bir et olarak aktör

25 Kasım 2017

edebiyatta kelimelerdir, resimde renkler çizgiler, sözsüz müzikte notalar, tiyatrodaysa etiyle, kanıyla, nabzıyla, yüzünün kızarışıyla, gözlerinin doluşuyla, karşısındakine cevap verişiyle alabildiğine bize benzeyen aktördür görünen nesne.

seyirciler çoğunlukla aktörü oynadığı rolden ayırmakta zorlanır. kötü karakteri sokakta gördüklerinde hasmaneleşmeleri; iyi karaktere yakınlık hissetmeleri nadirattan değildir. aynı şekilde jön ya da jönfiye aşk sandıkları bir arzuyla bakıp iç çektikleri de vakidir. oyuncu yarattığı gerçeklik hissi, gündeliğin dışına taşan enerjisi ve artistik tarzıyla kolayca seyircinin arzu nesnesine dönüşebilir.

aktör, bir duyguyu ya da duyguları dolayısıyla fikirleri simgeleştiren tiyatronun bir bileşenidir desek, seyirci bunu anlamakta güçlük çekecektir. nietzsche’ye göre antik yunan’da koroya eklenen oyuncularla katılım hazzının yerini seyircinin ben ve o duyumu almıştır çoktan. ben edilgen o etkin konumdadır. ben edilgen/çocuk/danışan, o örtülü bir şekilde göstererek öğreten etkin bir ebeveyn modelidir ve arzulanabilirdir de.

seyircinin bilmeden düştüğü yanılsamaya aktörün de düşmesi, sahnedeki kendini ve meslektaşlarını seyirci gibi bir arzu nesnesi olarak algılaması ve sahnedeki etkinliğinin bir soyutlama olduğunu unutması anlamına gelecektir. böylece oyuncu bir hikâye anlatmak, bir hikâyenin parçası olmak yerine belki daha çok belki daha az ama illa ki arzulanabilirlik meselesiyle ilgilenecektir. sahnedeki etkinliğini hikâyeye göre mi yoksa arzulanabilirliğe göre mi kuracaktır içinde bunu tartışıp duracaktır. ve başka aktörlerde de bunu arayacak ve sorgulayacaktır.

bu et olma durumu sadece aktörlerler için değil farklı mecralarda görünür olmayı başaran spikerler, haberciler, şarkıcılar, çalgıcılar, sporcular, psikiyatristler,  politikacılar, hatta hiçbir mesleki kategori içinde yer almayanlar için de geçerlidir. bir politikacının aldığı oyla görünümü arasında da bağlantılar olduğunu biliyoruz artık. bir aktör gibi görünürlüğü artan yazarların, şairlerin kitaplarının da çok sattığını biliyoruz.

konu tiyatro yapmak hele hele tiyatro sanatında atılım yapmak da değil gibi görünüyor artık. konu çok satmak, çok fazla beğeni toplamak, çok ama çok arzulanmak. durumu kurtarır, standart, ortalama bir şey ortaya koyup üzerine görünürlük ekleyelim kapalı gişe oynamaya başlayabiliriz. bunu tek kişilik oyun oynayan TV spikeri bile kolayca kavramış. açıkça diyor ki ben oyuncu değilim, oynayamıyorum ama salon doluyor ve ayakta alkışlanıyorum. doğrusu mahçup oluyorum.

Reklamlar

1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.

filistin’de, afganistan’da, ırak’ta, yemen’de, suriye’de savaş; dünyanın büyük şehirlerindeki bombalı saldırılar; bıçakla, tabancayla, AK47’yle saldırılar; cinayetler, tecavüzler, gasplar; barış, özgürlük, eşitlik ve haklar için verilen mücadeleler… gazete, televizyon, sosyal medyadan seyredip okuduklarımız… çoğumuza uzak olan bilgi akışları fakat bazılarımızı kedere boğan ve/ya umutlandıran haberler… dışında kalan herkesi bilginin nesnesinden uzaklaştıran, dışında bırakan haberler, yorumlar; acıyan, üzülen sanatsal duyarlıklar…

öyle mi? dışında mıyız? evet. evimizdeyiz, okulumuzdayız, işimizdeyiz; yollardayız, kahvehanelerdeyiz, parklarda deniz kıyılarındayız; ailemizleyiz, sevgilimizleyiz, dostumuzlayız, köpeğimizleyiz… evdeki, otobüsteki, kıyıdaki kavgalar? nasıl yani! fiziksel şiddetten söz etmiyoruz. buz gibi donuk bakışlar, içtenliksiz yemek yiyişler, sohbetten kaçınmalar; sempatik yaptırımlar, kıskançlık, haset, sahte samimiyet; en yakınlarımızın duygularını davranışlarını yönetme taktikleri, sevişirken savaşmalar, faydacı beraberlikler; birbirimizde, çocuklarımızda bıraktığımız kalıcı hasarlar…

bunlar işgallerin, savaşların, saldırganlığın, tecavüzlerin gündelik hayatımızdaki düşük yoğunluklu ve küçük ölçekli karşılıkları değil mi? bizler komşumuzdaki ya da dünyanın öbür ucundaki büyük savaşları kendi küçük hayatlarımızda az az tecrübe etmiyor muyuz? kişiler ‘başka kişiler’in verdiği duygusal hasarlarla şehirleri, ülkeleri ve bazen bu dünyayı terk etmiyor mu? yahut burda kalıp tüm hasarlı bireyler acı, keder dolu bir hayatı sürdürmüyor mu? hepimiz biraz yaralı, biraz ölü değil miyiz? her birimizin edimleri, ilişkileri az az o üzüldüğümüz ve/ya umutlandığımız haberlere benzemiyor mu?

ve her birimiz kendi maceralarımızı tüm o haberlerin dışında özel bir yerde konumlandırmıyor muyuz? maceralarımızı özel hatta çok çok özel kabul ettikçe. en çok kendi çektiğimiz acı önem kazanıyor haber nesneleri bizden daha da uzaklaşmıyor mu? kendi maceramızı kalın sınırlarla diğerlerinden ayırarak ve diğerlerini dışarıya hapsederek; kendi uygar iç dünyamızı korumak uğruna, barbar dış dünyaya karşı adı konmamış savaşlar, çatışmalar başlatmıyor muyuz? siperler, yüksek duvar inşa ederek bize yönelen akınlara karşı akınlar düzenlemiyor muyuz? savaşı, şiddeti yeniden ve yeniden üretmiyor muyuz?

her şey burada ve şu anda olup bitiyor. her şey göğüs kafesimizin içinde. derin kendiliğinde sürekli savaşlar kurgulayan kişiler olarak hayatı düzenlemeye, dünyaya barış ve özgürlük getirmeye çalışıyoruz. ne anlamlı. fakat ne imkansız. yalan söylüyoruz. yo! onların yalan olduğunu asla kabullenemeyiz. tuhaf ki bize inananlar bir hayli çok. şahsi müttefiklerimiz, yarattığımız koalisyonlar oldukça fazla. şükür! yalnız değiliz. yalan çoğaldıkça doğruya dönüşüyor. bir kişinin desteği bile yeterdi halbuki. kitleye katılan katılana.

bizler düzenin dil sürçmeleri olabilir miyiz? sanmıyoruz. o kadar iyiyiz, o kadar iyi artiküle ediyoruz ki kendimizi hepimiz. mümkün değil. bu yüzden daima birer yanlış anlaşılmayız. sürekli kalbimizi kırdılar kırıyorlar, bizi incittiler incitiyorlar. müttefik edindiğimiz, koalisyonlar kurduğumuz kadar terk ediliyor, terk ediyoruz. peki kendimizi terk ediyor muyuz? hiç böyle bir teşebbüsümüz oldu mu? anlamadım. o nasıl olacak?

“akvaryumu görmek için akvaryumda balık olmamak gerek” diyor malraux. “adayı görmek için adayı terk etmen gerekir diyorum, kendimizden kurtulamadığımız sürece kendimizi göremeyiz diyorum.” diyor saramago. ada’yı bulmak için yola çıkan gemi, adanın kendisi olabilir mi?

zordur kendinden kurtulmak. belki imkansız. buna karşılık hepimiz kendimizden kaçmaya, önümüze çıkan barbarlarla savaşmaya kurgulu değil miyiz? tabi ki iyi şeyler uğruna incitiyor, inciniyor, vuruyor, kırıyor gerimizde enkazlar, cesetler bırakıyoruz. bu halimiz düzenin bir strajedisi mi? psikanaliz bizi kendimizle mücadele etmeye mi yoksa her seansta biraz daha kendi maceramızın ne kadar çok özel ve her şeyden ayrı olduğuna mı ikna ediyor? kafalarımız çok karışık. kişisel yüceltimin, bir ırkın, bir ulusun, bir dinin, bir kavmin, bir topluluğun, bir ittifakın yüceltiminden farkı var mı? bilemiyoruz. kendi özel maceramıza sımısıkı tutunur ve maceramızın ayrıntılarına sığınırken neleri yitiriyoruz yahut neyi besliyor ve geliştiriyoruz? bunu hiç bilemiyoruz. yok yok! biz o iyilerden değiliz. biz…

selcukerdem__106_kolektifin fantezisi üzerine bir ‘fantezi’

ya da

“çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış nasıl doğabilir ki” nietzsche

prensesin  altın topu dipsiz bir kuyuya düşer, kaybolur.  ortaya bir kurbağa çıkar. kaybolan topunu bulup geri getirmesi karşılığnda prensesin sofrasında oturmak, yatağında yatmak istediğini söyler. prenses teklifi kabul eder. yüzlerce yıldır kulaktan kulağa dolaşan masalda, kurbağanın prensesle giriştiği pazarlık nedense kulakları rahatsız etmez. Buna karşılık kurbağanın pazarlığını kabul eden prensesin, altın topu ele geçirdikten sonra arkasını dönüp gidişi, sözünü tutmayışı herkesin içini burkar.

neden böyledir bu? bilincin alanına giren kolektif bir merakla sorgulayınca, zihin aşağı yukarı şöyle tercüme eder durumu: kurbağa, prensesin sevgisi, aşkı uğruna hayatını tehlikeye atmış, dipsiz kuyulara inmiş, nelere katlanmıştır oysa prenses sözünde durmamış, çirkin kurbağayı aşağılamıştır. bu masalın alımlayıcısı yani kolektif zihin de bir kurbağadır. din istismarcıları, ağalar, patronlar, siyasetçiler tarafından aynı şekilde vaadlerle kandırılmış; savaşlarda, fabrikalarda, madenlerde, mezbahalarda, tarlalarda hayatını harcamış; nihayetinde dipsiz kuyunun dibinde öylece bırakılmışlardır.

demek ki bir anlamda grimm masallarının dinleyicileri potansiyel krallar kraliçelerdir. şans, büyü, periler, cinler, tesadüfler yardımıyla içlerindeki kral kraliçe potansiyellerinin açığa çıkmasını umarlar. çünkü birbirlerine fısıldadıkları örtülü bilgi, kral ve kraliçelerin de aynı yollarla (belki biraz da kurnazlıkla) oraya yükseldiklerini söyler.  her dinleyici kendi hesabına kral-kraliçe olmayı düşler; tahttakinin yerine geçmeyi ümid eder. yaşadığı ekonomik dizgenin aşıladığı savaşma ve  kazanma yöntemlerini farkında değildir ya da olmak istemez; böylece o yıkıcı savaşma tarzı dikkatinden sıyrılacağı noktaya gelinceye dek asıl dikkat etmesi gereken şeyi olağanlaştırır.

masalın kurbağası da bu şekilde potansiyel bir prenstir. içindeki prensin ortaya çıkması için hayatını tehlikeye atar karşılığında kandırılır, aşağılanır. patronun libidosu nasıl hep açsa halkınki de aynı şekilde açtır; masal yetinmez, fanteziyi sürdürür. kurbağa gider prensesin kapısına dayanır. prenses ne kadar kurtulmak istese de (bu masalda birçok masalın tersine kral nedense adildir) babası sözünü tutma konusunda kızını asalete davet eder. bir prensese yakışan sözünü tutmaktır. kurbağa üç gün boyunca prensesin tabağından yer, yatağında yatar ve bir prense dönüşür. prens ile prenses evlenir. masal mutlu sonlanır.

peki prense dönüşerek amacına ulaşan kurbağa, neden sözünde durmayan, kahramanını sırf çirkin olduğu için aşağılayan bu prensesle evlenir? böyle bir kadını bir erkek niye, nasıl arzular? ayrıca bu ikisi nasıl evlenir mutlu olurlar? aralarında gerçekten ruhsal bir bağ oluşmuş mudur? masalın dinleyicileri bu kısımla da ilgilenmez. çevrelerine baktıklarında mutlulukla evliliğin nasıl bağdaşmadığını elbette görmektedirler. o zaman neden içlerinin yağı erimektedir? masalın simgeselliği  hangi gerçeği işaret eder? iç dünyanın mı yoksa dış dünyanın gerçekliğinin mi simgeleştirildiği bir masaldır bu? acaba ekonomik ve politik bir gerçekliğin simgeleştirilmesi olabilir mi sahiden?

kurbağa bir hizmet üretir karşılığını ister. müşteri önce kabul eder ama hizmeti aldıktan, ihtiyacını karşıladıktan sonra ödeme yapmayı reddeder. gerçekten iç dış her yanımızı burkar bu durum. bizi öfkelendirir. masalının ikinci bölümü bu öfkeyi yatıştırır. kurbağa emeğinin karşılığını almakta inat eder. uğraşır didinir ve emeğinin karşılığını alır. simgesel düzeni bu şekilde gerçekliğe tercüme ettiğimizde masalın hiçbir büyüsü kalmayacak, fantezi dünyamız yıkılacaktır elbette. elbette bu yorum tartışmaya açıktır ve masal bütünüyle bir psikanalist tarafından bilinçdışının manifestosu olarak okunabilir. ama bu da jung’un dediğince içedönük (çevreye kapalı, dış dünyadan kopuk) tipolojinin sezgiselliğini temel almak anlamına gelmez mi?

sanayileşmenin -yani küreselleşmenin ilk adımı olarak milliyetçiliğin yayıldığı- kapitalizm öncesi toplumlardan bu yana ulus baker’in deyişiyle burjuva öznesi tüketmeye koşullandırılmaya başlandı. burjuva öznesi tüketim için attığı her adımı simgesel bir düzen içinde yarattığı kültürel enformasyonla kurgusallaştırdı. böylece yeni antipatik ekonomi-politik yapı kendini anlamlı, hassas ve duygu dolu sundu. bilinçdışının simgesel düzeninde incelenebilecek kahramanın yolculuğu (artık burjuva öznesinin yolculuğu) bilincin yani maddi dünyanın simgesel düzeninde incelenince şunu görürüz: kahramanın maceraları üretime dönüklük amacından sadece kendine yararlı olma yani (kandırarak, istila ederek, yağmalayarak, intikamla) tüketme amacına yönelen bir kahramanın fantastik maceralarıdır. ve  bu egosantrik maceralar kapitalizmin her aşamasında daha kompleks yollarla gerçekleşir.

žižek’in çözümlemesindeki gibi bir burjuva öznesi olarak starbucks pahalı kahve fiyatını haklılaştırmak için bir hikâye kurguluyor. hikâyeye göre firma yoksullara yardım ediyor, yağmur ormanları’nın korunması için girişimlerde bulunuyor. bu insani çabalarını da kahve fiyatına yansıtıyor. dolayısıyla starbucks müşterileri hem kahve içmekte hem de firmanın iyicil çabalarına ortak olmaktadır. firma, çalışanlarını da demek ki iyi amaçlar uğruna sömürmektedir. starbucks’ı altın toplu prenses olarak düşünelim. kurbağa prens’in yani herhangi bir çalışanının ona ulaşma şansı artık daha zordur. zira starbucks masaldaki prenses gibi arkasını dönüp gitmiyor. dünyayı kurtarmak için çalışan bir kahraman olduğunu vurgulayan bir hikâye anlatıyor bize.  onunla aynı yatakta yatmayı düşlemek, kazancının yarısına sahip olmayı ummak yaptığı iyilikleri baltalamak anlamına gelebileceği için en doğrusu kurbağa olarak kalmaya rıza göstermektir.

rahmetli rockafeller’ın pR çalışmalarını, starbucks’ın bu hikâyesinin öncülü sayabiliriz.  rahmetli romantik, tuttuğu özel paralı katillerle çoluk çocuk ayrımı yapmadan maden işçilerini katletmiş sonra oturup mağluplarla kahvaltı etmiştir. övülesi bir diğerkâmlık. bu kahvaltının filmleri ve fotografları çekilmiş amerikan televizyonlarında gösterilmiş, bilboardlarında sergilenmiştir. hemen ardından halkın rahmetliye saygısıyla beraber borsadaki hisselerinin değişim değeri de artmıştır.

duygusal yıkımlarımızın, bilinçliliğimizi parçalayan duygu durumlarımızın ardında her zaman bilinçdışı nedenler yatmıyor. iradedışında kurulmuş, içine doğduğumuz dünyanın ekonomi-politiğinin özel yaşantımıza, mahremiyetimize sızan belirleyiciliği de var. yani bir rüyayı, rüyeti, düşü, yanılsamayı kişisel hayatımıza sokan, duygu durumumuzu belirleyen iradedışımızdaki ekonomi-politik, algımızı davranışlarımızı şekillendiriyor. bilinçdışımızı bilincimizle nasıl çözümlemeye çalışıyorsak, iradedışını da iradeyle çözümlemeye çalışmak gayet olanaklı görünüyor. “om padme mani hum” yani :)

hâlâ birçoğumuz kendimizi kurbağa prens olarak görüyoruz. çünkü hâlâ ve en alengirli hâliyle önümüze daima tüketmeye eğilimli burjuva öznelliği model olarak konuyor. hâlâ altın toplu prensesin politikası aynı: vaadediyor ve ihtiyacını karşıladıktan sonra vaadinden vazgeçiyor.  sorun belki de şu: prensesle böyle bir pazarlığa girmeli miyiz girmemeli miyiz? bu pazarlığa girdiğimiz an verili ekonomi-politiği kabullenmiş olmuyor muyuz? bıraksak patron madeni kendi çıkarsa, savaşa karar veren gitse kendi savaşında ölse, bizi kapana kıstırmak isteyen her kimse arzu yoksunluğuyla kendi otoerotizminde kendi kimyasında boğulsa nasıl olur acaba? Ya da belki daha iyimser bir bakışla, dipsiz kuyulara inme deneyimini sağladığı için prensese teşekkür edilebilir mi? Tabi bir daha aynı masalı yaşamaktan, aynı konumda karşılaşmaktan kaçınmak koşuluyla.

 

karikatür: selçuk erdem

 

kurdun kahkahası

30 Ağustos 2017

suda geyik olarak beliren suretlerine uzakta bir kayanın ardından ansızın çıkıveren geyiklere  uyurken yanaklarını ılıklaştıran geyik nefeslerine ve geyik taklidi yapan av köpeklerine gülümsüyordu şimdi  aradığını aramaktan ve aradığını taklid eden kötü oyunculara rastlayıp acı duymaktan kurtulmuştu  içinde zaten olan bir şeyi bunca zaman neden arayıp durduğuna bulup bulup nasıl kaybettiğine ve yedi kat örtülü yanılsamaların içine çekilişine neden bunca üzüldüğüne şaşıyordu  kendisi bir geyik değildi ya  içinde yaşayan bir geyiği duyuyordu  uzanıp ona dokunmak varken yanında bulmayı niye istemişti  içinde zaten olanı niye dışarılarda aramıştı  o arayış daima düş içinde sıkışıp kalmaya zorlamamış mıydı  bir tür körlüğe neden olmamış mıydı  böylece tüylerini kabartan esinti  burnunu gıdıklayan sedir kokusu ağzını tatlandıran şerbetli hava derenin şıpırtısı tabanlarını dürten çakıllar hissedilemez olmamış mıydı  uzaktaki çalıların arasından az önce başını uzatan geyik maskesi takmış av köpeğine de gülümsedi  gülümseyişteki anlamı kavrayan köpek başını çekti yitti gitti  ardından yine gülümsedi  belleğinde köpeğin başını uzatışı ve gülümseyişindeki manayı kavrayışı ve maskesini düşürüp ebleh bir yüzle yitip gidişi tekrar tekrar canlandı  yine gülümsedi  çevresindeki her şeyi taze bir bakışla duyabildiğini fark etti birden  gülümseyişi karnını titretti  ardından kahkahaya atmaya başladı yerlerde yuvarlanarak toza toprağa bulanarak güldü güldü güldü  bir zamanlar içine iyolmaz acılar salan ne varsa şimdi karnını hoplata hoplata güldürüyordu  durdu  bedeninde daha da tuhaf olan bir değişim hissetti  elleri ayakları vardı  teni insan teniydi  kraliçenin eski muhafızı nasıl olmuştu da önce bir geyik sonra bir kurda dönüşmüştü ve şimdi de  yattığı yerden doğruldu  üzerindeki tozu toprağı silkeledi  ardındaki kanlı yolu zorlukla seçebiliyordu

1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

lümpen entelijansiya

09 Temmuz 2017

sokaktaki lümpenlerden korkmam, entelijansiyanın lümpeninden korkarım. çünkü bunlar ihanetlerini, dönekliklerini, çıkarlarına uygun durumları son derece karmaşık denklemlerle akla yakın hâle getirirler.

sokaktaki lümpenin davranışları kestirilebilir ama bunların beraber göğüslemenizin gereken çetin şartlarda nasıl davranacağını kestirmek oldukça güçtür.

bir gün bir bakarsın ilelebet birliktelik içinde olacağın biri vardır ertesi gün bir bakarsın seni satmış, davayı satmış, ilişkiyi satmış; dün düşmanım dedikleriyle kolkola gezen bambaşka biri.

bunlarla tartışamazsın, konuşamazsın. birçok insanda, toplulukta bulunabilecek hatalarını seni köklü biçimde reddebilecekleri argümanlar olarak önüne yığıverirler.

saf  salak arkalarından bakarken içlerinde hiçbir tereddüt yaşamadan seni, davayı, ilişkiyi konfora satarlar.

nezaketlerine, sahte içtenliklerine, kelime dağarcıklarına, dili kullanma yeteneklerine, süslerine püslerine tav olmayın. cinsiyetleri fark etmez arketipleri mavi sakal.

bir bölgenin, şehrin, ülkenin insanlarının ilişkilerindeki çiğlikler, kendini ifade etmedeki kabalıklar, düşünmeyi -yani kendi içinde veya karşısındakiyle tartışmayı- reddeden abartılı duygusal performanslar ne denli fazlaysa o bölgenin, şehrin, ülkenin aktörleri/performans sanatçıları aynı çiğlik, kabalık, duygu patlamaları ve düşünce tembelliğiyle iş yapıyor. toplumun bireyleriyle sanatçıların performansları alkışlar, tezahüratlar eşliğinde sarmaşığın dalları gibi birbirlerine dolanarak yükseliyor, göğeriyor.

kurgu için de aynı geçerli. hatları keskin iyiler ve kötüler oluyor böyle yerlerde.  gündelik yaşantıda birbirimizi kurguladığımız gibi roman, hikâye ve filmlerimizde çeşitli tonlarda iyiler ve kötüler çiziyoruz. ne oluyor, nasıl oluyor, niye böyle bakıyoruz birbirimize, burdan bir çıkış mümkün mü konumuz değil asla. iyi olan -ki onunla özdeşleşiyoruz hemen- kurtulsun da şu kötü olandan, aman canım, nasıl kurtulursa kurtulsun. canavarlaştırmalar ve sonuçları çeşitli biçimlerde tezahür ediyor. gücün yetiyorsa bir hamlede sen canavarsın diyerek ya da entrikalarla yavaş yavaş altını oyarak, işkence çektirerek birbirimize eziyet eidyoruz.

eh! siyaset erbabı da aktörlüğe, senaryo yazarlığına pek hevesli zaten. gündelik hayat, sanat ve siyaset aynı duygusal patlamaların yatağında barışı, birarada olabilme becerisini, hoşgörüyü, tahammülü önüne katıp katman katman lav tabakalarıyla akıyor.  duygulardan ibaret varoluşumuzun en ballısı, en dokunaklısı mağduriyet. istisnasız herkes kendini mağdur hissediyor. herkes mağdur maskesi takıyor ve mağduriyetten bir odada yaşıyor.  bir diğerinin kötü, benim iyi olmamın yegâne koşulu mağduriyet. gençliğe yaklaşan çocuklara da bu sirayet ediyor. mağdur hissedişleri melankoli ve öfkeyi besliyor ve ömürlerinin sonuna kadar eşlik ediyor.

mağduriyetimi ne kadar sağlam kurarsam işlediğim küçük büyük suçlardan, yaptığım kabahatlerden, verdiğim zararlardan, yarattığım duygusal karmaşalardan muaf oluyorum. herkes ama herkes hatalarla, zaaflarla dolu, yanlış davranışlarla dolu. öyleyse mağdur olmak için malzeme hazır, bereketli; bana yönelen bir dolu nedenim var. şimdi kendime mağduriyetten bir şatomsu oda yapayım. beni sevsinler, bana aşık olsunlar, beni meşhur etsinler, bana iktidar versinler. hiç gecikmeden mağduriyetlerimi kullanarak aşkıma acı çektireyim, hayranlarımın benimle özdeşleşebileceği içinde mağdur görüneceğim iventler kurgulayayım, savaşlar çıkarayım, katliamlar yapayım.

mağduriyet siyaseti coğrafyamızda hükümetlere, iktidardakilere, mezheplere özgü bir şey değil. şu aralar egemen siyaseti pek yadırgıyor ve bunu çok çok eleştiriyoruz ya, mağduriyet siyaseti her ânımızda, her durumumuzda, her edimimizde, hepimizde mevcut. mağduriyetimizi  içki sofralarında, cigaralık tekkelerinde, kadın günlerinde, kahvehane sohbetlerinde, kumsallarda ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sürüyoruz. mağduriyetimizi sergileyen çiğ romanlar, hikâyeler yazıyor, filmler çekiyor, şarkılar besteliyoruz: her gün boynu bükük çocukları, kadınları, onların gözyaşları seyrediyor, dinliyoruz…

bir hakikat mi var ensemizde soluğunu hissettiğimiz? dönüp baksak göreceğiz. ne ki dönüp bakmaya cesaretimiz yok. istisnasız herkesin mağdur olduğu yerde herkes biraz zâlim değil mi?  mağduriyetten yapılmış odalarımızdan çıkıp, konforumuzu terk ettiğimizde gerçekten sevebiliyoruz değil mi? ama karşımızda benzer bir kıpırdanış, kıpırdanışlar olmaz yahut bu yeni durum ağır gelir, taşıyamazsak hızla konforumuza dönüyoruz. metafolar âleminde uyku için kuş tüyü yastık ne ise, sosyal dünyada mağduriyet o.

not: mağduriyet kurguları okumaktan, seyretmekten, yaşamaktan; birilerine sempati duyup birilerine düşmanlaşmaktan; her an bir mağdurla karşılaşıp ona yakın hissetmekten; yakınlık duyduğum kişinin ertesi gün karşımda bir zalim olarak belirmesinden bizar oldum. ben çıkıyorum, siz devam edin. bu anforanın anaforunda mağdur-zalimlerle çorba olmayacağım.

apartman cephelerindeki yüzeysel ya da derin çatlaklar, yamulmuş, her an çökebilecek gibi duran yahut çökmüş  binalar; pazarda ne güzel görünüp eve gelince parçalanıveren eşyalar; on binlerce lira verip alınan, kullanılmaya başlayınca karbüratöründen motoruna, debriyajından vites kutusuna kadar dökülen otomobiller… bunlar kiracıyı, alıcıyı pişman eder, kızdırır, çileden çıkarır zira aldatılmışlardır. mecburen şu daireyi kiraladığı için kaderine, bu işe yaramaz otomobilin orasını burasını öven  kayınçosuna, o eşyanın ışıltısına nasıl kanıp da aldığı için beş duyusuna  lânet eder. faka basmıştır, yanılsamaya kapılmıştır. bu ona nasıl yapılmıştır, o bu tezgaha nasıl düşmüştür. kişisine göre değişir, aradan bilmem ne kadar bir süre geçer yine aynı faka basılır, yine tongaya düşülür; yine öfke, yine hayıflanma. sanki halka halka rüyaya dalış ve uyanışlardan, yanılsamalar ve yanılsamalardan zorunlu kurtuluşlardan oluşan bir hayat sürülür  ve bu hayat ancak mezarda son bulur. yanılsamalarla yanılsamaların parçalanışları aslında çıplak gözle, yüzeysel bir eğitimle kolayca kavranabilir ama çoğunlukla kavramak da faydasızdır.

daha çetini daha cevizi vardır. binada çatlaklar artsa da, kışın çatlaklardan içeri kar dolsa da, duvarların içinden takur tukur yuvarlananan molozların bina çöktü çöküyor uyarıları gelse de ah der evin sahibi bu ne güzel bir ev.  yanılsamasından asla ayrılmak istemez. yok der, olamaz, hayır. benim gördüğüm, tanımladığım, tarif ettiğim gibidir, başka türlüsü mümkün olamaz. nasıl olsun canım, bak, dokun, tat, işit, kokla gördün mü bir hayal değil işte, gerçek.  yanılsaması ana rahmidir, yorgandır, kendini yanılsamanın pamuklarına sarmıştır; her şeyi, herkesi bu yanılsamanın filtresinden geçirerek yorumlar. ama bak burası çatlak, duvarlar içerden içerden çöküyor, dersin o evet görüyorum ve işitiyorum der ama zaten kusursuz olan ne var ki yahut da olsun der benim ya kusurlu olması sorun değil vb. duvara iki şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır, neşeyle gülümser. ne denebilir, susulur. çünkü ne söylense yorumdur, çekememezliktir belki hasettir, belki de kıskançlık.

yanılsamadan kurtulması için evin çökmesi yeterli değildir. ev çöker o gider evin bir benzerini arar bulur. çatlak, çökme tehlikesi içinde bir ev. aman ne güzeldir, ne tanıdıktır tam istediği gibi bir evdir. içine yerleşir, duvarlarına şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır. oh der bu eve vuruldum, sanki onunla doğmuş gibiyim. sanki yıllardır onu arıyordum. işte, bu hayatımın evi. bu yanılsama da bina çökünceye ve mecburen başka çatlak bir daireye taşınıncaya kadar sürecektir. onlarca kez yaşanacaktır bu. ve bir gün dank edecektir. çatlaksız ve çökme tehlikesi olmayan bir binaya, güvenlikli bir siteye taşınılmalıdır. diyelim buna imkan da doğmuştur, gidilir yeni eve yerleşilir. çatlaksız, duvarları tıkırtısız güvenli bir ev ne güzeldir. ama farkında olmadan ev değiştirmeye alışılmıştır. bir süre sonra evin duvarları üstüne üstüne gelmeye, sıkıştırmaya başlar. ev niye şimdiye kadar çökmemiştir. çünkü sağlamdır. yok böyle olmamalıdır. çünkü normali bu değildir. normali çökmez olduğuna inanılanın çökmesidir.

çatlak evine yahut ev değiştirmeye aşık olan ya bir kişi değil de bütün bir toplumsa. varsılından yoksuluna, mekteplisinden alaylısına, kadınından erkeğine, marjinalinden orta yolcusuna herkes böyleyse. kuşku duymak, araştırmak, tartışmak, muhabbet etmek, sevmek artık anı bile değilse, bellekten bütünüyle silinmişlerse, bunlar nasıl insanlardır burası nasıl bir yerdir. burası savaş ortamıdır belki. görünürde atılan toplar, kurşunlar yoktur. ama herkes kendi yanılsamasında mevzilenmiş, kendi yorumlarını sığınak yapmıştır. yanılsamlar derinleşmekte, sığınaklar konforlu hâle getirilmektedir günden güne. virginia woolf’un orlando’sundaki “bir yanılsama ne kadar büyük olursa gerçeğe çarpıp parçalanışı o kadar büyük olur” sav sözü burda çalışmamaktadır.

herkes tek tek yahut topluluklar halinde diğerlerini kendi yanılsaması içine çekmeye çalışır. herkes bir diğerini kendi yanılsaması içinde ezmek, yok etmek için mücadele eder. savaştır bu. ekmek için, su için değil kendi yanılsamasının muzafferiyeti için verilen bir savaş. yanılsamanın muzafferiyeti çünkü herkese tek tek ve toplu olarak bir tamlık, tamamlanmışlık, kozmos hissi aşılar ‘huzur’ verir. çünkü herkes ve her şey parçalanmıştır, eksiklidir, kaotiktir ve bu hakikatten ancak daha büyük, daha yepis yeni yanılsamalarla kurtulunabilir. yanılsamalar varsın parçalansın, ne gam, yenisi inşa edilir. canetti körleşme’de saçma ve grotesk bir dünya ve o dünyada yaşayan kişiler inşa etmiş. nasıl da hem tanıdık hem de yabancılar. civarında daha dolaşacağız.

der-kaukasische-kreidekreis-ambir çin oyunundan alınmış brecht’in kafkas tebeşir dairesi’nin ana izleği şöyledir: annesinin terk ettiği çocuğu evin hizmetçisi gruşa bağrına basıp binbir güçlükle yaşatır ve büyütür. epey bir zaman sonra biyolojik anne ortaya çıkar ve çocuğun kendisine ait olduğunu söyler. hizmetçiyle anne mahkemelik olurlar. ‘gezici’ yargıç azdak tebeşirle bir daire çizer ve çocuğu dairenin ortasına koyar, “çocuğu dairenin dışına kim çekerse sahibi o olur.” der. gruşa kıyamadığı için yapamaz fakat biyolojik anne çocuğu bir hışımla dairenin dışına çeker. ve azdak yargısını bildirir, “çocuğa kıyamayan gerçek annesidir.” der. bu ülkeye bakıp bakıp hep bu kıssayı düşünüyorum. ülkeyi ve ülkenin tüm varlıklarını gaddarca dairenin dışına çekenler kimler?