kendine yardım kitapları, yoga, sanat kursları… zihni, bedeni uyaran her şey iyidir. ancak tüm bunlara olduklarından fazla bir anlam yüklüyoruz. bu faaliyetleri yapınca gizli bilgiye ulaşacak, kendimizi anlayıvereceğiz sanıyoruz. ki bu tür faaliyetlerin tanıtımları da yanıltıyor: farkındalığımızın inanılmaz gelişeceğini, içimizdeki çocuğa dokunacağımızı, ânı yaşayacağımızı, nirvanaya ulaşacağımızı vaadediyorlar.

ve az ötede şehrin kırsalında kar, komşu ülkede bombardıman altında ölüm kalım mücadelesi verilirken biz kim olduğumuza kafa yormakta, görünen kendimizle olan kendimiz arasındaki farklarla uğraşıyor, ortalamanın üstünde kalmaya çalışıyoruz.

peki nasıl olacak? cehennemin dibinde bir cenneti, huzurlu bir hayatı nasıl inşa edeceğiz? peki, zaten öyleyiz ya, ortalamanın üstünde nasıl kalacağız? diyelim ki içimizdeki çocuğa dokunduk; parmağımızı onun öfkeli dişleri arasından nasıl kurtaracağız? varsayalım ânı yaşadık; peki o ânın içinden ayıklayıp eksilttiklerimiz neler?

olmuyor. işlerimiz ilişkilerimiz istediğimiz şekilde ilerlemiyor hâlâ. zarar görüyoruz zarar veriyoruz. şöyle adam gibi sevemiyoruz. hayal ettiğimiz gibi bir türlü sevilemiyoruz. çocuklarımız, ebeveynlerimiz, dostlarımız istediğimiz gibi değil. lahmacunun kıtırı istediğimiz gibi pişmiyor. gibilerle sorunumuz var. nedir? sorun bizim dışımızda mıdır içimizde midir? emin değiliz.

ilkin hepimiz dışımıza yükleniyoruz. dışarıdan arınmaya, temiz kalmaya çalışıyoruz. olmuyor. hâlâ hayatımızda bir şeyler ters gidiyor. yoksa sorun bizde mi? kendimize dönüyoruz. boş boş bakıyoruz.  kendimize nasıl bakacağımızı gösterecek yardımlar arıyoruz; buluyor, gidiyor alıyoruz. valla iyi geliyor. içimizde uyuklayan bir şeyler uyanıyor. bedenimiz diriliyor. güzelleşiyoruz. ama hâlâ bazı sorunlar var. hâlâ ilişkiler işler tam istediğimiz gibi gitmiyor. bir şeyler hep eksik. hep kırık dökük. ve ortalamaya doğru çekiliyoruz.

meğer küçük uyanışlar sağlayan formüllerle derinlere inemiyormuşuz. kadın şöyledir, erkek budur, ilişkide ideal olan bilmem nedir gibi reçeteler bir türlü hayatımızı değiştirmiyormuş. neden? halbuki çok inandırcıydılar.

her yanı kırsalla kaplı bir şehir mi yoksa bedenimiz? sınır ötesinde savaşlar süren bir ülke mi? önüne geçemiyoruz, kırsalın çetin şartları içimize akıyor, mermiler içimize yağıyor. cehennemle çevriliyiz ve başkalarının cehennemiyiz. bu gerçeği nasıl kabul edeceğiz? sergey yesenin, viladimir mayakovski, virginia woolf, jack london, sylvia plath, ernest hemingway, nilgün marmara bu kabulle sonlarına vardılar.

bir formül olmadığını onlar da biliyordu. o yüzden yazdılar. yeniden ilmek ilmek ördüler hayatı. olanı koydular ortaya. olanın içinde olabileceklerin bilgisi kaynıyordu. olan: fantezi ve hakikâtten yapılmıştı. özellikle şurasını iyi biliyorlardı: kendilerinde olan başka hiç kimsede yoktu. lili brik’i mayakovski gibi hiç kimse sevemezdi. devrimi onun istediği gibi hiçbir sovyet yurttaşı isteyemezdi. devrimin ilk yıllarında sovyetler birliği’ndeki burjuva faaliyetlerinden onun tiksindiği kadar kimse tiksinemezdi. mayakovski ve ötekiler kendi derinliklerinden çıkardıkları toprakla toplumsal hayatın suyunu karıştırdılar, bu harçla söylediler anlattılar.

vikingler ölümden korkmayan, sert savaşçılardı. savaşırken ölürlerse valhalla’ya gideceklerine ve orda tanrıların salonunda şarap içeceklerine inanıyorlardı. o yüzden sevişir gibi dövüşüyor, arzuyla ölüyorlardı. fantezinin gücüne bakınız.

öte yandan antik yunan’da vikinglerinkinden çok daha karmaşık mitoloji vardı. yani daha yüksek bir fantezi. ne oluyordu peki? çok daha karmaşık bir toplumsal organizasyon oluyordu. kuru yağma değil kolonileşme oluyordu.  yayılan genişleyen işgalci bir kültür oluyordu. felsefe, bilim, matematik, ticaret, her çeşit sanat oluyordu.

vikingler de eski yunanlılar da öldü. peki onlardan geriye ne kaldı?

yukarıda adı geçen, intiharla hayatına son veren şair ve yazarlarlardan geriye ne kaldı? ortalamanın çok çok üstünde yaşam hikâyeleri ve/ya eserler kaldı. ne var o eserlerde? toplumsal hayat var. toplumsal hayatın suyuyla incelttikleri kişisel hakikatleri var. belki normalinden çok önce öldüler ama çoğunluktan çok ama çok yaşadılar.

senden benden geriye ne kalacak? yakınmalar, bu dünyayı lanetleyen tweetler mi? kendini iyi başkalarını kötü gösteren otobiyografik kurgular,  çok satan kitaplar, çok reyting yapan diziler, bir et olarak ulaşılan şöhret mi? geriye, nerdeyse bir hiç mi kalacak? vikingler’in fantezisi kadar bir fantezi bile kalmayacak mı? bu dünya kırsalda acılarla, sınırların ötesinde savaşlarla mı kalacak sayemizde?

genel eğilimin bir parçası isek, davranışlarımız söylemlerimiz ayırd edilemezce çoğunlunkine benziyorsa, yeniden yeniden küllerimizden doğamıyorsak işlerimizde ilişkilerimizdeki kötü gidişe rıza göstereceğiz, boyun bükeceğiz, ensemize vurulduğunda lokmamızı vereceğiz; cehennemi görmezden gelecek ve birer cehennem olacağız.

ruhumuzun gıdası, yeryüzündeki anlamımız kendi hikâyelerimizin bir yerlerinde saklı duruyor. yazarak, çizerek onları dışarı çıkarabilir, soyutluklarından kurtabilir ve onlara form verebiliriz. ama sadece biz! bu dünyada yaşayarak, kendi hikâyemize eğilerek, kendi ellerimizle.

öte yandan, çok da sıkmamak lazım. öyle de böyle de yaşanır. insan nasıl isterse öyle olur.

 

 

Reklamlar

1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

sanatsal işler iki kategori altında toplanabilir. bir kışkırtanlar, iki sürükleyenler.

birinci kategoridekiler kendini yakalamaya, hayal etmeye, düşünmeye, bedeni harekete, başkayı ve başkalarını tanımaya kışkırtır.

ikinci kategoridekilerse uyandırdıkları merak, yarattıkları hayranlık ve sergiledikleri büyüleyicilikle peşlerinden sürükler.

birinci kategori ikinci kategoriyi içerir ama ikinci birinciyi içermez.

okur, izleyici, seyirci, dinleyici, ziyaretçi kısaca alımlayıcı için bu ikisini ayırmak çok zor hatta imkansız olabilir.

zira beğeni kültüreldir, çocukluktan itibaren kolayca biçimlendirilebilir.  ‘tek’in beğenisi  ‘çoğunluk’un beğenisine kolayca eklemlenir ve sonrasında ayrılması çok güçtür.

çoğunluk için kendini içine bırakacağı, emeksiz içinde yüzeceği sürükleyici işler kıymetlidir.

çoğunluğa kışkırtıcı olmayan işler gösterildiğinde bunu kabul edemez ve karşı çıkar.

çünkü uyumlu olmaya eğitilmiş; dışardan bakmaya, kurcalamaya, tartışmaya yönelik becerileri iğdiş edilmiştir.

kışkırtıcı işleri seven, öven, üreten,  değerlendiren ve yayan kişiler çoğunluğun nazarında sosyal bir çarpıklığın ürünüdür.

çünkü ‘bize’ benzemeyen ve farklı varolan yabancı, uzak, çarpık olmak zorundadır. yoksa yaşayışımızın haklılığından ve muhteşemliğinden nasıl söz edebiliriz.

fakat gariptir, kışkırtıcı işler uzun süreli sosyal bellekte kendilerine yer bulurken, sürükleyici işlerin en meşhurları bile kısa süreli hatta geçici bellekte yer bulmuş.

diğerleri nasıl elenmiş, kim elemiş de kalanlar kışkırtıcı işler olmuş burası ayrı bir muamma.

devrim

27 Mayıs 2017

aramızda görünen ve görünmeyen duvarlar var. devrim bunları -özellikle görünmeyenleri- “hemen şimdi” ortadan kaldırmamızın sonrasında yavaş yavaş  mümkün olacak.

görünen duvarlar ezen ve ezilenlerin arasındakiler; görünmeyen duvarlar ise ezilenlerin arasındakiler.

ezilenlerin arasındaki duvarlar yıkılmadıkça  ezenlerle ezilenler arasındaki duvarların tek tuğlası bile düşmeyecek.

görünen duvarlar sarsıldıkça görünmeyenler, görünmeyen duvarlar sarsıldıkça görünenler sarsılacak.

ön yargılar, gizli kabuller, dinler, mezhepler, ırkçılık-milliyetçilik, cinsiyetçilik, türcülük, dayatılmış kimlikler ve diğer ayrımcılıklar, görünmeyen duvarlar.

görünmeyen duvarlar çevremizdeki her şeyle aramızda örülü. kabul görülenler dışında bir insanla, hayvanla, bitkiyle veya herhangi bir nesneyle temas etme şansımız yok.

görünmeyen duvarlar kabul görülenler dışındaki şeylerle temas etme isteğimizi, arzumuzu yadsıyor; bizi onlara karşı düşmanlaştırıyor.

devrim yapmak, görünen duvarları yerle bir etmek isteyenlerin önemli bir kısmı görünmeyen duvarların üzerine yeni duvarlar örüyor.

ve böylece farkında olmayarak -belki biraz da olarak- görünen duvarları tahkim etmiş oluyorlar.

“insan doğası mutlak budur” diye bir ispat yok; spekülasyonlar var. insanın doğası bir oyun hamuru kadar yumuşak, etkileştiği uyaranlara göre çeşitli hızlarda ve verdiği tepki biçimlerine göre şekilleniyor.

bir oğlan çocuğunu erkek bakışıyla yetiştirip bir kadınla mutlu bir hayat sürmesini temenni ederseniz ona efendi olarak nasıl mutlu olunacağından başka bir şey telkin etmemiş olursunuz.

hem bir efendi olarak mutluluğu aramak hem de görünen duvarları yıkarak efendiliği ortadan kaldırma azmini diri tutmak mümkün olamaz.

yine bir kız çocuğunu iç ihtiyaçlarını yok sayarak itaate mecbur yetiştirirseniz, onu devrimci mücadeleden daha en baştan yalıtmış olursunuz.

ezenlerin yarattığı dünya, mücadelenin değil yenme yenilmenin, fethetmenin, ele geçirmenin, yumruğu vurup almanın, kazanmanın, başarmanın tek varoluş biçimi olduğunu vazeder. devrimci mücadeleyi, diyalektik düşünceyi yiyip bitiren bu vaazı tartışmaksızın devrimci çaba mümkünsüzdür.

yabancıları, mültecileri, toplumun genelinden farklı olanları canavarlaştırarak, şeytanlaştırarak yol alan ezenler ile aynı düzeyde politika üretmek; dini/milli/etnik/coğrafi saiklerle insanları, grupları, toplulukları dışlamak, itmek, yok saymak da görünen duvarı kalınlaştırır.

vurmayla-itmeyle değil haklılığa ‘çoğunluk’ ikna edildiğinde devrim mümkün olacak. bunun içinse dünden çok daha büyük ve olanaklı iletişim mecralarımız var.

ezenlerle ezilenler arasındaki görünen duvarlar hapishanemizin sınırları;  görünmeyen duvarlar ise avlularımız, koğuşlarımız, hücrelerimiz.

hücrelerden koğuşlara, koğuşlardan avlulara çıkacağız. ne kadar çoğumuz avluya çıkarsak o kadar iyi. çünkü ne kadar büyük bir güçle görünen duvarları sarsarsak geride kalanlar da o kadar kolay hücrelerinden ve/veya koğuşlarından kurtulacaklar.

ancak görünmeyen duvarlar yıkıldığında özgür olacağız ve devrim süreklileşecek.

bağımlı ilişki, rıza, korku, alışkanlık, aşinalık, sinizm, snopluk, hareket etme tembelliği nasıl adlandırırsak adlandıralım… hücresinden, koğuşundan çıkmayana devrim yok.