Mesele 14 Şubat Değil

13 Şubat 2013

tumblr_mi4dsrj9Ut1s3whueo1_400Yarın Sevgililer Günü. 14 Şubat’a verilen anlam. Bu anlamı yeren de seven de Sevgililer Günü’ne tepki veriyor. Herkes bu tarihe bakıyor. Anneler Günü. Babalar Günü. Barış Günü. Çocuk Günü. Kadın Günü. İşçi Günü… Bu böyle gidiyor. Bakılan günler, verilen  tepkiler çeşitleniyor.

Herkesin dikkatini çerçeveleyen günlerde, o günlere ait bir şeyler söylemek, söylenen lafı anlamlı, dikkate değer kılıyor. Öyle ya herkes, herkesin dikkatini çeken şeye dair bir şeyler söylüyor.

Sadece özelleştirilmiş günler için mi geçerli bu durum? Zorla yahut  mecburen gündeme girmiş olaylar da herkesin dikkatini çerçeveliyor. Herkesin dikkatini çeken hakkında konuşmak, dikkat çekiyor. 

Sokağın köşesinde durursun ve yukarıda bir noktaya gözlerini hiç ayırmadan bakarsın. Yanına bir iki oyun  arkadaşı daha bulursun. Onlar da aynı noktaya bakar. Sonra gelip geçenler de bakar. Sonra herkes bakar. Bu çok eski bir oyun.

Tiyatro oyununu genellikle irade göstererek gidip  seyrederiz. Ama bu oyun irademize hükmediyor. İrademizi küçümsüyor. Ya da belki bir irademiz yoktur. Bu bilgiyle yönetiyor.

İnsan Doğası – I

09 Ocak 2013

psychotherapy_picture.348115521_stdN’apıcaz biz şu “İnsan doğası şöyledir, böyledir.” demeleri.  Herkes insan doğasının kitabını yazmış sanki.

ABD enerji kaynaklarını sömürmek, doğudaki etkinliğini arttırmak için Orta Doğu’yu işgal ediyor, Hasan, Jonny, Lora, Ayşe, Hans vs. haykırıyor, “İnsan doğası şiddete çok yatkın!” Oldu!

Adam banka açmış patron olmuş; millete kredi vermiş; kredi açtığı hesapları milyarlarca dolara satmış; elinde olmayan bir parayı satmış yani. Borçlular paralarını ödeyememiş, dünyayı saran derin bir ekonomik kriz başlamış. Krizin faturası da yoksullara kesilmiş. Bizim koro yine haykırıyor, “İnsan doğası işte! Tamahkâr.” Tamam canım!

Yoksullar yarınının belirsizliğinden açlıktan kıvranıyor; ev sahibi, bakkal, kasap, vergici devlet tehdit ediyor; korkudan, endişeden, yorgunluktan, dikkati toplayamamaktan yoksullar birbirini şişliyor, ne kaoslar dönüyor. Koro yine ünlüyor, “İnsan doğası kötü!” Çüş bebeğim!

Salak koro! Hadi  yumuşatalım salaklaştırılmış koro, sen nasıl böyle oldun? Çok mu dizi seyrettin, masal dinledin, pop-corn’lu filimler seyrettin, ulusal medyalara rağbet ettin. Ne ettin de böyle oldun? Sözüm sana değil, merak etme. Sözüm seni böyle kılana.

Devam edelim sonra bu mevzuya.

Yılbaşı Çekilişi

13 Aralık 2012

Makbule Abla, 53 yaşında, çakır gözlü bir Milli Piyango satıcısı.

Kadıköy Meydanı’nda altmışa yetmiş bir panonun üstüne yerleştirdiği tam, yarım, çeyrek yılbaşı biletlerini satıyor.

28’inden beri bu işi yapıyormuş.

İşe ilk başladığında çok dedikodu olmuş. Çok tacize uğramış. Sadece para kazanmak için değil iffetini de korumak için çok uğraşmış.

İlk zamanlar bilet satmak çok para getiriyormuş. İlk zamanlar kazandığı parayla birkaç ev bakılabilirmiş. Ama şimdi ev kirasını bile çok zor ödüyormuş. Emekli maaşı olmasa ayda 240 lira bir halta yaramazmış zaten.

Sabah’ın altısından beri (şimdi on) sahilin rutubetli soğuğunda ayakta duruyor. Belediye’ye kira ödemesine rağmen oturması yasakmış.

Bilet satıcılığına Ankara’da başlamış. İstanbul’a naklini yaptırmak için 1.500 lira para ödemiş. Her yıl havadan Milli Piyango İdaresi’ne bir miktar para yatırması gerekiyormuş.

Biletleri İdare’den alamıyormuş. Çünkü İdare bilet parasını peşin istiyormuş. Bunun için sermaye lazımmış. O yüzden devreye aracılar giriyormuş. Onlar da kazancın %6’sına ortak oluyormuş.

89 senesinde 12.500 lira piyango vurmuş. O zaman gençmiş, havaiymiş. İkramiyesini eşe dosta dağıtmış.

Gazetecilerin orayı gösterdi. Adamın biri piyango biletleri üzerinden 55.000 lirasını dolandırmış. Savcılık bulamamış adamı. Dolandırıcı, milletvekili yakınıymış.

“Sana bir çay ısmarlıyım” dedi. “Vapura yetişicem. Ama ben sana yarın illaki çay ısmarlıycam.” dedim.

Kulaklarından tepesine sardığı kara bir atkı. Atkının üstünde şapka. Sırtında eski bir gocuk. Ayağında pantolon. Ayaklarında gene eski ayakkabılar. Mavi gözler. Soğuktan şişmiş eller. Çökmeye yüz tutmuş yanaklar. Kirpiklerde hafif rimel. Göz kapaklarında belli belirsiz is. Makbule Abla. Hayırlı işler.

Tecrit

06 Kasım 2012

Evveli gün Kadıköy-Kabataş Teknesi’nde Ahmet’le (Büke) karşılaştık. Dereden tepeden  bir miktar  bahsettikten sonra Açlık Grevindekiler,  Tecrit  ve F Tipi hapishaneler üzerine yığılıverdi kelimeler.

Ahmet, “İnsan için ne zor şey  dışlanmak, sevilmemek, beğenilmemek, kötülenmek… İlkel kabilelerde biri dışlandı mıydı sadece yalnız kalmıyor, evsiz, ekmeksiz, anasız, babasız, kardeşsiz, yarsız, oyunsuz da kalıyor… Korkunç bir şey. Biz belki en çok böyle dışlanmaktan, sevilmemekten korkuyoruz ha? Çooook eski devirlere uzanan, galiba genetiğimize işlemiş bir korku bu.” dedi.

Aklıma  J. Campbell’in “Karanlıktan korkuyoruz  ama trafikten korkmuyoruz.  Karanlıktan ölünmüyor ama trafikte her gün binlerce  insan ölüyor. Karanlık korkusu genetiğimize kodlanmış bir korku” deyişi geldi.

Tecrit sadece dört duvar  arasına  kapatılmak değil.  Evsizler için sokaklar tecrit. Yoksullar için mahalleler, köyler tecrit. Gençler için flört edememek tecrit. Apartman sâkinleri  için komşuluk yapamamak tecrit. Ücretli çalışanlar için artan çalışma saatleri ve günleri tecrit. Aile fertleri için bir diğer aile ferdinin ölümü tecrit.

Histerik de olsa bir takım duygular, ülküler altında toplananlar çok da anlaşılmaz değil. Dışlanmamak, sevilmek istiyorlar. Hepsi bu.  Açlık Grevi’ndekilere  duyarsız görünen çoğunluk aslında yalnız kalmamak, kalabalıktan kopmamak için tecridi,  katliamı, gaddar politikaları arkalıyor. Katilamın rasyoneli olmaz fakat çoğunluk, egemenin rasyonellerini anlıyor da ötekinin rasyonellerini sırf yalnızlıktan korktuğu için anlamaya yanaşmıyor.

Fakat çoğunluk’un kestiremediği bir şey var. Sevilmeme, dışlanma, yalnızlık korkusu/endişesi başlı başına bir tecrit. Korkularına hapisler. Her müebbed mahkum gibi çürümedeler.

Bu, saatleri geri alma değil, gün ışığından daha fazla yararlanma saatinin geri dönülmeyecek şekilde durdurulması.

Bu  saat anlayışıyla hava erken kararacak daha çok enerji tüketimi olacak.

Bu saat anlayışıyla enerji üreticileri daha çok kazanacak. Yeni HES’ler, nükleer ve  termik santraller kurulacak; tabiatın sömürüsü gelişecek.

Bu saat anlayışıyla erkenden eve dönülecek, erkenden yatılacak, erkenden kalkılacak kışla disiplini toplama hâkim olacak.

Bu saat anlayışıyla mitingler daha kısa sürecek.

Özellikle bugün her zamankinden farklı, hükümet için ürkütücü bir 29 Ekim, Cumhuriyet Kutlaması yaşanma ihtimali yüksekken ve Ölüm oruçlarının 48. gününe girilmişken saatlerin geri alınışı çok iyi olacak.

Her zaman olduğu gibi bu saat mes’elesi de hükümeti ihya edecek.

Sağır Dilsiz Sınıfı

26 Eylül 2012

İlkokulumuzda (Oruçgazi) sağır dilsizlere ayrılmış bir sınıf vardı. Halam da sağır dilsiz olduğundan -ki o da Erenköy Kız Lisesi’ndeki sağır dilsiz sınıfı’ndan mezundu- o sınıftan çıkanlarla bir şekilde temas etmek için fırsat kolluyordum. Fakat ben onları ne kadar yakın hissetsem onlara  beni yakın hissetmiyorlardı. O zamanlar birçok kişi sağır dilsizliği zeka, akıl sorunu ya da ruhsal hastalık olarak görüyordu. Birçokları sağırların dilleri olmadığına inanıyordu. Halam kadar bana yakın olmayan sağır dilsiz sınıfı öğrencileri, elbette nasıl algılandıklarını biliyor ve olası ki biz “normal”, “işitebilen” çocuklarla aralarına mesafe koyuyorlardı. Ama bir çocuk olarak bunu anlayamazdım. Bu, bize anlatılmadı da. Ayrıca düşman üretiminde mahir bir toplum olduğumuzun da farkında değildim. Tek tipçi, bir örnekçi bir ahlakımız olduğunu da ha keza bilmiyordum. Bugün başta otistik çocuklar olmak üzere , ayrımcılığın, ayrıma maruz kalanların uzaklaş(tırıl)masının nasıl için için sürdürüldüğünü görüyorum. Farklılıklara, çeşitliliğe aman vermeyen; bir örnekçi, tek tipçi, militan; ideolojiye karşı ama son derece ideolojik bir eğitim aklı tam gaz devam ediyor.

Moda Düşünmek

14 Eylül 2012

“Şu düşünce bana daha uygun!”, “Yok yok onu istemem! Ben şu tepkiyi alıyım.”

Moda düşünceler, moda tepkiler.

Sonbahar-kış kreasyonları, mankenler, podyum, tasarımcılar, terziler, cafcaflı müzikler geliyorsa da akla moda çok daha geniş bir şey.

İster tasarlanarak isterse kendiliğinden, moda doğa içinde yaratılan ama dışında kalan, doğa.

Modayı yani günümüz toplumunun doğasını anlamak için podyuma değil sokaklara, caddelere hatta TV programlarına baksak da olur.

Bugünün doğasında/modasında apartman topuk, ispanyol paça, kalın kravat, jüpon, kafesli etek, ibrişim kuşak görüldüğü yerde affedici tebessümlerle yadırganır.

Giyim kuşam gibi düşünceler de zahiri, dış izlenimlere bağlı olarak edinilir, kullanılır ve dile gelir.

Seksenlerden bu yana gelişen tesettür modasına karşı bir tepki verme modası var örneğin. Zira seksenlere kadar modamız yani doğamızda örtünmek yaygın değildi. Örtünmek doğamız değildi. Tam tersi doğamız açılmak, rahatlamak yönündeydi.

Şimdi işler  iyice değişti. Örtünmenin doğaya dönüştüğü yerlerde, örtüsüz dolaşanlara tepki moda oldu.

Devrimci söylemleri sürdürenler dinazor olarak yaftalanıp rafa kaldırıldı. Neden? Çünkü artık moda liberalizm. Devrimci söylemlerse eski moda.

Kıssacası, dile getirdiğimiz düşüncelerin, verdiğimiz tepkilerin büyük bölümü modaya uygun ve/veya endüstriyeldir. Öyle zannettiğimiz gibi çok da özümüzden fışkırıp gelmezler.

Yaya isen araçları, sürücü isen yayaları  anlamakta güçlük çekersin.

Az önce sürücü iken şimdi yaya isen veya az önce yaya şimdi sürücü isen karşı durumdakini anlama seviyende çok büyük değişimler olmaz.

Bilgin, birikimin, duyarlığın da çok bir işe yaramaz. Sürücüysen sürücülüğün, yayaysan yayalığın haklarını kollarsın. Çok belirgin, apaçık hatalar dışında karşı statüyü anlamak gereksizdir. Yahut analama isteğin trafiğin  yoğunluğunda erir gider.

Toplumda mahkum olduğumuz yahut kazandığımız statüler düşüncelerimizi ve işlerimizi şekillendirir.  Empati, sempati gibi ruh bilimsel yönlendirmeler kifayetsiz kalır.

Evine ekmek götürmek zorunda olan işçinin patronla empati kurmasını beklemek yahut işini ancak sömürerek büyütebilen patrondan işçiyle empati kurmasını beklemek, en hoşgörülü yorumla,  birikim seviyesinde bir soruna işaret eder ancak.

Özellikle yetişkin kişiyi koşulların belirlediği aşikar iken yöneldiğimiz, değiştirmek istediğimiz şeyin kişiler olması başka bir birikim zaafiyetidir. Bu zaafiyetin pişirdiği çatışmalar silsilesi ise ayrı bir cephe  yaratır. Zira koşulları göz ardı edilerek yadırganan, yerilen, değişime zorlanan kişi, kişiler, topluluklar ‘karşı-zorlama’ya yönelecektir.

“Ah! Bize n’oldu?” vaveylasını koparanlar dünyanın iktisadi değişimini  ve çevrelerindeki değişimi göremiyorlar ya da görmek istemiyorlar. Bu yüzden faturayı kişilere kesiveriyorlar ve tabi kişiye fatura kesmenin faturaları birikiyor kapılarında.

Koşulları ıskalayarak düşünen, suçlayan ‘ilericilik’, ‘aydınlık’ farkında olmadan intihar ediyor. Putlarına tutunanlar, gerici, mürteci, göbeğini kaşıyan adam dedikleriyle eşitleniyorlar. Boş yollarda sürücülüğün keyfi, hıcahınç caddelerde sokaklarda direksiyon sallamanın kahrına dönüşüyor. Yayayı anlamayan sürücünün anlamama seviyesi katlanıyor.  Nitekim artık sürücü de sürücüyü anlamıyor.

Maçın yorumcusunun sevgili abimiz Metin Tekin olmasına çok sevindimdi. İlerleyen dakikalarla birlikte sevincimi haklı çıkaracak yorumlar gelmeye başladı. Unutamadığım bir tanesini buraya not düşmeliyim. Sadece futbolcular değil, aktörler ve tüm meslek grupları için önemli çünkü.

İkinci yarının sonlarına doğru teknik direktör Mevlüt’ü oyuna aldı sanırım rakip defansın sol kanadından ceza sahasına gedik açabilmek düşüncesiyle. Lakin Mevlüt iki yahut üç kez aynı yöne, aynı çalımı atmaya çalışırken Hollanda’nın sağ defansına takıldı. Bunun üzerine Metin Abi, “Mevlüt ezbere çalım atmaya çalışıyor. Karşısındaki oyuncunun savunma şekline bakmadan çalıma kalkışıyor. Bu yüzden geçemiyor rakibi.” dedi mealen.

Toplumlara veba gibi yayılan, hatta ‘ezber bozma’ ezberciliğine varana dek   iliğe kemiğe işleyen ezberciliği temsilen cuk bir örnekti  Mevlüt’ünki.

Twitter’da, Facebook’ta ezbere yorumlar, cümleler. Sahnede, ekranda, beyaz perdede ezbere oyunculuklar, mizansenler. Sokakta ezbere tokalaşmalar, selamlaşmalar. Anlamadan ezbere okumalar. Ve saire.

Eski evimizdeki ABD’li komşumuzla Katrina Kasırgası hakkında konuşmuştuk. Ben devleti gerekli önlemleri almadığı için eleştirmiştim. O ise tüm uyarılara rağmen gecekondularını terk etmeyen ‘zencileri’ eleştirmişti. Karşımda ABD devleti yahut sermaye sınıfı konuşuyordu.

Dostoyevski ne kadar doğru çözümlemiş:

“Kendi uydurduğun bir yalanı söylemek, başka bir ağızdan işitilip tekrarlanmış bir gerçeği söylemekten hemen hemen daha iyidir…
Birinci ihtimalde sen bir insansın. ikincisindeyse bir papağandan hiç farkın yoktur.
Sen kimsin? İnsan mı?… Papağan mı?”

Öğrencilik yıllarımızda ABD toplumunun kültürel düzeyi hakkında yapılan sol tandanslı araştırmalar, istatistikler abartılı gelirdi. Ne ki tanıdığım ABD’liler istatistikleri doğrular nitelikte oldu. ABD’nin dev bir Walt Disney stüdyosuna benzetilmesi boşuna değil.  Kendilerini Peter Pan yahut Thinkerbell zannediyorlar. Ama ekseriyeti, Varyemez Amca.

“Özgür sinema”, “özgür basın” ABD polisinin, federallerin, FBI’ın, CIA’in suçla ilişkisini kurcalar, çözümler, deşifre eder hatta kurgulayabilirken Türkiye’ye gelen orta sınıf ABD’lilerin tüm resmi kurumların ardında dimdik duruşunu nasıl açıklamalı? Ulusal marşını işitince sağ elini sol göğsüne koyan komşumuzun 8 Mart’ın ne olduğunu bilmeyişi nasıl açıklanır?

Dün ve Evveli gün İMDB puanı pek düşük iki avantür ABD filimi seyrettim. İkisi de tabi ki aksiyon, macera (adventure) doluydu. Gel gör iki filim de  ABD’nin güvenlik organlarına feci biçimde giydiriyordu. The Expendables CIA’in ve Kilise’nin kokain ticaretine nasıl bulaştığını ve çuvalladığını, Streets Of Blood ise Katrina Kasırgası ardından New Orleans’taki uyuşturucu ticaretinden polisin, federallerin ve FBI’ın nasıl kanlı baskınlarla, hukuki entrikalarla nemalandığını; polislerin boka konan sinekler gibi nasıl ölüleri soyduğunu gösteriyordu.

Yirmi yıllık avantür filim orucumu bozarak seyrettiğim bu filmlerin Türkiye’de çekilebilmesi, gösterilebilmesi hâlâ ihtimal dışı. Ama asıl soru şu: ABD’de çekiliyor da n’oluyor? Tamam! Eril pespektiften çekilen ve en çok ergen çocukları ve kıt akıllı yetişkin erkekleri yakalayacak gibi görünün bu filimler bizim siyasi jargonumuzla söylersek ABD Devleti’ne saldırıdır. Vatanın bölünmez bütünlüğüne, milletin üstün değerlerine hakarettir. Gaflettir, delalettir! vb. Ama evet nasıl oluyor da bu aydınlatıcı, bilinçlendirici yahut provake edici, halkı tahrik eden filimlere rağmen niye halk ayaklanmıyor da resmi kurumları savunmaya devam ediyor?

Her zaman ABD’nin içinde olduğu soğuk yahut sıcak savaşlar; yerel, ulusal, uluslararası dev spor organizasyonları; çok yüksek bütçeli fantastik filimler, diziler, çizgi diziler; oyun parkları, devcileyin piknik sahaları, plajlar;  büyük eğlence ve alışveriş merkezleri; uluslararası dolaşım, gezi ve yerleşim olanakları; pek özgür katliamlarla soslanan eğitim sisteminin okulları, uyuşturucu, pornografi, alkol… Daha bilemediğimiz neler neler. Acaba bunlar mı aptallaştıranlar ABD’lileri? .

1945’den bu yana küçük ABD olma yoluna girdiği söylenen memleketimiz iç savaşa, katliamlara, yoksul bölgelerdeki afetlere, tabiat talanlarına, organize tecavüzlere, sınavlardaki şifre skandallarına, kadına şiddete, ayrımcılığa, ibadet özgürlüğünün kısıtlanmasına, zorunlu göç politiklarına, iş kazalarına, işçi ölümlerine, çarpıtılmış işszilik oranlarına alışıyor ve bunlara sessiz kalıyor. Öyleyse Türkiye Toplumu artık  tamamıyla polisi, askeri, mit’i eleştiren yerden yere vuran avantür filimlere, tapon gastecilik ürünlerine hazır mı?