kurdun kahkahası

30 Ağustos 2017

suda geyik olarak beliren suretlerine uzakta bir kayanın ardından ansızın çıkıveren geyiklere  uyurken yanaklarını ılıklaştıran geyik nefeslerine ve geyik taklidi yapan av köpeklerine gülümsüyordu şimdi  aradığını aramaktan ve aradığını taklid eden kötü oyunculara rastlayıp acı duymaktan kurtulmuştu  içinde zaten olan bir şeyi bunca zaman neden arayıp durduğuna bulup bulup nasıl kaybettiğine ve yedi kat örtülü yanılsamaların içine çekilişine neden bunca üzüldüğüne şaşıyordu  kendisi bir geyik değildi ya  içinde yaşayan bir geyiği duyuyordu  uzanıp ona dokunmak varken yanında bulmayı niye istemişti  içinde zaten olanı niye dışarılarda aramıştı  o arayış daima düş içinde sıkışıp kalmaya zorlamamış mıydı  bir tür körlüğe neden olmamış mıydı  böylece tüylerini kabartan esinti  burnunu gıdıklayan sedir kokusu ağzını tatlandıran şerbetli hava derenin şıpırtısı tabanlarını dürten çakıllar hissedilemez olmamış mıydı  uzaktaki çalıların arasından az önce başını uzatan geyik maskesi takmış av köpeğine de gülümsedi  gülümseyişteki anlamı kavrayan köpek başını çekti yitti gitti  ardından yine gülümsedi  belleğinde köpeğin başını uzatışı ve gülümseyişindeki manayı kavrayışı ve maskesini düşürüp ebleh bir yüzle yitip gidişi tekrar tekrar canlandı  yine gülümsedi  çevresindeki her şeyi taze bir bakışla duyabildiğini fark etti birden  gülümseyişi karnını titretti  ardından kahkahaya atmaya başladı yerlerde yuvarlanarak toza toprağa bulanarak güldü güldü güldü  bir zamanlar içine iyolmaz acılar salan ne varsa şimdi karnını hoplata hoplata güldürüyordu  durdu  bedeninde daha da tuhaf olan bir değişim hissetti  elleri ayakları vardı  teni insan teniydi  kraliçenin eski muhafızı nasıl olmuştu da önce bir geyik sonra bir kurda dönüşmüştü ve şimdi de  yattığı yerden doğruldu  üzerindeki tozu toprağı silkeledi  ardındaki kanlı yolu zorlukla seçebiliyordu

Reklamlar

1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

lümpen entelijansiya

09 Temmuz 2017

sokaktaki lümpenlerden korkmam, entelijansiyanın lümpeninden korkarım. çünkü bunlar ihanetlerini, dönekliklerini, çıkarlarına uygun durumları son derece karmaşık denklemlerle akla yakın hâle getirirler.

sokaktaki lümpenin davranışları kestirilebilir ama bunların beraber göğüslemenizin gereken çetin şartlarda nasıl davranacağını kestirmek oldukça güçtür.

bir gün bir bakarsın ilelebet birliktelik içinde olacağın biri vardır ertesi gün bir bakarsın seni satmış, davayı satmış, ilişkiyi satmış; dün düşmanım dedikleriyle kolkola gezen bambaşka biri.

bunlarla tartışamazsın, konuşamazsın. birçok insanda, toplulukta bulunabilecek hatalarını seni köklü biçimde reddebilecekleri argümanlar olarak önüne yığıverirler.

saf  salak arkalarından bakarken içlerinde hiçbir tereddüt yaşamadan seni, davayı, ilişkiyi konfora satarlar.

nezaketlerine, sahte içtenliklerine, kelime dağarcıklarına, dili kullanma yeteneklerine, süslerine püslerine tav olmayın. cinsiyetleri fark etmez arketipleri mavi sakal.

bir bölgenin, şehrin, ülkenin insanlarının ilişkilerindeki çiğlikler, kendini ifade etmedeki kabalıklar, düşünmeyi -yani kendi içinde veya karşısındakiyle tartışmayı- reddeden abartılı duygusal performanslar ne denli fazlaysa o bölgenin, şehrin, ülkenin aktörleri/performans sanatçıları aynı çiğlik, kabalık, duygu patlamaları ve düşünce tembelliğiyle iş yapıyor. toplumun bireyleriyle sanatçıların performansları alkışlar, tezahüratlar eşliğinde sarmaşığın dalları gibi birbirlerine dolanarak yükseliyor, göğeriyor.

kurgu için de aynı geçerli. hatları keskin iyiler ve kötüler oluyor böyle yerlerde.  gündelik yaşantıda birbirimizi kurguladığımız gibi roman, hikâye ve filmlerimizde çeşitli tonlarda iyiler ve kötüler çiziyoruz. ne oluyor, nasıl oluyor, niye böyle bakıyoruz birbirimize, burdan bir çıkış mümkün mü konumuz değil asla. iyi olan -ki onunla özdeşleşiyoruz hemen- kurtulsun da şu kötü olandan, aman canım, nasıl kurtulursa kurtulsun. canavarlaştırmalar ve sonuçları çeşitli biçimlerde tezahür ediyor. gücün yetiyorsa bir hamlede sen canavarsın diyerek ya da entrikalarla yavaş yavaş altını oyarak, işkence çektirerek birbirimize eziyet eidyoruz.

eh! siyaset erbabı da aktörlüğe, senaryo yazarlığına pek hevesli zaten. gündelik hayat, sanat ve siyaset aynı duygusal patlamaların yatağında barışı, birarada olabilme becerisini, hoşgörüyü, tahammülü önüne katıp katman katman lav tabakalarıyla akıyor.  duygulardan ibaret varoluşumuzun en ballısı, en dokunaklısı mağduriyet. istisnasız herkes kendini mağdur hissediyor. herkes mağdur maskesi takıyor ve mağduriyetten bir odada yaşıyor.  bir diğerinin kötü, benim iyi olmamın yegâne koşulu mağduriyet. gençliğe yaklaşan çocuklara da bu sirayet ediyor. mağdur hissedişleri melankoli ve öfkeyi besliyor ve ömürlerinin sonuna kadar eşlik ediyor.

mağduriyetimi ne kadar sağlam kurarsam işlediğim küçük büyük suçlardan, yaptığım kabahatlerden, verdiğim zararlardan, yarattığım duygusal karmaşalardan muaf oluyorum. herkes ama herkes hatalarla, zaaflarla dolu, yanlış davranışlarla dolu. öyleyse mağdur olmak için malzeme hazır, bereketli; bana yönelen bir dolu nedenim var. şimdi kendime mağduriyetten bir şatomsu oda yapayım. beni sevsinler, bana aşık olsunlar, beni meşhur etsinler, bana iktidar versinler. hiç gecikmeden mağduriyetlerimi kullanarak aşkıma acı çektireyim, hayranlarımın benimle özdeşleşebileceği içinde mağdur görüneceğim iventler kurgulayayım, savaşlar çıkarayım, katliamlar yapayım.

mağduriyet siyaseti coğrafyamızda hükümetlere, iktidardakilere, mezheplere özgü bir şey değil. şu aralar egemen siyaseti pek yadırgıyor ve bunu çok çok eleştiriyoruz ya, mağduriyet siyaseti her ânımızda, her durumumuzda, her edimimizde, hepimizde mevcut. mağduriyetimizi  içki sofralarında, cigaralık tekkelerinde, kadın günlerinde, kahvehane sohbetlerinde, kumsallarda ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sürüyoruz. mağduriyetimizi sergileyen çiğ romanlar, hikâyeler yazıyor, filmler çekiyor, şarkılar besteliyoruz: her gün boynu bükük çocukları, kadınları, onların gözyaşları seyrediyor, dinliyoruz…

bir hakikat mi var ensemizde soluğunu hissettiğimiz? dönüp baksak göreceğiz. ne ki dönüp bakmaya cesaretimiz yok. istisnasız herkesin mağdur olduğu yerde herkes biraz zâlim değil mi?  mağduriyetten yapılmış odalarımızdan çıkıp, konforumuzu terk ettiğimizde gerçekten sevebiliyoruz değil mi? ama karşımızda benzer bir kıpırdanış, kıpırdanışlar olmaz yahut bu yeni durum ağır gelir, taşıyamazsak hızla konforumuza dönüyoruz. metafolar âleminde uyku için kuş tüyü yastık ne ise, sosyal dünyada mağduriyet o.

not: mağduriyet kurguları okumaktan, seyretmekten, yaşamaktan; birilerine sempati duyup birilerine düşmanlaşmaktan; her an bir mağdurla karşılaşıp ona yakın hissetmekten; yakınlık duyduğum kişinin ertesi gün karşımda bir zalim olarak belirmesinden bizar oldum. ben çıkıyorum, siz devam edin. bu anforanın anaforunda mağdur-zalimlerle çorba olmayacağım.

apartman cephelerindeki yüzeysel ya da derin çatlaklar, yamulmuş, her an çökebilecek gibi duran yahut çökmüş  binalar; pazarda ne güzel görünüp eve gelince parçalanıveren eşyalar; on binlerce lira verip alınan, kullanılmaya başlayınca karbüratöründen motoruna, debriyajından vites kutusuna kadar dökülen otomobiller… bunlar kiracıyı, alıcıyı pişman eder, kızdırır, çileden çıkarır zira aldatılmışlardır. mecburen şu daireyi kiraladığı için kaderine, bu işe yaramaz otomobilin orasını burasını öven  kayınçosuna, o eşyanın ışıltısına nasıl kanıp da aldığı için beş duyusuna  lânet eder. faka basmıştır, yanılsamaya kapılmıştır. bu ona nasıl yapılmıştır, o bu tezgaha nasıl düşmüştür. kişisine göre değişir, aradan bilmem ne kadar bir süre geçer yine aynı faka basılır, yine tongaya düşülür; yine öfke, yine hayıflanma. sanki halka halka rüyaya dalış ve uyanışlardan, yanılsamalar ve yanılsamalardan zorunlu kurtuluşlardan oluşan bir hayat sürülür  ve bu hayat ancak mezarda son bulur. yanılsamalarla yanılsamaların parçalanışları aslında çıplak gözle, yüzeysel bir eğitimle kolayca kavranabilir ama çoğunlukla kavramak da faydasızdır.

daha çetini daha cevizi vardır. binada çatlaklar artsa da, kışın çatlaklardan içeri kar dolsa da, duvarların içinden takur tukur yuvarlananan molozların bina çöktü çöküyor uyarıları gelse de ah der evin sahibi bu ne güzel bir ev.  yanılsamasından asla ayrılmak istemez. yok der, olamaz, hayır. benim gördüğüm, tanımladığım, tarif ettiğim gibidir, başka türlüsü mümkün olamaz. nasıl olsun canım, bak, dokun, tat, işit, kokla gördün mü bir hayal değil işte, gerçek.  yanılsaması ana rahmidir, yorgandır, kendini yanılsamanın pamuklarına sarmıştır; her şeyi, herkesi bu yanılsamanın filtresinden geçirerek yorumlar. ama bak burası çatlak, duvarlar içerden içerden çöküyor, dersin o evet görüyorum ve işitiyorum der ama zaten kusursuz olan ne var ki yahut da olsun der benim ya kusurlu olması sorun değil vb. duvara iki şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır, neşeyle gülümser. ne denebilir, susulur. çünkü ne söylense yorumdur, çekememezliktir belki hasettir, belki de kıskançlık.

yanılsamadan kurtulması için evin çökmesi yeterli değildir. ev çöker o gider evin bir benzerini arar bulur. çatlak, çökme tehlikesi içinde bir ev. aman ne güzeldir, ne tanıdıktır tam istediği gibi bir evdir. içine yerleşir, duvarlarına şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır. oh der bu eve vuruldum, sanki onunla doğmuş gibiyim. sanki yıllardır onu arıyordum. işte, bu hayatımın evi. bu yanılsama da bina çökünceye ve mecburen başka çatlak bir daireye taşınıncaya kadar sürecektir. onlarca kez yaşanacaktır bu. ve bir gün dank edecektir. çatlaksız ve çökme tehlikesi olmayan bir binaya, güvenlikli bir siteye taşınılmalıdır. diyelim buna imkan da doğmuştur, gidilir yeni eve yerleşilir. çatlaksız, duvarları tıkırtısız güvenli bir ev ne güzeldir. ama farkında olmadan ev değiştirmeye alışılmıştır. bir süre sonra evin duvarları üstüne üstüne gelmeye, sıkıştırmaya başlar. ev niye şimdiye kadar çökmemiştir. çünkü sağlamdır. yok böyle olmamalıdır. çünkü normali bu değildir. normali çökmez olduğuna inanılanın çökmesidir.

çatlak evine yahut ev değiştirmeye aşık olan ya bir kişi değil de bütün bir toplumsa. varsılından yoksuluna, mekteplisinden alaylısına, kadınından erkeğine, marjinalinden orta yolcusuna herkes böyleyse. kuşku duymak, araştırmak, tartışmak, muhabbet etmek, sevmek artık anı bile değilse, bellekten bütünüyle silinmişlerse, bunlar nasıl insanlardır burası nasıl bir yerdir. burası savaş ortamıdır belki. görünürde atılan toplar, kurşunlar yoktur. ama herkes kendi yanılsamasında mevzilenmiş, kendi yorumlarını sığınak yapmıştır. yanılsamlar derinleşmekte, sığınaklar konforlu hâle getirilmektedir günden güne. virginia woolf’un orlando’sundaki “bir yanılsama ne kadar büyük olursa gerçeğe çarpıp parçalanışı o kadar büyük olur” sav sözü burda çalışmamaktadır.

herkes tek tek yahut topluluklar halinde diğerlerini kendi yanılsaması içine çekmeye çalışır. herkes bir diğerini kendi yanılsaması içinde ezmek, yok etmek için mücadele eder. savaştır bu. ekmek için, su için değil kendi yanılsamasının muzafferiyeti için verilen bir savaş. yanılsamanın muzafferiyeti çünkü herkese tek tek ve toplu olarak bir tamlık, tamamlanmışlık, kozmos hissi aşılar ‘huzur’ verir. çünkü herkes ve her şey parçalanmıştır, eksiklidir, kaotiktir ve bu hakikatten ancak daha büyük, daha yepis yeni yanılsamalarla kurtulunabilir. yanılsamalar varsın parçalansın, ne gam, yenisi inşa edilir. canetti körleşme’de saçma ve grotesk bir dünya ve o dünyada yaşayan kişiler inşa etmiş. nasıl da hem tanıdık hem de yabancılar. civarında daha dolaşacağız.

der-kaukasische-kreidekreis-ambir çin oyunundan alınmış brecht’in kafkas tebeşir dairesi’nin ana izleği şöyledir: annesinin terk ettiği çocuğu evin hizmetçisi gruşa bağrına basıp binbir güçlükle yaşatır ve büyütür. epey bir zaman sonra biyolojik anne ortaya çıkar ve çocuğun kendisine ait olduğunu söyler. hizmetçiyle anne mahkemelik olurlar. ‘gezici’ yargıç azdak tebeşirle bir daire çizer ve çocuğu dairenin ortasına koyar, “çocuğu dairenin dışına kim çekerse sahibi o olur.” der. gruşa kıyamadığı için yapamaz fakat biyolojik anne çocuğu bir hışımla dairenin dışına çeker. ve azdak yargısını bildirir, “çocuğa kıyamayan gerçek annesidir.” der. bu ülkeye bakıp bakıp hep bu kıssayı düşünüyorum. ülkeyi ve ülkenin tüm varlıklarını gaddarca dairenin dışına çekenler kimler?

babalaşma

04 Mayıs 2017

herhangi bir haklı sebeple haksızlığa uğrayan birine “oh! olsun” dediğinizde faşizmle öpüşmüş olursunuz, faşizm öpücüksüz yaşayamaz

kolay düşmanlıklar, hasmanelikler kurgulayıp insancıl bir cepheyi bölmeyi; faşizmle cilveleşmeyi nasıl bu kadar kolay başarıyoruz

babaya mecburi saygının verildiği yanında da baba tasallutunun ikram edildiği haritadanız

akademi, okul, tiyatro, dernek, sendika, örgüt, siyasi parti gibi yerlerde her ‘doğal üst’ astına babalanıyor

burda hayatta kalmak için baba olmak, baba kalmak, babaya benzemek, babadan izler taşımak şart

çocuk, kadın, eşcinsel, koyu komünist, yeşil feminist, doktor, öğretmen, vekil, sanatçı… hepsi dahil

eşitlik, demokrasi, özgürlük sloganları atanlar, bu yüzden, sloganın içeriğini yaşamayı daima erteliyor

dostlarımıza sirayet etmiş, bura halkını eli böğründe bırakan, faşizmin kucağına atan her ne varsa üzerine konuşmak hepimize iyi gelecek

kadınlar roman yazamaz

27 Nisan 2017

tumblr_ojxsauHPBV1udqvszo1_540kadın istemeden bardağı sertçe masaya koydu ve neden yazamazşmışız, dedi

adam, binaları yapan, şehirler tasarlayan biziz; matematik, fizik, mekanikten çakan biziz çünkü kurgu bizim işimiz; kadınların roman yazması zor hatta imkansız bu yüzden dedi

kadın, bana kadın romancıları saydırma şimdi derken başını kaldırdı kızgın baktı adama

adam, erkeklerden rol çalarsan, erkek zihnini taklit edersen sen de roman yazabilirsin bitanem dedi kürdanını dişlerinin arasına keyifle saplayıp çıkararak

konuşulanlara misafir olan yan masadaki delikanlı, afedersiniz lafınızı bölüyorum ama beyefendinin haklı olduğunu söylemek zorundayım

kadın, bir sen eksiktin gibisinden baktı delikanlıya göz ucuyla, adam iyice bir kuruldu sandalyesine, garsona el edip bir türk kahvesi söyledi

delikanlı devam etti, evet erkekler  irili ufaklı bölmelerden oluşan ve herkesi içine hapseden şehirler, meydanlar, caddeler, sokaklar, evler, odalar inşa ettiler; bölmelere işlev, nitelik, isim ve numaralar verdiler ki neyin nerde, nasıl, ne biçimce olduğunu bilebilsinler, gerektiğinde aradıklarını adresinden gidip alabilsinler… erkek zihni böyledir, karışıklıktan, dağınıklıktan hoşlanmaz, her şeyi yerli yerinde ister, merkezde olmaya ve konforuna düşkündür… evet hanfendi o yüzden bütün bu saçma şehirleri yani bu koca toplama kamplarını erkekler inşa etti… yaygın anlamıyla kurgu, evet, erkeklerin işi

kadın şimdi sempatiyle baktı delikanlıya, sanki güçlükle ifade etmeye çalıştığı bir şeyi olanca açıklığıyla ortaya koyuvermişti… ayrıca bu delikanlı pek dişi görünmüyor muydu… bilinen erkek tipine pek benzemiyordu doğrusu

adamın gözleri parladı, öyleyse kadınların roman yazarken erkekleri taklit ettiklerini kabul etmek gerekir

delikanlı, neden buraya taklıp kaldığınızı anlamıyorum, heralde edebiyatla pek ilgilisiniz…

evet, dedi adam ben bir roman yazarıyım… yalnız ismimi söylemek istemem… tevazuyu elden bırakmak hoş olmaz

bir kahkaha attın kadın

delikanlı gülümsedi, madem öyle söylemeliyim ki iyi kadın yazarların romanları erkeklerin kurgularına benzemez… mesela ursula’yı dikkatle okuyunuz doğaçlama ve yolculuk tadı alacaksınız…   adeta avcı toplayıcı zamanlarımızdaki kadınların zihniyle yazar o; karşısına ne çıkacağını bilmeden; karşılaştığı her yeni şeye kendi de şaşırarak… onda spinoza’nın modusu olma bilinci vardır; kurgulamayan ama yol almaktan etkileşmekten de geri durmayan… o yüzden, evet, kadınlar erkeklerin anladığı anlamda roman yazamaz

sizin gibi güzel bir gençle karşılaştığım için hem huzur buldum hem de sizinle daha çok vakit geçirme arzusuyla doluyum şu an, tanışıklığımız burda kalmamalı dedi kadın

noluyoruz yahu diyerek masaya dirseklerini koyup, parmaklarını birleştirdi adam

kahveden önce kokusu geldi ancak kokuyu yalnız iki kişi duydu

bedenin dili

21 Nisan 2017

insan akıl ve beden olarak ikiye bölümüş ise beden aklın araçlarıyla anlaşılabilir mi mesela ‘dil’e tercüme edilebilir mi

bu soru bile bedene kurulmuş gizli bir tuzak mı acaba

bu soruyu yanıtlayacaksak tarif, tanım, mahiyet gibi yollara girmek yerine bir anlatıyla ilerlemek sanki daha isabetli olacak

birgün tolga, atilla ve ben yaklaşık iki bin metredeydik ve sırtlarımızda ellişer kiloluk yükler yağmurlarla iyice giriftleşmiş, rahatça yürünmesi oldukça zor görünen bir patikadan iniyorduk sağ tarafımızda uçurum sol tarafımızda sık ağaçlık vardı

atilla uçuruma bakarak, dikkatli olun dağcılık federasyonundan bir arkadaş dikkatsizlik etti ve bu uçurumdan aşağı yuvarlandı diyince yürümek daha da zorlaştı

napalım, her adımda ayaklarımızı nereye koyacağımıza fazla fazla dikkat ederek inmeye devam ettik

önümüzden kaptırmış giden atilla’ya baktım gözleri yukarlarda geziniyor adımlarına hiç mi hiç dikkat etmiyordu

bastığı yerin şekline göre tabanları şekilleniyor ayak bilekleri bükülüyor bacak kasları uzuyor kısalıyordu

tolga ve ben atilla’yı kıskanarak arkasından bağıra bağıra küfür ediyorduk o ise bundan ayrı bir haz duyarak yürümeye devam ediyordu

derken yanımızdan tırıs tırıs bir eşek geçti gitti atilla artı eşek iyice sinirlerim bozuldu

bir kazaya kurban gitmemek uğruna harcadığım dikkate yaşadığım gerilime isyan ettim dikkati tedbiri elden bırakıp ben de tırısa kalktım

uyarılarına aldırmadan atilla’yı geçtim baktım kafaya fazla takmayınca bayağı bir tatlı yürünüyor eli arttırdım koşmaya başladım dağın düzüne kadar koşarak indim

o zaman anlamıştım ve şimdi bir kez daha anlıyorum ki ‘dil’in diliyle beden öğrenemez

beden sadece yaparak öğrenir

bedenin dili devinim, hareket, eylemdir

sesi, kokuyu, dokunuşu, lezzeti içinde barındıran bir eylem olarak seyretmek ise -şu anda bu metni okuyanın yaptığı gibi hatta- bedenin durduğu yerden bir eylemi tecrübe edişidir

yine de nihai bilgi yani tecrübe bedenin etkin çabasıyladır

bedenin dili tercüme edilemez ancak tecrübe edilebilir

üç boyutlu çizgiler

16 Nisan 2017

WP_20170416_12_30_39_Pro

evin kahvaltı sonrası faaliyetleri sürüyor… çınar’la rüzgâr’ın ilham ettiği çizgiler üç boyutlu oluyor yavaştan…