20 yy’ın son on yılının başlarıydı; kadıköy’de fırat kitabevi’nde salı günleri şiir akşamları yapılıyordu. kiminin şiir kitapları vardı, kiminin dergilerde çıkıyordu şiirleri, kimi sadece burda okuyordu şiirlerini,  kimi de sadece dinliyordu.  beyoğlu’nun belirli barlarındaki şiir gecelerinde grandiyöz performanslar vardı, işitiyordum; şiir teatrallikle imtihan olunuyordu. fırat kitabevi’nde ise ince belli bardaklarda çay eşliğinde şiir üzerine sohbetler dönüyor, sakin tartışmalar yapılıyordu. bir süre sonra her güzel şey gibi fırat kitabevi’ndeki talim ve faaliyet nihayet buldu.

yazı kitabevi’nde devam ettik kaldığımız yerden.  aynı sakinlikle, iddiasız şiir oku dergisini emzirdik, öptük, okşadık. 21. yy’a girilirken o faaliyet ve talim de ağırbaşlılıkla nihayet buldu.

fakat bu sefer 21.yy’da, beyoğlu’nda dam‘da sürüyor şiir akşamları. çevrimdışı dergisi çıkıyor şiir akşamlarından. yitik ülke yayınları da yine şiir akşamları’nın bir başka evladı. velhasıl, dün akşam bu sezonun ilk şiir akşamı’ydı. yine şiirler okundu, şiir üzerine sohbet döndü, sakin tartışmalar yapıldı. bir alman şair, kendi dilinden şiirlerini okudu. almanya’daki maceralarını anlattı kısaca. çorak dimağım sürüldü, ekildi, biçildi. hiç görmediğim yüzler gördüm, hiç işitmediğim dizeler işittim. fırat kitabevi’nden bu yana bir geçen bir harlanan köz dün akşam yine harlandı.

toplanıp da birbirlerine işlerini gösteren, paylaşan oyuncular olsun istemişimdir hep.  ama tiyatro cephesinde hayatlar karışık, oyuncuların böyle ortaklaşmacı bir faaliyete ve talime yatkınlığı pek yok. galiba yine çay eşliğinde sohbete duran şairlerde var ne varsa.

Reklamlar

Kuzguncuk, İsmet Baba’nın yanı, denize bakan küçük parkın kıyısında, lôdosun denizi dalgalandıran tantanasında beton iskeleye bağlı bir kayık inip çıkıyor.  Martılar denize pike yapıp havalanıyor. Şiddetli rüzgârda tüyleri dikelip yatışıyor. Suda belki kıyıdakilerin gönlünden kopan yemek artıkları vardır? Dalgalara yaklaşıp uzaklaşıyorlar. Başka kıyıları, öteleri berileri dolaşıp geliyor, yine, tekrardan bakıyorlar. Nasip varsa var. Yoksa yok, ne yapalım.

Küçük parkın ortasındaki ağacın sık dallarının arasında serçeler saklanıyor. Meydanı boş bulduklarında iniyorlar. Arnavut kadırımının taşları arasında kırıntı arıyorlar. Birinin başı eğikken diğerinin dik. Biri yemlenirken diğeri gözcülük yapıyor. Çaycı servise çıkıyor. Başı yukardakiler havalanıyor. Başı yerdekiler durumu çakıyor. Hop! Hayda! Hepsi birden pır! saklanıyor ağaca.

Bir adam dolaşıyor ortalıkta. Yırtık pırtık bir takım elbisesi var. Gömleğinin eteği kemerinden sarkıyor. Aşınmış çoraplarının topukları görünüp kayboluyor yürürken.  Burnu uzun ve eğri. Kaşları çocukların çizdiği yay gibi iki kanattan ibaret bir martı. Elinde biraz dolu bir poşet. Başı önde yerlere bakınıyor. Tek tek dolaşıyor bankları, kıyıları köşeleri. Ağır ağır, acele etmeden. Pür dikkat! Adımları tedirgin. Banklarda yoksul, varsıl, yerli, yabancı misafirler oturuyor. Yere her bastığında omurgası titriyor iskeleye bağlı teknenin bayrak direği gibi. Yerde değil de dalgaların üstünde yürüyor gibi. Nasip varsa var. Yoksa yok, ne yapalım. Sonra birden püf! yok oluyor. Nereye gitti? Yazının devamını oku »

picture_53_5723küçük havuzun kenarında köpek, kedi, karga birer karış aralıkla yan yana durmuşlar, yine suya bakıyolar. yine birbirlerine ilgisizler. birbirlerine ilgisizlerse niye yanyana dizilmişler? köpeğin kediye, kedinin kargaya, karganın -sürüdaşlarını çağırıp- ikisine birden saldırması gerekmiyo mu?

gerekmek?

gerekmek ya! tabiatın yasası böyle değil miydi? güçlü olan güçsüzü yenmeyecek miydi? büyük balık küçüçüğünü yemeyecek miydi? biz insanlar da tabiatı örnek alıp birbirimize girmeyecek miydik? girdiğimizde mazereten dünyayı “allah böyle yaratmış!” demeyecek miydik? oldu mu şimdi? bu nasıl hikâye?

bu hikâye değil. kadıköy, selami çeşme, özgürlük parkı’nda gören gözlerin denk gelebileceği bir durum. özgürlük parkı’nda köpekler, kediler, kirpiler, kargalar, kuzgunlar, serçeler, papağanlar yaşar. herbiri diğerinin karşısına çıkar. ama aralarında kapışma enderdir. kediler, köpekler hatta bazen kargalar insanlardan kaçmaz. insanlar da özgürlük parkı’nda yaşayan köpeklerden, kedilerden korkmaz.

niye?

hayvanlar toktur. sığınabilecekleri yer çoktur. arkadaşları boldur. her türden ağaçları vardır. her türden çiçekli, çiçeksiz bitkileri vardır. bitkilerin yaydığı kokular birbirine karışır. burunlarıyla yaşayan kedi köpekler, bilhassa, bu rayihaya bayılır. insanlar onlara saldırmaz. insanlar onlara sıcak davranır, şevkatle yaklaşır.

bu park sadece varlığıyla, efendilik-kölelik düzenine bir yanıttır. bugün yine içinden geçtim. kulağıma eğilip, “validebağ korusu’na selam söyle!” dedi.

Takas Şenliği

18 Kasım 2012

Bugün Maltepe Mahallesi’nin, Yeryüzü Derneği ve Zumbara ile örgütlediği 2. Takas Şenliği’ndeydik.

Takas için getirdiğimiz eşyaları verdik. Verdiğimiz eşya kadar parça kuponu aldık. 25 Kupon verdik 25 parça eşya  alma hakkı kazandık.

Sıraya girdik. Adımız okununca on metre uzunluğundaki tezgaha serilmiş eşyalara  yöneldik. Kupon sayımızdan daha az eşya alarak takas  etkinliğimizi bitirdik.

Uzun tezgahın hemen yanında bir  bağlama, bir gitardan oluşan ekip ellerine güfteler verilmiş gönüllü koristlere eşlik ediyorlardı. Biz de koroya katılıp türkü söyledik.

Takas + Eğlence + Muhabbet = Herkesin kazandığı bir şenlik. Oh!

Ardından evimizin yolunu tuttuk.

Fikirtepe

15 Mayıs 2010

Fikirtepe’nin, tepesinden başlayıp E5’e ve kardeş Ünalan Mahallesi’ne bakan sırtları, bundan yirmi beş yıl önce ne ise hâlâ öyle sanki. Sadece gecekondu bahçelerindeki ağaçlar boyatmış. Daha bir yeşillenmiş sokaklar. Anadolu’nun ‘taşra’sının kasaba, köy ya da her ikisinin birden görünümüne sahip. Sokak aralarında salaş bakkallar, dondurmacılar, minderciler, çorbacılar, oyuncakçılar. Duvarlarda “Buraya çöp döken insan değildir.”, “Buraya park edenin…”, “Burası İstanbul!” yazıları. Fakat ne bir slogan ne siyasi bir işaret yok artık. Eskisine göre daha gerilmisiz görünüyor insanlar. Küçük avluda iki kadın saç boyuyorlar. Benim gibi bir meraklı turşucu dışında tenha sokakları turlayan kimse yok a. Bir seyyar ayyakkabıcıda ana kızına sokak terliği alıyor. Biraz müşkülpesent. Kız sekiz dokuz yaşında, “Tamam tamam.” diyor uzatma der gibi, “Bu güzel.” Giyiveriyor şıpıdık terliği küçük ayaklarına. Ödetiyor parayı. Başka? Geçse geçse yaşlı bir amca geçiyor bastonuyla. “Selamınaleyküm.” diyorum. Büyük bir sıcaklıkla cevap veriyor. Bu sıcaklığın yerine konacak başka bir şey bilmiyorum. Bazı bahçelerde beyaz güller, bakımsız, hiç budanmamış gül ağaçlarından ıkış tıkış fışkırıyorlar. Hanım elleri, ıhlamur ve iğde kokuları birbirine karışıyor. Yoksulluğun, gelişmemişliğin beslediği doğa, betona karşı yeşeriyor. Sıcak, güzel işte yaaa! Gelişmek de kötü bir şey evet. Feodalitenin karşısına konacak yegâne şey pislik midir? İşte o zaman yüceliyor taşra yani dışarı. Çünkü içerisi yani kale gres ve mazot dumanı kokuyor… Ellerinden tanıyorum. Bir tamirci çırağı geçiyor. Fkirtepe’nin aşağısındaki sanayi mahallesinden. Aşağı inince her şey değişiyor. Taşlara, asfalta, betona işlemiş bir karalık. Yoğun üretimin karalığı. İstanbul İzmit arasıda bahçesi ağaçlıklı, çardaklı fabrikalar var. Tek ve tük. Ama biraz git, Dilovası kanser ovası. Neyse geri dönelim… Nâzım’ın Mavi Gözlü Dev’inde bahçesinde ebruli hanım evi açan ev zengin bir cücenindir. Burda işçilerin bahçelerinde hanımelleri açıyor… Fikirtepe ilkel çağların yerleşim bölgelerinden biri. Gecekonduların altında neler neler var! İşitmiştim yanlış olabilir, Jöntürkler burda toplanmışlarmış tanzimat döneminde. Selami Öztürk, Fikirtepe’deki arsaların kentsel dönüşüm programıyla birlikte on kat değerleneceğini söylüyordu. Aradan iki yıl geçti. Her şey duruyor olduğu gibi. On yıl evvel bazı komünik arkadaşlar, bura halkını aynaya bakarak azarlıyorlardı, “Bunlar gecekonduları apartman yapıp satıyorlar. Sınıf atlayıp Bağdat Caddesi’ne yerleşiyorlar.” diye. Öyle olaydı Fikirtepe tümden değişirdi. Ben de bu anlattıklarımı anlatamazdım… Yirmi beş yıl önce komünist gençlerin hâkim olduğu bir bölgeydi Fikirtepe, sonra Milliyetçi ve İslamcı gençler devraldılar nöbeti. Şimdi ise Fikirtepe liberal ekonomiye teslim görünüyor afallamış suskunluğuyla… Yıllar yılllar öncesinde buralrda ülkücü arkadaşlarım da oldu. Ama dediğim gibi artık onlar da yoklar. Varlar da yoklar. Nispi refah hepsinin ruhlarını yedi bitirdi. Herkesin ruhunu yediği gibi… Fikirtepe’nin Göztepe tarafı, Mandıra Caddesi’nin öte yanı nispî refahın cisimleşmesi gibi. Televizyoncu terminolojisiyle söylersek alt orta sınıf hâlâ oluşmaya devam ediyor burda.

Dün Kadıköy’den Beşiktaş’a geçerken bir yandan da radyo dinliyordum. Gırinpiiz’in Reynbov Variyır (Ebemkuşağı Savaşçısı) gemisinin Beşiktaş’a demirlemiş olduğunu öğrendim. Eh geçerken uğramak sünnet oldu. Haberlerden izlediğim gemiyi önce burun sancak profilinden uzak çekim gördüm. Sonra her ünlüye duyduğum yadırgayan fakat tornistani bir hisle yaklaştım. Dinlediğim haber hatalı çıktı! Zira gemi ziyarete yarın (yani bugün) açılacakmış. Neyse çevresinde biraz turladım. Lombozların iç kısmında çiçekler, yapraklar asılıydı. Bir anlamda lombozları tül yerine bitkiler örtüyordu. Eskiden şehir hatları vapurlarının kaptan köşkleri de böyle olurdu. Kaptanlar sardunyalar, fesleğenler, karanfiller, deve tabanları, camgöbekleri, afrika menekşeleri arasında dümen tutarlardı. Belki mesai bitiminde de iki duble rakı atarlardı. Neyse… İki genç üst güvertedeki aktivist hanımla sohbet ediyorlardı. Ben alt güvertede ellili yaşlarda, kilolu ve keyifle sigarasını tüttüren abiye yöneldim. Bir iki hoş beş ettik. Memleket nere? muhabbetine geldik tabi. Abimiz Bulgaristanlı’ymış. Nerdeyse hemşeri çıkacaktık. Gerzek, bölücü, milliyetçi Bulgar iktidarının onca melanetine rağmen Boğaziçi’nde sohbet ediyoruz işte. “Abi?” diyorum “Sosyalizm nasıldı?”, “Moskava emir verir biz yapardık. Sosyalizm böyle bir şeydi.” diyor. Acıklı gülüşüyoruz. “Doğa savaşçısısın sen. Sigara içmemelisin.” diyorum. “Bırakmayı deniyorum.” diyor ve gülüşerek ayrılıyoruz.

Talimhane’den geçen görmüştür. İstanbul’un en güzel ve kusursuz zemin döşmesi burdadır. Çünkü döşme malzemesi bildiğimiz, klasik arnavut kaldırımından başka bir şey değil.

Arnavut kaldırımının şehrin genelinde niye kullanılmadığını anlayabilmiş değilim. Aslında anlıyorum da… Neyse…

Talimhane dışındaki her yerde döşemeler eğik bükük, kırık dökük, çukur tümsek… Her onarımda ayrıca bütünlük bozuluyor, eski döşme malzemesinden bulunamıyor falan ve o bölge yamanıyor…

Arnavut kaldırımı ise onarımlarda kolayca sökülüp yerine konulabilecek bir malzeme…

Arnavut kaldırımının aralıklı olması bir miktar suyun toprağa iletilmesine yardımcı oluyor. Su baskını riskini azaltabilir bu. Ayrıca taşların aralıklarından doğa yeşillenebiliyor.

Arnavut kaldırımı ayrıca insan anatomisine uygun. Bir yerde okumuştum. Çok zaman oldu. İnsan bacakları düz zemine göre yapılmamış. Hoş okumadan da, bu olgu, mantıkla teyid edilebilir.

Vee… Evet… Arnavut kaldırımı isyankârların kaldırımıdır. Belki en çok bu yüzden devlet bu döşeme taşlarını istemiyor.

Dostumuz Polisler

10 Nisan 2010

Bu sabah -belediye- otobüsümüzün önü, Dolmabahçe’de kesildi. Neden? Polis Bayramı imiş. Tabana kuvvet tırmanmaya başladık. Yaşlılar ve aksaklar aşağıda mahsur kaldı. Ben de önüme çıkan her polise tek sorudan mürekkep bir anket düzenledim.

Soru, “Yolları kapamanız halka hizmet midir? Bu bir hak ihlali değil midir?”

Ve polislerden aldığım yanıtların potburisi,

“Biz de nefret ediyoruz bu durumdan.”
“Ben de hoşlanmıyorum bu eziyetten.”
“Bir kere de biz eziyet verelim ne olacak?”
“Senede bir gün. Hoş görün.”
“Bir Mayısta’da kapanıyor yollar.”
“Hayat adaletsiz. Bizimki mi göze batıyor?”
“Bu illegal bir kutlama değil. Tamamen legal.”

Polislerle asla polemiğe girmedim. Ama işte buraya yazdım yanıtlarını. Bu yanıtlar bir zihniyeti temsil ediyorlar. Alan alır, alınan alınır. Tek lâfı abartmadım. Hatta yanlış anlaşılabilecek yanıtları yazmadım.

Ama bir şeyi söylemek zorundayım. Bir Mayıs’ta yolları yürüyüşleriyle dolduranlar o yolları inşaa edenler. Kaldı ki yolları onlar kapamıyor gene kapayan dostumuz polisler!

Ve bir şeyi daha söylemek zorundayım yasal olan her şey doğru/meşru değildir. Öyle olsaydı niye zırt pırt yasalar değiştirilsindi.

Dağınık

02 Nisan 2010

1.
Sanat da kişiler gibi… İçe kapalı veya espirili; dinamik veya melankolik; küskün veya atılımcı; coşkun veya minimalist; ajitatif veya saçmacı… Estetik disiplini, sanatı anlamayı mı yoksa sanatları bir potada eritmeyi mi hedefliyor?..

Aristoteles’in Tragedya tanımı Sofokles’e uygunken Öripides’e uygun değil… Öripides fakat bugün benim için Sofokles’ten daha büyük bir şair… Çünkü benim mizacıma, mizacımla örtüşen ideolojime denk düşüyor…

Ben Orhan Kemal’i Yaşar Kemal’i yakın hissediyorsam Ahmet Hamdi Tanpınar’ı da, Oğuz Atay’ı da yakın hissediyorum… E n’olacak şimdi?…

2.
Biz Yenisahra’da arkadaşın gecekondusunda oturur orta ya da uzun dalgadan TKP’nin sesini dinlerdik… Elimizde köpek öldürenlerimiz… Su bardaklarını her tokuşturmada “Çocuklara!!!” diye bağırırdık…

İçe kapanıktık… Şarkılar söylerdik…

3.
Çocuklarımız yoktu… Şimdi birimizin var… Diğerleri öldü… Aptalca bir yaşam bu… Biz on altı yaşında ne bok biliyorduk da “Çocuklara!” diyerek kadeh kaldırıyorduk…

İyi insanlar olmak istiyorduk… Çocuklar gibi iyi… Çocuktuk ya… Çocuktuk daha…

4.
Ünali’nin gecekondusunun bahçesinde bir erik ağacı vardı… Ünali ölünce kurudu… Bayaaa kurudu… Metafor falan diil… Kurudu işte…

Kasımpaşa’nın meydanlığından girip ara sokaklarda yürüyorsun. Salaş, modern, köhne, tek tük ahşap ve bitişik nizam binalara baka baka ilerliyorsun. Gide gide Kaptanpaşa İlkokulu’na varıyorsun. İlkokulun meşhur (Yıldız’daki -başka yerde var mı bilmiyorum-) istihbarat binasına benzeyen demir kapısından okul bahçesine giriyorsun. Bahçe sokaktan kirli. Yerler çöple dolu. Keza iç mekan da öyle. Aşağı tiyatro salonuna iniyorsun: Rutubet, küf, duvarlarda acemice alçılanmış çatlaklar, atmış boylar, yerlerde gene çöpler; imitasyon deriden kahverengi seyirci koltukları yırtık, altlarından süngerler, yaylar, samanlar fırtlamış. Sahnenin zemini taş. Sahne taş olmaz: Kış kıyamette bu sahneye oturulmak istense, oturulmaz. Yankılı bir mekan. Ama şükür! Bir tiyatro salonu var ilkokulun.

Ve iyiler iyisi bir öğretmen. Sınıf öğretmeni. Aynı zamanda aktör. Ve on beş tane pırlanta, on beş tane son derece yetenekli ilkokul öğrencisi. Sahneye çıkıyorlar. ‘Okul piyesleri’ni yutkunarak izliyorum. Bu nasıl bir konsantrasyon. Bu nasıl bir kendini veriş. Ben bu kadar çok iyi oyuncuyu en son ne zaman capcanlı görmüştüm? Hatırlamıyorum. Şurama bir çöp kamyonu oturuyor. Bütün çöplerini boşaltıyor. Sevinçle kahır, saadetle keder el ele. Oynadıkları müzikli bir piyes. Bir de nasıl şarkı söylüyorlar. Bedenleri nasıl eksiksiz, tam, olması gerektiği gibi deviniyor. Aptal kutusuna yerleştirilen ve milyonların hayran olduğu kişilere hayran olamadım hiç. Hatta hayranlık durumuna tepki de duydum. Ama orda o küçük oyunculara hayran oldum.

Büyük haberciler dükkanlarında oturup haber basıyorlar. Türk Halkı her şeyi kendi yapmak, kendi göbeğini kendi kesmek zorunda a!