partiyi kaçırıyorum

18 Şubat 2018

narsistin (özseverin) yapıp ettiği her şeyin altındaki metin “partiyi kaçırıyorum”dur. bu altmetin elde ettiği, yakınlaştığı, içine düştüğü her şeyden hızla uzaklaşmasına sebep olur. günlerce, aylarca beklediği bir eşyadan veya bir hayvandan veya bir insandan veya hepsinden, elde ettiğinde kısa bir haz bulur ve hızla partiyi kaçırdığı hissiyle elindekini yedekler yahut yedeklemez başkasına yönelir. partiyi kaçırıyorum hissi dışında hiçbir şeye yoğunlaşamaz.

“kanaat et”, “elindekiyle yetin” cümleleri onun için kışkırtıcıdır. altmetnini doğası zanneder. dışındaki her şeyden çok ona bağlıdır. doğasına ihanet etmemek için, bu telkinlere isyan eder; bildiğini okur. kimse yetinmeyi bilmiyorken o niye yetinecektir? çok haklıdır. aksine ikna olmaz.

telkinle değil bir hakikate değinerek başlanabilir, “doğan zannettiğin altmetin iki yüzlü toplumun sana ayrıcalık tanımadan öğrettiği/dayattığı şeydir. sonsuz bir haz mı arıyorsun? parti mi istiyorsun? o zaman dans et. hiç durmadan dans et. tüm yatırımını dansa yap.”

hareket parlatır, güzelleştirir, dinginleştirir. yani özetle narsisti uyandıracak sihirli cümle “partini kendin yarat!” cümlesidir. o zaman elindekinden bıkamazsın. elindeki her ne ise onun derinleştikçe derinleştiğini ve çeşitlendiğini görürsün. ve parti sen olduğun için şeyler sana doğru akacaktır.

ama gözettiğin bu olamayacak. gözettiğin bir köşede sızmak, uykuya dalmak olacak. çok güzel, çok tatlı yorulacaksın.

Reklamlar

bugün, ölüm ve hayat

12 Şubat 2018

bugün amaçsız yazmak istiyorum. yazarken tasarım yapmasam da bir amacım olur.  amacın peşinde bir düzen jurulur. ama şimdi amaçsız yazmak istiyorum. öyle.

sabah saatimi altı sıfır bir’e kurdum. provam on bir’de başlıyordu oysa. herkes uyuyorken kalkmak istedim. kalkıp biraz kafka’nın “akademi için bir rapor” hikâyesini biraz daha çalışır, biraz daha ilerlerim diye düşündüm. önce balkonda sabah ayazında kahvemi sigaramı içecek sonra odama çekilecek, sessizlikte mırıl mırıl çalışacaktım.  güzel plandı. alarm zamanında çaldı. susturdum. bedenim kalkmak istemedi. kendimle konuşmaya başladım.  hadi kalk işin gücün var, bir ödev koydun önüne, hadi dedim. cık! uyanmak istemeyen yanım beni ayarttı. yatakla bütünleşmiş gibiydim. rahimdeydim  desem çok da yanlış bir teşbih yapmış sayılmam. öyle kalkmak istemiyor, serildiğim yerde öyle kalmak istiyordum ki o kadar olur. ve tekrar uykuya daldım. fakat yarım yamalak bir uyku olmalıydı ki çok ağır felsefi bir rüya gördüm. o kadar hakikiydi ki bunu asla unutmam dedim.

saat yedi’yi on geçe kol saatimin alarmı çaldı bu sefer. eh! artık kalkmam gerekiyordu. kahvaltıyı hazırlamayı üstlenmiştim ve bu iş benden başkalarını da bağlıyordu. kalkmak kaçınılmazdı yani. yorganı üzerimden attım. bir süre sonra üşüyecektim ve uykum açılacaktı. hadi bakalım. uykum açılmak nedir bilmiyordu. yatak beni hâlâ çekiyordu. yatağın çekim gücü yerçekiminden yani yeryüzünün kütlesinden çok çok daha büyüktü demek ki.  dedim ki şu an ölsem ne güzel olur. ölsem ve kalkmak gibi bir derdim olmasa. ölüm meğer ne güzel bir şey. rüya falan da görmek istemiyorum. nolur burada böyle kalayım ben. olmaz mı?

ama kahvaltıyı üstlenmiştim, kalkmam gerekiyordu. nihayet yataktan doğruldum, çorapları giyerken hâlâ ölmek istiyordum fakat o hakikatli rüyayı bir türlü hatırlayamıyordum. ne tuhaf! oysa o kadar sahiciydi ki. neyse. kalktım işte. yeniden hayatta gibiyim. kalktım ve banyoya gittim. borulardaki ılık suyun geçip soğuk suyun gelmesini bekledim. soğuk suyu yüzüme çarptıkça uyandım. sonra giyindim. Bir sağlam kahve yaptım kendime. yumurtaları pişmeye bıraktım. balkona çıktım.

evet sabahın ayazında kahveyle sigara içtim. gece tasarladığım işin hiç değilse bir bölümünü gerçekleştiriyor olmak iyi geldi. şimdi ölmek istemiyordum artık. ama yani öyle cıvıl cıvıl yaşamaya da pek hevesli değildim. doksan beş model windows gibi açılıyordum. cızırt cızırt, tırt tırt, tıtıtıtı tıtıt tı tı tıtıtıt…. önce karanlık ekran, yazılım kodları ve çok ama çok sonra gözümüze yaşam gibi görünen o mavi arayüz. hani internette pek yavaş o zamanlar. bekle ki bir haber sitesi açılsın da dünyada neler oluyor bakalım falan.  sabah yakılan ama öğleye doğru ancak tüm evi ısıtan soba gibiydim ya da. neyse.

kahvaltı edildi, çocukları okula bıraktım, kadıköy’e doğru yürüyüşe geçtim, aracıma bindim, mecidiyeköy’e geldim, ordan da bomonti’ye yürüdüm. saat  onda bomonti’deydim. bir kafede sert bir kahve daha içtim. kahve aynı zamanda bir oyun evi imiş. oyun evinin pedagogu ile hoşbeş ettik. şudur budur derken, provaya başladık. saat on ikiye geldiğinde tam olarak yeni uyanmıştım. yani cıvıl cıvıl bir hayatla, hayvanca bir yaşamakla henüz dolmuştum. ayrıntıları geçiyorum. dövüşçülük kanıma işlemiş diyeyim yeter.

şimdi bu yazıyı yazarken saat dört suları. muhtemelen akşam altı yedi gibi yatağa hiçbir özlem duymayacağım. saat dokuz on sularında cin gibi olacağım. gece yarısı muhtemelen hâlâ okuyor, yazıyor, ara ara internete bakıyor ve yataktan kaçıyor olacağım. lakin, yarın sabah altı’yı bir geçe uyanmak istiyorum yine.  ve şunu çok merak ediyorum. ben -yani bir insan olarak- nasıl bir şeyim ki bu kadar iki uç duygu arasında bir ömür tüketiyorum. ve bu iki uç duyguya ve arasındaki evrelere yıllardır nasıl dayanıyorum. saffet murat tura’nın zor problem:bilinç kitabı yollarımı gözler. aynı kökten gelen hayat ve hayvan sözcüklerini öpüyorum. ölümün de saçlarını okşuyorum.

zen rahibi’nin dediği gibi: ölüm diye bir şey yok. şu yağmur bulutu yağıp kaybolduğunda, bu onun ölmüş olduğu anlamına mı gelir?

 

26993431_10155990182544462_5139056711844773861_n

sabah haberini okuyunca bomboş baktım. sonra gözlerim hafif ıslandı ve hızla kurudular. sonra gökçe’nin yayınlanmadan önce gönderdiği şiir çevirilerine baktım bir kez daha. şimdi farklıydılar. ursula’da modern kali’yi ve cadı imgesini daha iyi gördüm. şiirlerden birini paylaştım.

Bir Sonraki Savaş

Yer alacak,
zaman alacak,
can alacak,
ve boşa harcayacak hepsini.

derken, aklıma bir sürü şey doluştu: doksanlı yıllardı, ursula henüz altmışlarının başındaydı, lise arkadaşım X duygusal ve maddi olarak zor bir dönem geçiriyordu. bana mülksüzler’i gösterdi, müthiş bir roman bu dedi. X’in içinde bulunduğu durumdan güçlükle de olsa nasıl doğrulduğunu gördüm; zamanla nasıl güçlü bir kadına dönüştüğünü, aşkla, inatla, isyanla mücadele ettiğini geriye nasıl güzel işler bıraktığını. ve hâlâ devam ettiğini de görüyorum. ona ursula’nın da yardımcı olduğuna inanıyorum

athol fugard’ın ada oyununda antigone meselesi merkeze oturur nasıl, iki kadın arasında geçen ve merkezine mülksüzler’in oturduğu bir oyun yazdım.  farklı oyuncularla birkaç kez sahnelemeye çalıştım, olmadı. olmadı çünkü aptallığıma yenik düştüm. erkek egemen kültürden son derece iddialı bir şekilde, mutlaka başaracağım, zafere ulaşacağım edasıyla sıyrılmaya çalıştım; tabi ki başarısız oldum. erkek egemen kültürün ve getirdiği mülkiyet ilişkilerinin kadın erkek, çocuk yetişkin demeden, ırk, etnisite ayrımı yapmadan hepimize nişan aldığını ıskaladım. hâlâ da boşa atışlar yapmaya devam ediyorum.

sonra bir şiir akşamı çıkışında gökçe ursula’nın şiirlerini çevirdiğini söyledi. şiir mi? evet. şiirle düz yazı hikâyede kesişirler de bir romancının şiirleri nasıl olacaktı? olmuştu. çok güzel olmuştu hem de. gökçe’ye imrendim. çevirisine ayrı, temsilcilerini aşıp ursula’yla birebir yazışabilmesine ayrı.

viriginia woolf’un hikâyelerini okumaya başladığımda da, ursula’nın şiirlerinde yaşadığım şaşkınlığı yaşamıştım. fakat ursula’nın hikâyeleri şiirleri kadar şaşırtmamıştı.

aklıma doluşan şeylerle, ursula’nın yazdıkları ve imgesiyle beraber geçirdiğim zamandan kalan anılarla sanırım kendimi daha fazla tutamadım, dökülüverdim. yatışmak için ucundan kenarından bir şeyler yazmaya mecbur hissettim. hepsi bu.

hoşçakal ursula, ablam cadım.

 *    *     *

bülent somay ursula’nın ardından okunsun diye bir şiirini çevirmiş:

Üç hazinem var.
Üzerine titrerim onların, saklarım.
Birincisi, merhamet,
İkincisi, itidal,
Üçüncüsü tevazu.
Merhametliysen cesur olabilirsin,
Mutedilsen cömert,
Ve önderlik iddiasında olmazsan
En büyük ve güçlü olanlara bile yol gösterirsin.

Ama merhametli olmayan cesaret,
Ya da kendini frenlemeyen cömertlik,
Ya da ille de başı çekmek,
Ölümcüldür.

Merhamet savaşı kazanır,
Kaleyi korur;
Göklerin el verdiklerini
Çevreleyen surdur.

(Tao Te Ching, 67)

*neden hoşçakal dediğimi bilmiyorum. içimden öyle demek geliyor.

kendine yardım kitapları, yoga, sanat kursları… zihni, bedeni uyaran her şey iyidir. ancak tüm bunlara olduklarından fazla bir anlam yüklüyoruz. bu faaliyetleri yapınca gizli bilgiye ulaşacak, kendimizi anlayıvereceğiz sanıyoruz. ki bu tür faaliyetlerin tanıtımları da yanıltıyor: farkındalığımızın inanılmaz gelişeceğini, içimizdeki çocuğa dokunacağımızı, ânı yaşayacağımızı, nirvanaya ulaşacağımızı vaadediyorlar.

ve az ötede şehrin kırsalında kar, komşu ülkede bombardıman altında ölüm kalım mücadelesi verilirken biz kim olduğumuza kafa yormakta, görünen kendimizle olan kendimiz arasındaki farklarla uğraşıyor, ortalamanın üstünde kalmaya çalışıyoruz.

peki nasıl olacak? cehennemin dibinde bir cenneti, huzurlu bir hayatı nasıl inşa edeceğiz? peki, zaten öyleyiz ya, ortalamanın üstünde nasıl kalacağız? diyelim ki içimizdeki çocuğa dokunduk; parmağımızı onun öfkeli dişleri arasından nasıl kurtaracağız? varsayalım ânı yaşadık; peki o ânın içinden ayıklayıp eksilttiklerimiz neler?

olmuyor. işlerimiz ilişkilerimiz istediğimiz şekilde ilerlemiyor hâlâ. zarar görüyoruz zarar veriyoruz. şöyle adam gibi sevemiyoruz. hayal ettiğimiz gibi bir türlü sevilemiyoruz. çocuklarımız, ebeveynlerimiz, dostlarımız istediğimiz gibi değil. lahmacunun kıtırı istediğimiz gibi pişmiyor. gibilerle sorunumuz var. nedir? sorun bizim dışımızda mıdır içimizde midir? emin değiliz.

ilkin hepimiz dışımıza yükleniyoruz. dışarıdan arınmaya, temiz kalmaya çalışıyoruz. olmuyor. hâlâ hayatımızda bir şeyler ters gidiyor. yoksa sorun bizde mi? kendimize dönüyoruz. boş boş bakıyoruz.  kendimize nasıl bakacağımızı gösterecek yardımlar arıyoruz; buluyor, gidiyor alıyoruz. valla iyi geliyor. içimizde uyuklayan bir şeyler uyanıyor. bedenimiz diriliyor. güzelleşiyoruz. ama hâlâ bazı sorunlar var. hâlâ ilişkiler işler tam istediğimiz gibi gitmiyor. bir şeyler hep eksik. hep kırık dökük. ve ortalamaya doğru çekiliyoruz.

meğer küçük uyanışlar sağlayan formüllerle derinlere inemiyormuşuz. kadın şöyledir, erkek budur, ilişkide ideal olan bilmem nedir gibi reçeteler bir türlü hayatımızı değiştirmiyormuş. neden? halbuki çok inandırcıydılar.

her yanı kırsalla kaplı bir şehir mi yoksa bedenimiz? sınır ötesinde savaşlar süren bir ülke mi? önüne geçemiyoruz, kırsalın çetin şartları içimize akıyor, mermiler içimize yağıyor. cehennemle çevriliyiz ve başkalarının cehennemiyiz. bu gerçeği nasıl kabul edeceğiz? sergey yesenin, viladimir mayakovski, virginia woolf, jack london, sylvia plath, ernest hemingway, nilgün marmara bu kabulle sonlarına vardılar.

bir formül olmadığını onlar da biliyordu. o yüzden yazdılar. yeniden ilmek ilmek ördüler hayatı. olanı koydular ortaya. olanın içinde olabileceklerin bilgisi kaynıyordu. olan: fantezi ve hakikâtten yapılmıştı. özellikle şurasını iyi biliyorlardı: kendilerinde olan başka hiç kimsede yoktu. lili brik’i mayakovski gibi hiç kimse sevemezdi. devrimi onun istediği gibi hiçbir sovyet yurttaşı isteyemezdi. devrimin ilk yıllarında sovyetler birliği’ndeki burjuva faaliyetlerinden onun tiksindiği kadar kimse tiksinemezdi. mayakovski ve ötekiler kendi derinliklerinden çıkardıkları toprakla toplumsal hayatın suyunu karıştırdılar, bu harçla söylediler anlattılar.

vikingler ölümden korkmayan, sert savaşçılardı. savaşırken ölürlerse valhalla’ya gideceklerine ve orda tanrıların salonunda şarap içeceklerine inanıyorlardı. o yüzden sevişir gibi dövüşüyor, arzuyla ölüyorlardı. fantezinin gücüne bakınız.

öte yandan antik yunan’da vikinglerinkinden çok daha karmaşık mitoloji vardı. yani daha yüksek bir fantezi. ne oluyordu peki? çok daha karmaşık bir toplumsal organizasyon oluyordu. kuru yağma değil kolonileşme oluyordu.  yayılan genişleyen işgalci bir kültür oluyordu. felsefe, bilim, matematik, ticaret, her çeşit sanat oluyordu.

vikingler de eski yunanlılar da öldü. peki onlardan geriye ne kaldı?

yukarıda adı geçen, intiharla hayatına son veren şair ve yazarlarlardan geriye ne kaldı? ortalamanın çok çok üstünde yaşam hikâyeleri ve/ya eserler kaldı. ne var o eserlerde? toplumsal hayat var. toplumsal hayatın suyuyla incelttikleri kişisel hakikatleri var. belki normalinden çok önce öldüler ama çoğunluktan çok ama çok yaşadılar.

senden benden geriye ne kalacak? yakınmalar, bu dünyayı lanetleyen tweetler mi? kendini iyi başkalarını kötü gösteren otobiyografik kurgular,  çok satan kitaplar, çok reyting yapan diziler, bir et olarak ulaşılan şöhret mi? geriye, nerdeyse bir hiç mi kalacak? vikingler’in fantezisi kadar bir fantezi bile kalmayacak mı? bu dünya kırsalda acılarla, sınırların ötesinde savaşlarla mı kalacak sayemizde?

genel eğilimin bir parçası isek, davranışlarımız söylemlerimiz ayırd edilemezce çoğunlunkine benziyorsa, yeniden yeniden küllerimizden doğamıyorsak işlerimizde ilişkilerimizdeki kötü gidişe rıza göstereceğiz, boyun bükeceğiz, ensemize vurulduğunda lokmamızı vereceğiz; cehennemi görmezden gelecek ve birer cehennem olacağız.

ruhumuzun gıdası, yeryüzündeki anlamımız kendi hikâyelerimizin bir yerlerinde saklı duruyor. yazarak, çizerek onları dışarı çıkarabilir, soyutluklarından kurtabilir ve onlara form verebiliriz. ama sadece biz! bu dünyada yaşayarak, kendi hikâyemize eğilerek, kendi ellerimizle.

öte yandan, çok da sıkmamak lazım. öyle de böyle de yaşanır. insan nasıl isterse öyle olur.

 

 

bir et olarak aktör

25 Kasım 2017

edebiyatta kelimelerdir, resimde renkler çizgiler, sözsüz müzikte notalar, tiyatrodaysa etiyle, kanıyla, nabzıyla, yüzünün kızarışıyla, gözlerinin doluşuyla, karşısındakine cevap verişiyle alabildiğine bize benzeyen aktördür görünen nesne.

seyirciler çoğunlukla aktörü oynadığı rolden ayırmakta zorlanır. kötü karakteri sokakta gördüklerinde hasmaneleşmeleri; iyi karaktere yakınlık hissetmeleri nadirattan değildir. aynı şekilde jön ya da jönfiye aşk sandıkları bir arzuyla bakıp iç çektikleri de vakidir. oyuncu yarattığı gerçeklik hissi, gündeliğin dışına taşan enerjisi ve artistik tarzıyla kolayca seyircinin arzu nesnesine dönüşebilir.

aktör, bir duyguyu ya da duyguları dolayısıyla fikirleri simgeleştiren tiyatronun bir bileşenidir desek, seyirci bunu anlamakta güçlük çekecektir. nietzsche’ye göre antik yunan’da koroya eklenen oyuncularla katılım hazzının yerini seyircinin ben ve o duyumu almıştır çoktan. ben edilgen o etkin konumdadır. ben edilgen/çocuk/danışan, o örtülü bir şekilde göstererek öğreten etkin bir ebeveyn modelidir ve arzulanabilirdir de.

seyircinin bilmeden düştüğü yanılsamaya aktörün de düşmesi, sahnedeki kendini ve meslektaşlarını seyirci gibi bir arzu nesnesi olarak algılaması ve sahnedeki etkinliğinin bir soyutlama olduğunu unutması anlamına gelecektir. böylece oyuncu bir hikâye anlatmak, bir hikâyenin parçası olmak yerine belki daha çok belki daha az ama illa ki arzulanabilirlik meselesiyle ilgilenecektir. sahnedeki etkinliğini hikâyeye göre mi yoksa arzulanabilirliğe göre mi kuracaktır içinde bunu tartışıp duracaktır. ve başka aktörlerde de bunu arayacak ve sorgulayacaktır.

bu et olma durumu sadece aktörlerler için değil farklı mecralarda görünür olmayı başaran spikerler, haberciler, şarkıcılar, çalgıcılar, sporcular, psikiyatristler,  politikacılar, hatta hiçbir mesleki kategori içinde yer almayanlar için de geçerlidir. bir politikacının aldığı oyla görünümü arasında da bağlantılar olduğunu biliyoruz artık. bir aktör gibi görünürlüğü artan yazarların, şairlerin kitaplarının da çok sattığını biliyoruz.

konu tiyatro yapmak hele hele tiyatro sanatında atılım yapmak da değil gibi görünüyor artık. konu çok satmak, çok fazla beğeni toplamak, çok ama çok arzulanmak. durumu kurtarır, standart, ortalama bir şey ortaya koyup üzerine görünürlük ekleyelim kapalı gişe oynamaya başlayabiliriz. bunu tek kişilik oyun oynayan TV spikeri bile kolayca kavramış. açıkça diyor ki ben oyuncu değilim, oynayamıyorum ama salon doluyor ve ayakta alkışlanıyorum. doğrusu mahçup oluyorum.

1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.

filistin’de, afganistan’da, ırak’ta, yemen’de, suriye’de savaş; dünyanın büyük şehirlerindeki bombalı saldırılar; bıçakla, tabancayla, AK47’yle saldırılar; cinayetler, tecavüzler, gasplar; barış, özgürlük, eşitlik ve haklar için verilen mücadeleler… gazete, televizyon, sosyal medyadan seyredip okuduklarımız… çoğumuza uzak olan bilgi akışları fakat bazılarımızı kedere boğan ve/ya umutlandıran haberler… dışında kalan herkesi bilginin nesnesinden uzaklaştıran, dışında bırakan haberler, yorumlar; acıyan, üzülen sanatsal duyarlıklar…

öyle mi? dışında mıyız? evet. evimizdeyiz, okulumuzdayız, işimizdeyiz; yollardayız, kahvehanelerdeyiz, parklarda deniz kıyılarındayız; ailemizleyiz, sevgilimizleyiz, dostumuzlayız, köpeğimizleyiz… evdeki, otobüsteki, kıyıdaki kavgalar? nasıl yani! fiziksel şiddetten söz etmiyoruz. buz gibi donuk bakışlar, içtenliksiz yemek yiyişler, sohbetten kaçınmalar; sempatik yaptırımlar, kıskançlık, haset, sahte samimiyet; en yakınlarımızın duygularını davranışlarını yönetme taktikleri, sevişirken savaşmalar, faydacı beraberlikler; birbirimizde, çocuklarımızda bıraktığımız kalıcı hasarlar…

bunlar işgallerin, savaşların, saldırganlığın, tecavüzlerin gündelik hayatımızdaki düşük yoğunluklu ve küçük ölçekli karşılıkları değil mi? bizler komşumuzdaki ya da dünyanın öbür ucundaki büyük savaşları kendi küçük hayatlarımızda az az tecrübe etmiyor muyuz? kişiler ‘başka kişiler’in verdiği duygusal hasarlarla şehirleri, ülkeleri ve bazen bu dünyayı terk etmiyor mu? yahut burda kalıp tüm hasarlı bireyler acı, keder dolu bir hayatı sürdürmüyor mu? hepimiz biraz yaralı, biraz ölü değil miyiz? her birimizin edimleri, ilişkileri az az o üzüldüğümüz ve/ya umutlandığımız haberlere benzemiyor mu?

ve her birimiz kendi maceralarımızı tüm o haberlerin dışında özel bir yerde konumlandırmıyor muyuz? maceralarımızı özel hatta çok çok özel kabul ettikçe. en çok kendi çektiğimiz acı önem kazanıyor haber nesneleri bizden daha da uzaklaşmıyor mu? kendi maceramızı kalın sınırlarla diğerlerinden ayırarak ve diğerlerini dışarıya hapsederek; kendi uygar iç dünyamızı korumak uğruna, barbar dış dünyaya karşı adı konmamış savaşlar, çatışmalar başlatmıyor muyuz? siperler, yüksek duvar inşa ederek bize yönelen akınlara karşı akınlar düzenlemiyor muyuz? savaşı, şiddeti yeniden ve yeniden üretmiyor muyuz?

her şey burada ve şu anda olup bitiyor. her şey göğüs kafesimizin içinde. derin kendiliğinde sürekli savaşlar kurgulayan kişiler olarak hayatı düzenlemeye, dünyaya barış ve özgürlük getirmeye çalışıyoruz. ne anlamlı. fakat ne imkansız. yalan söylüyoruz. yo! onların yalan olduğunu asla kabullenemeyiz. tuhaf ki bize inananlar bir hayli çok. şahsi müttefiklerimiz, yarattığımız koalisyonlar oldukça fazla. şükür! yalnız değiliz. yalan çoğaldıkça doğruya dönüşüyor. bir kişinin desteği bile yeterdi halbuki. kitleye katılan katılana.

bizler düzenin dil sürçmeleri olabilir miyiz? sanmıyoruz. o kadar iyiyiz, o kadar iyi artiküle ediyoruz ki kendimizi hepimiz. mümkün değil. bu yüzden daima birer yanlış anlaşılmayız. sürekli kalbimizi kırdılar kırıyorlar, bizi incittiler incitiyorlar. müttefik edindiğimiz, koalisyonlar kurduğumuz kadar terk ediliyor, terk ediyoruz. peki kendimizi terk ediyor muyuz? hiç böyle bir teşebbüsümüz oldu mu? anlamadım. o nasıl olacak?

“akvaryumu görmek için akvaryumda balık olmamak gerek” diyor malraux. “adayı görmek için adayı terk etmen gerekir diyorum, kendimizden kurtulamadığımız sürece kendimizi göremeyiz diyorum.” diyor saramago. ada’yı bulmak için yola çıkan gemi, adanın kendisi olabilir mi?

zordur kendinden kurtulmak. belki imkansız. buna karşılık hepimiz kendimizden kaçmaya, önümüze çıkan barbarlarla savaşmaya kurgulu değil miyiz? tabi ki iyi şeyler uğruna incitiyor, inciniyor, vuruyor, kırıyor gerimizde enkazlar, cesetler bırakıyoruz. bu halimiz düzenin bir strajedisi mi? psikanaliz bizi kendimizle mücadele etmeye mi yoksa her seansta biraz daha kendi maceramızın ne kadar çok özel ve her şeyden ayrı olduğuna mı ikna ediyor? kafalarımız çok karışık. kişisel yüceltimin, bir ırkın, bir ulusun, bir dinin, bir kavmin, bir topluluğun, bir ittifakın yüceltiminden farkı var mı? bilemiyoruz. kendi özel maceramıza sımısıkı tutunur ve maceramızın ayrıntılarına sığınırken neleri yitiriyoruz yahut neyi besliyor ve geliştiriyoruz? bunu hiç bilemiyoruz. yok yok! biz o iyilerden değiliz. biz…

selcukerdem__106_kolektifin fantezisi üzerine bir ‘fantezi’

ya da

“çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış nasıl doğabilir ki” nietzsche

prensesin  altın topu dipsiz bir kuyuya düşer, kaybolur.  ortaya bir kurbağa çıkar. kaybolan topunu bulup geri getirmesi karşılığnda prensesin sofrasında oturmak, yatağında yatmak istediğini söyler. prenses teklifi kabul eder. yüzlerce yıldır kulaktan kulağa dolaşan masalda, kurbağanın prensesle giriştiği pazarlık nedense kulakları rahatsız etmez. Buna karşılık kurbağanın pazarlığını kabul eden prensesin, altın topu ele geçirdikten sonra arkasını dönüp gidişi, sözünü tutmayışı herkesin içini burkar.

neden böyledir bu? bilincin alanına giren kolektif bir merakla sorgulayınca, zihin aşağı yukarı şöyle tercüme eder durumu: kurbağa, prensesin sevgisi, aşkı uğruna hayatını tehlikeye atmış, dipsiz kuyulara inmiş, nelere katlanmıştır oysa prenses sözünde durmamış, çirkin kurbağayı aşağılamıştır. bu masalın alımlayıcısı yani kolektif zihin de bir kurbağadır. din istismarcıları, ağalar, patronlar, siyasetçiler tarafından aynı şekilde vaadlerle kandırılmış; savaşlarda, fabrikalarda, madenlerde, mezbahalarda, tarlalarda hayatını harcamış; nihayetinde dipsiz kuyunun dibinde öylece bırakılmışlardır.

demek ki bir anlamda grimm masallarının dinleyicileri potansiyel krallar kraliçelerdir. şans, büyü, periler, cinler, tesadüfler yardımıyla içlerindeki kral kraliçe potansiyellerinin açığa çıkmasını umarlar. çünkü birbirlerine fısıldadıkları örtülü bilgi, kral ve kraliçelerin de aynı yollarla (belki biraz da kurnazlıkla) oraya yükseldiklerini söyler.  her dinleyici kendi hesabına kral-kraliçe olmayı düşler; tahttakinin yerine geçmeyi ümid eder. yaşadığı ekonomik dizgenin aşıladığı savaşma ve  kazanma yöntemlerini farkında değildir ya da olmak istemez; böylece o yıkıcı savaşma tarzı dikkatinden sıyrılacağı noktaya gelinceye dek asıl dikkat etmesi gereken şeyi olağanlaştırır.

masalın kurbağası da bu şekilde potansiyel bir prenstir. içindeki prensin ortaya çıkması için hayatını tehlikeye atar karşılığında kandırılır, aşağılanır. patronun libidosu nasıl hep açsa halkınki de aynı şekilde açtır; masal yetinmez, fanteziyi sürdürür. kurbağa gider prensesin kapısına dayanır. prenses ne kadar kurtulmak istese de (bu masalda birçok masalın tersine kral nedense adildir) babası sözünü tutma konusunda kızını asalete davet eder. bir prensese yakışan sözünü tutmaktır. kurbağa üç gün boyunca prensesin tabağından yer, yatağında yatar ve bir prense dönüşür. prens ile prenses evlenir. masal mutlu sonlanır.

peki prense dönüşerek amacına ulaşan kurbağa, neden sözünde durmayan, kahramanını sırf çirkin olduğu için aşağılayan bu prensesle evlenir? böyle bir kadını bir erkek niye, nasıl arzular? ayrıca bu ikisi nasıl evlenir mutlu olurlar? aralarında gerçekten ruhsal bir bağ oluşmuş mudur? masalın dinleyicileri bu kısımla da ilgilenmez. çevrelerine baktıklarında mutlulukla evliliğin nasıl bağdaşmadığını elbette görmektedirler. o zaman neden içlerinin yağı erimektedir? masalın simgeselliği  hangi gerçeği işaret eder? iç dünyanın mı yoksa dış dünyanın gerçekliğinin mi simgeleştirildiği bir masaldır bu? acaba ekonomik ve politik bir gerçekliğin simgeleştirilmesi olabilir mi sahiden?

kurbağa bir hizmet üretir karşılığını ister. müşteri önce kabul eder ama hizmeti aldıktan, ihtiyacını karşıladıktan sonra ödeme yapmayı reddeder. gerçekten iç dış her yanımızı burkar bu durum. bizi öfkelendirir. masalının ikinci bölümü bu öfkeyi yatıştırır. kurbağa emeğinin karşılığını almakta inat eder. uğraşır didinir ve emeğinin karşılığını alır. simgesel düzeni bu şekilde gerçekliğe tercüme ettiğimizde masalın hiçbir büyüsü kalmayacak, fantezi dünyamız yıkılacaktır elbette. elbette bu yorum tartışmaya açıktır ve masal bütünüyle bir psikanalist tarafından bilinçdışının manifestosu olarak okunabilir. ama bu da jung’un dediğince içedönük (çevreye kapalı, dış dünyadan kopuk) tipolojinin sezgiselliğini temel almak anlamına gelmez mi?

sanayileşmenin -yani küreselleşmenin ilk adımı olarak milliyetçiliğin yayıldığı- kapitalizm öncesi toplumlardan bu yana ulus baker’in deyişiyle burjuva öznesi tüketmeye koşullandırılmaya başlandı. burjuva öznesi tüketim için attığı her adımı simgesel bir düzen içinde yarattığı kültürel enformasyonla kurgusallaştırdı. böylece yeni antipatik ekonomi-politik yapı kendini anlamlı, hassas ve duygu dolu sundu. bilinçdışının simgesel düzeninde incelenebilecek kahramanın yolculuğu (artık burjuva öznesinin yolculuğu) bilincin yani maddi dünyanın simgesel düzeninde incelenince şunu görürüz: kahramanın maceraları üretime dönüklük amacından sadece kendine yararlı olma yani (kandırarak, istila ederek, yağmalayarak, intikamla) tüketme amacına yönelen bir kahramanın fantastik maceralarıdır. ve  bu egosantrik maceralar kapitalizmin her aşamasında daha kompleks yollarla gerçekleşir.

žižek’in çözümlemesindeki gibi bir burjuva öznesi olarak starbucks pahalı kahve fiyatını haklılaştırmak için bir hikâye kurguluyor. hikâyeye göre firma yoksullara yardım ediyor, yağmur ormanları’nın korunması için girişimlerde bulunuyor. bu insani çabalarını da kahve fiyatına yansıtıyor. dolayısıyla starbucks müşterileri hem kahve içmekte hem de firmanın iyicil çabalarına ortak olmaktadır. firma, çalışanlarını da demek ki iyi amaçlar uğruna sömürmektedir. starbucks’ı altın toplu prenses olarak düşünelim. kurbağa prens’in yani herhangi bir çalışanının ona ulaşma şansı artık daha zordur. zira starbucks masaldaki prenses gibi arkasını dönüp gitmiyor. dünyayı kurtarmak için çalışan bir kahraman olduğunu vurgulayan bir hikâye anlatıyor bize.  onunla aynı yatakta yatmayı düşlemek, kazancının yarısına sahip olmayı ummak yaptığı iyilikleri baltalamak anlamına gelebileceği için en doğrusu kurbağa olarak kalmaya rıza göstermektir.

rahmetli rockafeller’ın pR çalışmalarını, starbucks’ın bu hikâyesinin öncülü sayabiliriz.  rahmetli romantik, tuttuğu özel paralı katillerle çoluk çocuk ayrımı yapmadan maden işçilerini katletmiş sonra oturup mağluplarla kahvaltı etmiştir. övülesi bir diğerkâmlık. bu kahvaltının filmleri ve fotografları çekilmiş amerikan televizyonlarında gösterilmiş, bilboardlarında sergilenmiştir. hemen ardından halkın rahmetliye saygısıyla beraber borsadaki hisselerinin değişim değeri de artmıştır.

duygusal yıkımlarımızın, bilinçliliğimizi parçalayan duygu durumlarımızın ardında her zaman bilinçdışı nedenler yatmıyor. iradedışında kurulmuş, içine doğduğumuz dünyanın ekonomi-politiğinin özel yaşantımıza, mahremiyetimize sızan belirleyiciliği de var. yani bir rüyayı, rüyeti, düşü, yanılsamayı kişisel hayatımıza sokan, duygu durumumuzu belirleyen iradedışımızdaki ekonomi-politik, algımızı davranışlarımızı şekillendiriyor. bilinçdışımızı bilincimizle nasıl çözümlemeye çalışıyorsak, iradedışını da iradeyle çözümlemeye çalışmak gayet olanaklı görünüyor. “om padme mani hum” yani :)

hâlâ birçoğumuz kendimizi kurbağa prens olarak görüyoruz. çünkü hâlâ ve en alengirli hâliyle önümüze daima tüketmeye eğilimli burjuva öznelliği model olarak konuyor. hâlâ altın toplu prensesin politikası aynı: vaadediyor ve ihtiyacını karşıladıktan sonra vaadinden vazgeçiyor.  sorun belki de şu: prensesle böyle bir pazarlığa girmeli miyiz girmemeli miyiz? bu pazarlığa girdiğimiz an verili ekonomi-politiği kabullenmiş olmuyor muyuz? bıraksak patron madeni kendi çıkarsa, savaşa karar veren gitse kendi savaşında ölse, bizi kapana kıstırmak isteyen her kimse arzu yoksunluğuyla kendi otoerotizminde kendi kimyasında boğulsa nasıl olur acaba? Ya da belki daha iyimser bir bakışla, dipsiz kuyulara inme deneyimini sağladığı için prensese teşekkür edilebilir mi? Tabi bir daha aynı masalı yaşamaktan, aynı konumda karşılaşmaktan kaçınmak koşuluyla.

 

karikatür: selçuk erdem

 

kurdun kahkahası

30 Ağustos 2017

suda geyik olarak beliren suretlerine uzakta bir kayanın ardından ansızın çıkıveren geyiklere  uyurken yanaklarını ılıklaştıran geyik nefeslerine ve geyik taklidi yapan av köpeklerine gülümsüyordu şimdi  aradığını aramaktan ve aradığını taklid eden kötü oyunculara rastlayıp acı duymaktan kurtulmuştu  içinde zaten olan bir şeyi bunca zaman neden arayıp durduğuna bulup bulup nasıl kaybettiğine ve yedi kat örtülü yanılsamaların içine çekilişine neden bunca üzüldüğüne şaşıyordu  kendisi bir geyik değildi ya  içinde yaşayan bir geyiği duyuyordu  uzanıp ona dokunmak varken yanında bulmayı niye istemişti  içinde zaten olanı niye dışarılarda aramıştı  o arayış daima düş içinde sıkışıp kalmaya zorlamamış mıydı  bir tür körlüğe neden olmamış mıydı  böylece tüylerini kabartan esinti  burnunu gıdıklayan sedir kokusu ağzını tatlandıran şerbetli hava derenin şıpırtısı tabanlarını dürten çakıllar hissedilemez olmamış mıydı  uzaktaki çalıların arasından az önce başını uzatan geyik maskesi takmış av köpeğine de gülümsedi  gülümseyişteki anlamı kavrayan köpek başını çekti yitti gitti  ardından yine gülümsedi  belleğinde köpeğin başını uzatışı ve gülümseyişindeki manayı kavrayışı ve maskesini düşürüp ebleh bir yüzle yitip gidişi tekrar tekrar canlandı  yine gülümsedi  çevresindeki her şeyi taze bir bakışla duyabildiğini fark etti birden  gülümseyişi karnını titretti  ardından kahkahaya atmaya başladı yerlerde yuvarlanarak toza toprağa bulanarak güldü güldü güldü  bir zamanlar içine iyolmaz acılar salan ne varsa şimdi karnını hoplata hoplata güldürüyordu  durdu  bedeninde daha da tuhaf olan bir değişim hissetti  elleri ayakları vardı  teni insan teniydi  kraliçenin eski muhafızı nasıl olmuştu da önce bir geyik sonra bir kurda dönüşmüştü ve şimdi de  yattığı yerden doğruldu  üzerindeki tozu toprağı silkeledi  ardındaki kanlı yolu zorlukla seçebiliyordu

1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.