ben güzelim

27 Mayıs 2018

ben güzelim diye düşünen birinin fotografı açıkça onun güzel olduğunu düşündüğünü gösteriyor.

ben güzelim derken ben herkesten daha özelim, ben fazlasıyla sevilmeye layığım, bana özen gösterin, benim çevremde pervane olun diyor biraz derinde.

sonra diyor ki, bana karşı dikkatli olmazsanız çok üzülürüm, küserim, çeker giderim; gider başka birine kendimi sevdiririm.

daha derinlerde şöyle diyor, o kadar benle doluyum ki bende size yer yok.

size verebileceğim tek şey beni izlemenin, gözetlemenin heyecanı.

bana ne kadar ulaşmaya çalışsanız da bir türlü ulaşamayacağınızı gösteriyorum size. fark edin acizliğinizi diye.

ben bakılmak, seyredilmek üzere yapıldım. bu benim yeryüzündeki asıl işim: ben güzelim, diyor.

Reklamlar

1

“Büyük kitlelerin yakınında bireyin düşünceleri değişime uğrar. Politikacı Si-yeh, karşısındaki dinleyicilerin sayısı yüksek olduğunda, onlara evde kararlaştırdığından çok başka şeyler söylediğini algılamıştı. Filozof Min’e göre bu bedensel bir oluşumdur. Bu konuda Min, konuşmacılarda konuşmazdan önce başlayan yürek çarpıntısına dikkati çekmiştir. Aynı şekilde mahkeme önüne çıkan davalı da çoğu kez kendini yargıçlarının düşüncelerinden özgür tutmak için belli bir çaba harcamak zorunda kalır. Bunu başaramadığı zaman, salt yargıçların sayısı çok olduğundan (çoğunluğu temsil eder gibi göründüklerinden), kendisi de onların arasına oturmuş olur. Genellikle tehlike, kaçıştan daha uzun sürer.”  me-ti’nin özdeyişleri, şeylerin akışı üzerine kitap, bertolt brecht, çev: ahmet cemal, günebakan yayınları

 

2

nöroblog araştırmacıları “bomboş durmak” üzerine bir söyleşi yapmış. önceleri EEG ve PET şimdi ise FMRI teknolojisi ile yapılan incelemelere göre bomboş durduğuğumuzda yani dışardan bir uyaran almadığımızda beynin bazı bölümleri diğer bölümlerden çok daha faalmiş. uyaran alınca da bu bölümler kapanıyormuş. bu bölümlere ise default network demişler.

nöroblogçular beyni ağırlıklı olarak bedenimizdeki hareketin örgütleyicisi olarak konumlandırıyorlar. default network ise hareketsiz kaldığımızda etkin oluyor yani beynimiz gündüz düşleri, geçmiş gelecek değerlendirmeleri vb. şimdiki zamanda ve burada bulunmayan şeyler üzerine etkinleşiyor.

kişi yalnız başına ve eylemsizken (yahut tek düze bir eylem içindeyken) daha kendine özgü düşüncelere dalıyor. çünkü default network etkin. kitleye yaklaştıkça default network etkinliği kayboluyor beyin baskın işlevine hareketi örgütlemeye dönüyor. dili de bu örgütlenişin parçası olarak görebiliriz belki.

 

3

Ddqy9H3UQAAyCA7 Ddq0dKRV0AAfA3n

jale özata dirlikyapan’ın paylaştığı proust alıntılarıyla (bu kitabı ilk fırsatta edinip okuyacağım)  sanki yılan kuyruğunu ısırıyor.

“sanatın açıklığa kavuşturduğu şey yalnız kendimizin değil, başkalarının da hayatıdır, çünkü tıpkı ressam için renk gibi, yazar için de üslup, teknik değil görüş meselesidir.  her birimizin dünyayı görüşündeki nitel farklılığın, doğrudan ve bilinçli yöntemlerle mümkün olamayacak şekilde ortaya konulmasıdır; sanat olmasa bu farklılıklar ebediyyen birer sır olarak kalırdı.”

4

brecht, nöroblog ve proust birbirini tamamlar gibi geldiler:

brecht’in “Büyük kitlelerin yakınında bireyin düşünceleri değişime uğrar.” önermesi nöroblog’un katkılarıyla “bedenin hareketinin tetiklendiği ve uyaranın arttığı yerde bireyin düşüncesi değişir.”  şeklinde yeniden düzenlenebilir.

ve dünyayı görüşümüzdeki nitel farklılık muhtemelen default mode network’te ortaya çıkıyor ve bir eser yaratabilmenin koşulu default network etkinliği.

üslup, teknik gibi ögeler ise bilnçli bir çabayla, çalışmayla elde edilebiliyor. ne ki üslup ve teknik sanat üretmemizi sağlayan asıl elemanlar değil.

5

başkalarının işlerini/eserlerini merak etme nedenimin, aslında dünyanın başkalarına nasıl göründüğünü merak etmem olduğunu söyleyip dururken yukardaki birincisi çok eski diğer ikisi sosyal medya rastlaşması olan metinler için evrene iyi duygular göndermeyi borç biliyorum :P

 

dört yıldır televizyon seyretmiyoruz evde. birkaç saat önce youtube’da, ünlü taklitlerini yapan birinin ardına düşerek tv’lerdeki eğlence programlarının kayıtlarını gezindim. milyonlarca kişinin eğlencesi bu programların ne kadar ayartıcı olduğunu (daha önce biliyordum ama şimdi ilk defa seyrediyormuş gibi) dehşetle gördüm.

programdakiler dünyanın en önemli şahısları olarak milyonlarca kişinin önünde acayip işler yapıyor izlenimi yaratıyorlar. milyonlarca kişi de kendilerini kimsenin (kalabalıkların) görmediği odalarında, salonlarında çekirdek çitleyerek, çay içerek vb. bunları seyrediyor. 

çekirdek çitleyen adamın duygusu üç aşağı beş yukarı şöyle, “beni kimse izlemez. ben kimim ki. ben malım lan. peki bunlar ne? bunlar bir şey ki buraya çıkmışlar canım. musluk tamircisinin orda ne işi var. ama komikler de lan. ben yapamam öyle. helal olsun. ama ben de espiri yapıyom, arkadaşlar gülüyo. tabi o şekil manitalar olmuyo ortamda.” bunu çeşitlendir sen.

insan gerçekliğini, varlığını kaybeder; kim olduğunu bilemez böyle programlara düzenli olarak maruz kalınca.

tamam bunlar eğlence programı. sonuçta birer kurgular. da seyreden nerden bilsin? televizyon/film okuma atölyelerine mi katılıyor milyonlar? her şey o kadar dolayımsız, o kadar et ve o kadar pornografik ki. herhalde bunca varlık sorunu epey bir buralardan besleniyordur. sahte bir dinin, sahte ve komik vaizlerine benziyor programdakiler.

“parayı götürüyolar ama. manitayı da götürüyolar. biz ağzımızı havaya açalım daha.” iç sesini duyar gibi oluyorum. cem yılmaz’ın deyişiyle o programdakiler süt banyosu yapıp kıçlarına buzlu badem sokmuyorlar. konu onlar değil. konu yayılan etki, fikir.

evinde oturuyor, dünyada bir yer kaplıyor, heyecanlanıyor, düşünüyor, üretiyor, çocuğunun saçlarını okuşuyor olmanın bir hiç anlamına geldiğini ima eden, yok, gözümüze gözümüze haykıran bir şey (mevcut haliyle) televizyon. komforme eden siyasi propagandadan arta kalan zamanlarda ne kadar boktan bir yaşamımız olduğunu, birer mal olduğumuzu hissetmemizi amaçlayan bir aygıt işte.

sosyal medya gene ehven; bir nefes alma alanı. iktidarı bunca rahatsız etme sebebi de bu herhalde. burda insanlar kendilerini bir şey sanabiliyorlar. fikirlerini savunabiliyorlar. birbirlerini güldürebiliyorlar. sıradan hayatları bir değer olarak görülebiliyor. bunlar kendilerini değerli veya var hissederlerse hayatlarını uğrumuza heba ve de feda nasıl ederler?

arzuladığımız, ihtiyaç duyduğumuz, imrendiğimiz, kıskandığımız, kızdığımız, korktuğumuz şey gerçekliğini yitiriyor. o şey hakkında aklımızdan geçen gerçek dışı yargılara, nitelemelere düşünme diyoruz bir de. zamanla gerçek belirmeye başladığında başka bir gerçek dışılığa başvuruyoruz: zaman kaybı yaşadığımızı, boşuna bir isteklilik içinde olduğumuzu, kendimizi boşuna küçümsediğimizi, hayatın kötü ve her şeyin yalan olduğunu, aslında gözümüzü bir karartabilsek cesur biri hatta bir kahraman olabileceğimizi düşünüyoruz. gerçeklikten koparak hissettiğimiz ‘yanlış şeyleri’ yine gerçeklikten koparak ‘onarmaya çalışıyoruz’. hep yaralı kalıyoruz.

yanılsama, gerçeklikle ilişki kurma yollarımızdan biri. mesele şu ki bunun farkında değiliz. mitoloji, masal, hikâye, şiir, cümle sanat dalı yanılsama üretiyor. fakat üretilen yanılsamaya inanalım diye değil; gerçekliğe yönelik bakış açıları geliştirebilelim diye. gerçek budur, şudur; en iyisini ben biliyorum iddiası taşımıyor sanat. sadece böyle de bakılabilir diyor. bizse bir bakış açısına bağlanmaya, onun müridi olmaya eğilimliyiz. çünkü böylesi kolay, risksiz ve böylece konforumuzu bozmadan haz alabilir; koşmadan ter atabiliriz.

gerçeği anlamak için üretilen kasıtlı yanılsamayla, gerçeklikten kaçmak için düşülen yanılsamayı birbirine karıştırmak kader değil, bilmeme; belki de bilmek istememe.

 

kayada bir martı ölüsüydü aşk
kumsalı yemiş bitirmişti deniz
her yerde aradınız cesedi yok
ne olmuştu biraz kırıktı sesiniz

bulmak aramak mıydı bilirdiniz
hayat çok fazlasıydı hayattan
gittiğiniz yoldan gitmeseydiniz
başlamazdınız her gün baştan

kuyruğunu her ısırışında yılan
çember yoktu, boştu geometri
olandan çok farklıydı anlaşılan
uçardı geceleri martı cesetleri

kendinizden kurdunuz her şeyi
gökyüzü gökdenizlerle doluydu
çöl etti diliniz değindiği her şeyi
martılar kanatlanmakla doluydu

 

IMG_2110

birkaç haftadır rüzgâr’la sevim ak kütüphanesi’ndeki çocuklar için düzenlenen etkinliklere katılıyoruz .  bazen bir çocuk kitabının yazarı kitabını anlatıyor ve üzerine çocuklarla sohbet ediyor, bazen bir kavramdan hareketle çocuklarla felsefe sohbeti yapılıyor, bazen çocuk kitapları resimleyen bir ressam çocuklarla resim atölyesi gerçekleştiriyor.

geçen cumartesi firuze engin, behiç ak’ın “rüzgârın üstündeki şehir” ile “uyurgezer fil” hikâyelerini çocuklara oynadı. engin, bir masanın üstüne bavulundan çıkardığı mutfak malzemeleriyle bir şehir imgesi oluşturdu. malzemeleri kullanarak çıkardığı gürültüyle şehrin, kazuyla şehre gelen sirkin seslerini ve anlaşılmaz bir dilde konuşan kahramanların konuşmalarını yansıladı. oyuna dahil olan sebzeler oyunun asıl kahramanlarıydı. sebzeler konuştu, hareket etti, uçtu, ip üstünde yürüdü. yer yer çocuklar oyuna katıldı oyunun parçası oldu. sıklıkla oyuna çocukların enerjik yorumları eşlik etti; beş duyularıyla oyunun/hikâyenin içindeydiler. mekanın mecbur kıldığı dikdörtgen bir oturma düzenini* saymazsak her şey dengedeydi.

engin, oynadığının, gösteri yaptığının altını çizecek -bizim klasik icracı oyuncularımıza ait- süslerden, ‘tonlamalardan’, vurgulardan, jestlerden, mimiklerden dikkatle ve seçerek kaçındı. ayı gösteren parmakla ay karışmadı. gösterilenden çok göstereni merkeze koymak oyuncularımızın ekseriyetle düştüğü tuzaktır ki engin, bu tuzağın uzağından bile geçmedi. süssüz, oldukça rahat, kendiliğinden eyleyişiyle yakın ve tanıdık;  şaşırtıcı gündelik dışı disipliniyle uzak ve yabancı -yani oyunculuğun poetikasına harfiyen uyan- gösterisini yaptı. çocuklar pek eğlendi. gösterideki fısfıstan püsküren su zerrelerine arka sırada erişemeyenler, gösteri biter bitmez öne gelip ıslanmayı başardılar.

velhasıl ben de beklemediğim, ummadığım bir yerde, üstelik ayakta olmama rağmen bir saat boyunca yorulmadan, sıkılmadan çok hoş bir gösterinin parçası oldum. firuze engin’e, sevim ak’a ve behiç ak’a teşekkürü borç bilirim.

*: dairesel bir düzen hem çocuklar hem yetişkinler için idealdir. çünkü dairesel düzende önde arkada olma sorunu en aza iner; seyredenlerin oyuna mesafesi daha adil bir noktaya çekilir. seyredenlerin de etkileşimi bu şekilde daha olanaklıdır ve çocuklar oynarken genellikle dairesel bir düzen tutturur. 

gölge Değil

25 Mart 2018

“aşk bir anlamanın konusu olamaz, o bir yanma halidir”

ismail güzelsoy’un “gölge” romanının gizli öznesi, gizli anlatıcısı, perdenin arkasındaki kahraman, ismail’in ardındaki ismail ve ismail’in ağzından ismail’i ve diğer bütün gölgeleri oynatan kişinin ismidir, Değil. romanın bir dönemecinde gölge ustası Değil, yarattığı güzellikleri (gölgeleri) bilmeyi değil onları izleyenlerin neler hissettiğini bilmeyi istediğini söyler. olaylar ismail’in başından geçmiştir, romanı ismail anlatır, Değil ise ismail’in anlattıklarını dinler ve hayal perdemize düşürür. yani asıl kahraman Değil değildir. ve dil oyunu gibi görünen bu ifade , “bir şeyin değilinin değili kendisidir.” önermesini fısıldar.

yakın zamanda okuma şerefine nail olduğum antonio altarriba’nın “ben katil” adlı çizgi romanı’nındaki katil de sanat üzerine verdiği konferanslardaki asıl amacının katılımcıların tepkilerini izlemek olduğunu söylüyordu. tepkiler benim kim, yaptığım işin ne nasıl olduğunu söylüyor. ürettiğimiz özel bir işin, bir fikrin, bir hissin meraklısının tepkisini merak ediyoruz. o tepkiler bir çeşit zımpara, eğe, keski vazifesi görüyor. ne ki işte, kendimizi şekillendirecek tepkilere ulaşmak için önce ortaya bir iş, bir gölge koymamız gerekiyor.

Değil, kör aşil’in hayalhanesindeki perdede aşil usta’nın anlattığı hikâyelere uygun gölgeler oynatıyor. onun gölge oyunları seyircileri büyülüyor; özellikle ismail’e sihir gibi geliyor. bir keresinde seyirciler yokken sırf ismail için perdeye bir kadın gölgesi düşürüyor ve ismail bu gölgeye gerçek bir kadınmış gibi âşık oluyor. öyle âşık oluyor ki bunu Değil’e söyleyemiyor. bu bölümü okuduğumda birden geriye gittim; bir gölge oynatıcısı olarak dostoyevski, suç ve ceza’nın gölgelerinden biri olarak raskolnikov’un kızkardeşi dunya hatıramdaki perdeye düşüverdi. ismail’in bedensiz yaşlarındaydım o zamanlar ve ben de dunya’ya âşık olmuştum. dostoyevski’nin dunya’yı ne kadar ayrıntılı tasvir ettiğini hatırlamıyorum; o bende hüzünlü bir güzellik olarak yer etmiş, rüyalarıma girmişti. dunya’ya kapılmadan önce kafamda belli belirsiz gezinen bir fikir kesinleşmişti: hüzünle gölgelenmeyen hiçbir güzellik gerçek bir güzellik değildi. kadın gölgesinin ismail’de yarattığı fikirleri, hisleri bu sayede tanıyabilmiş olmalıyım. Değil’in yarattığı gölgeye ismail gibi tepki vererek; Değil’in ve ismail’in his ortağı olarak onlara yaptıkları şeyin ne olduğunu gösteriyorum şu an.

şimdi burada, daha ileri gidip sadece romandakilerin değil hayattaki soyut-somut varlıkların tümünün birer gölge olduğunu söylemek isterim. gölgelere yüklediğimiz anlamları kendimize ve kendi dışımızdaki şeylere de yükleriz; hemen her şey gölgeler gibi bir şekle şemâle sahiptir, zamanla şekillenir zamanla solup giderler; her şey bir gölgede kaynayıp duran, dışarı çıkmayı bekleyen anlam (+) ve anlamsızlık (-) yüklü enerjiyle doludur; herşey birbirine birer gölge olarak görünür; başta insan olmak üzere birçok canlı kendi kendisinin gölge ustasıdır ve kendini başkasının bakışına göre şekillendirir, oynatır.

romandaki gölge ile jung’un gölge kavramı arasındaki ilişki esas mıdır bilemedim. bu romandaki gölge zeynep sayın’ın başkalarının bakışına sunulan imge kavramıyla çok daha fazla akraba sanki. hatta neredeyse “imge=gölge”. ancak çok istenirse akif karakterini jungcu anlamda ismail’in karanlık yanı yani gölgesi olarak okuyabiliriz ya da ismail’in kadın gölgesi tarafından çekilişini. ama roman temelde buna çalışmıyor bana kalırsa. gölge’nin içinde barındırdığı ama göstermeyerek bizi görmeye zorladığı şeye çalışıyor roman.

romanın dili çok akıcı ve yalın. dile gelişi son derece zor sorunlar durumlar, karakaterlerin devinimleri ve ilişkileri içinde çözünüyor. biz devinimi seyrederken, tıpkı su içerken içindeki mineralleri fark edemiyor buna karşılık mineralleri bedenimize suyla birlikte nasıl kabul ediyorsak romanı okurken de içinde seyrelip çözünmüş fikirleri de farkına varmadan zihnimize aynı şekilde kabul ediyoruz. yani bir edebi metinden almamız gereken haz neredeyse kusursuz ölçüde gerçekleşiyor. ta ki ismail’in gerçek konumunu öğrendiğimiz kısma dek.

burdan itibaren roman bozuluyor; kendini mantıksal olarak izah etmeye, okuru -bir okur olarak beni- “şu şu yüzden oldu”ya ikna etmeye başlıyor; gereksiz açıklamalar yığıyor önümüze. “gölge”ye olan hayranlığım bu kısımdan sonra cılızlaşıyor. o yüzden bu kısma kadarki haliyle romanı tüm yönleriyle büyük bir eser olarak gördüğümün altını özellikle çizmek isterim. o işlerden çok anlamam ama editöryel müdahalenin buralarda işe yaradığını sanıyorum. editör, “her şey ortaya çıkmış ve biz şu ana kadar olan her şeye inanmışken akla sonradan gelen sorulara cevap veriyormuşuz gibi oluyor buralar; bırakalım o sorular cevapsız kalsın; bunu yapmak eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi oluyor…” kabilinden bir şeyler söyleyebilirdi.

hepimiz kendini üreten birer gölge olarak devinimlerimize verilen tepkileri merak ediyor, kendimizi bu tepkilere bakarak yeniden yeniden şekillendiriyoruz. bu hal, en yoğun, en damıtık haliyle aşk bahsinde beliriyor. aşk dikkatli bakarsak, içinde yaşarsak bir kültür meyvesi değildir. sevgilinin her bakışında, her dokunuşunda, her seslenişinde bu yüzden bir cızz sesi var. bir gölgeyi hayal perdemize düşürürken, bir sevgili perdemizin çırağını tutuştururken stratejik olmak, tarımsal becerileri devreye sokmak bize marifet olarak belletildi; bu ise bir yanılsamaya yol açmaktan başka bir işe yaramaz. aşk daima bir gölgenin içinde kımıldar, kıvranır, kaynar. gölgesinden soyunan, gölgesine çalışmayan yani gölgesini yadsıyan ne varsa çıplak görünür, doğrudur, oysa asıl gölgedir çıplak olan; kara alevleriyle ve tüm çıplaklığıyla dışına dışına birikir.