selcukerdem__106_kolektifin fantezisi üzerine bir ‘fantezi’

ya da

“çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış nasıl doğabilir ki” nietzsche

prensesin  altın topu dipsiz bir kuyuya düşer, kaybolur.  ortaya bir kurbağa çıkar. kaybolan topunu bulup geri getirmesi karşılığnda prensesin sofrasında oturmak, yatağında yatmak istediğini söyler. prenses teklifi kabul eder. yüzlerce yıldır kulaktan kulağa dolaşan masalda, kurbağanın prensesle giriştiği pazarlık nedense kulakları rahatsız etmez. Buna karşılık kurbağanın pazarlığını kabul eden prensesin, altın topu ele geçirdikten sonra arkasını dönüp gidişi, sözünü tutmayışı herkesin içini burkar.

neden böyledir bu? bilincin alanına giren kolektif bir merakla sorgulayınca, zihin aşağı yukarı şöyle tercüme eder durumu: kurbağa, prensesin sevgisi, aşkı uğruna hayatını tehlikeye atmış, dipsiz kuyulara inmiş, nelere katlanmıştır oysa prenses sözünde durmamış, çirkin kurbağayı aşağılamıştır. bu masalın alımlayıcısı yani kolektif zihin de bir kurbağadır. din istismarcıları, ağalar, patronlar, siyasetçiler tarafından aynı şekilde vaadlerle kandırılmış; savaşlarda, fabrikalarda, madenlerde, mezbahalarda, tarlalarda hayatını harcamış; nihayetinde dipsiz kuyunun dibinde öylece bırakılmışlardır.

demek ki bir anlamda grimm masallarının dinleyicileri potansiyel krallar kraliçelerdir. şans, büyü, periler, cinler, tesadüfler yardımıyla içlerindeki kral kraliçe potansiyellerinin açığa çıkmasını umarlar. çünkü birbirlerine fısıldadıkları örtülü bilgi, kral ve kraliçelerin de aynı yollarla (belki biraz da kurnazlıkla) oraya yükseldiklerini söyler.  her dinleyici kendi hesabına kral-kraliçe olmayı düşler; tahttakinin yerine geçmeyi ümid eder. yaşadığı ekonomik dizgenin aşıladığı savaşma ve  kazanma yöntemlerini farkında değildir ya da olmak istemez; böylece o yıkıcı savaşma tarzı dikkatinden sıyrılacağı noktaya gelinceye dek asıl dikkat etmesi gereken şeyi olağanlaştırır.

masalın kurbağası da bu şekilde potansiyel bir prenstir. içindeki prensin ortaya çıkması için hayatını tehlikeye atar karşılığında kandırılır, aşağılanır. patronun libidosu nasıl hep açsa halkınki de aynı şekilde açtır; masal yetinmez, fanteziyi sürdürür. kurbağa gider prensesin kapısına dayanır. prenses ne kadar kurtulmak istese de (bu masalda birçok masalın tersine kral nedense adildir) babası sözünü tutma konusunda kızını asalete davet eder. bir prensese yakışan sözünü tutmaktır. kurbağa üç gün boyunca prensesin tabağından yer, yatağında yatar ve bir prense dönüşür. prens ile prenses evlenir. masal mutlu sonlanır.

peki prense dönüşerek amacına ulaşan kurbağa, neden sözünde durmayan, kahramanını sırf çirkin olduğu için aşağılayan bu prensesle evlenir? böyle bir kadını bir erkek niye, nasıl arzular? ayrıca bu ikisi nasıl evlenir mutlu olurlar? aralarında gerçekten ruhsal bir bağ oluşmuş mudur? masalın dinleyicileri bu kısımla da ilgilenmez. çevrelerine baktıklarında mutlulukla evliliğin nasıl bağdaşmadığını elbette görmektedirler. o zaman neden içlerinin yağı erimektedir? masalın simgeselliği  hangi gerçeği işaret eder? iç dünyanın mı yoksa dış dünyanın gerçekliğinin mi simgeleştirildiği bir masaldır bu? acaba ekonomik ve politik bir gerçekliğin simgeleştirilmesi olabilir mi sahiden?

kurbağa bir hizmet üretir karşılığını ister. müşteri önce kabul eder ama hizmeti aldıktan, ihtiyacını karşıladıktan sonra ödeme yapmayı reddeder. gerçekten iç dış her yanımızı burkar bu durum. bizi öfkelendirir. masalının ikinci bölümü bu öfkeyi yatıştırır. kurbağa emeğinin karşılığını almakta inat eder. uğraşır didinir ve emeğinin karşılığını alır. simgesel düzeni bu şekilde gerçekliğe tercüme ettiğimizde masalın hiçbir büyüsü kalmayacak, fantezi dünyamız yıkılacaktır elbette. elbette bu yorum tartışmaya açıktır ve masal bütünüyle bir psikanalist tarafından bilinçdışının manifestosu olarak okunabilir. ama bu da jung’un dediğince içedönük (çevreye kapalı, dış dünyadan kopuk) tipolojinin sezgiselliğini temel almak anlamına gelmez mi?

sanayileşmenin -yani küreselleşmenin ilk adımı olarak milliyetçiliğin yayıldığı- kapitalizm öncesi toplumlardan bu yana ulus baker’in deyişiyle burjuva öznesi tüketmeye koşullandırılmaya başlandı. burjuva öznesi tüketim için attığı her adımı simgesel bir düzen içinde yarattığı kültürel enformasyonla kurgusallaştırdı. böylece yeni antipatik ekonomi-politik yapı kendini anlamlı, hassas ve duygu dolu sundu. bilinçdışının simgesel düzeninde incelenebilecek kahramanın yolculuğu (artık burjuva öznesinin yolculuğu) bilincin yani maddi dünyanın simgesel düzeninde incelenince şunu görürüz: kahramanın maceraları üretime dönüklük amacından sadece kendine yararlı olma yani (kandırarak, istila ederek, yağmalayarak, intikamla) tüketme amacına yönelen bir kahramanın fantastik maceralarıdır. ve  bu egosantrik maceralar kapitalizmin her aşamasında daha kompleks yollarla gerçekleşir.

žižek’in çözümlemesindeki gibi bir burjuva öznesi olarak starbucks pahalı kahve fiyatını haklılaştırmak için bir hikâye kurguluyor. hikâyeye göre firma yoksullara yardım ediyor, yağmur ormanları’nın korunması için girişimlerde bulunuyor. bu insani çabalarını da kahve fiyatına yansıtıyor. dolayısıyla starbucks müşterileri hem kahve içmekte hem de firmanın iyicil çabalarına ortak olmaktadır. firma, çalışanlarını da demek ki iyi amaçlar uğruna sömürmektedir. starbucks’ı altın toplu prenses olarak düşünelim. kurbağa prens’in yani herhangi bir çalışanının ona ulaşma şansı artık daha zordur. zira starbucks masaldaki prenses gibi arkasını dönüp gitmiyor. dünyayı kurtarmak için çalışan bir kahraman olduğunu vurgulayan bir hikâye anlatıyor bize.  onunla aynı yatakta yatmayı düşlemek, kazancının yarısına sahip olmayı ummak yaptığı iyilikleri baltalamak anlamına gelebileceği için en doğrusu kurbağa olarak kalmaya rıza göstermektir.

rahmetli rockafeller’ın pR çalışmalarını, starbucks’ın bu hikâyesinin öncülü sayabiliriz.  rahmetli romantik, tuttuğu özel paralı katillerle çoluk çocuk ayrımı yapmadan maden işçilerini katletmiş sonra oturup mağluplarla kahvaltı etmiştir. övülesi bir diğerkâmlık. bu kahvaltının filmleri ve fotografları çekilmiş amerikan televizyonlarında gösterilmiş, bilboardlarında sergilenmiştir. hemen ardından halkın rahmetliye saygısıyla beraber borsadaki hisselerinin değişim değeri de artmıştır.

duygusal yıkımlarımızın, bilinçliliğimizi parçalayan duygu durumlarımızın ardında her zaman bilinçdışı nedenler yatmıyor. iradedışında kurulmuş, içine doğduğumuz dünyanın ekonomi-politiğinin özel yaşantımıza, mahremiyetimize sızan belirleyiciliği de var. yani bir rüyayı, rüyeti, düşü, yanılsamayı kişisel hayatımıza sokan, duygu durumumuzu belirleyen iradedışımızdaki ekonomi-politik, algımızı davranışlarımızı şekillendiriyor. bilinçdışımızı bilincimizle nasıl çözümlemeye çalışıyorsak, iradedışını da iradeyle çözümlemeye çalışmak gayet olanaklı görünüyor. “om padme mani hum” yani :)

hâlâ birçoğumuz kendimizi kurbağa prens olarak görüyoruz. çünkü hâlâ ve en alengirli hâliyle önümüze daima tüketmeye eğilimli burjuva öznelliği model olarak konuyor. hâlâ altın toplu prensesin politikası aynı: vaadediyor ve ihtiyacını karşıladıktan sonra vaadinden vazgeçiyor.  sorun belki de şu: prensesle böyle bir pazarlığa girmeli miyiz girmemeli miyiz? bu pazarlığa girdiğimiz an verili ekonomi-politiği kabullenmiş olmuyor muyuz? bıraksak patron madeni kendi çıkarsa, savaşa karar veren gitse kendi savaşında ölse, bizi kapana kıstırmak isteyen her kimse arzu yoksunluğuyla kendi otoerotizminde kendi kimyasında boğulsa nasıl olur acaba? Ya da belki daha iyimser bir bakışla, dipsiz kuyulara inme deneyimini sağladığı için prensese teşekkür edilebilir mi? Tabi bir daha aynı masalı yaşamaktan, aynı konumda karşılaşmaktan kaçınmak koşuluyla.

 

karikatür: selçuk erdem

 

Reklamlar

20 yy’ın son on yılının başlarıydı; kadıköy’de fırat kitabevi’nde salı günleri şiir akşamları yapılıyordu. kiminin şiir kitapları vardı, kiminin dergilerde çıkıyordu şiirleri, kimi sadece burda okuyordu şiirlerini,  kimi de sadece dinliyordu.  beyoğlu’nun belirli barlarındaki şiir gecelerinde grandiyöz performanslar vardı, işitiyordum; şiir teatrallikle imtihan olunuyordu. fırat kitabevi’nde ise ince belli bardaklarda çay eşliğinde şiir üzerine sohbetler dönüyor, sakin tartışmalar yapılıyordu. bir süre sonra her güzel şey gibi fırat kitabevi’ndeki talim ve faaliyet nihayet buldu.

yazı kitabevi’nde devam ettik kaldığımız yerden.  aynı sakinlikle, iddiasız şiir oku dergisini emzirdik, öptük, okşadık. 21. yy’a girilirken o faaliyet ve talim de ağırbaşlılıkla nihayet buldu.

fakat bu sefer 21.yy’da, beyoğlu’nda dam‘da sürüyor şiir akşamları. çevrimdışı dergisi çıkıyor şiir akşamlarından. yitik ülke yayınları da yine şiir akşamları’nın bir başka evladı. velhasıl, dün akşam bu sezonun ilk şiir akşamı’ydı. yine şiirler okundu, şiir üzerine sohbet döndü, sakin tartışmalar yapıldı. bir alman şair, kendi dilinden şiirlerini okudu. almanya’daki maceralarını anlattı kısaca. çorak dimağım sürüldü, ekildi, biçildi. hiç görmediğim yüzler gördüm, hiç işitmediğim dizeler işittim. fırat kitabevi’nden bu yana bir geçen bir harlanan köz dün akşam yine harlandı.

toplanıp da birbirlerine işlerini gösteren, paylaşan oyuncular olsun istemişimdir hep.  ama tiyatro cephesinde hayatlar karışık, oyuncuların böyle ortaklaşmacı bir faaliyete ve talime yatkınlığı pek yok. galiba yine çay eşliğinde sohbete duran şairlerde var ne varsa.

sık ağaçlı ormanın ortasında bir şatoda bir cadı vardır  cadı gündüzleri baykuş olup uçar kedi olur gezer  geceleriyse cadı olur yeniden  belki tam tersidir  belki de bir cadı bir baykuş bir cadı bir kedi olmaktadır  cadının içinde yabani bir yan var mıdır gerçekten  baykuş yahut kedi cadının yarattığı bir yanılsamadır ihtimal ki

cadının şatosuna gece yaklaşan insanlarsa kaskatı olurlar yerlerinden kımıldayamazlar  çünkü şato cazibesine kapılanlara ne kadar eksik olduklarını düşündürür  çünkü insanlar eksiklik duygusunu kendilerine yaşatan her şey tarafından çekilir ve kaskatı bırakılırlar

şatoya yakalanan güzel kadınlar olursa cadı onları büyüsüyle şakıyan birer kuşa dönüştürür ve kafese kapatır  çünkü cadı da güzel kadınlar karşısında kendini çirkin bulur  güzel kadınları kuşa dönüştürerek varlıklarını sürdürmelerine engel olur ve eksiklik ağrısını azaltacak bir ağrı kesici olarak kullanır

jorinda dünyalar güzeli bir kız ve sevgilisi joringel bir çobandır  birgün ormanda yürüyüşe çıkarlar  şatodan cadıdan haberleri vardır ve uzak durmaya çalışarak gezinirler  akşam yaklaşırken ikisinin de içinde bir ses sonsuza dek ayrılacaklarını fısıldar  birgün mutlaka herkes ayrılacaktır  ölümle göçle yahut başka bir şekilde  belki de içlerindeki ses bunu fısıldar  çocukların birgün mutlaka öleceklerini düşünerek kederlenmeleri gibi kederlenirler

jorinda bir türkü söyler:

“ak güvercin öter dalda
eyvah eyvah eyvah eyvah
eşini kaybetmiş yolda
eyvah eyvah eyvah eyvah”

güneş sık ağaçların tepelerin arasından yitip gitmektedir  kumrular üst dallarda batan güneşi seyretmektedir dönüş zamanıdır  jorinda ile joringel evlerine doğru yola koyulurlar  fakat jorinda bilmez yolunu kaybetmek istediğini ve yolunu kaybetmek için müthiş bir tutku duyduğunu  şato tarafından çekildiğini şatoyu kendine çektiğini hiç bilmez  bilmeden ister cadının büyüsüne kapılmayı

bir bakarlar şatonun dibindeler  bir bakarlar güneşin son ışıkları erimekte  ikisi de katılaşır kalır olduğu yerde  cadı tüm çirkinliğiyle gelir  bakar jorinda’nın çok güzel bir kadın olduğunu görür hemen onu bülbüle dönüştürür  jorinda türküsüne cik cik diyerek devam eder  türkünün dolayısıyla jorindanın yeryüzündeki anlamı daralmıştır  jorinda eksikliğini gidermek için kapıldığı şatonun çekimiyle daha da eksilmiş hatta başka bir şeye dönüşmüştür

joringel hiçbir şey yapamaz  o da kaskatıdır  sevgilisinin ardından bakakalır  cadı dibine gelir çirkin boğuk sesiyle türküsünü söyler

“ta kıyamete kadar
mahpus çile çekecek
o burda bekleyecek, o burda bekleyecek
bu güzellik ondayken bu yük kalkmaz üstünden
defol git defol git”

joringel cadıya yalvarır  gözlerinden kanlı yaşlar dökülür ama cadı sevgilisini geri vermez   veremez  artık cadı joringel’dir joringel de cadı  iki masal kahramanı aslında bir kişinin içindeki iki ayrı histir ve kaynaşmışlardır  joringel’in eksikliği yani şatoya alınmak kuşa çevrilip kafese konmak karşılığında giderilmiştir artık kuşa dönüştüğü için de jorinda neyi yitirdiğini bilemeyecektir  şatonun ve cadının giderilemeyen eksiklik saplantısı yahut haseti ise eh işte bir güzel kadını daha kuşa çevirerek hafiflemiştir

joringel serbest kalır ama evine dönemez  joringel’in evidir jorinda  başka bir köye yerleşip gurbette çobanlık eder  ara ara şatoya çok yaklaşmadan civarında gezinir  joringel şatoya çok yaklaşmamak gerektiğini sevgilisini yitirmeden önce de bilmektedir  ama jorinda’nın deneyimine ket vuracak kadar her şeyi bilen biri değildir

joringel bir gece ortasında bir inci bulunan bir mor çiçek görür rüyasında  o çiçekle şatonun kapısını açıyor sevgilisini kurtartıyordur  sekiz gün dağlarda çiçeği arar  dokuzuncu gün aradığını bulur  mor çiçeğin ortasında inci gibi bir çiy tanesi vardır

joringel çiçeği alır  şatoya gider  çiçeği şatonun kapısına değdirir ve kapı açılır  hayret eder joringel  neden bir anahtar bir kılıç bir balta değil de bir çiçek  kılıç ve balta şatoya aittir çiçekse dağlara yabana sahiplik olmayan diyarlara  cadı çiçek yüzünden yaklaşamaz joringel’e  bizimki bakar bir sürü kafes bir sürü kuş görür  acaba hangisi jorinda’dır

cadı bir kafese yönelir  kapağını açar tam kuş kafesten çıkacakken joringel çiçeği kafese değdirir  jorinda eski haline döner iki sevgili kucaklaşır burada da çiçek joringelle joringel çiçekle kaynaşmıştır bu yüzden joringel yetinmez  diğer kafeslere de değdirir çiçeği  diğer kadınlar da özgürleşir  cadıya ne olur  cadı şatosunda kalır  kendi eksikliğini şatonun cazibesinde gidermek isteyen yeni avlar bekler

*: grimm kardeşlerin derlediği ‘jorinda ve joringel’ masalı

kuru gözler kuru şeyleri hiç göremezler
ve düş içinde yaşayanlar düş içindekileri

edip cansever

düşünde bile göremez işler düşlerin gördüğü işleri

can yücel

işler kuru gözlerdir  kuru gözlerin göreceği düş de kurudur  işlerin gündelik oluşları aciliyetleri mecburiyetleri kadar kurudur düşler de  kuru oldukları içinde aslında düş değildirler düş kılığına girmiş katılıklardır  klişedirler  olasılık hesapları vardır ama sürprizleri yoktur  düş sanılan kuruluk bir kapılma bir kapanmadır   çevrelerinde ne varsa  düş olmayan düşlere kapılır ve düş olmayan düşler kendine kapılanı içine kapar  kuru düşler çevrelerinde ne varsa anlamsız ve uğursuz bir yokoluşun içine çeker

kevin horan

düş ise açık biçimlidir  geniş zamanda vardır  tüm gücüyle ben düşüm diye bağırır  gerçek olmadığı her hâlinden bellidir  böylece kendisine inanmak ve bağlanmaktan çevresindekileri korur  sıvıdır coşkundur ele avuca gelmez  düşü sahici kılan gerçek dışı olması ve gerçek dışılığı içinde bir sahiciliği olmasıdır  düş her şeyde varolan ancak görüldüğünde işitilen fakat gene de bilinmeyen bir dildir  ve bu dili öğrenenler işlerin düşünde bile göremeyeceği işler görürler  düş çevresinde ne varsa içine çeker eğitimden geçirir ve dışına eylemeye varolmaya direnmeye dönüşmeye kendi haline bırakır

masallar da düşlere benzer  iki çeşittirler  öğretici ders verici olanları kurudur  dinleyeni iç yolculuğa çıkarıp hayattaki yolculuğa güdüleyenleri ise sıvı coşkun ve ele avuca gelmezdir  işte bu masallar egemenlik kurmazlar  dinleyicilerinin iç yolculuklarında alıştığımız şekilde kötüler ve iyilere yer vermezler  dinleyicinin sorunlarını dışsallaştırmasını değil içselleştimesini isterler  kötüler ve iyiler diye bir şey yoktur masallar için  kişinin birbiriyle çatışan halleri vardır sadece  masal dinleyicisinin içindeki karşıt nitelikleri gösterir  dinleyicinin içindeki karşıt nitelikleri nasıl tanıyacağını ve onlara nasıl yaklaşacağını  yani sahiyatı gösterir  masalda gerçekçilik doğalcılık iddiasındaki yorumlayan sahtelikler barınmaz

sahiyat sözcüğü şeylerin kendileriyle nasıl başa çıkacaklarını keşfetme yolculuğu anlamında uyduruldu  mesela bir şeyde sahiyat yoksa sadece işlevselleşir  kendinin ve başka şeylerin ihtiyaçlarını karşılayan mekanik bir şeye dönüşür  böylece hayatta kalır ama artık bir zaiyattır  hayattadır ama ölüdür  sahiyattaki ise ihtiyaçların ötesinde bir yaşama duyuşa görüye doğru aralıksız bir yolculuk halindedir  ölse bile yaşamaya devam eder  sevinçlidir ve arzu doludur ve yolculuğu sonsuzdur  saldırmak yıkmak parçalamak fethetmek sahip olmak karakteri değildir  birleştirir sürdürür  daima huzursuzdur ama özgürdür  hem içinde hem dışında yürür yürür yürür

hepimizin birden özgürleşmesi sadece üretim ve üretilenin dolaşım biçiminin kökten değişmesi ile mümkün değil  bu kökten değişime huzursuz özgür ve ölümsüz ruhlar katılmadığı sürece  başında yEni yazan her üretim biçimi kuru düşler içinde kalır  kalmıştı da

fotograf: kevin horan’ın / manipüle edildi

bay keder’in bedeninde kederli yaratıklar yaşardı

bay keder’in bedeni kederli yaratıkların yapıtlarıyla devinirdi

kederli yaratıklar zamanlarının hemen hepsini bellekte geçirirlerdi

kendilerini güçlendirecek ve bedene egemen kılacak ne kadar veri varsa toplar biriktirirlerdi

toplayıp biriktirdiklerinden küçüklü büyüklü hikâyeler kurgularlardı

o hikâyelerle bedene zarar verme pahasına bedenin tüm dikkatini üzerlerine çeker yaratabildikleri acı oranında kendilerini başarılı sayar ve var kılarlardı

bay keder’in içindeki kederli yaratıklar uzun zamandır egemen oldukları egemenlikleri boyunca acı yarattıkları için nerdeyse sevinçliydiler

fakat bir gün beklenmedik bir şey oldu

kederli yaratıklar aynı müşkül için kurguladıkları sekiz yüz elli yedinci hikâyeyi bay keder’e gösterirken ufukta kara atlı bir süvari göründü

süvari yaklaştı yaklaştı kederli yaratıklar’ın yanında durdu atını şaha kaldırdı

söyleyin bana lütfen ey kederli yaratıklar dedi ne yapmak istiyorsunuz  bu hikâyenin amacı nedir

kederli yaratıklar şaşkına döndüler dilleri tutuldu ve dağılan bir isli bir duman gibi karanlık köşelerine geri çekildiler

kara atlı süvari çok şaşırdı  bu kadar kolay mı olacaktı  daha kılıcını bile çekmemişti  bir soruyla dağılıp gitmişti kederli yaratıklar.

keder bey’inse vücudu ilk kez rahattı  rahat olmanın tedirginliğini yaşıyordu şimdi  gözleri bir bağımlı gibi süzgün kederli bir hikâye aranıp duruyordu

neydi bu olup bitenler böyle

kederli yaratıklar aynı konu üzerine yüzlerce binlerce hikâye uyduracak kadar akıllı bu hikâyeleri neden hangi amaçla yaptıkları sorulduğunda cevap veremeyecek kadar aptaldılar demek

kederli yaratıklar bay keder’in bünyesinden çıkıyorlardı öte yandan yine bay keder’in bünyesinden çıkıp gelen kara atlı süvari’ye boyun eğiveriyorlardı.

bay keder iyisi mi kederli yaratıkları yok edip kurtulayım ben diye düşündü

hayır dedi kara atlı süvari, hayır onlardan kurtulursan benden de kurtulursun.

daha iyi ya dedi bay keder bir taşla iki kuş

daha iyi anlatayım öyleyse dedi kara atlı süvari, onlardan tamamıyla kurtulamazsın ancak bir süre gömersin onları fakat yine çıkarlar ortaya işte o zaman da beni bulamayabilirsin

ama dedi bay keder çekildikleri karanlıklardan çıkıp yine gelecekler biliyorum.

her şekilde gelecekler dedi kara atlı süvari her geldiklerinde ben daha tecrübeli olacağım

sen kimsin yahu dedi bay keder bedenimde daha önce rastadım mı sana

değişik kılıklarda rastladın dedi kara atlı süvari

kederli yaratıklar’ın ortaya çıkış nedenlerini araştıran bir kaşiftim bir keresinde fakat yöntemim çok karmaşık geldiği için kovmuştun beni

sonra efendim muhabbetkeş olarak çıkmıştım karşına ama bir türlü dikkatini veremiyordun konuşmalarım mıy mıy geliyordu kulağına

işte sonunda kara atlı süvari olarak geldim.

bir dahaki sefereyse bir samuray olarak gelme niyetindeyim

o zaman dedi bay keder, kaslarım, sinirlerim, duyularım, zihnimin tüm yorumlama yeteneğini idarenize bırakıyorum sayın süvari

teşekkürler dedi süvari reverans yaparak

şimdi kaldır da koca kıçını yerleri paspasla

sıradan biri

17 Ağustos 2017

son iki senedir çevresince pek ciddiye alınmayan bencil bulunan birini dinliyorum dinledikçe kendisini daha yakın hissediyorum

o da bazen dinliyor görünüyor  ama kendi temsili dünyasına o kadar bağlı ki dinlediklerinden bir şey anladığına emin değilim

soru sormuyor  anlatılanları kurcalamıyor  anlatanın temsili dünyasını küçümsüyor  çünkü her şey ona mâlum  o zaten her şeyi biliyor  ona anlatmaya gerek yok

niye her şeyi biliyor  niye kimseyi  dinlemiyor  niye dinlesin  kimse onu dinlemiyor ki herkes her şeyi çok biliyor zaten  niye o bilmesin  neyi o bilemesin

onun acılarını duyabilirler mi ki  onun yaşadıklarını yaşamışlar mı onlar da kim oluyor  durum böyleyse kendi deneyimlerine sımsıkı sarılmasından başka çaresi mi var

benzerlerinden ayırd edilemeyen yıkıcı bir öfkeye sahip  sürekli anlatıyor çoğunlukla yanlış hatırlıyor ve yiğitlik hikâyeleri kurguluyor

bir insanı duymak için gizli mikrofonlarla dinleme kamerlarla izleme yerine karşısına oturup can kulağıyla dinlemek kadar bilgi sağlayan bir yol yok

iletişim biçimlerini birer besin olarak kabul etsek  gönüllük esasına dayalı karşılıklı konuşma ve asıl olarak dinleme kadar doyurucu başkaca bir besin yok

benim temsili dünyamdan bu kadar uzak olan onun sevinci kederi ve arzuları dinledikçe dinledikçe ne kadar çok benimkilere karışıyor

anlattıklarının ne zamanı ne mekanı ne kahramanları benimkilere benzese de hikâyelerimizi içimden yan yana dinleyince nasıl da birer akora dönüşüyorlar

dinledikçe temaşa ettikçe fak ediyorum ki bana ait saydıklarım kuşların köpeklerin dalgaların taşların dağların kitlelerin sevincine kederine ve arzularına çok yakın

onun istenmeyen peşin yargılarla reddedilen ‘keskin kişiliği’  benimkine bizimkine onlarınkine ne kadar da benziyor

bizi birbirimizden tabiattan ayıran birbirimize tabiata hasmaneleştiren bir fiskede yıkılacak kadar zayıf temsili dünyalarımız kederle dolu

temsili dünyalar diğer temsili ve çıplak dünyalara kapanabilmeyi  tüm güçlerini kendi kederlerine ‘bağımlı’ olmaktan yani bir salgını geliştirebilmekten alıyor

o dinlemekten keyif aldığım kişi beni görünce sevinçle doluyor  otur diyor yanıma otur ve anlatmaya başlıyor  tüm ayrıntılarıyla tane tane anlatıyor

öyle güzel anlatıyor ki dinlemek bence eğlenceye dönüşüyor  anlattıklarının üçte birini unuttum bile  ama edası tavrı unutulacak cinsten değil

o da biliyor bir sürü şeyi unuttuğumu  umursamıyor  edasına tavrına ilgi duyduğumun pekala farkında

ben anlatmadığım konuşmadığım halde ne hissettiğimi ne istediğimi neden rahatsız olduğumu bir medyum yatkınlığıyla kavrayıveriyor

bazen üstüme geliyor beni rahatsız etmeye çalışıyor rahatsız edemeyince gök gibi gürlemeye dertlerini saçmaya başlıyor mekana

kendisinden beklentim olmadığı halde bana hizmet veriyor  beni ağırlıyor gözyaşlarını ve kahkahalarını paylaşıyor

dostluk arkadaşlık sevgi aşk çıkar  hemen bir temsili sözcük arıyor zihin  yok  hiçbiri değil hiçbirine gerek yok  otur dinle  yürü dinle  sadece dinle

satılık vahşi kurt

09 Ağustos 2017

başlık rahatlıkla bir kurgu metnine ait olabilir  fakat hayır  ığdır’da bir insan bir kurt yavrusu buluyor boynuna ipi doluyor köye getiriyor ve internette “satılık vahşi kurt” ilanıyla kurdu satışa çıkarıyor aksaraylı bir insan da kurdu satın alıyor  şikayet üzerine idareci insanlar da kurdu satana para cezası kesiyorlar

yaklaşık bir ay önce insanlar denizli’de nesli tükenmekte olan dört kızıl geyiği vuruyor ve kafalarını kesiyorlar  ihtimal ki geyik kafasını doldurtup şöminelerinin üstüne asacak parası çok hissiz insanlara hizmet üretiyorlar

yıllar önce bir belgeselde seyretmiştim  bolu dağı’nda yine insanların vurduğu kurtları gönüllü insanlar iyileştirip tekrar doğaya salıyorlardı  dramatik an şuydu  kurtlar kafeslerinden çıkmayı reddediyor  doğaya dönmek istemiyordu

yağmurlu bir kış günü çocuklarla İstanbul Göztepe’de yürüyorduk  bir bahçe duvarının dibinde bir kirpi kapanmış, kıpırtısız öylece duruyordu  sonra başka ve başka kirpiler gördük sokaklarda  bugün haberini okudum  inşaat furyasının yaydığı titreşimler kirpileri yeni yaşam alanları aramaya ve sokaklarda gezinmeye zorluyormuş

çeyrek asra yakın bir süredir yazlarımızı kardeniz’de geçiriyoruz  son on yıldır yaşanan siyasi sosyal ve kültürel yenileşme hareketiyle ya da  gelişim hamlesiyle diyelim  her yaz kumsaldaki dere kenarlarındaki sigara izmariti pet bardak şişe çocuk bezi patates cipsi votka bira şişeşi insan dışkısı oranı artıyor

ülkemizin büyük bir bölümünün son yetmiş yıllık sağ iktidarlar marifetiyle milliyetçi ideolojiye ve onun sembollerine sımsıkı bağlı oluşu buna rağmen türklüğün sembollerinden biri olan kurtları vurmaktan boynuna ip bağlayıp sürüklemekten kaçınmamalarının ve faillere kesilen hafif cezaların bir açıklamasını yapacak merci arıyorum

hakeza eski türklerin hayat ağacı ile geyiğin boynuzları arasında kurdukları ilişki  sonra efendim alageyik destanı  sonra efendim geyikli halılar masa örtüleri gözümün önüne geliyor da kendini türk olarak kimliklendirenlerin geyiklere üstelik nesli tükenen geyiklere nasıl kıydığını anlamlandıramıyorum

anane, gelenek, türk âdetleri diye diye canhıraş nutuklar atan siyasetçilerin eski türklerin tabiat karşısındaki tutumlarını unutarak yok sayarak ya da saymayarak ne çeşit bir türklük şuurundan söz ettikleri de ayrı bir soru/n

cennet vatanı cehenneme çevirmek  deresine ölürüm deyip derelerini çöpe boğmak tesis sevdasıyla kurutmak  denizlerini lağımla balıklarını dinamitle trolle katletmek  halkın ve hayvanların kullanım alanı olan kıyılarını otellerle doldurmak  ormanları yakmak yakmak  yaylalara asfalt dökmek mesire alanlarını betonla kaplamak parklarını yok etmek sonra meydanlara çıkıp bayrak sallamak  memleket sevdası temalı nutuklar atmak

bir de temizliğin imandan gelmesi meselesi var ki orası bambaşka bir şey  bu sözü ölçüt alırsak bu kadar imansız insanı hayatımın hiçbir döneminde bu kadar burnumun dibinde görmedim

ilk ve ortaokulu fatih’te oruçgazi’de okudum  bir din öğretmenimiz vardı  yaşıyorsa ömrü bol olsun  bize hz. muhammed’in eteğinde uyuyan kediyi uyandırmamak için kalkarken eteğini kestiğini anlatmıştı  katledilen zulmedilen kedi ve köpek haberlerinden hiç bahis açmayalım şimdi

eski osmanlı mimarisinin hemen hepsinde kuş yuvaları kuşların su içmeleri için de suluklar vardır ‘yeni osmanlı’nın yapılarında ise kuşların konmasını engelleyen dikenler var

durup doğaya şöyle bir uğrayan bedenleri seyrediyorum  erkekler dahil ama daha çok kadınlar yürüyemiyorlar  evet yürüyemiyorlar  aksıyorlar  oysa sakat değiller  bacakları elleri omurgaları kaskatı  oysa taştan değiller  dilleri dönmüyor  oysa görebiliyorum dillerinde anatomik bir sorun yok

düz yolda yürüyemeyince derede yürümek zaten imkansız  derenin civarında yaşıyorlar ama derede yürüyemiyorlar  denize yakın oturuyorlar ama yüzemiyorlar  her yıl burda buralı bir sürü insan boğuluyor

dün yıldız poyraz vardı dalgalar insan boyunu geçiyordu bazen  ben yüzdüm ardımdan derya yüzdü  jet-skilerle hava ama daha çok mazot atan neo-can kurtaranlar niyeyse derya’yı kurtarmak için suya koştular  ben uzaktan baktım gülümseyerek  neyse ki koştukları kişi derya’ydı cankurtaranlar hayati tehlikeyi atlattı

yazının başlığı satılık vahşi kurt  gerçekten de bir kurgu metnin başlığına benziyor  ve bize açık bir gerçeği yeniden bildiriyor

bir zamanlar ambleminde arılar olan bir siyasi parti vardı  onlardan sonra şekerlenmeyen hakiki balı bulmak güçleşti  bir zamanlar ambleminde kır bir at olan başka bir siyasi parti vardı onlardan sonra fayton çeken atlar birer birer düşüp ölmeye başladılar

bu başlık yeni bir özet  yeni bir sembol  şairlerimiz bile bu kadar güçlü bir metafor bulmakta zorlanır sanırım  başlık çünkü her şeyi anlatıyor

dün kumsaldaki herkes gidinceye dalgalar kumu kaplayıncaya kadar bekledik  güneş başımızın hizasına gelince oturup karaya saldıran dev dalgaları seyrettik  dalgaların kırıldığı anlar müthişti  kırılan kıvrılan dalgalarda kıyıya koşan köpük köpük vahşi atlar kurtlar geyikler gördük

karadeniz yol yordam anlatıyordu