1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

Reklamlar

lümpen entelijansiya

09 Temmuz 2017

sokaktaki lümpenlerden korkmam, entelijansiyanın lümpeninden korkarım. çünkü bunlar ihanetlerini, dönekliklerini, çıkarlarına uygun durumları son derece karmaşık denklemlerle akla yakın hâle getirirler.

sokaktaki lümpenin davranışları kestirilebilir ama bunların beraber göğüslemenizin gereken çetin şartlarda nasıl davranacağını kestirmek oldukça güçtür.

bir gün bir bakarsın ilelebet birliktelik içinde olacağın biri vardır ertesi gün bir bakarsın seni satmış, davayı satmış, ilişkiyi satmış; dün düşmanım dedikleriyle kolkola gezen bambaşka biri.

bunlarla tartışamazsın, konuşamazsın. birçok insanda, toplulukta bulunabilecek hatalarını seni köklü biçimde reddebilecekleri argümanlar olarak önüne yığıverirler.

saf  salak arkalarından bakarken içlerinde hiçbir tereddüt yaşamadan seni, davayı, ilişkiyi konfora satarlar.

nezaketlerine, sahte içtenliklerine, kelime dağarcıklarına, dili kullanma yeteneklerine, süslerine püslerine tav olmayın. cinsiyetleri fark etmez arketipleri mavi sakal.

apartman cephelerindeki yüzeysel ya da derin çatlaklar, yamulmuş, her an çökebilecek gibi duran yahut çökmüş  binalar; pazarda ne güzel görünüp eve gelince parçalanıveren eşyalar; on binlerce lira verip alınan, kullanılmaya başlayınca karbüratöründen motoruna, debriyajından vites kutusuna kadar dökülen otomobiller… bunlar kiracıyı, alıcıyı pişman eder, kızdırır, çileden çıkarır zira aldatılmışlardır. mecburen şu daireyi kiraladığı için kaderine, bu işe yaramaz otomobilin orasını burasını öven  kayınçosuna, o eşyanın ışıltısına nasıl kanıp da aldığı için beş duyusuna  lânet eder. faka basmıştır, yanılsamaya kapılmıştır. bu ona nasıl yapılmıştır, o bu tezgaha nasıl düşmüştür. kişisine göre değişir, aradan bilmem ne kadar bir süre geçer yine aynı faka basılır, yine tongaya düşülür; yine öfke, yine hayıflanma. sanki halka halka rüyaya dalış ve uyanışlardan, yanılsamalar ve yanılsamalardan zorunlu kurtuluşlardan oluşan bir hayat sürülür  ve bu hayat ancak mezarda son bulur. yanılsamalarla yanılsamaların parçalanışları aslında çıplak gözle, yüzeysel bir eğitimle kolayca kavranabilir ama çoğunlukla kavramak da faydasızdır.

daha çetini daha cevizi vardır. binada çatlaklar artsa da, kışın çatlaklardan içeri kar dolsa da, duvarların içinden takur tukur yuvarlananan molozların bina çöktü çöküyor uyarıları gelse de ah der evin sahibi bu ne güzel bir ev.  yanılsamasından asla ayrılmak istemez. yok der, olamaz, hayır. benim gördüğüm, tanımladığım, tarif ettiğim gibidir, başka türlüsü mümkün olamaz. nasıl olsun canım, bak, dokun, tat, işit, kokla gördün mü bir hayal değil işte, gerçek.  yanılsaması ana rahmidir, yorgandır, kendini yanılsamanın pamuklarına sarmıştır; her şeyi, herkesi bu yanılsamanın filtresinden geçirerek yorumlar. ama bak burası çatlak, duvarlar içerden içerden çöküyor, dersin o evet görüyorum ve işitiyorum der ama zaten kusursuz olan ne var ki yahut da olsun der benim ya kusurlu olması sorun değil vb. duvara iki şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır, neşeyle gülümser. ne denebilir, susulur. çünkü ne söylense yorumdur, çekememezliktir belki hasettir, belki de kıskançlık.

yanılsamadan kurtulması için evin çökmesi yeterli değildir. ev çöker o gider evin bir benzerini arar bulur. çatlak, çökme tehlikesi içinde bir ev. aman ne güzeldir, ne tanıdıktır tam istediği gibi bir evdir. içine yerleşir, duvarlarına şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır. oh der bu eve vuruldum, sanki onunla doğmuş gibiyim. sanki yıllardır onu arıyordum. işte, bu hayatımın evi. bu yanılsama da bina çökünceye ve mecburen başka çatlak bir daireye taşınıncaya kadar sürecektir. onlarca kez yaşanacaktır bu. ve bir gün dank edecektir. çatlaksız ve çökme tehlikesi olmayan bir binaya, güvenlikli bir siteye taşınılmalıdır. diyelim buna imkan da doğmuştur, gidilir yeni eve yerleşilir. çatlaksız, duvarları tıkırtısız güvenli bir ev ne güzeldir. ama farkında olmadan ev değiştirmeye alışılmıştır. bir süre sonra evin duvarları üstüne üstüne gelmeye, sıkıştırmaya başlar. ev niye şimdiye kadar çökmemiştir. çünkü sağlamdır. yok böyle olmamalıdır. çünkü normali bu değildir. normali çökmez olduğuna inanılanın çökmesidir.

çatlak evine yahut ev değiştirmeye aşık olan ya bir kişi değil de bütün bir toplumsa. varsılından yoksuluna, mekteplisinden alaylısına, kadınından erkeğine, marjinalinden orta yolcusuna herkes böyleyse. kuşku duymak, araştırmak, tartışmak, muhabbet etmek, sevmek artık anı bile değilse, bellekten bütünüyle silinmişlerse, bunlar nasıl insanlardır burası nasıl bir yerdir. burası savaş ortamıdır belki. görünürde atılan toplar, kurşunlar yoktur. ama herkes kendi yanılsamasında mevzilenmiş, kendi yorumlarını sığınak yapmıştır. yanılsamlar derinleşmekte, sığınaklar konforlu hâle getirilmektedir günden güne. virginia woolf’un orlando’sundaki “bir yanılsama ne kadar büyük olursa gerçeğe çarpıp parçalanışı o kadar büyük olur” sav sözü burda çalışmamaktadır.

herkes tek tek yahut topluluklar halinde diğerlerini kendi yanılsaması içine çekmeye çalışır. herkes bir diğerini kendi yanılsaması içinde ezmek, yok etmek için mücadele eder. savaştır bu. ekmek için, su için değil kendi yanılsamasının muzafferiyeti için verilen bir savaş. yanılsamanın muzafferiyeti çünkü herkese tek tek ve toplu olarak bir tamlık, tamamlanmışlık, kozmos hissi aşılar ‘huzur’ verir. çünkü herkes ve her şey parçalanmıştır, eksiklidir, kaotiktir ve bu hakikatten ancak daha büyük, daha yepis yeni yanılsamalarla kurtulunabilir. yanılsamalar varsın parçalansın, ne gam, yenisi inşa edilir. canetti körleşme’de saçma ve grotesk bir dünya ve o dünyada yaşayan kişiler inşa etmiş. nasıl da hem tanıdık hem de yabancılar. civarında daha dolaşacağız.

babalaşma

04 Mayıs 2017

herhangi bir haklı sebeple haksızlığa uğrayan birine “oh! olsun” dediğinizde faşizmle öpüşmüş olursunuz, faşizm öpücüksüz yaşayamaz

kolay düşmanlıklar, hasmanelikler kurgulayıp insancıl bir cepheyi bölmeyi; faşizmle cilveleşmeyi nasıl bu kadar kolay başarıyoruz

babaya mecburi saygının verildiği yanında da baba tasallutunun ikram edildiği haritadanız

akademi, okul, tiyatro, dernek, sendika, örgüt, siyasi parti gibi yerlerde her ‘doğal üst’ astına babalanıyor

burda hayatta kalmak için baba olmak, baba kalmak, babaya benzemek, babadan izler taşımak şart

çocuk, kadın, eşcinsel, koyu komünist, yeşil feminist, doktor, öğretmen, vekil, sanatçı… hepsi dahil

eşitlik, demokrasi, özgürlük sloganları atanlar, bu yüzden, sloganın içeriğini yaşamayı daima erteliyor

dostlarımıza sirayet etmiş, bura halkını eli böğründe bırakan, faşizmin kucağına atan her ne varsa üzerine konuşmak hepimize iyi gelecek

kadınlar roman yazamaz

27 Nisan 2017

tumblr_ojxsauHPBV1udqvszo1_540kadın istemeden bardağı sertçe masaya koydu ve neden yazamazşmışız, dedi

adam, binaları yapan, şehirler tasarlayan biziz; matematik, fizik, mekanikten çakan biziz çünkü kurgu bizim işimiz; kadınların roman yazması zor hatta imkansız bu yüzden dedi

kadın, bana kadın romancıları saydırma şimdi derken başını kaldırdı kızgın baktı adama

adam, erkeklerden rol çalarsan, erkek zihnini taklit edersen sen de roman yazabilirsin bitanem dedi kürdanını dişlerinin arasına keyifle saplayıp çıkararak

konuşulanlara misafir olan yan masadaki delikanlı, afedersiniz lafınızı bölüyorum ama beyefendinin haklı olduğunu söylemek zorundayım

kadın, bir sen eksiktin gibisinden baktı delikanlıya göz ucuyla, adam iyice bir kuruldu sandalyesine, garsona el edip bir türk kahvesi söyledi

delikanlı devam etti, evet erkekler  irili ufaklı bölmelerden oluşan ve herkesi içine hapseden şehirler, meydanlar, caddeler, sokaklar, evler, odalar inşa ettiler; bölmelere işlev, nitelik, isim ve numaralar verdiler ki neyin nerde, nasıl, ne biçimce olduğunu bilebilsinler, gerektiğinde aradıklarını adresinden gidip alabilsinler… erkek zihni böyledir, karışıklıktan, dağınıklıktan hoşlanmaz, her şeyi yerli yerinde ister, merkezde olmaya ve konforuna düşkündür… evet hanfendi o yüzden bütün bu saçma şehirleri yani bu koca toplama kamplarını erkekler inşa etti… yaygın anlamıyla kurgu, evet, erkeklerin işi

kadın şimdi sempatiyle baktı delikanlıya, sanki güçlükle ifade etmeye çalıştığı bir şeyi olanca açıklığıyla ortaya koyuvermişti… ayrıca bu delikanlı pek dişi görünmüyor muydu… bilinen erkek tipine pek benzemiyordu doğrusu

adamın gözleri parladı, öyleyse kadınların roman yazarken erkekleri taklit ettiklerini kabul etmek gerekir

delikanlı, neden buraya taklıp kaldığınızı anlamıyorum, heralde edebiyatla pek ilgilisiniz…

evet, dedi adam ben bir roman yazarıyım… yalnız ismimi söylemek istemem… tevazuyu elden bırakmak hoş olmaz

bir kahkaha attın kadın

delikanlı gülümsedi, madem öyle söylemeliyim ki iyi kadın yazarların romanları erkeklerin kurgularına benzemez… mesela ursula’yı dikkatle okuyunuz doğaçlama ve yolculuk tadı alacaksınız…   adeta avcı toplayıcı zamanlarımızdaki kadınların zihniyle yazar o; karşısına ne çıkacağını bilmeden; karşılaştığı her yeni şeye kendi de şaşırarak… onda spinoza’nın modusu olma bilinci vardır; kurgulamayan ama yol almaktan etkileşmekten de geri durmayan… o yüzden, evet, kadınlar erkeklerin anladığı anlamda roman yazamaz

sizin gibi güzel bir gençle karşılaştığım için hem huzur buldum hem de sizinle daha çok vakit geçirme arzusuyla doluyum şu an, tanışıklığımız burda kalmamalı dedi kadın

noluyoruz yahu diyerek masaya dirseklerini koyup, parmaklarını birleştirdi adam

kahveden önce kokusu geldi ancak kokuyu yalnız iki kişi duydu

bedenin dili

21 Nisan 2017

insan akıl ve beden olarak ikiye bölümüş ise beden aklın araçlarıyla anlaşılabilir mi mesela ‘dil’e tercüme edilebilir mi

bu soru bile bedene kurulmuş gizli bir tuzak mı acaba

bu soruyu yanıtlayacaksak tarif, tanım, mahiyet gibi yollara girmek yerine bir anlatıyla ilerlemek sanki daha isabetli olacak

birgün tolga, atilla ve ben yaklaşık iki bin metredeydik ve sırtlarımızda ellişer kiloluk yükler yağmurlarla iyice giriftleşmiş, rahatça yürünmesi oldukça zor görünen bir patikadan iniyorduk sağ tarafımızda uçurum sol tarafımızda sık ağaçlık vardı

atilla uçuruma bakarak, dikkatli olun dağcılık federasyonundan bir arkadaş dikkatsizlik etti ve bu uçurumdan aşağı yuvarlandı diyince yürümek daha da zorlaştı

napalım, her adımda ayaklarımızı nereye koyacağımıza fazla fazla dikkat ederek inmeye devam ettik

önümüzden kaptırmış giden atilla’ya baktım gözleri yukarlarda geziniyor adımlarına hiç mi hiç dikkat etmiyordu

bastığı yerin şekline göre tabanları şekilleniyor ayak bilekleri bükülüyor bacak kasları uzuyor kısalıyordu

tolga ve ben atilla’yı kıskanarak arkasından bağıra bağıra küfür ediyorduk o ise bundan ayrı bir haz duyarak yürümeye devam ediyordu

derken yanımızdan tırıs tırıs bir eşek geçti gitti atilla artı eşek iyice sinirlerim bozuldu

bir kazaya kurban gitmemek uğruna harcadığım dikkate yaşadığım gerilime isyan ettim dikkati tedbiri elden bırakıp ben de tırısa kalktım

uyarılarına aldırmadan atilla’yı geçtim baktım kafaya fazla takmayınca bayağı bir tatlı yürünüyor eli arttırdım koşmaya başladım dağın düzüne kadar koşarak indim

o zaman anlamıştım ve şimdi bir kez daha anlıyorum ki ‘dil’in diliyle beden öğrenemez

beden sadece yaparak öğrenir

bedenin dili devinim, hareket, eylemdir

sesi, kokuyu, dokunuşu, lezzeti içinde barındıran bir eylem olarak seyretmek ise -şu anda bu metni okuyanın yaptığı gibi hatta- bedenin durduğu yerden bir eylemi tecrübe edişidir

yine de nihai bilgi yani tecrübe bedenin etkin çabasıyladır

bedenin dili tercüme edilemez ancak tecrübe edilebilir

üç boyutlu çizgiler

16 Nisan 2017

WP_20170416_12_30_39_Pro

evin kahvaltı sonrası faaliyetleri sürüyor… çınar’la rüzgâr’ın ilham ettiği çizgiler üç boyutlu oluyor yavaştan…

şehirde taşra yaratmak

03 Nisan 2017

_DSC2962buranın asıl sahiplerinin üstü örtülerek kuruldu şehir ve hâlâ örtülüyor betonla, asfaltla

örtüler ne kadar sabit kalmak istiyorsa örtülenler o kadar hareketli

beton da asfalt da çatlıyor, çatlaklardan otlar, çiçekler, ağaçlar fışkırıyor; çatlaklarda böcekler, sürüngenler yaşıyor

taşra (eski türkçe: dışarı) şehrin (farsça: şah, şahr, krallık, ülke, dünya) içinde, altında, derinlerinde yaşamaya devam ediyor

hiçbirimiz ezelden beri şehirli değiliz ve/ya şehir ezelden beri yok; hepimiz taşradan/dışarıdan geldik

şehrin örtüsü altında kalanlar gibi, taşradan/dışarıdan buraya bir şeyler getirdik ve getirdiklerimizi bir örtünün altına sakladık

bilinç kavramının metaforu şehre, bilinçdışınınki de taşraya oturuyor

içimizde krallıklardan önce yaşayan ve şehre gelince örtülmüş, bastırılmış olan ne varsa bulduğu çatlaktan dışarı fışkırıyor

çatlaklardan fışkıran her şey ya gözlerimizi kamaştırıyor yahut içimize korku salıyor; belli ki şehre/krallığa/bilince ait değiller

kendilerine özgü, yabansı, barbar, öteki, öngörülemez, denetlenemez, çirkin ve eğer  -tanrı korusun- güzel iseler ahlaksızlar

ilk krallıklardan/şehirlerden bu yana taşrayı seven, koruyan; taşrayı surların içinde büyütenler var

onlar, ilerlemeyi şehirlerde daha çok taşra yaratmak; başka bir deyişle ‘kralsız krallıklar’ı çoğaltmak olarak anlıyorlar

tumblr_mo93k2cokI1qm1nj3o1_500yetmişlerin sonlarıydı, gastede çıkan bir haber fotografının kadrajına tesadüfen arkadaşımın babası girmiş, haberi kesip çerçeveletip salon duvarına asmışlardı. küpürü ben görmeden onlar göstermişti. arkadaşımın meşhur bir babası vardı. öte yandan cam çerçeve içindeki gaste küpürünü bana gösterirken oldukça mütevazıydılar; gasteye çıkmayı o kadar da abartacak değildiler. aman canım ne önemi vardı, alt tarafı meşhur olmuşlardı işte. zaten babasının yüzü zor seçiliyordu; uzaktan çekilmişti ve görüntü hafif bulanıktı.

ortanca birader karagümrük spor’un paf takımına kabul edilmişti ve spor sayfasında takımla birlikte çekilen bir fotografı yayınlanmıştı. elinde gastenin spor sayfası, mahalleyi yedi kere turlamıştı. hemen peşinden ilk on birde sahaya çıkarılmadığından hır çıkarmış, disiplinsizlik sebebiyle takımdan atılmıştı. aradan kırk yıl geçti, o fotografı hâlâ saklıyor. girdiği her işten kovulsa da, her dostunu, akrabasını çok geçmeden naçiz benliğinin yegâne düşmanı ilan etse de bir şekilde yeni ahbaplıklara yaşamayı becerdi, beceriyor. meşhur bir insan olmanın verdiği ehemmiyetli adam halleriyle ölümü bekliyor şu sıralar.

çehov’un bir hikâyesi vardır: oğlan gece yarısı gürültüyle eve girer, uyuyan kardeşlerini, ana babasını çığlık çığlığa uyandırır. meşhur olmuştur! tüm rusya onu tanımaktadır. ev halkı merakla başına toplaşır. elinde salladığı gazeteye bakarlar. meğer ki oğlan bir at arabası kazasına karışmıştır. haberde hem görüntüsü hem de ismi vardır. ev halkı böylesi bir meşhurluğu yadırgasınlar mı hoş mu karşılasınlar bilemez. hikâye meşhur oğlanın sevinçli çığlıklarıyla son bulur.

 *          *             *

başkalarının gözlerindeki yansımamız var olduğumuzun göstergesidir. kendimizi başkalarında tanırız. bazen bitkilerin, bazen hayvanların, bazen göğün, yerin, denizin, ırmağın gözündeki yansımamızdan. fakat daha çok türdeşlerimizin, en çok da yakın çevremizin gözündeki yanısmamızdan. yakın çevremizin gözleri hakkımızdaki ayrıntılara sahiptir, cevaptan çok soru ve merakla doludur. uzaktakiler ise bizi sadece bilir ve ancak belli kalıplar içinde bilebilir.

uzak çevrelerce bilinmek, görülmek genellikle kalıplar, kategoriler içinde görülmek demektir. öyleyse meşhur olma isteği içinde bilerek/bilmeyerek belli bir kalıp içinde algılanmak isteme hatta kalıba girme isteği mi saklıdır? acaba meşhur olmaya çalışmak bir gizlenme, örtünme çalışması mıdır? bu çalışma ahlaki zaafların, işlenen suçların, zayıf yanların yok edilmesi yahut yok sayılması için midir? meşhur olmak karşılığında hem itibar  hem de nakit kazanmak için midir?..

yakın çevremizin gözlerindeki yansımamız heyecan veren, başarılı sanat filmlerine benzer; bizi harekete geçirir; kazmaya, derinlere inmeye, çözümlemeye, keşfetmeye teşvik eder. uzak, çok uzak çevrelerin gözündeki yansımamız ise avantür filmlere benzer; bizi havaya sokar, kendimizi çok mühim biri zannetmemize neden olur. hatta bizi bir parça tanrılaştırır; tapılacak yanlarımız olduğu düşüncesine sevkeder.

meşhur “to be or not to be”nin bir vesiyonu daha var demek ki meşhur olmaya çalışmak  ya da olmaya çalışmak.

bir de havucun toprağın derinlerine uzanan kısmı en lezzetli yeridir, görünen kısmı ise zaten yenmez.

pazar sabahı bakiyesi

26 Mart 2017

17506387_10154844417858880_1404248751_n

rüzgâr

17506455_10154844417963880_416545495_n

çınar

17474966_10154844417673880_1766162230_n

derya17506072_1244857375563859_1071250840_n

cüneyt