bedenin dili

21 Nisan 2017

insan akıl ve beden olarak ikiye bölümüş ise beden aklın araçlarıyla anlaşılabilir mi mesela ‘dil’e tercüme edilebilir mi

bu soru bile bedene kurulmuş gizli bir tuzak mı acaba

bu soruyu yanıtlayacaksak tarif, tanım, mahiyet gibi yollara girmek yerine bir anlatıyla ilerlemek sanki daha isabetli olacak

birgün tolga, atilla ve ben yaklaşık iki bin metredeydik ve sırtlarımızda ellişer kiloluk yükler yağmurlarla iyice giriftleşmiş, rahatça yürünmesi oldukça zor görünen bir patikadan iniyorduk sağ tarafımızda uçurum sol tarafımızda sık ağaçlık vardı

atilla uçuruma bakarak, dikkatli olun dağcılık federasyonundan bir arkadaş dikkatsizlik etti ve bu uçurumdan aşağı yuvarlandı diyince yürümek daha da zorlaştı

napalım, her adımda ayaklarımızı nereye koyacağımıza fazla fazla dikkat ederek inmeye devam ettik

önümüzden kaptırmış giden atilla’ya baktım gözleri yukarlarda geziniyor adımlarına hiç mi hiç dikkat etmiyordu

bastığı yerin şekline göre tabanları şekilleniyor ayak bilekleri bükülüyor bacak kasları uzuyor kısalıyordu

tolga ve ben atilla’yı kıskanarak arkasından bağıra bağıra küfür ediyorduk o ise bundan ayrı bir haz duyarak yürümeye devam ediyordu

derken yanımızdan tırıs tırıs bir eşek geçti gitti atilla artı eşek iyice sinirlerim bozuldu

bir kazaya kurban gitmemek uğruna harcadığım dikkate yaşadığım gerilime isyan ettim dikkati tedbiri elden bırakıp ben de tırısa kalktım

uyarılarına aldırmadan atilla’yı geçtim baktım kafaya fazla takmayınca bayağı bir tatlı yürünüyor eli arttırdım koşmaya başladım dağın düzüne kadar koşarak indim

o zaman anlamıştım ve şimdi bir kez daha anlıyorum ki ‘dil’in diliyle beden öğrenemez

beden sadece yaparak öğrenir

bedenin dili devinim, hareket, eylemdir

sesi, kokuyu, dokunuşu, lezzeti içinde barındıran bir eylem olarak seyretmek ise -şu anda bu metni okuyanın yaptığı gibi hatta- bedenin durduğu yerden bir eylemi tecrübe edişidir

yine de nihai bilgi yani tecrübe bedenin etkin çabasıyladır

bedenin dili tercüme edilemez ancak tecrübe edilebilir

Bulanık Mesaj

25 Aralık 2016

Varoluşçu psikoterapist Rollo May’in Yaratma Cesareti’ni okuduğumda 19 ya da 20 yaşındaydım. İki önemli mesele kaldı o kitaptan ve o yaşlardan:

May, bir yandan nevrozun yaratmaya etkisini araştırıyor bir yandan ergenlik çağındaki çocukların yaşadığı duygudurum bozukluklarını inceliyordu.

“Neden?” diyordu “Varsıl ailelerin çocuklarında bu kadar çok depresyon görülürken yoksul ailelerin çocuklarında bu kadar az görülüyor?”

Yoksul anne, babadan ayrılmış başka bir adamla evlenmiş; üvey baba çocuğuna sarkıntılık edince anne kıskanıp çocuğu evden kovmuş fakat çocuk nasıl da sağlam kalmış.

Varsıl ailede ayrılık hikâyesi yok ayrıca çocuğun tüm maddi ihtiyaçları karşılanıyor fakat çocuk bunalımda. Nasıl oluyor bu?

Ve bu çetin sorunun cevabını, sorundan uzak olduğu rahat bir anda buluyordu May.

Yoksul çocuğun gördüğü tavır, aldığı mesaj çok berrak. Oysa varsıl çocuğun gördüğü tavır, aldığı mesaj bulanık.

Varsıl çocuk annesiyle babasıyla maddi bir alışveriş içinde, konforu tam fakat onu ruhsal doyuma ulaştıracak ihtiyaçlarına yönelik cevaplar belirsiz, çelişkili.

Varsıl çocuk sevilip sevilmediğini, istenip istenmediğini tam olarak bilemiyor. Yoksul çocuk ise istenmediği, sevilmediği konusunda gayet net bir veriye sahip.

Yoksul çocuk tek başına kaldığını çok iyi biliyor ve buna göre bir tutum alıyor, hayatını şekillendiriyor. Varsıl çocuk ise durumunun ne olduğunu tam kavrayamıyor, yalpalıyor.

Bu kitaptan sevilmek yahut sevilmemekten daha kötü olanın bulanık mesaj olduğu kalmış bende. Şimdi bu rabıtaya toplumsal bir durum olarak baktığımda ortaya çıkan şu:

Siyasi erk ve çoğunluk karşısında hepimiz birer varsıl çocuğuz ve duygudurumumuz bozuk. Sevilip sevilmediğimizi anlamakta güçlük çekiyor, yalpalıyoruz.

Siyasi erk, “Ya Sev Ya Terk Et”derken aslında ya bulanık mesajımıza itaat et ya da itaat et diyor. Bizi çelişik mesajlarına inanmaya, biat etmeye zorluyor.

O zaman ben de kendimi şu şekilde iyileştiriyorum. Siyasi erk beni/bizi sevmiyor. Çok açık. Bundan eminim. Öyleyse hayatımı buna göre şekillendirmeliyim.

Nevrozumu yaratıcılık düzeyine yükseltmeliyim. Yoksa az ötede sinsi bir psikoz duruyor ve beni rehin almayı bekliyor.

Ben/biz sokağa atılmış, sokağın sertliğine, ‘mahalle baskısı’na mecbur bırakılmış çocuklarız. Bundan emin olmalıyız. Ve buna karşı kaçınılmaz bir mücadelemiz olacak.

Bu mücadelenin birinci cüzünde sevgi yazıyor. Kesin, berrak, teredütsüz, geri adım atmayan sevgi.

Eğitim Felsefesi

24 Kasım 2016

Felsefe “ne”, bilim “nasıl” sorusunu sorar. Birinci soruyu cevaplamadan ikinci soruya cevap aramak motoru yanmış yahut tekerlekleri olmayan bir arabayı yürütme çabasıdır.

Eğitim nedir sorusunu tekrar be tekrar sormadan, bu konuda daha önce verilmiş yanıtları sorgulayıp değiştirmeden; “nasıl bir eğitim” sorusunu tartışmak olana devam etmek, bir toplumun heba edilegelişine ortak olmaktır.

Önceden ağır sanayiye eklencek dişliler şimdi ise küresel serbest piyasa ekonomisiyle online olacak mikroçipler üretiyor eğitim; kendiliğini yitirmiş, derinliksiz kuşakların imali devam ediyor.

Her kuşağı karşılayan sözler de aynı “Niye bu kadar duyarsız ve hissiz gençler?”, “Niye bu kadar benciller?”,”Niye hırs ve kibirle dolular?”

Bir toplumsal idealin emrine amade olmakla sadece kendi çıkarı için çalışmak arasında -kişinin kendiliğini bulması, derinleşmesini engellemek bakımından- pek fark yok.

İnsanın kendini keşfetmesi için ona yollar açmak ve kendi yolunda yürürken bazen yoldaş bazen gözlemci olarak destek vermek değilse nedir eğitim?

Eğitim, kişiyi ‘igitmek’ yani gütmek ve böylece bir yola zorla sokmak olarak anlaşılmaya devam ettikçe çeşitli düşünceler açan, renkli bir toplumdan mahrum olacağız hep.

Dişi soruyu hep atlayacak yine aynı erkek soruyu haykıracağız hep, “Niye böyle bu gençler? Biz niye böyleyiz?”

Zeka ve Krişnamurti

15 Nisan 2016

Krişnamurti için, tanımlanması zekanın durması yahut durdurulmasıdır.

Zeka, durdurulamaz ve öngörülemezdir demek ki.

Evcil bir hayvan değildir. Yabanidir.

Başkaldırı (isyan), cesaret (korkusuzluk), özgürlük, sevgi ve öğrenme yakın arkadaşlarıdır.

İsyankâr topluma bağımlı* değildir ancak bu şekilde toplumun gelişimine katkı sağlayabilir. İnsanın değişen, gözden kaçan, çözümsüz kalan, karmaşık ihtiyaçlarına uyanıktır.

Cesaretle eksiklerle, yanlışlarla uğraşır. Onu yolundan döndüremezsiniz.

Böyle böyle özgürleşir.

Kabullenme, boyun eğme ve alışmayı sık sık sevgiyle karıştırdığımızı hatırlarsak, fark ederiz ki ancak özgürleşebilenler sevebilir.

Sevmediğimiz birçok şeyi ezberleyebiliriz. Fakat onları öğrendiğimiz anlamına gelmez bu. Öğrenmek de diğerleri gibi süreklidir.

Zekanın varlığı arkadaşlarına, arkadaşlarının varlığı zekaya bağlıdır.

Hepsi tek tek veya birlikte durdurulamaz ve öngörülemezlerdir.

Burda geçen kavramların toplamı diyebileceğimiz canlılığın karşısında en büyük engel insanın ta kendi. İçine ekilen inançlar/ideolojiler/bilinçdışı süreçlerini manipüle eden ahlakçı öğretilerle birlikte şekillenen kendi.

 

*: Uyuşturucu bağımlılığna benzer bir bağımlılık burdaki. Maddenin kölesi olmak gibi toplumun kölesi olmak.

Verili eğitim, başarı, not, takdir, ödül, derece, kıdem, rütbe, sınıf geçme gibi dış motivasyonlara dayalı. Öğrenci bu dayanaklarla öğreniyor. Belgeler ya da kişilerce onaylanması öğrenmesinin gerekçesi oluyor. Alternatif eğitim ise haz alma, problem çözme, farklı bakabilme, beceri kazanma, paylaşma, dönüşme/dönüştürme gibi iç motivasyonlara dayalı. Onaylanma beklentisiyle gelen edilgenlik, kendi kendine öğrenme arzusuyla gelen etkinliğe bırakıyor. 3-6 yaşındaki çocuklarla yapılan etkinlikler alternatif eğitim için iyi örnekler.

Ne yazık ki 6-11 yaş aralığında çocukar, ruhunu yitirmiş bir eğitimle iğdiş* edilmeye başlıyorlar. Bu eğitim sürecinde ve tabi sonunda çocuklar, gençler, yetişkinler genellikle varoluşlarını onaylanma üzerine kurmuş kişilikler olarak toplumsallaşıyorlar. Flörtlerini, dostluklarını, aile ilişkilerini, karar verme süreçlerini onaylanma ihtiyacı üzerinden şekillendiriyorlar. Belki o yüzden biraz da kamusal alanlarda kimin ne yaptığına çok bakan, insanları çok süzen bir toplumuzdur. Çünkü onaylanma ihtiyacımızla koşut olarak onay mercii olma, başkalarını derecelendirme ihtiyacımız beliriyor. Özeleştiri yapamamamızdan, yanlışlarımızı reddetmeye, statülerimize anne memesine sarılır gibi sarılmaya kadar ortak davranış biçimlerimiz olması yine bundan belki de.

İçsel motivasyonun verdiği haz bedensel haz ihtiyacının karşılanmasının sonucu elde edilen hazla karıştırılmamalı. İçsel motivasyonun verdiği haz sporcunun kendi limitleriyle girdiği mücadeleden yahut matematikçinin çok zor bir problemi çözme sürecinden aldığı hazza benzer. Sporcu da matematikçi de bahsettiğim durumlarda kendiyle baş başadır. Fakat verili eğitim mağduru bizler bu tür bir hazzı tanımadığımız için anlamakta da güçlük çekiyoruz. Tıpkı alışmadığımız/bilmediğimiz yemeği lezzetsiz bulmamız gibi, içsel motivasyonla kazanılan hazzı, haz kategorisinde anmayı yadırgamaktayız.

İçsel motivasyonlarla gerçekleşen eğitimlerde eğitmenin göreviyse öğrenciye konusuyla ilgili ilham vermekdir. Eğitmen bir yandan iç motivasyonlar sağlar, öğrencinin önüne araçlar dizerken bir yandan da öğrencisinin bir noktadan sonra -belki o noktadan çok önce ki öğrenciye göre değişir- eğitmene ihtiyacı olmayacağı ilhamını verir.

*:  – Eğitmek –

ETü: [ Orhun Yazıtları, 735]
ol yılkıg alıp igittim [o atı (sürüsünü?) alıp besledim]
ETü: [ Kaşgarî, Divan-i Lugati’t-Türk, 1073]
ol anı igitti [onu yetiştirdi Kök biçimi igiḏti olup ḏal harfi benzeşime maruz kalarak te olmuştur.]] ben
YTü: “… terbiye etmek” [ Cumhuriyet – gazete, 1936]
Eğitme terbiye etmek ki kuvvet ve kudret sahibi olacak vasıtaları vermek manasındadır.
YTü: [ Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu, 1935]
Eğitim = Terbiye = Education, dressage. (…) Eğitmen = Mürebbi
YTü: [ TDK, Türkçe Sözlük, 1. Baskı, 1945]
eğitsel: Eğitime değgin.
<< ETü igiḏ-/igit- (hayvan veya köle) beslemek, yetiştirmek

Not: Karş. ETü igtü (ahırda beslenen hayvan), igdiş (besleme, hizmetkâr). • TTü marjinal bir fiil iken Dil Devrimi döneminde ses ve anlam değişikliğiyle genel kullanıma ithal edilmiştir.
Benzer sözcükler: eğitbilim, eğitilmek, eğitim, eğitmen, eğitsel
Bu maddeye gönderenler: iğdiş

Ölçülülük

11 Haziran 2015

1.
Aşırıya kaçmamak.

Günde on bardaksa sınırın, yüz bardak içmemek ya da günlerce susuz kalmamak.

Aklına geleni tartmadan dışarı salıvermemek.

Fakat! Vicdanına geleni tartmadan salıvermek.

Çünkü vicdanına geleni, ölçüsüzlük getirir. Vicdan, ölçüsüzlüğe karşı tepkidir.

2.
Vicdanına geleni getiren, bir yanılsama, bir kurgu, bir yalan, bir kara propaganda olabilir.

V sistemliyseler, vicdan akılla yavaş yavaş zehirlenir.  Gerçek ölçüsüzlükler ile yalan olanları birbirine karıştırdıkça vicdan erir.

Yalan, ölçüsüzlükleri aklîleştirerek kendini haklılaştırır.

Öyleyse vicdanı akla karşı korumak için, bahaneler, rasyoneller, özürler, gündelik/anlık çıkarlar karşısında yine vicdana müracat etmek gerekir.

3.
Coğrafyamda ölçülü insanlarla pek yüzyüze gelmiş değilim.

Kimsenin de pek geldiğini sanmıyorum.

Zehirlenmiş v erimekteki bir vicdanla idare ediyoruz.

Koyu taraftarlığı, ölçüsüzleştikleri halde arkadaşı/aileyi kollamayı, ideolojik/etnik/dinsel/mezhepsel himayeyi, gündelik/anlık çıkarlarla ruhumuzu gemlemeyi, güdülerimize dikkatimizi vermektense işkence etmeyi bırakmamız gerekiyor belki.

O zaman daha güzel bir coğrafyaya doğru ilerleyebiliriz zannediyorum.

4.
Birinci vazifeyse profesyonel siyasetçilerin.