İçimizdeki Kadın

10 Mayıs 2016

Yeğenimiz doğalı yarım saat olmuştu, annesinin yanında, kundağında mırıl mırıl yatıyordu. Hemşire, “Bakın!” dedi “Annenin karnına hafifçe bastıracağım ve ne olacak?” Bastırdı ve Poyraz ağlamaya başladı.

Yetişkin bir erkeğin tecrübe edemeyeceği anneyle bebek arasındaki simboyotik bağ devam ediyordu. Hayret içindeydik.

Yedi yaşındaki oğlum ve kızım mışıl mışıl uyurken, ne kadar sessiz yatağa girse de annelerinin yattığı anı hâlâ hissediyor; ya istemsiz bir ses çıkarıyor ya da yataklarında dönüyorlar.

Annede beliren her hâli derinden duyuyor çocuklar.

Hissetmek dokunmaktır. Başka birinin acısını hissetmek mesela. Kadınlar bebekleriyle kurdukları simbiyotik ilişkiden dolayı hissetmeye yatkındırlar.

Erkekler ise bu yatkınlığı, annelerinden dolayı, çok küçük yaşlarda tecrübe dedebildikleri için, kadınların tersine yetiştikçe uzaklaşıyor, unutuyorlar.

Yine de -bilmenin ötesinde- o simbiyotik bağın kalıntıları bazılarında sürüyor. Ki onlar içlerindeki kadın/dişiyle ilişkilerini sürdürebiliyor. Hissedebiliyorlar.

Başka insanları, başka türleri hissedebiliyorlar. Onlara sokaktaki tabiriyle ince adamlar diyebiliriz.

Kadınların hissiz erkek dünyasında erkekleştikleri nasıl vakiyse onlar da içlerindeki kadınla olan bağlarınlarını yitiriyor bazen. Kabalaşıyorlar.

Fakat kaybettikleri gücü hatırlayabilirlerse kabiliyetlerini yeniden kazanabiliyorlar. Gel gitli oluyor çoğunlukla fakat illa ki oluyor.

Hatırlayabilmeleri için sevilmeye ihtiyaçları var.

Reklamlar

Ayna

31 Mart 2016

Aynaya kendi gözlerinle bakamazsın. Bir çiçeğe, bir hayvana, sevgiliye, gökyüzüne, denize bakan senin gözlerindir fakat aynaya bakan seninkiler değil.

Aynaya bir çiçeğe baktığın gibi bakmaya çalışırsan yansımanı göremezsin. Bir çiçeğe aynaya baktığın gibi bakarsan çiçeği göremezsin.

Çiçek, hayvan, sevgili, gökyüzü, deniz de birer görünüm. Ama aynadaki sadece ruhsuz bir görünüm.

Ayna senin gözlerin için icad edilmedi. Topluma nasıl görüneceğini tasarlaman için icad edildi.

Cep telefonunun ekranından baktığın kendini, ‘selfi’ni kaydedip başkalarına gönderiyorsun.  Aynaya bakıp kendini sokağa gönderdiğin gibi.

Unutma. Güzeller aynada çirkindir. Çirkinler aynada güzeldir.

5555f466b99acc93f384e2821305e5006fbc3315herkes amerika’yı yeniden keşfetmeli

yazının bi araç olduğunu söylemek dahiyane bi buluş olmayacak. fakat bu bilgiyi yeniden bulurken şahsen yaşadığım ‘aydınlanma’ dikkate değer. en azından kendi dikkatime değer :)

herkes kendi zihninin önünü süpürse…

1) genellikle kendi düşüncemiz diye bir şey yoktur. öyleyse kendi yaşamlarımız diye bir şey de yoktur. sonuçta kendi yazdığımız bir yazı da yoktur. biraz değişik bir şeyler yazan insanların çok beğenilmesi ya da halk düşmanı ilan edilmesi bundandır.

2) yazı kutsaldır. “önce söz vardı.” dı dı dııı… islam’a mensubiyetimiz şehadet sözcüğüyle kanıtlanır. “ol” denir, “om” denir. yazıyı gördüğümüz yerde yazıya, yazanını gördüğümüz yerde yazanına saygımız biter. ot bitmeyen yerde saygı biter. yahut şamar.

şu köşeden sağa dönünce hemen solda 

insan yaşamadığı şeyleri yaşar. olmadıklarını olur. insan ‘olmadığını olan hayvandır’. yazı bunun için en eski araçtır. insan yazıyı keşfettiğinden bu yana, olduğundan çok olmadığını kaydetmeyi pek sevmiş.

bi düşünsene abi

– imkansız önermelerden kaçınalım.

+ peki

sen yetişkin bir erkeksen mesela, yetişkin bir olmayan erkek hakkında yazılmış olmayan bir şey okuyorsan, onu dikkatle takip edersin. olmayan kahraman parmak uçlarıyla bir kadına dokunduğunda parmak uçların tuhaf biçimde bunu deneyimler. olmayan kahraman öpüştüğünde dudaklarındaki sürüyle sinir ucu öpüşme hissini simüle eder.

kutsal kitaptan kadın dudağının haram olduğunu okuduğunda da olmayan erkek kahramana öykünmenin bir başka türlüsü olur. sana kadın dudağının yasaklı olduğu günde kaç kez söylenirse, kadın dudağına yönelik okkadar uyarılmış olursun.

burda durdum

ruhanî ol’uştan ruhbanî otorite’ye geçenlerin neyi kanırttığını, erkeği neye kışkırttığını altını çize çize tekrar etmeli miyim diye gidip geliyorum. gerek yok. anlayan anladı. anlamayan anlamaz.

amma velakîn söylemek istiyorum, yazım kurallarına meftun, yazı kalıplarına aşina, nasıl yazılacağı hususunda kesin kanaatleri olan seküler zihinlerin tersinden bir kutsallaştırma, kutsama yaptığını vurgulamak istiyorum. bana yakın olan, olmayan erkek yazarlarının ruhbanî eğilimlerini göstermeye can atıyorum.

esas olan

esas olan çözümlemektir. bir tarafta olmak, bir tarafın düşünme kalıplarını benimseyip yaymaya çalışmak metafizik bir faaliyettir. çünkü gerçek donuk değildir. imgeler, simgeler, kimlikler, konumlara hapsolunmamalıdır.

demek ki

kendi yaşamımız diye bişiy yoksa kendi düşünmemiz diye bişiy yoktur. kendi düşünmemiz diye bişiy yoksa düşünmemiz veya düşünmek sadece uyma, uyum sağlama faaliyetidir.

yani masa başına oturup “mucizevi şeyler yaratıcam”, “büyülü metinler kurucam” diyerek yazmaya başlamak, güzel bir kendini aldatmadır. serotonin iptilasıdır.

dün

dün testosteronumu uyaracak şekil şemalde bir kadın gördüm. bakışlarımı kaçırdım v şöyle düşündüm,

“ben niye burda, şimdi uyarıldım? izmir’de, tekrdağ’da niye uyarılmıyorum? berlin’de niye uyarılmadım? ben o kadını tanımıyorum. o da beni tanımıyo. ben kızımı tanımıyorum. sevgilimi tanımıyorum. annemi tanımıyorum. kadın arkadaşlarımı tanımıyorum. kendimi tanımıyorum… tanımadığım kadınlara yönlendirilmiş, değişik niceliklerdeki/niteliklerdeki ilgilerim, zihnimin başkalaşmaya müsait işleyişine gem vurmakta; bişiy veya bişiyler tarafından bir kalıba dökülmekte. zihnimin işleyişile birlikte zihnim şekillendirilmekte. öyle ki o şekillenmiş zihine eklenen kişisel ayrıntısal anılarım, hormonal baharatlar, içsel lezzetler mass edilerek soğurulmuş zihnimi biricik, kendime ait sanmamı sağlamakta. beni, bir makine gibi işleyen bedenimin mekaniğine hapsetmekte. evet. ruhanilik peşindeyiz diyenlerin öne çıkardıkları bu eril mekaniktir. bir erkek olarak bedenim, içinde yaşadığım sisteme ilham veriyo. sistemi inşa ediyo. v sistem bedenimi yeniden yeniden inşa ediyo. ruhbanî otorite’nin uyum, harmoni, kosmos, birlik beraberlik, medeniyet dediği budur. senden ayrı varlığını kabullenip, dayanışma içinde olman gereken bir kadını medenileşmeye, birlikte olmaya, kosmosa, uymaya zorlamaktır bu. v diğer erkekleri. “

çocuklarım

çocuklarım aynı masalları, aynı şekilde dinlemek isterler. masallar okunurken kelime atlasam, araya girer, düzeltirler. aynı şekilde jestlerim, mimiklerimde bir değişim olsa görünüşümdeki (kalıcı) değişiklikleri de şiddetle iterler.

onlar internette çizgi filim seyrederken, 0 v 1 imlerinden kurulu elektronik altyapıyı algılayamazlar. onlar, arayüzleri anlar arayüzler üzerinden düşünürler, varlıklarını teyid ederler.

biz, sağcı solcu, laik siyasal islamcı, türkçü v enternasyonalistler insanların kurgulanışlarıyla ilgili kafa yormayız. biz çocuklar gibi arayüzler üzerinden siyaset ederiz. siyasetimizce yazarız.

bir kadının, bir erkeğin görünümü, gestusu arayüzdür.

biraz büyüsek

büyümek insanlara, hayata atom fizikçisi’nin zihniyle yaklaşmaktır. atom fizikçisinin zihni nasıl çalışır bilmem. sadece tahmin ediyorum. atom-altı dünyanın (klasik mekanikle karşılaştırılınca) şaşırtıcılığı, ele geçirilemezliği, gözlenme güçlükleri fizikçiye dinamik bir zihin sağlamaktadır herhalde

nokta

güzel v çirkin

02 Şubat 2015

1
o, yavaş hareket etmeli. daha çok ayrıntısına bakılabilmeli. daha uzun görünmeli. görüntüsü diğer duyuları örgütlemeli.  daha uzun dokunulmalı. daha uzun koklanmalı. daha uzun tadılmalı. daha uzun duyulmalı.

o, kederli olmalı. ki hızlı hareket edemesin. ki içimizdeki kederle birleşerek gerçeklik kazanabilsin. ki aramızda duygusal bir yakınlık oluşabilsin. ki onu bir yaratık, bir yabancı gibi algılamayalım.

o, bazen gülümsemeli, gözlerinin içi parlamalı, ışık teninde kıpırdamalı. bunlar onun canlı, diri, taze oluşunun kanıtlarıdır.  bunlar onun bize yaşamak için amaç verişidir. bunlar, yanı başımızdaki ulaşılmazlıklardır.

o, derin uykulara dalmalı. böylece hakkında efsaneler yaratabilmeliyiz. uyuyan maskesinin arkasına ideal kurgularımızı yerleştirebilmeliyiz. sefil hayatlarımızdan kurtulma ihtiyacımız karşılanmalı.

onun gerçekte ne olduğunun bir önemi yok. artık gerçekte ne olduğunu kendine sormamayı o da öğrendi artık. bizim gözlerimizdeki imrenişle, ulaşılmaz yakınlık hissiyle seyrediyo kendini.

2
öbürleri yani bizler ise çabuk hareket etmeliyiz. işlerimizi çabuk halledebilmek için. başkalarının görünümümüz hakkında ayrıntılı düşünmemesi için. görünümümüze saplanıp kalmamak için.

neşeli olmalıyız. içimizdeki kederi örtmek için. kimsenin bizi kendisine uzak hissetmemesi için. ellerimiz çamur, gres, boya, yağ kokmalı. her edimimiz hayattan bir durum olmalı.

dizlerimizi döverek ağlamalıyız. duygularımıza gem vurmanın, cetvel tutmanın; edada altın oran arayışına girmenin aldatıcılığını biliyoruz. öfkemiz de dinginliğimiz de bir atınki kadar apaçıktır, pektir çünkü.

uyurken horlamalı, osurmalıyız. kimse hakkımızda efsaneler uyduramamalı. kimse bizi olduğumuzdan farklı yazamamalı. olduğumuzdan daha fazla, daha başka tanımlanmaya tahammülümüz yok. buna verecek dikkatimiz de yok.

biz böyle dayanma gücü kazanır, biz oluruz. biz ancak birbirimizin teveccühleri, dayanışma tecrübeleri sayesinde biz oluruz. dayandığımız doğuştan gelen özelliklerimiz değil, sonradan geliştirdiklerimizdir. biz örgü değiliz. biz hayatı öreriz.

3
güzel yönlendirilmiş bir algının eseri. güzelin ne olduğuna kendi başımıza karar vermeyiz. güzelin kodları yetişme sürecimizde bize yazılır, biz o kodlarla güzeli tanırız. bize yazılan kodlar sadece tanımlama için değildir, güzele yaklaşımımız da, güzel karşısında konumlanışımız da v güzelin kendini konumlayışı da kodlanır. güzel karşısında çirkinler olarak kendimizi değersiz hissetmemiz, güzelin çirkinler karşısında kendini eşsiz, biricik hissetmesi v yalnızlaşması, çirkinin güzele benzeme arzusu, güzelin asaletle ilişkilendirilerek sınıfsal bir konumla ilintilendirilmesi vb.  toplumsal/kişisel mutsuzlukların, huzursuzlukların; yaralı ilişkilerin inşasında kullanışlı kodlardır.

 

tek kanallı televizyon dünyasından ve semiha yankı’nın sesinden yankıyan o cümle “sevmek bir ömür sürer sevişmek bir dakika” sancılı modernleşme diyalektiğinin bir yansıması mıydı?  kadıköy’le sarıyer’in arasını 20 dakika’ya indiren gelişme/büyüme stratejisi sevişmeyi de bir dakikaya indirmişti. sevişmek o zaman da kirli, kaka bi şeydi ki “seninle bir dakika!” adlı örevizyon  şarkısı -hakkını yemeyelim umut boyutu ekleyerek reform yapmış olsa da – sevişmeye zaman kısıtlaması getirmişti. ve kimse bundan rahatsız olmamıştı. içki sofralarında, arkadaşlar arası kumsal konserlerinde, ıslıklarda, eller cepte yürüyüşlerde keyifle seslendiriliyodu. kültürümüzde sevmek, el değmeden, uzaktan yapılan bir şeydi genellikle. köklü melankoli, kavuşamama, aşkından eriyip kül olma duyguları ve platonik yönelimlerle aklanmış paklanmış bir şeydi ya aşk; içinde sevişmek ‘zinhar’ yoktu. bir sürü devrim olmuştu da şu cinsel devrim, bir türlü olamamıştı. hayal bile edilememişti hatta. daima bedene mesafeyi korumayı bilmiştik şükürler olsun. beden denen hayvanı oyun dışı tutmak en birinci vazifemizdi. kültürel olarak ne kadar ‘insan’ isek, bedenen okkadar ‘tabiat’a bağlı olduğumuza ikna olamıyoduk. tabiatla/hayvanlarla ilişkimiz nasıl yemleme/tımarlama/ıslah etme/aşılama düzeyinin ötesinde diğilse, bedenimizle ilişkimiz de o şekildeydi. velhasıl recep efendi, ne tür bir geleneğe seslendiğinin, topu hangi köşeye atıcağının, fileleri nasıl havalandırıcağının gayet farkında. bedene/tabiata yönelik meşhur icraatlarının arasına, zaten aslında içimizde/edimimizde çözümlenemiyen bir yasağı eklemeye çalışıyo a, acaba bu, gezi isyanı’nda olduğu gibi tabandan tavana yayılan bir ‘cinsel devrim’e neden olur mu diye düşünüverdim. ahlakçılık, tabiatla ilişkisini yitirmek istemeyen aksine yitirdiklerini geri kazanmak istiyen halkın hışmına uğrar mı diye mırıldandım. hani bi de uyarına gelirse “sevişmek bir ömür sürer tecavüz bir dakika!” tümcesi, cinsel devrim sürecinin -cinsiyet ayrımı gözetmiyen- öfkeli ve umutlu sloganına dönüşür mü acaba?

Ruh ve Zaman

23 Eylül 2012

1.
AVM’de saat yok çünkü orası sevimli, çok geniş bir hücredir.

2.
Louis Aragon Elsa’ya “Sen zamansın!” diyerek,  sevgilisinin et yığını veya salt bir biçim olmadığını söyler.

3.
Her şey zaman ve mekan içinde olur, sürer.  Nesne mekan içinde algılanır, şekil alır.  Nesneyi o şekliyle tanırız. Şekil diğerlerinden ayrılma şansı verdiğince diğerleriyle birleştirir. İnsan anatomik özellikleriyle diğerlerine bağlanırken, ayrıntıdaki biçimsel farklılıklarıyla herkesten ayrılır. İnsan biçimsel farkılıklarıyla diğerlerinden ayrılıp tanınır.

5.
Fakat insan ancak ifadesiyle unutulmaz olur. Sadece görüldüğü zaman hafızayı elektiriklendirmez. İnsan, ifadesinin gücü nispetinde yokken de anımsanır. İfade şekle bağlı olduğunca nabza bağlıdır. Belki daha çok nabza bağlıdır. Nabız burda altmış saniye  içindeki kalbin atış sayısı değildir sadece. Nabız denince şiddet ve yoğunluk ve şiddet ile yoğunluğun uzunluğu da anlaşılmalı. İfade, mekan yani şekil ile ete kemiğe bürünse de ifadenin yani ruhun anası zamandır.

8.
Zaman ruhtur.

13.
Hücre hapsinin ve birçok tecrit biçiminin özünde zaman algısını yok etme stratejisi yatar. Yani kişinin ifade gücünü, yani ruhunu yok etme planıdır tecrit.

21.
Sevimli diktatörler, gündelik hayatı bölümleyerek yani zamanı standardize ederek aşkı öldürme stratejisi güderler.

34.
Çünkü aşk reel olarak bir mekan içinde gerçekleşse de, mekandan dolayısıyla biçimden münezzehtir. Kızaran, pembeleşen ten; gözlerdeki nem; karındaki ve ellerdeki karıncalanma; göğüsteki genişleme, ensedeki tıkırtı; tüylerdeki ayaklanış; kasıklardaki gerilim; dudaklardaki titreyiş… aynı anda olan bütün bu hissedilebilir ve görülebilir biçimsel değişimler, içteki zaman yani müzik ile gerçekleşen bedenin dansıdır.

55.
Ruh ritimdir.

89.
AVM gönüllü girilen bir hapishane, standart bir tutku evidir.

Moda Düşünmek

14 Eylül 2012

“Şu düşünce bana daha uygun!”, “Yok yok onu istemem! Ben şu tepkiyi alıyım.”

Moda düşünceler, moda tepkiler.

Sonbahar-kış kreasyonları, mankenler, podyum, tasarımcılar, terziler, cafcaflı müzikler geliyorsa da akla moda çok daha geniş bir şey.

İster tasarlanarak isterse kendiliğinden, moda doğa içinde yaratılan ama dışında kalan, doğa.

Modayı yani günümüz toplumunun doğasını anlamak için podyuma değil sokaklara, caddelere hatta TV programlarına baksak da olur.

Bugünün doğasında/modasında apartman topuk, ispanyol paça, kalın kravat, jüpon, kafesli etek, ibrişim kuşak görüldüğü yerde affedici tebessümlerle yadırganır.

Giyim kuşam gibi düşünceler de zahiri, dış izlenimlere bağlı olarak edinilir, kullanılır ve dile gelir.

Seksenlerden bu yana gelişen tesettür modasına karşı bir tepki verme modası var örneğin. Zira seksenlere kadar modamız yani doğamızda örtünmek yaygın değildi. Örtünmek doğamız değildi. Tam tersi doğamız açılmak, rahatlamak yönündeydi.

Şimdi işler  iyice değişti. Örtünmenin doğaya dönüştüğü yerlerde, örtüsüz dolaşanlara tepki moda oldu.

Devrimci söylemleri sürdürenler dinazor olarak yaftalanıp rafa kaldırıldı. Neden? Çünkü artık moda liberalizm. Devrimci söylemlerse eski moda.

Kıssacası, dile getirdiğimiz düşüncelerin, verdiğimiz tepkilerin büyük bölümü modaya uygun ve/veya endüstriyeldir. Öyle zannettiğimiz gibi çok da özümüzden fışkırıp gelmezler.

Bâzen devrim evlerimizde olur. Bâzen devrim olur, evlerimiz ayakta uyur.

Bir erkeğin lohusa karısını rahat ettirip bebeğini yıkaması, altını değiştirmesi, ateşini ölçmesi, çamaşırlarını ütülemesi, mamalarını hazırlaması, bulaşıkları yıkaması, geceleri bebeğin başında nöbet beklemesi vb. anacıl faaliyetleri üstlenmesi, bunu lohusalıktan öteye yıllara taşıması ve evin huzurlu olması, ataerkil bir toplumda devrim değil de nedir?

Bir annenin çocukları babaya bırakıp gece arkadaşlarıyla içmeye, gezmeye gitmesi; boş gününde çocukları babaya bırakıp annenin kendi faaliyetine yönelebilmesi; annenin özgürlüğünün babayla dengelenmesi ve evin gene huzurlu olması, ataerkil bir toplumda devrim değil de nedir?

“Kadının yeri evdir, görevi kocasına, çocuklarına, büyüklerine hizmettir, yaşama amacı itaattir!” tanımını parçalayıp, kadının varoluş yahut yaşama hakkını fiilen var kılan evler devrimci hâneler değil midir?

Türkiye’de devrimci/inkılapçı kimliğiyle dolanan erkeklerin acaba kaç tanesi yukarıda bahsettiğim devrimci yaşayışı hânesine soktu? Bana çok değilmişler gibi geliyor. Hatta böylesini hiç görmedim. Tanıdığım, işittiğim, okuduğum, seyrettiğim on evden üçü devrimci bir yaşayışa sahip olsaydı bu yazıyı yazmaktan çekinirdim.

Peki muassır medeniyetler seviyesine zıplayan Türkiye Cumhuriyeti’nin evlerindeki bu gericilik niye? İlerici sandıklarımız aslında mürteci mi?

Asla! Asla! Asla!…

Devrimciliğe son gaz devam! Zira bilim adamları (dikkat bilim kadınları diye bir şey yoktur bilim adamları vardır hep, madam curie bile bilim adamıdır, neyse) evde anneye biçilmiş görevleri üstlenen erkeklerde erkeklik hormonunda düşüklük,bir anlamda gizli homoseksüalite bulgulamışlar.

Ne demek bu?

“İlericiyiz ama ‘ibne’ de değiliz!” kâbilinden bir iç geçirişle hızlı devrimciler anneliği, anneye bırakıyorlar, demek bu. Erkekliğe tam gaz asılarak, muhafazakarla savaşıyor ve bu arada kadının klasik yokoluşunu muhafaza ediyorlar, demek bu. Dahası homoseksüelleri aşağılayarak mürteciliğin meşhur tasniflerinden birine imza atıyorlar.

Devrimci erkeklerimizin durumu, siyasi partilerimizin bir yandan anti-demokratik usullerle örgütlenip öte yandan demokrasi misyonerliği yapmaları gibi.

Daha basitleştirelim, kadınlara -özellikle mülkiyet paylaşımında- birçok hak tanıyan yeni medeni kanun AKP döneminde yasalaştı. Ama muazzam ölçüde tecavüz, taciz olayları, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik cinsel suçlar, örgütlü ve sistemli tecavüzler ve cezaları yargı eliyle hafifletilen, affedilen örgütlü mütecavizler gene aynı dönemde filizlendi.

“Önce sınıf mücadelesini hâlledelim, devrim yapalım bi güzel sonra bu işler zaten hallolur!” Olmaz öyle. Olmadı öyle. Öyle olunca çünkü, muhafazakâr bir erkek olarak, devrim yapmaktan anlaşılan sürü liderliğini kapmak, hükmetme alanını genişletmek, yoldaşlarınla, en süfli hâllerde, itişip kakışmak olabiliyor. Tamam! Devrimcileri ters köşeye yatıran tek falso bu değildir. Ama bu da bir falsodur.

Kıssacası, evde devrim yoksa ülkedeki lôştur.

Efendilerin sindirim sisteminden kurtulmaya çalışan her şey akrabadır.

Ezilen kadının hareketi de sınıf mücadelesine içkindir. Dolayısıyla feminizm üstbaşlığı altında dallanıp budaklanan kadın özgülük hareketinin büyük kısmı iktidarla kavgalı erkeklerin de özgürlük hareketidir. Çünkü ezilen kadının özgürleşmesi ezilen erkekleri de özgürleştirecektir.

Bir erkeğin karısı, kızı, anası için aldığı güvenlik önlemleri, yaşama uğraşının içinde ayrı bir külfet hatta çoğunlukla anksiyete veya paranoyadır. Siyasal islam bahanesiyle güvenlik önlemlerini sıkılaştıran ve kendi toplumlarını abluka altına alan Batı Devletleri gibi, uygar ve yalnız erkek de ailesini korumak için güvenlik hastalığına tutuldu. Güvenli siteler, kameralar, envai alarm sistemleri, internet bağlantılı gözler, biber gazı sipreyleri, güvenlik şirketlerinden kiralanan apartman güvenlik görevlileri, kadınlar için jipler, yüksek arabalar neler neler. Tüm bunlar kadının köle, ikinci sınıf insan, bazen hayvan, çoğunlukla et olarak görüldüğü bir toplumun içinde yeşerdi, yeşeriyor.

Dünün mütecavizi, öz geçmişinin şehvetini diğer erkeklere yansıtarak, yakınındaki tüm kadınları ablukaya alıyor. Bir asker nasıl ki bir sivilden çok hasım bir askerden çekinirse erkek de diğer erkeklerden çekiniyor ve güvenlik seviyesini ona göre düzenliyor. Kendi kazdığı kuyuya düştüğünün bilincinde olmaksızın yaşamını ağırlaştırıyor ve bâzen de çekilmez kılıyor.

Oysa kadınların özgürleştiği, erkeklerin kadınlara yönelik şiddetine hukuki yaptırımların yaşam bulduğu bir toplumda erkekler de kadınlarla beraber özgürlüğü tatmaya başlayacaklar.

Erkekler çocukluk ve gençlik çağlarında genç kadınlar için birer tehdit olarak algılanmadığında da genç kadınlar ve genç erkeklerin sosyalleşmesi meşruiyete kavuşacak. Çocuklar, gençler cinsel vesayetten, korkutmalardan kurtulacaklar.

Ergen erkekler belki de genç kadınlardan hassasiyeti, annelikten gelen yaşatma, büyütme yeteneklerini öğrenecekler. Daha az kavga edip daha çok konuşacaklar.

Genç kadınlarınsa içlerine yerleştirilen erkeklere karşı geliştirilmiş korku çeperi eriyecek. Böylece erkeklere mahsus olduğu düşünülen alanlarda başları dik, onurları incinmeden varolabilecekler.

Kadınlarla erkekler başları dik, onurları incinmeden, efendilerin ağızdan bağırsaklara uzanan sindirim sisitemini söküp atacaklar.