundan mahrum edelim ki?
istersen şimdi bitirelim. sonraki çalışma yine bakalım bizi ne süprizler bekliyo. :) tamam mı?

neler oldu görüşmediğimiz süre boyunca?

güzel. başlıyalım mı?

evet. yeniden başa dönmüş gibiyiz :)
böyle olması gene çok normal.
bedenine uygulanan geleneksel baskı, çalışmaya ara verince geri döndü çünkü.
genellikle böyle oluyo. dert etme.
şimdi önceki çalışmada konuştuklarımızı hatırlamaya çalışalım.

aynen.
nesneye (ki bedenimiz de boyunduruk altında salt nesneye dönüşüyo) uzun süre bir biçim dayattığında, bir zaman sonra dayatma ortadan kalksa bile, beden o biçimi uzun süre koruyo.
bundan sonraki süreç, ne kadar sürer bilemem, bedeni serbest bırakmayla bedenin alıştığı formlara eğilim göstermesi arasında gidip gelicek.
tabi bedeni serbest bırakmaya dair kuşkusuz bir kanaate ulaştıysan.
alışkanlıkları kırıp bedenini dinlemeye, onunla dost olmaya kararlıysan.
kararlılık, altın kavramımız.
tereddüt ise bizi geri döndüren, iten kötü kavram. kötü puan :)
şimdi kararlı biçimde kendi tarzını bulmaya hazır mısın yeniden?

o halde başlıyalım.

yavaş yavaş, çok güzel birini görmeye başlıyorum karşımda.
güzellik biçimsel özelliklerimizin ötesindedir zannediyorum çünkü. bana öyle geliyo. v sen benzersiz oluşunla şimdi çok güzelsin.
öyle değil mi zaten?
dışarıya kendini tanımlamak, göstermek zorunda hissetmeyen işinde gücünde insanlar, hadi güzel demiyelim, her zaman bi çekicilik taşımaz mı? hayvanlar, hele hele kediler, tam da öyle değil mi?
ne ilginç! daha dün etkilendiğin oyuncular vardı. ama bugün etkiliyici olan sensin.
işin özünü kavradık.
yaparak yaparak bu özle ilişkimizi sağlamlaştırıcaz. hâdise budur.
fakat başka şeylere de ihtiyacımız var şimdi. bazı teknik sorunların üstesinden gelmemiz gerekiyo.

senden konuşma tarzını bozmadan söylediklerini daha anlaşılır kılmanı rica ediyorum.
nasıl? anlatıcam.
a’dan z’ye her harfi yüksek sesle söyliyelim. her harfte dudaklarımızın, dilimizin aldığı standart formalar var. bu formaları tek tek bulabilir misin?

güzel. tebrikler.
şey.
s’lerini anlamakta güçlük çekiyorum. çünkü dil ucunu üst dişlerine değdiriyosun hatta dil ucun üst dişere değmekle kalmıyo, üst dişleri bi parça aşıyo. içinde s geçen sözcükleri söylediğinde, sözcük anlaşılamıyo. şimdi dilini geri çekerek dene.

bitti. budur.

evet.
daha önce de söylediğim gibi, bir nesne olarak dilin yanlışa alışmış. o yüzden tekrar tekrar yanlışa geri dönüceksin.
fakat uyanık olursan, dilini her seferinde geri çeker doğru konuma alıştırabilirsin.
özellikle belirtmek istiyorum. bir daha ki çalışmada sahneye oynamaya çıktığında s’lerle ilgili sorunları unutmalısın.
tüm dikkatini yeniden duruma vermelisin.

konuşmayla ilgili bi sorunun yoktu zaten.
s’ler sorunluydu.
onlar da hallolmuş gibi.
şimdi görmek istediğim şu. s’leri sorun etmeden daha önce anlattıklarımı v uyguladıklarımızı tâkip ederek oynaman. sadece ama sadece oynaman.

harika.
zaman zaman geriye dönüşler oluyo. yine de çok güzel.
işin özüne vâkıfız artık. en azından ben öyle görüyorum.
bir daha ki çalışmada şunu yapıcaz. bak!
dikkatimizi sadece duruma verebildiğimize yani göstermekten, tanımlamaktan kaçınmayı içkinleştirdiğimize göre yani bu elde ettiğimiz donanımla göstericez, tanımlıycaz kahramanımızı.
bir çizgi film kahramanın, bir commedia dell’arte tiplemesinin nasıl belirgin, kalıp bir ifadesi olursa öyle bir maske düşün kahramanın için.
bu maske kahramanını tanımlı hâle getiricek.
fakat sen maskeye rağmen tanımsız oynamaya, bedenine uymaya, içindeki kimyasal değişimlere karşı çıkmamaya, durumun tüm verilerini oynamak için kullanmaya devam ediceksin.
böylece ilk defa seyirci için bişiy yapmış olucaz.
kahramanın, oyununun tüm değişkenlerine, sürpriz davranışlarına rağmen seyirci için, hemen tanınabilen, kolay kavranabilen bi sabitlik kurucaz.
hem tanıdık hem yabancı olan bir yordamla, hem seyircinin okuyabileceği hem de bizim macera yaşamaya devam edebileceğimiz bi performans yaratıcaz.
bi daha ki çalışmaya görüşmek üzere.

neler yaptın?

güzel.
seyredebilir miyim?

anlamışsın. olmuş.
şimdi maskeyi biraz daha belirginleştirelim.
maskenin numaraları var.
maskeyi öne eğdiğinde yüzün mimiklerin hiçbiri değişmese de ifade değişiyo.
görebiliyo musun?
hızın değiştiğinde de öyle hakeza.
aynı şekilde maskeyi sağa sola çevirdiğinde, yukarı kaldırdığında da ifade değişiyo.
bi de hızlarını değitirelim bak. di mi?
deniyelim mi?

budur.
çok güzel.
niye maske kullandık. istesek bedeni de kısıtlayıp pandomim de yapabilirdik. maske+pandomim de olurdu.
şimdiii! bu aşamadaki çalışmamızın arkasında bizim o serüvenci, süprizlere açık, cesur, sürekli kendi tarzını arıyan yahut tarzına boyun eğen yaklaşımımız olmasa maske de pandomim de estetik anlamıyla ‘güzel’ olmazdı. sen de güzel olmazdın :)
artık ne yaparsan yap, istersen göstermece oyna, istersen doğalcı/gerçekçi oyna ana malzeme budur. bu olmadan, bu öz olmadan diğer hepsi zayıf kalır.
haa! çok iyi akrobat, jonklör falan olursun. çok iyi pandomim yaparsın. çok takdir edilirsin. zira hüneri herkes takdir eder. bu olağandır. fakat ruh! ruh işte, durumla beden, bedenle kahraman arasında -dikkat!- oyun ânında ilişki kurmadan beliremez, ortaya çıkamaz.
ister misin bi deneme yapalım?
bu kahramanı bi kukla gibi kesik kesik hareketlerle oynıyalım. maskemizi de takalım.

hadi o zaman!

oley! bunca yapaylığın içinde bile nasıl da özgünlük bulduk.
daha ne olsun!

şanslısın. çok yatkınsın bu işe.
çalışma dışında da baktım sana. kendini bırakıyosun.
direncin yok gibi.
defans yapmıyosun.
yatkınlık dediğim de bu zaten.
ayrıca tanımlı oynama çalışmamızda sana yardımcı olan sporculuğun, dans çalışmış olman.
ikinci aşamada da tersi olsaydı, yani bedeninle daha önce haşır neşir olmasaydın daha çok uğraşırdık.
ama yine olurdu.
mutlaka olur.
herkes becerebilir oyunculuğu.
şaka yapmıyorum.

bundan sonra yapıcağımız değişik kahramanlara, değişik hikayelere, değişik durumlara yönelmek.
unutma, hep alıştığına dönmek istiyceksin.
ayağın hep buralarda tökezliycek.
alışkanlık derken, yeni edindiklerimizi dahil ediyoruz :)

bu metin aktör terbiyecisi   metnine cevaben yazılmıştır.

Coşkulu Yaşam

25 Ocak 2014

nam-june-paik-buda-tv-1974.jpg w=490Kardan adam yapıyoruz, karda yuvarlanıyoruz; kar topu oynuyoruz, büyüteçle kar tanelerini seyrediyoruz, kar helvası yapıyoruz, kardan moraran ellerimize hohluyoruz… Hava açıksa gözlerimiz kamaşıyo, karaltılar girip çıkıyo görüşümüze. Gözlerimizi kısıyoruz. Karı kokluyoruz; karın değişken ağırlığını tartıyoruz; birbirimizi yere kara düşürüyoruz, düşürülmeyi bekliyoruz; karın ellerimize, saçımıza sakalımıza, bedenimize yapışmasını, buzlaşmasını, çözülüşünü akışını seyrediyoruz; “pat pat” giysimize vuruyoruz, silkeleniyoruz; kara düştüğümüzde, karda yuvarlandığımızda bedenimizin her santimetre karesinin bu durumdan nasıl etkilendiğini kaydediyoruz; birbirimizin kara verdiği tepkileri kendi tepkimize tercüme ediyoruz; tepkileri daha net anlamak için, biraz da içgüdülerimizin buyruğuyla, çabuk çabuk imal ettiğimiz kar toplarıyla birbirimizi avlıyoruz; bir kabın içine püre gibi doldurduğumuz karı pekmezle karıp helva yapıyoruz yahut karı olduğu gibi mideye indiriyoruz; kar kokluyor, kar kokuyoruz; damağımızda dilimizde, gırtlağımızda karın lezzeti ve midemizde serinlik; burnumuzda kızarıklık, parmak uçlarımızda hissizleşme; her yeri kar kapladığı, motorlu taşıtlar çalışmadığı için karın yarattığı alışılmadık bir akustik… Anlat anlat bitmez bir dünya veri. Bölgemize yılda sadece bir iki kere kar yağdığı için. Yani kar, rutinimiz olmadığı için. Yani kar bölgemizde coşkuyla karşılandığı için. Herbirimizin kar anıları olduğu için. Bir o kadar kara bağışık olmayan hayvanlar, evsizler nedeniyle bizleri hüzünlendirdiği yahut hırçınlaştırdığı için. Sadece pencereden seyretsek bile bir dünya veri. Bir veri dünyası.

Kuzey kutbu belgesellerine bakınırkenki sönük, meraksız, ölgün bakışlarımız; dümdüz uzayıp giden karla kaplı düzlüklerde koşturan bir kutup ayısının görüntüsüyle dakikalarca başbaşa kalmak; penguenlerin birbirlerini nasıl ayırd ettiğinin detaylarını öğrenmek üzere mahremiyetlerine girmek; anlatıcının bilim insanlarının kutup ayıları, penguenler üzerine -yüzde doksanını unutucağımız- saptamalarını, bulgularını aktarışını, dinlemek; o sırada ağzımıza iki leblebi, bir kurabiye atıp, çayımızı içmek, kahvemizi höpürdetmek kar deneyimimizle kıyaslanıcak gibi değil. Belgeselden aklımızda her şey kalsa bile kar deneyimimizden aklımızda kalanların binde biri etmez. Yarattıkları yanılsama sayesinde iki boyutlu iken üç boyutlu algıladığımız veri sağlayıcılar, yaşantının -mesela kar deneyiminin- yerine geçemez.

Öyleyse deneyimle pasif alıcılık, devinimle devinimsizlik, güçlü, silinmez hatıraları olmakla boş geçmiş, sürekli başkalarına bakmaktan doğan kendine bakıldığı anksiyetesiyle -çevrenin kaba yargıcılığını umursamadan- eylemek, sürekli kendini dinlemekten kaynaklanan hastalık hastalığıyla cesur yaşam arasında seçim yapmak hepimize iyi gelebilir. Deneyimlemek lehine diğer iki boyutlu etkinlikle hayatı dengelemek de hakeza. Böylece bireyleri görünüşlerine göre tanımlayan, tespit eden, çözümleyen, yargılayan ve infaz eden -hepimizin zihnine yerleştirilmiş- toplumsal gözün gücü sarsılabilir. Bir alım satım nesnesi olarak varlık bulan, kazanç kapısı olarak açılıp kapanan sanat, yeniden hayata kavuşabilir. Mesela tiyatro da, salonlardan kurtulabilir. Oyuncular yaşamı deneyimleyerek kendilerinin ve birbirlerinin taklidi değil yaşayan, yaşadıklarından sızan estetik varlıklar olarak sahnede yer alabilirler. Toplumun geneli gibi görünmekle ilgili bir sorunları kalmadığı için tüm dikkatlerini eyleme (act’e) verebilirler.

Hepimizi -felsefi anlamıyla- idealist kavramlar, kuramlar, işaretler; piyasa kıymetleri, yaşama güçlükleri ‘maarifet’iyle yaşantısızlaştıran, dört duvar arasına hapseden -adı artık her ne ise- şeyi deşifre etmek, teşhir etmek ve onunla aramıza ciddi bir mesafe koymak gene hepimize çok iyi gelebilir.

1998/Notlar

valliaoyun metni zarftır,  metnin tiyatro sanatçıları/bilimcileri yahut sıkı okurlar tarafından çözümlenmiş hâliyse mazruf.

öğrencilerin/oyuncuların, öğretmenlerin/yönetmenlerin sık düştüğü yanılgı zarfı esas almaktır. adeta zarfa tapınmaktır. zarf ezberlenir, zarf ezberletilirken, mazruf yiter gider.  

öğretmen/yönetmen der ki, “tek virgülünü, harfini atlamadan ezberliyceksiniz. esere sonuna kadar sâdık olucaksınız. yoksa karışmam!” oysa bu yönerge esere asıl ihanettir. eserin anlattığı asıl mesele, eserin edebi duvarlarına çarpa çarpa heba olur yiter. öğrencinin/oyuncunun belleği optik okuyucuya dönüştürülür adeta. öğrenci/oyuncu mazrufa yabancı kılınır. ezber işkence olur. 

tiyatro öğretmenlerimiz/yönetmenlerimiz öyle kör bir inançla “metne sadakate” inanmışlardır ki şekspir, sofokles  gibi klasikler oynanırken bile geri adım atmazlar. üzerinde çalışılan metnin orijinal olmadığını, çeviri olduğunu dahi unuturlar.

mazruf edinildiyse, gayrı gündelik dilin veya oyuncunun dilinin metne bulaşması, metni bozmaz. bilakis daha anlaşılır kılar. öğrencinin/oyuncunun metni daha çok, daha derinden sahiplenmesine yol açar. metnin öğrenci/oyuncu tarafından birer harf, sözcük yığını olarak algılanma ihtimalini tamamıyla ortadan kaldırır.

günümüzde  v coğrafyamızda sosyal hayatta nasıl mazruftan ziyade zarf dikkatin merkezinde ise tabi ki tiyatroda da bu böyle. öğretmen/yönetmen, oyuncunun muhayyilesini iğdiş edicek denli öğrencilerin/oyuncuların  yerine rollerini hayal etmekte. toplumda oturuşumuzu kalkışımızı düzenliyen ebeveyn rolünü tiyatroda öğretmen/yönetmen üstlenmekte. hem de öylesine, o derece ki öğrenciye/oyuncuya kendini ifade edicek, oyuna ağırlığını koyucak hiçbir alan kalmamacasına.

milli eğitimimizin ezberciliğini tiyatroya bulaştıran bütün eğitimcileri öpüyor, sımsıkı kucaklıyorum.

normal_554244_314338088688778_723082627_n“incirin balının, moruna sızması gibi”

dün sabah kahvaltıda çınar(4) “baba bana bebekliğimi anlatabilir misin?” dedi. tabi ki de anlatabilirdim. hem de çok iyi anlatabilirdim. hatta hiç kendimi yormadan anlatabilirdim. başladım anlatmaya. bugüne kadar çınar hakkında kurduğum cümlelerden, paragraflardan bol bol yararlandım. anlattıkça anlattıkça çınar’ın soruları çoğaldı. cevaplarımla tatmin olmadı bi türlü. dankkkk! birden boş konuştuğumu ya da konuşamadığımı fark ettim. çınar’ın kişiliği, tekrarlıyan davranışları hakkında kurama varan birikime sahibim. anne yarısı bir babayım sonuçta. google arama motoru gibi, kutucuğuma “çınar, bebeklik” yazıldı mı en az 10 A4 ebadında bilgi dökebilirim ekrana. fakat bunların hiçbiri şimdi okuyacağınız,

“eski ev soğuktu, yere yorgan sermiştik. çınar’la rüzgâr henüz oturmayı öğreniyodu. geniş pencerden gökyüzü, bulutlar görünüyodu. istiyodum ki doğayla bir an önce tanışsınlar. o arzuyla -doğa nedir? doğa öncelikle senin algında ne? gibi sorular boynu bükük beklerken bi köşede- bulutları gösteriyodum. ‘bakın bakın ne acayip şekillere giriyolar di mi?’ diyodum. parktayken pusetin sırtlığını yatırıyodum, gökyüzünü, ağaçların dallarını, yapraklarını v yine bulutları seyredebilsinler diye. parktaki sedir ağaçları’ndan bir iki yaprak koparıp parmaklarımın arasında eziyo parmaklarımı burunlarına değdiriyodum ki uzun hafızaya yerleşsin o keskin koku. amma işte, onlar doğaya benzeyen kendi doğalarıyla başka bir âlemdeydiler. ‘güçlü duyular-zayıf/belirsiz algılar âlemi’nde… çınar, bakarak anlamaya çalışıyodu örneğin. gözlerini bir noktaya dikip uzun süre kalabiliyodu. ne algılıyodu? seyrettiklerinden kalanlar nereye gidiyodu? muamma… fakat bebeklik seyretmelerinden, üç boyutlu dünyayı seyretme alışkanlığı kaldığı kesin. bugün çınar’ın karşısına televizyonu koy bir de eline oyuncak ver, tercihi oyuncaktır. çok tuhaf! hatırlamaya çalıştıkça önce bi bulut kümesinin içinden geçiyorum, sonra yavaş yavaş bulutlar seyreliyo, nihayetinde bulutların ardındakileri daha temiz görebiliyorum. sadece görmüyorum, gördüğümü söylediğim neyse, önce sinirlerimi, sonra kaslarımı, nabzımı, hormonlarımı da değiştiriyo. ardından sözcükler geliyo. sözcükler bedenin çatlaklarından sızıyo… standart bir şekilleri yok. çünkü sızdıkları çatlağın kılığına giriyolar. çınar’ın sorularını cevaplarken kendimi duygusuzca v avaz avaz bir şiiri okuyan ilkokul öğrencisi gibi bomboş yakaladığım yerde oluşan çatlaktan sızıyo şimdiki sözler mesela…çınar’ın kendi varlığını hissettiği en büyük hâdise, avaz avaz ağlamaktı. işte o yorganın üstünde bacaklarını iki yana açmış otururken, bebek esnekliğiyle belinden üst bedenini büküyo, üst üste alnını yere vuruyodu çığlıklar atarak; gözyaşı, salya sümük akıtarak. bikaç kere dünya başıma yıkıldı -tabi şimdi rahat, gülümsiyerek dile getiriyorum- “deli lan bu…” diye düşündüydüm. ödüm bokuma karıştıydı aferdersin… çınar’ın kendini var hissettiği bir diğer hâdise, hiçbir anlama gelmiyen sözcükleri yan yana getirerek konuşmaktı. en çok mama sandalyesinde söylev çekiyodu. yine bikaç kere, “deha lan bu!” dediğimi hatırlıyorum. -şu an bile bu örneğin, çatlağından gururla sızdığı, böylece standardize olduğu görülüyodur sanırım :)- e! kuzgun’a yavrusu serçe de görünüyo şahin de. o mevzudur az biraz… rüzgâr, kendi varlığını en çok yumruklarını sıkarak, tekme atarak, debelenip durarak hissediyodu. itmek, çekmek, sarılmak da diğerleriydi. tabi ki de seçilmiş değil aksine doğalarının emrettiği davranışlardı bunlar. o yüzden rüzgâr, bu yorucu debelenişten kurtulmak için olabilir, çizgi filim seyretmeyi, masal dinlemeyi v canavar imgeleri yaratmayı çok seviyodu hâlâ da seviyo. o soğuk evdeki yorganın üstünde kusmuklar saçarak, yorganı büzüştürerek, dişliyerek gezinen de rüzgâr elbette. bebekliğinden beri hiçbir eylemine mesafe koyarak sorguladığını görmedim. kendiliğinden, kaba saba, dangul dungul, tabi ki de çooook sevimli! rüzgâr’ın kendi varlığını hissettiği hâdiselerden biri de, mama sandalyesinde yemek şarkısı söylemesi. evet. bebekken de şimdi de rüzgâr yediğinden aldığı tadı betimliyen bir “mımmm”lama tuturuyo yemek boyunca… bütün bunlardan sonra tekrar bakıyorum yüzlerine. çınar’ın bugün ateşi var, yatıyo gündüz gündüz. yorgun, hasta meleksi suratında bebekliğiyle şimdiki görünümü arasında gidip gelen yüzleri görüyorum. inceden âşık oluyorum, güzelliğine kapılıp gidiyorum. rüzgâr çizgi filim seyrediyo şimdi. gözleri kocaman. ne yapsam, ne söylesem dönüp bakmıyo. bebekliğinin aynısı yine. onun da yüzünde dünden bugüne hatırladığım yüzleri tek tek görüyorum. en güçlü, en sağlam dostumu yetiştiriyomuşum -tabi farklı bi şekilde o da beni yetiştiriyo-, birlikte yeni bi dostluk inşa ediyoruz gibi geliyo. “

bu metin gibi olmaz. çünkü olmaz. :)

kaç yıl geçti üstünden hatırlamıyorum. avrupalı bir ressam gelmişti istanbul’a. birgün konuşmanın ortadan kalkıcağını, insanların konuşmadan anlaşabilceklerini iddia ediyodu. bir süre etkisinde kalmıştım söylediklerinin. konuşmadan anlaşabilmek çekici gelmişti. hele hele! sırf standart konuşmamak için konuşmaya ne kadar geç başladığımı, gene de standartlara mecbur kaldığımı hatırlayınca, konuşmaksızın sadece beden/resim diliyle iletişim kurmanın büyüsü sarıvermişti. hâlâ da o büyünün etkisinde olabilirim. hâlâ da o yüzden konuşmanın sahici olanına vurgu yapan bi yazı daha yazıyo olabilirim. konuşmanın bedenden sızan bir şey olarak bedenleştiğini kanıtlamak istiyorum. çünkü hareketlerimizin hemen hepsi ezbere/boş konuşmak gibi. çünkü genellikle bedendeki çatlaklardan sızmıyolar. dolayısıyla standart formlara sahipler. bedenin bedene yabancılaşması gibi bir dengesizlik…

teşekkürler çınar.