1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

Reklamlar

apartman cephelerindeki yüzeysel ya da derin çatlaklar, yamulmuş, her an çökebilecek gibi duran yahut çökmüş  binalar; pazarda ne güzel görünüp eve gelince parçalanıveren eşyalar; on binlerce lira verip alınan, kullanılmaya başlayınca karbüratöründen motoruna, debriyajından vites kutusuna kadar dökülen otomobiller… bunlar kiracıyı, alıcıyı pişman eder, kızdırır, çileden çıkarır zira aldatılmışlardır. mecburen şu daireyi kiraladığı için kaderine, bu işe yaramaz otomobilin orasını burasını öven  kayınçosuna, o eşyanın ışıltısına nasıl kanıp da aldığı için beş duyusuna  lânet eder. faka basmıştır, yanılsamaya kapılmıştır. bu ona nasıl yapılmıştır, o bu tezgaha nasıl düşmüştür. kişisine göre değişir, aradan bilmem ne kadar bir süre geçer yine aynı faka basılır, yine tongaya düşülür; yine öfke, yine hayıflanma. sanki halka halka rüyaya dalış ve uyanışlardan, yanılsamalar ve yanılsamalardan zorunlu kurtuluşlardan oluşan bir hayat sürülür  ve bu hayat ancak mezarda son bulur. yanılsamalarla yanılsamaların parçalanışları aslında çıplak gözle, yüzeysel bir eğitimle kolayca kavranabilir ama çoğunlukla kavramak da faydasızdır.

daha çetini daha cevizi vardır. binada çatlaklar artsa da, kışın çatlaklardan içeri kar dolsa da, duvarların içinden takur tukur yuvarlananan molozların bina çöktü çöküyor uyarıları gelse de ah der evin sahibi bu ne güzel bir ev.  yanılsamasından asla ayrılmak istemez. yok der, olamaz, hayır. benim gördüğüm, tanımladığım, tarif ettiğim gibidir, başka türlüsü mümkün olamaz. nasıl olsun canım, bak, dokun, tat, işit, kokla gördün mü bir hayal değil işte, gerçek.  yanılsaması ana rahmidir, yorgandır, kendini yanılsamanın pamuklarına sarmıştır; her şeyi, herkesi bu yanılsamanın filtresinden geçirerek yorumlar. ama bak burası çatlak, duvarlar içerden içerden çöküyor, dersin o evet görüyorum ve işitiyorum der ama zaten kusursuz olan ne var ki yahut da olsun der benim ya kusurlu olması sorun değil vb. duvara iki şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır, neşeyle gülümser. ne denebilir, susulur. çünkü ne söylense yorumdur, çekememezliktir belki hasettir, belki de kıskançlık.

yanılsamadan kurtulması için evin çökmesi yeterli değildir. ev çöker o gider evin bir benzerini arar bulur. çatlak, çökme tehlikesi içinde bir ev. aman ne güzeldir, ne tanıdıktır tam istediği gibi bir evdir. içine yerleşir, duvarlarına şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır. oh der bu eve vuruldum, sanki onunla doğmuş gibiyim. sanki yıllardır onu arıyordum. işte, bu hayatımın evi. bu yanılsama da bina çökünceye ve mecburen başka çatlak bir daireye taşınıncaya kadar sürecektir. onlarca kez yaşanacaktır bu. ve bir gün dank edecektir. çatlaksız ve çökme tehlikesi olmayan bir binaya, güvenlikli bir siteye taşınılmalıdır. diyelim buna imkan da doğmuştur, gidilir yeni eve yerleşilir. çatlaksız, duvarları tıkırtısız güvenli bir ev ne güzeldir. ama farkında olmadan ev değiştirmeye alışılmıştır. bir süre sonra evin duvarları üstüne üstüne gelmeye, sıkıştırmaya başlar. ev niye şimdiye kadar çökmemiştir. çünkü sağlamdır. yok böyle olmamalıdır. çünkü normali bu değildir. normali çökmez olduğuna inanılanın çökmesidir.

çatlak evine yahut ev değiştirmeye aşık olan ya bir kişi değil de bütün bir toplumsa. varsılından yoksuluna, mekteplisinden alaylısına, kadınından erkeğine, marjinalinden orta yolcusuna herkes böyleyse. kuşku duymak, araştırmak, tartışmak, muhabbet etmek, sevmek artık anı bile değilse, bellekten bütünüyle silinmişlerse, bunlar nasıl insanlardır burası nasıl bir yerdir. burası savaş ortamıdır belki. görünürde atılan toplar, kurşunlar yoktur. ama herkes kendi yanılsamasında mevzilenmiş, kendi yorumlarını sığınak yapmıştır. yanılsamlar derinleşmekte, sığınaklar konforlu hâle getirilmektedir günden güne. virginia woolf’un orlando’sundaki “bir yanılsama ne kadar büyük olursa gerçeğe çarpıp parçalanışı o kadar büyük olur” sav sözü burda çalışmamaktadır.

herkes tek tek yahut topluluklar halinde diğerlerini kendi yanılsaması içine çekmeye çalışır. herkes bir diğerini kendi yanılsaması içinde ezmek, yok etmek için mücadele eder. savaştır bu. ekmek için, su için değil kendi yanılsamasının muzafferiyeti için verilen bir savaş. yanılsamanın muzafferiyeti çünkü herkese tek tek ve toplu olarak bir tamlık, tamamlanmışlık, kozmos hissi aşılar ‘huzur’ verir. çünkü herkes ve her şey parçalanmıştır, eksiklidir, kaotiktir ve bu hakikatten ancak daha büyük, daha yepis yeni yanılsamalarla kurtulunabilir. yanılsamalar varsın parçalansın, ne gam, yenisi inşa edilir. canetti körleşme’de saçma ve grotesk bir dünya ve o dünyada yaşayan kişiler inşa etmiş. nasıl da hem tanıdık hem de yabancılar. civarında daha dolaşacağız.

2015 Geç gelen Bahar ve Körleşme ana resim“Ama doğru ya, ona bir kitap vereceğini söylemişti. Yalnızca bir roman söz konusu olabilirdi Therese için. Ne var ki roman okumak hiçbir ruhu zenginleştiremezdi. Romandan belki alınan zevk için ödenen bedel, çok yüksek olurdu; en üstün kişilikleri bile bozardı romanlar. Romanlar sayesinde okur, kendini her türlü insanla özdeşleştirmeyi öğreniyordu. Değişiklikten zevk almaya başlıyordu. Kişilikler parça parça çözülüp, hoşa giden kahramanların kalıbına giriyordu. Her görüş açısı savunulabilir oluyordu. Okur gönüllü olarak kendini yabancı hedeflerin akışına bırakıyor, bu yüzden uzunca bir süre için kendi hedeflerini gözden yitiriyordu. Romanlar yazarlık yapan bir oyuncunun, okurlarının bir bütünlük oluşturan kişiliklerine batırdığı kamalardı. Oyuncu kamanın gücünü ve karşılaşacağı direnci iyi hesaplayabildiği oranda hedef aldığı kişiyi parçalayabiliyordu. Devlet, romanları yasak etmeliydi.”

 

körleşme-elias canetti, çeviren: ahmet cemal, payel yayınları

sarışın maymun

15 Mayıs 2017

0001696563001-1terzinin dikişi, şairin şairaneliği, yazarın becerisi, oyuncunu diksiyonu sırıtınca ne kıyafet, ne şiir, ne kurgu, ne oyun göze hoş görünüyor, güzel oluyor. bununla birlikte biri yaptığı işi kafasında büyütür, öbürü kutsarsa işleri beğenmeye zorlanıyoruz hissine kapılıyoruz. o hiç olmuyor.

sarışın maymun’a bir romancık, bir novella da denilebilir. meselesini, ruhunu, kafasını bir solukta -aslında her anlatıcının ayrı soluğuyla- veriyor.  hasan ali toptaş’ın birkaç romanını yarıda bırakmamla sarışın maymun’u neden yarıda bırakamadığım aynı nedene dayalı. oraya geleceğim.

roman sanatında en çok etkilendiğim şey yazarın büyütecinden, mikroskobundan başka insanların, hayvanların, varlıkların hikâyelerini seyretmek. başkalarına bir yazarın aklından geçerek ulaşmak.

fakat bir şartım var: yazar bilhassa bir kahramanı oluştururken kendinden her bakımdan fedakârlık etmeli. kahramanı kendi düşüncelerini, dilini, duygudurumunu anlatmak için bir araç olarak kullanmamlı. hasan ali toptaş’ı defalarca bu yüzden yarım bıraktım. yarım bıraktığım romanlarının kahramanlarının hemen hepsi aynı ses, vurgu ve tonda konuşuyordu. mustafa özcan’ın romanında ise her kahraman kendi diliyle, jargonuyla, sözlükçesiyle, vurgusuyla, jestiyle, tavrıyla konuşuyor. öncelikle bu yüzden beğendim romanını.

sonra benim şahsi bir meselem var ki sarışın maymun tam o meseleye asılmış sanırım. nedir? memleketimin tırnak içinde okumuş yazmış, adam olmuş kişilerinin bazı hallerinden bezdim. bir türlü memnun olmayan, insanları bilgi düzeyine göre sınıflayan, aydınlanmacı geleneğin snop tavırlarıyla toplumun büyük bölümünü aşağılayan hallerinden bezdim. belki kendimden bezmiş olabilirim. neyse.

sarışın maymun’un kahramanları büyük ölçüde snoplarımızca aşağılanan kesimin kahramanları. mustafa özcan bu kahramanlara alkış mı tutuyor, hayır. yeriyor mu, hayır. onlara bir novellanın el verdiğince yaklaşıyor. romanın anlatıcıları onlar. onların bakış açılarından, dillerinden hikâyeyi görüyoruz.

yazar psikolojik arka plan, sosyal analiz, siyasi tespit, felsefi çözümleme gibi hiçbir şey yapmıyor. ama isteyen okur bunu yapabilir. romanın bunlara yeri var :)

sarışın maymun çizgisel ilerlemiyor. en sevdiğim. dağınık bir puzzle. okur ancak romanın sonunda hikâyeleri kafasında bir düzene sokup anlatının bütününü -eh biraz da kendince- görebiliyor. bu bakımdan hem zahmetli hem zevkli okuması. bu ayrıca üç açıdan hoş: bir, okurun yaratıcılık seviyesi artıyor. iki, okurun oynama güdüsü tetikleniyor. üç, iş kutsallaşmıyor.

muhteşem bir dili var, türkçeyi inanılmaz iyi kullanıyor gibi PR cümleleri burda çalışmıyorlar. hem mustafa özcan’ın muhteşem bir dili yok ki; türkçe’yi inanılmaz kullanmıyor ki. çünkü bunları istemiyor. meselesine kitlenmiş ve meselesine uygun bir anlatım çeşitliliğiyle de işi tamamına erdirmiş. romanın kalbine değen edayla bitireyim:

eyvallah!

kadınlar roman yazamaz

27 Nisan 2017

tumblr_ojxsauHPBV1udqvszo1_540kadın istemeden bardağı sertçe masaya koydu ve neden yazamazşmışız, dedi

adam, binaları yapan, şehirler tasarlayan biziz; matematik, fizik, mekanikten çakan biziz çünkü kurgu bizim işimiz; kadınların roman yazması zor hatta imkansız bu yüzden dedi

kadın, bana kadın romancıları saydırma şimdi derken başını kaldırdı kızgın baktı adama

adam, erkeklerden rol çalarsan, erkek zihnini taklit edersen sen de roman yazabilirsin bitanem dedi kürdanını dişlerinin arasına keyifle saplayıp çıkararak

konuşulanlara misafir olan yan masadaki delikanlı, afedersiniz lafınızı bölüyorum ama beyefendinin haklı olduğunu söylemek zorundayım

kadın, bir sen eksiktin gibisinden baktı delikanlıya göz ucuyla, adam iyice bir kuruldu sandalyesine, garsona el edip bir türk kahvesi söyledi

delikanlı devam etti, evet erkekler  irili ufaklı bölmelerden oluşan ve herkesi içine hapseden şehirler, meydanlar, caddeler, sokaklar, evler, odalar inşa ettiler; bölmelere işlev, nitelik, isim ve numaralar verdiler ki neyin nerde, nasıl, ne biçimce olduğunu bilebilsinler, gerektiğinde aradıklarını adresinden gidip alabilsinler… erkek zihni böyledir, karışıklıktan, dağınıklıktan hoşlanmaz, her şeyi yerli yerinde ister, merkezde olmaya ve konforuna düşkündür… evet hanfendi o yüzden bütün bu saçma şehirleri yani bu koca toplama kamplarını erkekler inşa etti… yaygın anlamıyla kurgu, evet, erkeklerin işi

kadın şimdi sempatiyle baktı delikanlıya, sanki güçlükle ifade etmeye çalıştığı bir şeyi olanca açıklığıyla ortaya koyuvermişti… ayrıca bu delikanlı pek dişi görünmüyor muydu… bilinen erkek tipine pek benzemiyordu doğrusu

adamın gözleri parladı, öyleyse kadınların roman yazarken erkekleri taklit ettiklerini kabul etmek gerekir

delikanlı, neden buraya taklıp kaldığınızı anlamıyorum, heralde edebiyatla pek ilgilisiniz…

evet, dedi adam ben bir roman yazarıyım… yalnız ismimi söylemek istemem… tevazuyu elden bırakmak hoş olmaz

bir kahkaha attın kadın

delikanlı gülümsedi, madem öyle söylemeliyim ki iyi kadın yazarların romanları erkeklerin kurgularına benzemez… mesela ursula’yı dikkatle okuyunuz doğaçlama ve yolculuk tadı alacaksınız…   adeta avcı toplayıcı zamanlarımızdaki kadınların zihniyle yazar o; karşısına ne çıkacağını bilmeden; karşılaştığı her yeni şeye kendi de şaşırarak… onda spinoza’nın modusu olma bilinci vardır; kurgulamayan ama yol almaktan etkileşmekten de geri durmayan… o yüzden, evet, kadınlar erkeklerin anladığı anlamda roman yazamaz

sizin gibi güzel bir gençle karşılaştığım için hem huzur buldum hem de sizinle daha çok vakit geçirme arzusuyla doluyum şu an, tanışıklığımız burda kalmamalı dedi kadın

noluyoruz yahu diyerek masaya dirseklerini koyup, parmaklarını birleştirdi adam

kahveden önce kokusu geldi ancak kokuyu yalnız iki kişi duydu

Rüzgâr (7) geçen gün, “Ağaçlar resim olsaydı keşke.” dedi. “Niye resim olsunlar ki?” diye sordum. “Bilmiyorum!” dedi. Sanırım gerçeğin dışına çıkmak istiyordu.

Süslü pastalar, pinyatalar, doğum günü şapkaları, renkli şekerler, oyuncaklar, konfetiler, çıtır çıtır yanan maytaplar gerçekliğin dışına çıkma ihtiyacının karşılıkları değil mi?

Arı ve şahin karşısında görme, köpek karşısında koklama, yarasa karşısında işitme gücü  pek zayıf kalan biz insanlar için bu hayat çok yavan.

Ve ödevler, sorumluluklar, yasaklar, duygusal baskılar, düşünsel engeller içinde yaşayan biz insanlar için bu hayat çekilmezdir.

Duyularımızın yetersiz kaldığı dünyayı zihnsel becerilerimizle zenginleştirmek, kendi iç dünyamızı dışarı çıkararak sosyal yaşamın sınırlarını aşmak isteriz.

Rüzgâr “keşke” derken ağaçları kafasında resimlemeye yani kurgulamaya başlamıştı. Amacı ağaçları ortadan kaldırmak değil daha güçlü biçimde kavramaktı.

Bir nesnenin resmini yaptığımızda ancak,  bakarken gör(e)mediğimiz şeyleri görmeye başlarız. Kendimizi ona katarak, onu kendimize katarız. Rüzgâr bunu fark etmişti.

Bir hikâye anlatırken yahut dinlerken de ‘eylem’ ile canlanan zamanı, mekanı, durumu, olayı ve  olay kahramanlarını hareketli resimlerle gösteririz yahut onların hareketli resimlerini seyrederiz.

Gerçeğin içine girmek, ta derinlerine inmek için gerçeğin dışına çıkmak isteriz.

Akademisyen ve yazar arasındaki ilişki bir mecazla yeniden düşünülebilir sanki.

Askerdik. Kısa dönem bir elektronik mühendisi ile uzun dönem -teknik lise mezunu- bir elektronik teknisyeni arasında şöyle bir hadise olmuştu:

Önümüzde tamir edilmeyi bekleyen bozuk bir radyo yahut telsiz gibi bir şey  vardı.

Mühendis, “Şeması olmadan bunu nasıl tamir ederiz bilmiyorum!” dedi dudak bükerek.

Teknisyense kolları sıvadı, aygıtın vidalarını gevşetti, parçalarına ayırdı, sağını solunu kurcaladı, galiba voltmetreydi elindeki alet, işte onunla akım geçen devreleri falan inceledi,  sigarayı sigaraya ekledi, uğraştı etti ve arızayı buldu.

“İşte!” dedi “Filanca zamazingosu yanmış.” Çekmeceleri, rafları karıştırdı. Aynısından işleyen bir zamazingo bulup, bozuk olanıyla değiştirdi. Parçaları tekrardan birleştirip aygıtı çalıştırdı.

Teknisyenle birbirimize bakıp gülüştük, egosu lego olan mühendis bir çalımla arkasına bile bakmadan çekti gitti.

O an aklıma bir teksti yapısalcı açıdan inceleyen akademisyenle, o teksti kutrgulayan yazar geliverdi.

Bir de hocam Afşar Timuçin’in lafını hatırladım, “Yapısalcı elşetirmen/akademisyenlerin en büyük sorunu ayrıntıları gözden kaçırmalarıdır.” diyordu.

 

Yazmak

06 Ekim 2016

macuncu-2Dışımdaki dünyadan gelenin sesi yeşil, tadı kırmızı, dokunuşu sarı, kokusu turuncu, görüntüsü beyaz macun halinde zihnime akıyor. Algı çubuğunda hepsi sarmaş dolaş oluyor ve anıya dönüşüyor.

Her bir anı belleğimde birer macun çubuğu olarak saklanıyor. Başka anılarla ve şimdiyle etkileşerek sürekli değişiyor.

Anımı ve/veya ânımı anlatmak istediğimde çubukta renkleri içiçe geçmiş ve birbirine kaynaşmış macunu ayrıştırmam, imlere dönüştürerek sadeleştirmem gerekiyor.

Tek tek anının ve/veya ânın bileşenlerini hatırlıyorum ve ayırıyorum. Yazarak ifade etmek istediğimde anımı ve/veya ânımı sözcüklere, sözcüklerden oluşan dokulara dönüştürüyorum.

Biliyorum, belleğimden ayrıştırarak çıkardığım, sözcüklerden örülü dokulara dönüştürdüğüm tekstler içimde duyduğumun mükemmel karşılığı değiller.

Sözcükler, tekstler içimdekini anlatmaya yetmiyor. O yüzden yeniden yeniden yazıyorum. O yüzden hep yazacağım. Hep ama hep.

Müzisyen hep çalacak, ressam hep çizecek, dansçı hep dans edecek… Anlatma ihtiyacı hiç bitmeyecek. Çünkü hiçbir zaman içimize kazınan deneyimlerimiz içimizde birbirine karışmış halleriyle aynen, oldukları gibi hiçbir zaman ifade edilemeyecek. Anlatıldıklarında hep eksik kalacaklar.

Çünkü onlar şablonlar, kalıplar hâlinde değiller. Karmaşık ve sürekli karmaşıklaşmakta olan bir haldeler. Ve ben de sürekli onları ayrıştırıp, dönüştürmek hâlindeyim.

Bu sonuçsuzluk, bu bitmeyen uğraşı sayesinde yazmak, çizmek, çalıp söylemek bitmeyen bir pınara benziyor.

Artistik araçlar içerdeki bilginin sıkıştırılmış ifadeleri. Başkalarının duyularından geçip zihinlerine aktıklarında açılıyorlar. Başkalarının içinde uyuklayanı uyandırıyorlar. Başkalarına başkalarının da içi olduğunu bildiriyorlar.

Kitap resmi 2 mb, kitap sözcüğü -yani resmin sıkıştırılmış hâli- 0.1 kb. Kitap sözcüğü okunduğunda büyüyor, genişliyor. Yazdıklarım işte böyle algılayanın içinde yazıldığından daha büyük bir yer kaplıyor.

Yazmak bir sadeleştirme işi fakat eksik, yetersiz. Okuyan eksik, yetersiz olanı tamamlıyor.

hikâye anlatıcısıyla, olaylara yönelenler arasında konu seçmek açısından pek fark yok. biri kendini ilgilendireni aktarıyo öbürü aynı şekilde yine kendini ilgilendiren olaya bakıyo. olay takibi ile aktarımı aynı dürtülere bağlı.

kadınlıktan bizar bir kadınsan kadın erkek arasındaki mevzulara salça oluyosun yahut bu tür mevzuları kurgulayarak yeniden şekillendiriyosun. her iki koşulda da ilginin merkezi belirlenmiş oluyo.

patronlarla aranda bitmeyen bir sorun varsa, işveren işçi hakkında ne bulsan radarına takılıyo daima bu mevzuda bir şeyler kurguluyosun.

şimdi sabah sabah niye yazıyorum bunu? sanki kişi, dikkatini çevreleyen mevzuların dışına çıksa iyi olur.

5555f466b99acc93f384e2821305e5006fbc3315herkes amerika’yı yeniden keşfetmeli

yazının bi araç olduğunu söylemek dahiyane bi buluş olmayacak. fakat bu bilgiyi yeniden bulurken şahsen yaşadığım ‘aydınlanma’ dikkate değer. en azından kendi dikkatime değer :)

herkes kendi zihninin önünü süpürse…

1) genellikle kendi düşüncemiz diye bir şey yoktur. öyleyse kendi yaşamlarımız diye bir şey de yoktur. sonuçta kendi yazdığımız bir yazı da yoktur. biraz değişik bir şeyler yazan insanların çok beğenilmesi ya da halk düşmanı ilan edilmesi bundandır.

2) yazı kutsaldır. “önce söz vardı.” dı dı dııı… islam’a mensubiyetimiz şehadet sözcüğüyle kanıtlanır. “ol” denir, “om” denir. yazıyı gördüğümüz yerde yazıya, yazanını gördüğümüz yerde yazanına saygımız biter. ot bitmeyen yerde saygı biter. yahut şamar.

şu köşeden sağa dönünce hemen solda 

insan yaşamadığı şeyleri yaşar. olmadıklarını olur. insan ‘olmadığını olan hayvandır’. yazı bunun için en eski araçtır. insan yazıyı keşfettiğinden bu yana, olduğundan çok olmadığını kaydetmeyi pek sevmiş.

bi düşünsene abi

– imkansız önermelerden kaçınalım.

+ peki

sen yetişkin bir erkeksen mesela, yetişkin bir olmayan erkek hakkında yazılmış olmayan bir şey okuyorsan, onu dikkatle takip edersin. olmayan kahraman parmak uçlarıyla bir kadına dokunduğunda parmak uçların tuhaf biçimde bunu deneyimler. olmayan kahraman öpüştüğünde dudaklarındaki sürüyle sinir ucu öpüşme hissini simüle eder.

kutsal kitaptan kadın dudağının haram olduğunu okuduğunda da olmayan erkek kahramana öykünmenin bir başka türlüsü olur. sana kadın dudağının yasaklı olduğu günde kaç kez söylenirse, kadın dudağına yönelik okkadar uyarılmış olursun.

burda durdum

ruhanî ol’uştan ruhbanî otorite’ye geçenlerin neyi kanırttığını, erkeği neye kışkırttığını altını çize çize tekrar etmeli miyim diye gidip geliyorum. gerek yok. anlayan anladı. anlamayan anlamaz.

amma velakîn söylemek istiyorum, yazım kurallarına meftun, yazı kalıplarına aşina, nasıl yazılacağı hususunda kesin kanaatleri olan seküler zihinlerin tersinden bir kutsallaştırma, kutsama yaptığını vurgulamak istiyorum. bana yakın olan, olmayan erkek yazarlarının ruhbanî eğilimlerini göstermeye can atıyorum.

esas olan

esas olan çözümlemektir. bir tarafta olmak, bir tarafın düşünme kalıplarını benimseyip yaymaya çalışmak metafizik bir faaliyettir. çünkü gerçek donuk değildir. imgeler, simgeler, kimlikler, konumlara hapsolunmamalıdır.

demek ki

kendi yaşamımız diye bişiy yoksa kendi düşünmemiz diye bişiy yoktur. kendi düşünmemiz diye bişiy yoksa düşünmemiz veya düşünmek sadece uyma, uyum sağlama faaliyetidir.

yani masa başına oturup “mucizevi şeyler yaratıcam”, “büyülü metinler kurucam” diyerek yazmaya başlamak, güzel bir kendini aldatmadır. serotonin iptilasıdır.

dün

dün testosteronumu uyaracak şekil şemalde bir kadın gördüm. bakışlarımı kaçırdım v şöyle düşündüm,

“ben niye burda, şimdi uyarıldım? izmir’de, tekrdağ’da niye uyarılmıyorum? berlin’de niye uyarılmadım? ben o kadını tanımıyorum. o da beni tanımıyo. ben kızımı tanımıyorum. sevgilimi tanımıyorum. annemi tanımıyorum. kadın arkadaşlarımı tanımıyorum. kendimi tanımıyorum… tanımadığım kadınlara yönlendirilmiş, değişik niceliklerdeki/niteliklerdeki ilgilerim, zihnimin başkalaşmaya müsait işleyişine gem vurmakta; bişiy veya bişiyler tarafından bir kalıba dökülmekte. zihnimin işleyişile birlikte zihnim şekillendirilmekte. öyle ki o şekillenmiş zihine eklenen kişisel ayrıntısal anılarım, hormonal baharatlar, içsel lezzetler mass edilerek soğurulmuş zihnimi biricik, kendime ait sanmamı sağlamakta. beni, bir makine gibi işleyen bedenimin mekaniğine hapsetmekte. evet. ruhanilik peşindeyiz diyenlerin öne çıkardıkları bu eril mekaniktir. bir erkek olarak bedenim, içinde yaşadığım sisteme ilham veriyo. sistemi inşa ediyo. v sistem bedenimi yeniden yeniden inşa ediyo. ruhbanî otorite’nin uyum, harmoni, kosmos, birlik beraberlik, medeniyet dediği budur. senden ayrı varlığını kabullenip, dayanışma içinde olman gereken bir kadını medenileşmeye, birlikte olmaya, kosmosa, uymaya zorlamaktır bu. v diğer erkekleri. “

çocuklarım

çocuklarım aynı masalları, aynı şekilde dinlemek isterler. masallar okunurken kelime atlasam, araya girer, düzeltirler. aynı şekilde jestlerim, mimiklerimde bir değişim olsa görünüşümdeki (kalıcı) değişiklikleri de şiddetle iterler.

onlar internette çizgi filim seyrederken, 0 v 1 imlerinden kurulu elektronik altyapıyı algılayamazlar. onlar, arayüzleri anlar arayüzler üzerinden düşünürler, varlıklarını teyid ederler.

biz, sağcı solcu, laik siyasal islamcı, türkçü v enternasyonalistler insanların kurgulanışlarıyla ilgili kafa yormayız. biz çocuklar gibi arayüzler üzerinden siyaset ederiz. siyasetimizce yazarız.

bir kadının, bir erkeğin görünümü, gestusu arayüzdür.

biraz büyüsek

büyümek insanlara, hayata atom fizikçisi’nin zihniyle yaklaşmaktır. atom fizikçisinin zihni nasıl çalışır bilmem. sadece tahmin ediyorum. atom-altı dünyanın (klasik mekanikle karşılaştırılınca) şaşırtıcılığı, ele geçirilemezliği, gözlenme güçlükleri fizikçiye dinamik bir zihin sağlamaktadır herhalde

nokta