manyetik sözcükler

30 Mayıs 2017

travma taverna bir dünya savaşının artığı pire’de keşler kardeşler çalgılara çaldırırmış yüreklerini

manyetizma manisa’daki kayaları imler manasında yörükler tahtacılar çekermiş birbirini ve yüksekleri

dinç, umutsuz bedenler terler rakıyla daha terler döner dönermiş arakiyeler dokuz boğum bir kamışın ıslığında

sezginin dili ezgili, çeker iterken sözcükler birbirlerini, ümit babında açılırmış yufka gibi bir meydan

neşe börekleri acılı, ağustos böcekleri kışlasında birbirine sokulmalar yeniden tanışmalar dansı

dünyayı nasıl anlıyorsam öyleyim evet, nasılsam öyle dilim çiçekli, dikenli, etekli, ceketli, cikletli

yalan kendime en pahalı kumaştan diktiğim doğru, çok şık, çok ışıklı, o kadar canlı ünlem ne kadar örtünükse soru

kendini yıkarak inşa eden tek varlıkmış zaman yokmuş ki zaman icad edilmiş bir immiş zaman

eden bulurmuş, bulan bulduğunu bulduğu an unuturmuş, çünkü çekermiş başka bulup da bulduğunu bulduğu an unutmalar

dikkatmiş en çok istismar edilen ve sahibi bakire bir kısrak gibi sunarmış atlı karıncalara dikkatini

bilemezmiş kimseler ağaçların yorgunluğunu, ağaçlar diriliklerini yorgunluktan yaparlarmış

sürekli çalışmaymış tembellik, disiplinsiz olmazmış aylaklık, amaçsız ve ısrarlı yürüyüşlerle olurmuş erikler

çay ağızdan kalbe akan, tepeden denize akan, ha! aniden kavrayanlar olmuş, kalbiymiş insanın iç denizi

manyetik sözcüklerin birbirini çekme itme ve yaprağa dizilme süresi ile kondisyon arasında bağlar var

fraktal bir kartal, fraktal bir yarasa, fraktal bir travma, fraktal bir taverna isyankar. da neye

bir oturuşta bir inek yenir mi, bir oturuşta dünya dönüşür mü, bir oturuşta durulabilir mi dimdik

sokaklar bekler, sokaklar sevgililer, sokaklar kansız yaşayamayan damarlar gibiler, sokağa çıkarlarmış

bir başbakanın en korktuğuymuş halkın gezileri, sokaklar çöl oluncaya kadar halk evinde otursunmuş

alyuvarsız sadece akyuvarlı sokaklar olsunmuş, oksijensiz robotumsular, klonumsular cemahiriyesi

elbet yorulurmuş metal, fakat cumhur metal değilmiş, erikmiş

Reklamlar

Babil’in İmge Bahçesi

20 Eylül 2015

1.
Çelenkler değil
Erguvanlar ve çuha çiçekleri
Süslerdi kürsülerinizi
İncelikli cinayetler işlerdiniz
Mendillerin kenarına
Korkardınız sokak köpeklerinden,
Metinler arası yolculuklarda.

2.
İnsan ekmek kadar
Antika saatlere de ihtiyaç duyar
Gökyüzü altında durmaya
Kokularını emmeye hanımellerinin
Ve en önemlisi insanlar içinde
Bir insan olmaya ihtiyaç duyar
Açıklamaya günbatımlarına kendini

3.
Siz diye başladımdı söze
Alınmayın o, siz değilsiniz
Alındıysanız eğer
Siz, biz, onlar yok biliyorsunuz
Hepimiz tutkunuz yükseğe
Mecburuz korktuğumuz kadar
Güneşi sevmeğe

4.
Sadece çiğ, çürük bir meyve olmaktan
Durmaktan ağrımışım biraz
Vapurlar da olmasa
Kuru bir kök gibi kalacağım
Sürekli tufan sürekli tufan
Çekilmesin n’olur sular
Denizde boğularak ölsem
Çok yaşarım sanki dünden

Hasan

30 Mayıs 2015

Hasan yerleri siliyor sirkeli suyla
Çiçekleri buduyor sakal makasıyla
Çamaşırları asıyor haberler radyoda
çocuğu uyutuyor gaste okurken
Ayşe dönüyor meyhaneden koltuğa uzanıyor
Hasan usulca Ayşe’nin saçlarını okşuyor
Düşlerini temize çekiyor Ayşe Hasa’nda
Bakışıyorlar kimse bilemez ne anlamda
Ev, süt ve şarap kokuyor
Ruhların dinleneceği bir yer vardır
Uykudan önce, ölmeden önce

vardığımızda tanımadığımız yere
tanımadığımız yollardan geçerek
bir şey kıpırdadı şuramızda tanımadığımız

gökyüzünü, kasımpatıları yeniden gördük
ilk defa görür gibi dünyayı gördük
“burası neresi” dedi içimizden biri hayretle
bir ses,  “söylersem kör olursun” dedi
çözmeyi bırakıp büründük esrâra
suyun şıpırtısını, kurbağaları yeniden gördük
yaşlı ellerimizi, genç öpücüklerimizi

öyle bir hisle kaplıyız ki anlatılır da anlaşılmaz
çünkü anlamaya çalışılan her şey donar

dağdan iniş

27 Mayıs 2011

kar sularının açtığı kavisli mecradan akıyoruz
kuru yapraklar hışırdıyor
geyikler koşuyor ağaçlar arasında
dağdan iniyoruz, günlerdir böyle
ilkokullarımıza, loğ taşlarına, bacak aralarımıza
iniyoruz tuhaf bir kalabalık hâlinde
ovaya ait hayallerle çoğalıyoruz
dalların karaladığı gökyüzünde,
adları bulut kalan ama hep değişen bulutlar
görüyoruz, görme şarhoşluğu içinde
yüzümüze böcekler çarpıyor
hikâyeleri son buluyor hikâyemizde
sendeliyoruz bazı, sıkıntıdan koşuyoruz yahut
okkadar hızlı koşuyoruz ki
belki bir uçurumdan yanlışlıkla uçarak
kesinlikli çabucak bir iniş için!
nallar takılıyor bazı ayaklarımıza
bazı yılgın atların bıraktığı
kendimizi tanıyoruz onlarda
dizginliyoruz kendimizi
değişik sesler çıkıyor içimizde
“öbür yamaçtan inmeliydik” diyoruz
“tanımıyor, anlamıyor, acele ediyoruz burda!
bir türlü son bulmuyor iniş…”
istekli de değiliz hani yeni bir tırmanışa
“bitmeyecek de olsa bu bahar esintili lirik
şimdi ne gerek var gerçeğin yokuşuna”
konuşuyoruz konuşulmamış ne varsa
çok yorgunuz, çok açız
oy!
tırmanmakla aynı, durmak da
durursak eğer zavallı bir tavşan oluruz
ürküntüyle çarpar yüreciklerimiz
farkına varabiliriz bazı şeylerin
korkabiliriz mesela ölümden
hazır böyle korkusuzca ölmek varken
çok yorgun, çok açken
karar veriyoruz nehirler gibi
devam ediyoruz inişe
yaprakların arasında kaçışan kertenkeleler
saçmayı güzelleştiren kelebekler
başlarını üç yüz altmış derece çeviren gündüz puhularıyla
çünkü hepsi gerçeklik katıyor akışa
kalabalıktan kişiler, harfler yaratıyorlar
adları aynı kalan ama hep değişen kişiler!
anlaşılmaya ihtiyacımız var her şey gibi
akreple yelkovan nasıl anlaşılıyorsa…
saatlerimiz parçalandı bizim
takvimlerimiz kül oldu
bazı yüzyıl boşluk oluyor iki an arasında
bittiğini sandığımız yer yolun tam ortası
ova bellediğimiz yer meğer dağ
damla biçminde mermer parçaları gözyaşlarımız
çekiniyoruz, böyle tuhafken nasıl anlaşılırız
akıyoruz dağdan endişeli bir fikir gibi

ora

17 Mayıs 2011

yurtta sulh için uzanan el’e aynı el ile mukabele edilir… yabancı, başka demeye gelen o zifîri el ile, sulh eli kırılamaz…

pîrim hazreti muhabbet ol yûnus “aşkın pazarında canlar satılır/satarım cânımı alan bulunmaz” der… gel gör! alınmıştır canlar, ora’da, cânilerce…

muhabbeti eğince yere acı bal dökülür… değişir söz sözle, “yunûs’umu kaybettim kürd eli’nde/yunûs’umu buldum kürd eli bulunmaz” denir taptaze…

annesiz yavru bir kediyi seven yürek; yaralı, kıstırılmış bir aslanı da sever… sevebilen: şehvetle tutuşan değil, aşk acısı çekmeyi bilendir…

her derdin bir çâresi vardır… bir dehak’ın bin kawa’sı… “evvel bahar olmayınca /kızıl gül açılmaz imiş” der ‘bizim yunûs’… işte evvel, işte bahar…

zâlimlikten geçen olabilir âlim… dûn’un bâb’ından geçilebilir âli mânaya… istanbul’un dehlizleri kavun taşımaz sevda taşır bura’dan tâ ora’ya…

mavi defter

14 Mayıs 2011

.

pırıltıları dalgaların üstündeki
görmesem hatırlamazdım

martılar bin yıldır bu gökte
karabataklar, telli balıkçıllar yeni
unutmasam göremezdim

suda seken çakıl taşıyım

tekneler kümelenmiş istavrit akını üstüne
devletler kurulur gibi halkların üstüne
yürek kendini kurutur gibi
mavi bir defterin içinde

her lâf solgun, dalgaların pırıltısından

biliyorum

.

lümpen proleter longa

03 Nisan 2011

şurda köşede duruyorlardı
cigaralarını kaldırıma gömüp
kubbeli hanın eğri kapısına yürüdüler
titrek omuzlarını, yamuk adımlarını
orlon berelerini, üst üste giysilerini
göğsüme astım bir monet tablosu gibi
onları tanrım yaptım
halbuki kulluktan da istifa etmiştiler
ot bürümüş duvarların önünde
ot bürümüş duvardılar
tophane’den karaköy’e ince bir sokakta
önünden geçtikleri taş ömürlere bürünüyordular
tek iken çoğul, çoğul iken tektiler
yağmalanmış bir ermeni kilisesinin haçında
birer ikondular suç için yontulmuş
ekip arabasının tanıdık farları! -hop!
acıyı görmeden geçti
acı veren acıyı görmeden geçmeliydi
eski taş fırınının camekanında
kurumuş simittiler şimdi
ya da yanık susam taneleri
yeniden yürüdüler duran bir resim gibi
sisli, orantısız, fısıltılı, pütürlü
nihayet
köprü altından geçtiler
perşembe pazarı’na girdiler
artık balık kılçıkları, pas kokulu hırdavattılar
işte böyle böyle yahut şöyle şöyle
döne döne galata’nın düzünde
yol almaya değil yok olmaya
yok olarak varlaşmaya iyice alıştılar
tanrılarım benim
v onlara dokundukça hakîkat olan
eldivenlerim benim

duygunun ölümü

28 Şubat 2011

duygular hayaletleri bedenin
ıslak, kaygan, sümüksü
kendi üstlerini örtüyorlar kendileriyle
ne kadar görünmezlerse o kadar sıkı
o kadar çok yapışıyorlar içe

uçurumu bırak! patikadan kaçan ayak
büyütüyor duyguları karanlık bir kıyıda
nemli, soğuk, doğurgan

bazen kolay acı çekmek, yaşamaktan
ne kadar abartsan, ne kadar süslesen,
iyi anlatsan, kolay

yeryüzünün yok oluşuna oluşunu katman
yeryüzünü ilgilendirmiyor
mekânlarda böyle ne kadar çoğalsan
mütevâzı böbürün, öbürüne değmiyor

bak kuşlar geçiyor, kuşlar geçiyor
iyi ki geçiyor kuşlar
akciğer yetmezliğinden ölen
bir kot taşlama işçisini anla(t)mayarak
iyi ki geçiyorlar V şeklinde

kumsalda deniz anaları gibi
üst üste yığılıyor duygular
birbirlerinin içine;
için, içine doluyorlar
çoğalıyor, büyüyorlar…
ne kadar çoğalırlarsa böyle
o kadar şahane eriyorlar…

özlü söz

10 Şubat 2011

tersine bi dağdır dağdağamız
yaralayan bizim dilimiz değil
başkalarıdır biz dediğimiz
öfke ılıman ikilimin kuşudur
konar kendi üstüne havalanır
eldir dil diye değdiğimiz