ben güzelim

27 Mayıs 2018

ben güzelim diye düşünen birinin fotografı açıkça onun güzel olduğunu düşündüğünü gösteriyor.

ben güzelim derken ben herkesten daha özelim, ben fazlasıyla sevilmeye layığım, bana özen gösterin, benim çevremde pervane olun diyor biraz derinde.

sonra diyor ki, bana karşı dikkatli olmazsanız çok üzülürüm, küserim, çeker giderim; gider başka birine kendimi sevdiririm.

daha derinlerde şöyle diyor, o kadar benle doluyum ki bende size yer yok.

size verebileceğim tek şey beni izlemenin, gözetlemenin heyecanı.

bana ne kadar ulaşmaya çalışsanız da bir türlü ulaşamayacağınızı gösteriyorum size. fark edin acizliğinizi diye.

ben bakılmak, seyredilmek üzere yapıldım. bu benim yeryüzündeki asıl işim: ben güzelim, diyor.

Reklamlar

1

“Büyük kitlelerin yakınında bireyin düşünceleri değişime uğrar. Politikacı Si-yeh, karşısındaki dinleyicilerin sayısı yüksek olduğunda, onlara evde kararlaştırdığından çok başka şeyler söylediğini algılamıştı. Filozof Min’e göre bu bedensel bir oluşumdur. Bu konuda Min, konuşmacılarda konuşmazdan önce başlayan yürek çarpıntısına dikkati çekmiştir. Aynı şekilde mahkeme önüne çıkan davalı da çoğu kez kendini yargıçlarının düşüncelerinden özgür tutmak için belli bir çaba harcamak zorunda kalır. Bunu başaramadığı zaman, salt yargıçların sayısı çok olduğundan (çoğunluğu temsil eder gibi göründüklerinden), kendisi de onların arasına oturmuş olur. Genellikle tehlike, kaçıştan daha uzun sürer.”  me-ti’nin özdeyişleri, şeylerin akışı üzerine kitap, bertolt brecht, çev: ahmet cemal, günebakan yayınları

 

2

nöroblog araştırmacıları “bomboş durmak” üzerine bir söyleşi yapmış. önceleri EEG ve PET şimdi ise FMRI teknolojisi ile yapılan incelemelere göre bomboş durduğuğumuzda yani dışardan bir uyaran almadığımızda beynin bazı bölümleri diğer bölümlerden çok daha faalmiş. uyaran alınca da bu bölümler kapanıyormuş. bu bölümlere ise default network demişler.

nöroblogçular beyni ağırlıklı olarak bedenimizdeki hareketin örgütleyicisi olarak konumlandırıyorlar. default network ise hareketsiz kaldığımızda etkin oluyor yani beynimiz gündüz düşleri, geçmiş gelecek değerlendirmeleri vb. şimdiki zamanda ve burada bulunmayan şeyler üzerine etkinleşiyor.

kişi yalnız başına ve eylemsizken (yahut tek düze bir eylem içindeyken) daha kendine özgü düşüncelere dalıyor. çünkü default network etkin. kitleye yaklaştıkça default network etkinliği kayboluyor beyin baskın işlevine hareketi örgütlemeye dönüyor. dili de bu örgütlenişin parçası olarak görebiliriz belki.

 

3

Ddqy9H3UQAAyCA7 Ddq0dKRV0AAfA3n

jale özata dirlikyapan’ın paylaştığı proust alıntılarıyla (bu kitabı ilk fırsatta edinip okuyacağım)  sanki yılan kuyruğunu ısırıyor.

“sanatın açıklığa kavuşturduğu şey yalnız kendimizin değil, başkalarının da hayatıdır, çünkü tıpkı ressam için renk gibi, yazar için de üslup, teknik değil görüş meselesidir.  her birimizin dünyayı görüşündeki nitel farklılığın, doğrudan ve bilinçli yöntemlerle mümkün olamayacak şekilde ortaya konulmasıdır; sanat olmasa bu farklılıklar ebediyyen birer sır olarak kalırdı.”

4

brecht, nöroblog ve proust birbirini tamamlar gibi geldiler:

brecht’in “Büyük kitlelerin yakınında bireyin düşünceleri değişime uğrar.” önermesi nöroblog’un katkılarıyla “bedenin hareketinin tetiklendiği ve uyaranın arttığı yerde bireyin düşüncesi değişir.”  şeklinde yeniden düzenlenebilir.

ve dünyayı görüşümüzdeki nitel farklılık muhtemelen default mode network’te ortaya çıkıyor ve bir eser yaratabilmenin koşulu default network etkinliği.

üslup, teknik gibi ögeler ise bilnçli bir çabayla, çalışmayla elde edilebiliyor. ne ki üslup ve teknik sanat üretmemizi sağlayan asıl elemanlar değil.

5

başkalarının işlerini/eserlerini merak etme nedenimin, aslında dünyanın başkalarına nasıl göründüğünü merak etmem olduğunu söyleyip dururken yukardaki birincisi çok eski diğer ikisi sosyal medya rastlaşması olan metinler için evrene iyi duygular göndermeyi borç biliyorum :P

 

IMG_2110

birkaç haftadır rüzgâr’la sevim ak kütüphanesi’ndeki çocuklar için düzenlenen etkinliklere katılıyoruz .  bazen bir çocuk kitabının yazarı kitabını anlatıyor ve üzerine çocuklarla sohbet ediyor, bazen bir kavramdan hareketle çocuklarla felsefe sohbeti yapılıyor, bazen çocuk kitapları resimleyen bir ressam çocuklarla resim atölyesi gerçekleştiriyor.

geçen cumartesi firuze engin, behiç ak’ın “rüzgârın üstündeki şehir” ile “uyurgezer fil” hikâyelerini çocuklara oynadı. engin, bir masanın üstüne bavulundan çıkardığı mutfak malzemeleriyle bir şehir imgesi oluşturdu. malzemeleri kullanarak çıkardığı gürültüyle şehrin, kazuyla şehre gelen sirkin seslerini ve anlaşılmaz bir dilde konuşan kahramanların konuşmalarını yansıladı. oyuna dahil olan sebzeler oyunun asıl kahramanlarıydı. sebzeler konuştu, hareket etti, uçtu, ip üstünde yürüdü. yer yer çocuklar oyuna katıldı oyunun parçası oldu. sıklıkla oyuna çocukların enerjik yorumları eşlik etti; beş duyularıyla oyunun/hikâyenin içindeydiler. mekanın mecbur kıldığı dikdörtgen bir oturma düzenini* saymazsak her şey dengedeydi.

engin, oynadığının, gösteri yaptığının altını çizecek -bizim klasik icracı oyuncularımıza ait- süslerden, ‘tonlamalardan’, vurgulardan, jestlerden, mimiklerden dikkatle ve seçerek kaçındı. ayı gösteren parmakla ay karışmadı. gösterilenden çok göstereni merkeze koymak oyuncularımızın ekseriyetle düştüğü tuzaktır ki engin, bu tuzağın uzağından bile geçmedi. süssüz, oldukça rahat, kendiliğinden eyleyişiyle yakın ve tanıdık;  şaşırtıcı gündelik dışı disipliniyle uzak ve yabancı -yani oyunculuğun poetikasına harfiyen uyan- gösterisini yaptı. çocuklar pek eğlendi. gösterideki fısfıstan püsküren su zerrelerine arka sırada erişemeyenler, gösteri biter bitmez öne gelip ıslanmayı başardılar.

velhasıl ben de beklemediğim, ummadığım bir yerde, üstelik ayakta olmama rağmen bir saat boyunca yorulmadan, sıkılmadan çok hoş bir gösterinin parçası oldum. firuze engin’e, sevim ak’a ve behiç ak’a teşekkürü borç bilirim.

*: dairesel bir düzen hem çocuklar hem yetişkinler için idealdir. çünkü dairesel düzende önde arkada olma sorunu en aza iner; seyredenlerin oyuna mesafesi daha adil bir noktaya çekilir. seyredenlerin de etkileşimi bu şekilde daha olanaklıdır ve çocuklar oynarken genellikle dairesel bir düzen tutturur. 

gölge Değil

25 Mart 2018

“aşk bir anlamanın konusu olamaz, o bir yanma halidir”

ismail güzelsoy’un “gölge” romanının gizli öznesi, gizli anlatıcısı, perdenin arkasındaki kahraman, ismail’in ardındaki ismail ve ismail’in ağzından ismail’i ve diğer bütün gölgeleri oynatan kişinin ismidir, Değil. romanın bir dönemecinde gölge ustası Değil, yarattığı güzellikleri (gölgeleri) bilmeyi değil onları izleyenlerin neler hissettiğini bilmeyi istediğini söyler. olaylar ismail’in başından geçmiştir, romanı ismail anlatır, Değil ise ismail’in anlattıklarını dinler ve hayal perdemize düşürür. yani asıl kahraman Değil değildir. ve dil oyunu gibi görünen bu ifade , “bir şeyin değilinin değili kendisidir.” önermesini fısıldar.

yakın zamanda okuma şerefine nail olduğum antonio altarriba’nın “ben katil” adlı çizgi romanı’nındaki katil de sanat üzerine verdiği konferanslardaki asıl amacının katılımcıların tepkilerini izlemek olduğunu söylüyordu. tepkiler benim kim, yaptığım işin ne nasıl olduğunu söylüyor. ürettiğimiz özel bir işin, bir fikrin, bir hissin meraklısının tepkisini merak ediyoruz. o tepkiler bir çeşit zımpara, eğe, keski vazifesi görüyor. ne ki işte, kendimizi şekillendirecek tepkilere ulaşmak için önce ortaya bir iş, bir gölge koymamız gerekiyor.

Değil, kör aşil’in hayalhanesindeki perdede aşil usta’nın anlattığı hikâyelere uygun gölgeler oynatıyor. onun gölge oyunları seyircileri büyülüyor; özellikle ismail’e sihir gibi geliyor. bir keresinde seyirciler yokken sırf ismail için perdeye bir kadın gölgesi düşürüyor ve ismail bu gölgeye gerçek bir kadınmış gibi âşık oluyor. öyle âşık oluyor ki bunu Değil’e söyleyemiyor. bu bölümü okuduğumda birden geriye gittim; bir gölge oynatıcısı olarak dostoyevski, suç ve ceza’nın gölgelerinden biri olarak raskolnikov’un kızkardeşi dunya hatıramdaki perdeye düşüverdi. ismail’in bedensiz yaşlarındaydım o zamanlar ve ben de dunya’ya âşık olmuştum. dostoyevski’nin dunya’yı ne kadar ayrıntılı tasvir ettiğini hatırlamıyorum; o bende hüzünlü bir güzellik olarak yer etmiş, rüyalarıma girmişti. dunya’ya kapılmadan önce kafamda belli belirsiz gezinen bir fikir kesinleşmişti: hüzünle gölgelenmeyen hiçbir güzellik gerçek bir güzellik değildi. kadın gölgesinin ismail’de yarattığı fikirleri, hisleri bu sayede tanıyabilmiş olmalıyım. Değil’in yarattığı gölgeye ismail gibi tepki vererek; Değil’in ve ismail’in his ortağı olarak onlara yaptıkları şeyin ne olduğunu gösteriyorum şu an.

şimdi burada, daha ileri gidip sadece romandakilerin değil hayattaki soyut-somut varlıkların tümünün birer gölge olduğunu söylemek isterim. gölgelere yüklediğimiz anlamları kendimize ve kendi dışımızdaki şeylere de yükleriz; hemen her şey gölgeler gibi bir şekle şemâle sahiptir, zamanla şekillenir zamanla solup giderler; her şey bir gölgede kaynayıp duran, dışarı çıkmayı bekleyen anlam (+) ve anlamsızlık (-) yüklü enerjiyle doludur; herşey birbirine birer gölge olarak görünür; başta insan olmak üzere birçok canlı kendi kendisinin gölge ustasıdır ve kendini başkasının bakışına göre şekillendirir, oynatır.

romandaki gölge ile jung’un gölge kavramı arasındaki ilişki esas mıdır bilemedim. bu romandaki gölge zeynep sayın’ın başkalarının bakışına sunulan imge kavramıyla çok daha fazla akraba sanki. hatta neredeyse “imge=gölge”. ancak çok istenirse akif karakterini jungcu anlamda ismail’in karanlık yanı yani gölgesi olarak okuyabiliriz ya da ismail’in kadın gölgesi tarafından çekilişini. ama roman temelde buna çalışmıyor bana kalırsa. gölge’nin içinde barındırdığı ama göstermeyerek bizi görmeye zorladığı şeye çalışıyor roman.

romanın dili çok akıcı ve yalın. dile gelişi son derece zor sorunlar durumlar, karakaterlerin devinimleri ve ilişkileri içinde çözünüyor. biz devinimi seyrederken, tıpkı su içerken içindeki mineralleri fark edemiyor buna karşılık mineralleri bedenimize suyla birlikte nasıl kabul ediyorsak romanı okurken de içinde seyrelip çözünmüş fikirleri de farkına varmadan zihnimize aynı şekilde kabul ediyoruz. yani bir edebi metinden almamız gereken haz neredeyse kusursuz ölçüde gerçekleşiyor. ta ki ismail’in gerçek konumunu öğrendiğimiz kısma dek.

burdan itibaren roman bozuluyor; kendini mantıksal olarak izah etmeye, okuru -bir okur olarak beni- “şu şu yüzden oldu”ya ikna etmeye başlıyor; gereksiz açıklamalar yığıyor önümüze. “gölge”ye olan hayranlığım bu kısımdan sonra cılızlaşıyor. o yüzden bu kısma kadarki haliyle romanı tüm yönleriyle büyük bir eser olarak gördüğümün altını özellikle çizmek isterim. o işlerden çok anlamam ama editöryel müdahalenin buralarda işe yaradığını sanıyorum. editör, “her şey ortaya çıkmış ve biz şu ana kadar olan her şeye inanmışken akla sonradan gelen sorulara cevap veriyormuşuz gibi oluyor buralar; bırakalım o sorular cevapsız kalsın; bunu yapmak eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi oluyor…” kabilinden bir şeyler söyleyebilirdi.

hepimiz kendini üreten birer gölge olarak devinimlerimize verilen tepkileri merak ediyor, kendimizi bu tepkilere bakarak yeniden yeniden şekillendiriyoruz. bu hal, en yoğun, en damıtık haliyle aşk bahsinde beliriyor. aşk dikkatli bakarsak, içinde yaşarsak bir kültür meyvesi değildir. sevgilinin her bakışında, her dokunuşunda, her seslenişinde bu yüzden bir cızz sesi var. bir gölgeyi hayal perdemize düşürürken, bir sevgili perdemizin çırağını tutuştururken stratejik olmak, tarımsal becerileri devreye sokmak bize marifet olarak belletildi; bu ise bir yanılsamaya yol açmaktan başka bir işe yaramaz. aşk daima bir gölgenin içinde kımıldar, kıvranır, kaynar. gölgesinden soyunan, gölgesine çalışmayan yani gölgesini yadsıyan ne varsa çıplak görünür, doğrudur, oysa asıl gölgedir çıplak olan; kara alevleriyle ve tüm çıplaklığıyla dışına dışına birikir.

kendine yardım kitapları, yoga, sanat kursları… zihni, bedeni uyaran her şey iyidir. ancak tüm bunlara olduklarından fazla bir anlam yüklüyoruz. bu faaliyetleri yapınca gizli bilgiye ulaşacak, kendimizi anlayıvereceğiz sanıyoruz. ki bu tür faaliyetlerin tanıtımları da yanıltıyor: farkındalığımızın inanılmaz gelişeceğini, içimizdeki çocuğa dokunacağımızı, ânı yaşayacağımızı, nirvanaya ulaşacağımızı vaadediyorlar.

ve az ötede şehrin kırsalında kar, komşu ülkede bombardıman altında ölüm kalım mücadelesi verilirken biz kim olduğumuza kafa yormakta, görünen kendimizle olan kendimiz arasındaki farklarla uğraşıyor, ortalamanın üstünde kalmaya çalışıyoruz.

peki nasıl olacak? cehennemin dibinde bir cenneti, huzurlu bir hayatı nasıl inşa edeceğiz? peki, zaten öyleyiz ya, ortalamanın üstünde nasıl kalacağız? diyelim ki içimizdeki çocuğa dokunduk; parmağımızı onun öfkeli dişleri arasından nasıl kurtaracağız? varsayalım ânı yaşadık; peki o ânın içinden ayıklayıp eksilttiklerimiz neler?

olmuyor. işlerimiz ilişkilerimiz istediğimiz şekilde ilerlemiyor hâlâ. zarar görüyoruz zarar veriyoruz. şöyle adam gibi sevemiyoruz. hayal ettiğimiz gibi bir türlü sevilemiyoruz. çocuklarımız, ebeveynlerimiz, dostlarımız istediğimiz gibi değil. lahmacunun kıtırı istediğimiz gibi pişmiyor. gibilerle sorunumuz var. nedir? sorun bizim dışımızda mıdır içimizde midir? emin değiliz.

ilkin hepimiz dışımıza yükleniyoruz. dışarıdan arınmaya, temiz kalmaya çalışıyoruz. olmuyor. hâlâ hayatımızda bir şeyler ters gidiyor. yoksa sorun bizde mi? kendimize dönüyoruz. boş boş bakıyoruz.  kendimize nasıl bakacağımızı gösterecek yardımlar arıyoruz; buluyor, gidiyor alıyoruz. valla iyi geliyor. içimizde uyuklayan bir şeyler uyanıyor. bedenimiz diriliyor. güzelleşiyoruz. ama hâlâ bazı sorunlar var. hâlâ ilişkiler işler tam istediğimiz gibi gitmiyor. bir şeyler hep eksik. hep kırık dökük. ve ortalamaya doğru çekiliyoruz.

meğer küçük uyanışlar sağlayan formüllerle derinlere inemiyormuşuz. kadın şöyledir, erkek budur, ilişkide ideal olan bilmem nedir gibi reçeteler bir türlü hayatımızı değiştirmiyormuş. neden? halbuki çok inandırcıydılar.

her yanı kırsalla kaplı bir şehir mi yoksa bedenimiz? sınır ötesinde savaşlar süren bir ülke mi? önüne geçemiyoruz, kırsalın çetin şartları içimize akıyor, mermiler içimize yağıyor. cehennemle çevriliyiz ve başkalarının cehennemiyiz. bu gerçeği nasıl kabul edeceğiz? sergey yesenin, viladimir mayakovski, virginia woolf, jack london, sylvia plath, ernest hemingway, nilgün marmara bu kabulle sonlarına vardılar.

bir formül olmadığını onlar da biliyordu. o yüzden yazdılar. yeniden ilmek ilmek ördüler hayatı. olanı koydular ortaya. olanın içinde olabileceklerin bilgisi kaynıyordu. olan: fantezi ve hakikâtten yapılmıştı. özellikle şurasını iyi biliyorlardı: kendilerinde olan başka hiç kimsede yoktu. lili brik’i mayakovski gibi hiç kimse sevemezdi. devrimi onun istediği gibi hiçbir sovyet yurttaşı isteyemezdi. devrimin ilk yıllarında sovyetler birliği’ndeki burjuva faaliyetlerinden onun tiksindiği kadar kimse tiksinemezdi. mayakovski ve ötekiler kendi derinliklerinden çıkardıkları toprakla toplumsal hayatın suyunu karıştırdılar, bu harçla söylediler anlattılar.

vikingler ölümden korkmayan, sert savaşçılardı. savaşırken ölürlerse valhalla’ya gideceklerine ve orda tanrıların salonunda şarap içeceklerine inanıyorlardı. o yüzden sevişir gibi dövüşüyor, arzuyla ölüyorlardı. fantezinin gücüne bakınız.

öte yandan antik yunan’da vikinglerinkinden çok daha karmaşık mitoloji vardı. yani daha yüksek bir fantezi. ne oluyordu peki? çok daha karmaşık bir toplumsal organizasyon oluyordu. kuru yağma değil kolonileşme oluyordu.  yayılan genişleyen işgalci bir kültür oluyordu. felsefe, bilim, matematik, ticaret, her çeşit sanat oluyordu.

vikingler de eski yunanlılar da öldü. peki onlardan geriye ne kaldı?

yukarıda adı geçen, intiharla hayatına son veren şair ve yazarlarlardan geriye ne kaldı? ortalamanın çok çok üstünde yaşam hikâyeleri ve/ya eserler kaldı. ne var o eserlerde? toplumsal hayat var. toplumsal hayatın suyuyla incelttikleri kişisel hakikatleri var. belki normalinden çok önce öldüler ama çoğunluktan çok ama çok yaşadılar.

senden benden geriye ne kalacak? yakınmalar, bu dünyayı lanetleyen tweetler mi? kendini iyi başkalarını kötü gösteren otobiyografik kurgular,  çok satan kitaplar, çok reyting yapan diziler, bir et olarak ulaşılan şöhret mi? geriye, nerdeyse bir hiç mi kalacak? vikingler’in fantezisi kadar bir fantezi bile kalmayacak mı? bu dünya kırsalda acılarla, sınırların ötesinde savaşlarla mı kalacak sayemizde?

genel eğilimin bir parçası isek, davranışlarımız söylemlerimiz ayırd edilemezce çoğunlunkine benziyorsa, yeniden yeniden küllerimizden doğamıyorsak işlerimizde ilişkilerimizdeki kötü gidişe rıza göstereceğiz, boyun bükeceğiz, ensemize vurulduğunda lokmamızı vereceğiz; cehennemi görmezden gelecek ve birer cehennem olacağız.

ruhumuzun gıdası, yeryüzündeki anlamımız kendi hikâyelerimizin bir yerlerinde saklı duruyor. yazarak, çizerek onları dışarı çıkarabilir, soyutluklarından kurtabilir ve onlara form verebiliriz. ama sadece biz! bu dünyada yaşayarak, kendi hikâyemize eğilerek, kendi ellerimizle.

öte yandan, çok da sıkmamak lazım. öyle de böyle de yaşanır. insan nasıl isterse öyle olur.

 

 

bir et olarak aktör

25 Kasım 2017

edebiyatta kelimelerdir, resimde renkler çizgiler, sözsüz müzikte notalar, tiyatrodaysa etiyle, kanıyla, nabzıyla, yüzünün kızarışıyla, gözlerinin doluşuyla, karşısındakine cevap verişiyle alabildiğine bize benzeyen aktördür görünen nesne.

seyirciler çoğunlukla aktörü oynadığı rolden ayırmakta zorlanır. kötü karakteri sokakta gördüklerinde hasmaneleşmeleri; iyi karaktere yakınlık hissetmeleri nadirattan değildir. aynı şekilde jön ya da jönfiye aşk sandıkları bir arzuyla bakıp iç çektikleri de vakidir. oyuncu yarattığı gerçeklik hissi, gündeliğin dışına taşan enerjisi ve artistik tarzıyla kolayca seyircinin arzu nesnesine dönüşebilir.

aktör, bir duyguyu ya da duyguları dolayısıyla fikirleri simgeleştiren tiyatronun bir bileşenidir desek, seyirci bunu anlamakta güçlük çekecektir. nietzsche’ye göre antik yunan’da koroya eklenen oyuncularla katılım hazzının yerini seyircinin ben ve o duyumu almıştır çoktan. ben edilgen o etkin konumdadır. ben edilgen/çocuk/danışan, o örtülü bir şekilde göstererek öğreten etkin bir ebeveyn modelidir ve arzulanabilirdir de.

seyircinin bilmeden düştüğü yanılsamaya aktörün de düşmesi, sahnedeki kendini ve meslektaşlarını seyirci gibi bir arzu nesnesi olarak algılaması ve sahnedeki etkinliğinin bir soyutlama olduğunu unutması anlamına gelecektir. böylece oyuncu bir hikâye anlatmak, bir hikâyenin parçası olmak yerine belki daha çok belki daha az ama illa ki arzulanabilirlik meselesiyle ilgilenecektir. sahnedeki etkinliğini hikâyeye göre mi yoksa arzulanabilirliğe göre mi kuracaktır içinde bunu tartışıp duracaktır. ve başka aktörlerde de bunu arayacak ve sorgulayacaktır.

bu et olma durumu sadece aktörlerler için değil farklı mecralarda görünür olmayı başaran spikerler, haberciler, şarkıcılar, çalgıcılar, sporcular, psikiyatristler,  politikacılar, hatta hiçbir mesleki kategori içinde yer almayanlar için de geçerlidir. bir politikacının aldığı oyla görünümü arasında da bağlantılar olduğunu biliyoruz artık. bir aktör gibi görünürlüğü artan yazarların, şairlerin kitaplarının da çok sattığını biliyoruz.

konu tiyatro yapmak hele hele tiyatro sanatında atılım yapmak da değil gibi görünüyor artık. konu çok satmak, çok fazla beğeni toplamak, çok ama çok arzulanmak. durumu kurtarır, standart, ortalama bir şey ortaya koyup üzerine görünürlük ekleyelim kapalı gişe oynamaya başlayabiliriz. bunu tek kişilik oyun oynayan TV spikeri bile kolayca kavramış. açıkça diyor ki ben oyuncu değilim, oynayamıyorum ama salon doluyor ve ayakta alkışlanıyorum. doğrusu mahçup oluyorum.

1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.