tanrım dedi çocuk

23 Ocak 2018

tanrım dedi çocuk misketlerimi koru
yeni ayakkabılarımı gazoz kapaklarımı
kapının kilidini odamın sıcaklığını
buzdolabındaki tost kaşarlarını
arka balkona sakladığım çikolataları
ben önemli değilim tanrım dedi çocuk
annemin yerine geçen yastığımı
babamın yerine geçen beyzbol sopamı
kardeşimin yerine geçen kol saatimi koru
terastaki güvercinlerimin kümesini
kömürlükteki fare kapanlarını koru
bana arkadaş kazandıran giysilerimi
patenlerimi ve kırmızı bisikletimi koru
çok şey istemiyorum dedi, şimdilik

Reklamlar

D448E1BF-76A4-4B97-9B7A-EB9BB3665C73dün gece dam’daki rutin şiir akşamı toplanmamızda, her zaman olduğu gibi içimizden birinin ortaya atmasıyla oluşan, gündemlerden biri sinesteziydi. sinestezi* terimini gökçe ortaya attı, hepimiz yakalayabildiğimiz bir yerinden tuttuk.

gökçe bir şiiri okur/dinlerken sinestezik algısından söz etti. aklımda kaldığı kadarıyla, şiiri bir yol gibi (yani mekansal) algıladığını, yolun ani dönüşünde, bu dönüşün gerekçelerini aradığını, gerekçe bulamadığında o şiire inancını nasıl yitirdiğini söyledi. böylece gökçe’nin sinestezik algısı bir şiir hakkında düşünürken ya da bir şiir kurarken algımı şekillendirecek.

öte yandan gökçe, bir zamanlar okuduğu bir şiiri nasıl yerden yere vurduğunu ve şiir kitap hâline geldiğinde o şiire nasıl bağlandığını, o şiiri nasıl beğendiğini ve özeleştiri yapmak zorunda kaldığını anlattı. ki bu da gündemin kremasıydı.

demek ki bir işi algılamada oluşan sinestezi içinde bulunduğumuz mekan/zaman ve o güne kadar olan birikimimizle de bağlantılı. beğeninin değişkenliği üzerine de belki bir gün konuşmalıyız.

oynarken, ders yaparken, okurken, seyreder dinler, hikâye ve şiir kurarken kendimi lunaparktaki bir çocuk gibi hissediyorum. ki kunaparkları verili halleriyle sevmem. sevebileceğim bir lunapark tahayyülü yaratıyor sözünü ettiğim faaliyetler. şiir akşamları’nın bendeki sinestezik algısı böyle.

havada renkli bulutsu balonlar halinde dizeler, imgeler, metaforlar uçuşuyor. bazıları patlıyor. patlayan imge mi, metafor mu, dize mi şiirin tümü mü artık her neyse üstüme başıma sıvanıyor. onu büyülü bir kostüm gibi üstümde buluyorum. bir süre onunla öyle kalıyorum.

dün akşam, efe’nin seni öptüğümde bir buz parçası batıyor göğsüme gibi bir dizesi vardı. yanlış hatırlıyorsam beni affetsin. benim için mucizeydi o dize. bir insan nasıl yazabilirdi o dizeyi. nerden aklına gelirdi. karşımda herkes gibi biri olarak duran efe, aslında nasıl bir zenginliğin eseriydi. zihnim, sayesinde, öpüşmeyi, öpüşürken buz parçasının göğse batışını ve parmak ucundan damlayan ılık damlayı tekrar be tekrar canlandırıp durdu.

sonra kuzey’in kurşun bir levha olarak gördüğü ayı eritip içine akıttığı dizesi. hayret ettim. kuzey ve efe’nin mücizevi şiirleriyle tüm insanlara yani insanların içindeki bastırılmış maharete, ruha gene hayranlık duydum.

hangi anestezik teknoloji ve/ya medya verebilir bize efe’yle kuzey’in verdiği sinesteziyi.

sonra çayan, efe’nin bir şiirini kürtçeye çevirmiş, okudu. efe şiirinde feuerbach’ın eleştirisinden, devrim fikirlerini efervesan tabletler olarak suda eritmekten, rüyalarını bir şişeye doldurup saklamaktan vb. söz ediyordu. bu ifadeleri kürtçe (arapça farsça da olabilirdi) dinlemek ayrıca hoştu.

çay kahve eşliğinde akıp giden şiir akşamları yüzlerce yıl sürse keşke diye geçirdim içimden. kendimi doksan yaşında zor yürür bir halde hayal ettim. ama bir şekilde dağa tırmanır gibi dam’a tırmanıyordum. bitki çayımı ve kara kahvemi yudumlarken yine havada uçuşan bulutsu baloncukları seyrediyordum.

 

*: Bir algı modalitesi uyarıldığında birden fazla kanalda uyarılma oluşmasına verilen tıbbi isimdir. Metaforsembolizm kelimeleri gibi, çeşitli sanat ürünlerinin tanımlanmasında kullanılan “sinestezi” kelimesinden farklı olarak bu olguyu yaşayan kişiler, kasıtsız ve sürekli olarak oluşan benzetmelerden bahsederler. Kısaca, birden fazla algı sistemi aynı nesnelere kendi yorumlarını aynı kuvvette verirler. Sinestezi sahibi insanlar, örneğin, insanları, insan olarak değil de görsel/işitsel/yazısal vb. bir nesne/olgu olarak hatırlar ve benimserler. Annesini ılık süt, kardeşini bir kedi vb. olarak gören/hatırlayan/düşünen biri gibi. (kaynak: vikipedia)

DQ74sIXWkAA2ue2

iki gün önce dam’da şiir çevirisinin imkansızlığını savunuyordum. ki hâlâ savunuyorum. gökçe de tutkuyla çevirinin mümkün olduğunu savunuyordu.

shakespeare’in veya ece ayhan’ın bir başka dile çevrilemeyeceğini kanıtlıyordum yana tutuşa. şimdi, ursula’nın şiirleri konusunda geri bir adım atıyorum.

“adak”, “yakarış”, “dingin bir zihin”, “ilik”, “deniz kıyısında bir çocuk”… hepsini saymayacağım…

Deniz Kıyısında Bir Çocuk

Rüzgâr, rüzgâr geri ver tüyümü
Deniz, deniz geri ver yüzüğümü
Ölüm, ölüm geri ver annemi

Duysun şarkı söylediğimi.

Şarkı, şarkı git söyle kızıma
Söyle takıyorum o yüzüğü
Uçuyorum kullanarak o tüyü

Bir şahinin kanadından düşürdüğü.

şiirin hakettiği yeri bulamaması meselesiyle uğraşmıyoruz nicedir. şiirle uğraşıyoruz.

gökçe zorunlu olduğu için değil sevdiği için çeviriyor, yazıyor. zatürreden yatarken tercümeye başlamış “Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak”ı.

bir şeyin ne olduğunu anlamak için önce ne olmadığını anlamak iyi bir yoldur bazen. şiir öğretici, bilgilendirici bir ‘söz sanatı’ değildir.

dışımızdaki dünyaya (dolayısıyla içimizdekine) açıkça tanımlanamayan yollarla ve yöntemlerle – ve tanımlanamadığı halde kavranabilir şekilde- ulaşmaktır.

“Rüzgâr, rüzgâr geri ver tüyümü” dizesi sonraki dizelerle bir tanıma kavuşuyor. bir metafor olarak taşıyıcı görevi ortaya çıkıyor.

fakat bu bakışla şiirden bir şey edinilmez. okuma biçimleri çeşitlidir. benim için mesela, alıntıladığım bu dizeden ibarettir bu şiir.

çünkü hayatta ulaşmak istediğim budur: tüy.  bilmiyorum.

felsefe, bilim, edebiyat candır. hepsi lütfen şurda dursunlar şimdi. şimdi şiirleyiz. burdan alacağımızı alıp onlara döneceğiz.

çünkü belki hayatta ulaşmak istediğim ağır olmaktır bir tüy kadar. kimseyi ilgilendirmez tabi. ki mesele de bu.

şiir, kimseyi ilgilendirmeyen şeylerimize üfler ve onları uyandırır. belki harekete geçirir. belki bedene kavuşur ve eyleme dönüşür bir tüyle başlayan şey.

Yakarış

Geri ver bana dilimi,
izin ver konuşayım öğrettiğin sözcüklerle.
En güzel yalanları söylerim senin onuruna,
adını vermeden övgüler düzerim sana,
uyarım karanlığın ve kalıpların kurallarına.
Yeter ki konuşayım kendi dilimde,
anlatırım sana şükürle, vadilerin ıssızlığını,
ırmakların kuzey kıyılarını,
boşluğun
yasaklanan üç katmanını!
İzin ver konuşayım anadilimde
öyle yüksek sesle şarkı söylerim ki
dansa kalkar yeni evliler ve yaşlı kadınlar
koyunlar kırpılmaya ara verip
dinlemek için etrafıma toplanırlar,
şehirler susar,
susar dikili taşlar.
Ah! anne, bir şarkı söylesem yıkılır bütün duvarlar.

şiir bir uğrak. çeker sizi uğrarsınız. kışkırtır gidersiniz. ne ki işte her haz veren şey aşkla tarif edilir. yok. olmaz öyle.

şiir usta bir sevgili. öyle usta ki kendine bağlamaz. esir etmez. hayata iter. eyleme, var kalmaya, mücadele etmeye, sevince.

şiir dağdır. orda durur. isteyen gider ona. zirvesi yoktur. tırmanılmaz. yaslanmak ya da gezinmek içindir.

“…Burada yürümek vazgeçmektir önemliymiş gibi yapmaktan. / Uzun vadede ateşotundan değersiziz başkaları açısından./ Önemliyiz biz, sadece kendimiz için…” diyen ursula’nın şusundan busundan bahse lüzum yok. bilen biliyor. bilmeyen google’a sorsun.

burda söylenebilecek son şey şu: en güzel sezgilerini ursula, “…Bir yaz gelecek/sonsuz/başkalarına karşı sorumluluklarımızda kendimizden daha dikkatli olduğumuzda…”  en güzel düşünceleriyle dizmiş şiirin ipine.

şiirse mevzu, sezgiler gıda, fikirler peyote.

teşekkürler ablam -ki ablalarım olsun istedim hep- ursula, teşekkürler dostum gökçe ve semtimizin yayıncısı yitik ülke.

benin epistemesi

18 Ekim 2017

apaçık karşında duruyor görünen
bilmediğin uzakta karanlıktaki ben
bir dağın düzünde ateşin başında
otel odasında boş bir çekmecede
kaybolmakta sevgilinin gözlerinde
öpülmedikçe siz görülmedikçe biz
ötekinin kemiğine kıvrılıp yatan ben
avucunda anlayan serçenin kalbini
çıplak derisi çırpındıkça tüylenen
yaşamadıklarından bir bağ yaratmış
imge öksürüp sahici kanlar tüküren
vurulup kırıldıkça ortaya çıkan beden
benden önce yaşamış demek ben
benden önce yaşamamış bir dilde
aşk adalet dostluk sadakat ve saire
dünya bu terimlerle değiştirilemez
bu terimlerle bırakılır acı akışkanlığa
iyolmaz tekrarlayan bir hastalık ki
değiştirilemez bu terimlerle ben
ben var buluttan düşmek yatağa
var ben yokluk hiçlik boşluk ilen
süzül uzayda katettiğini bilmeden
sen var değilsin var olmayacaksın
ben sana ritmik bir form verdiysem
ses tını renk ahenk artık ne verdiysem
amerikan yerlileri nasıl görememişti
zira bilmiyorlardı colomb’un gemilerini
sen de göremeyeceksin işaretlerimi
bildik terimlerle yemek pişiren ben
hiçbir zaman anlayamayacaksın
tezeus’un ariadne’ye verdiği sözü
tutmama ve onu adada tutma nedenini
perişansın kül kokuyor kara sokakların
kimbilir artık nasıl işgal edildiysen
yerel vurgularla kainata açılıyor gemim
yol uzun ve inan çok tehlikeli
sen o terimlerin yanında kal istersen

manyetik sözcükler

30 Mayıs 2017

travma taverna bir dünya savaşının artığı pire’de keşler kardeşler çalgılara çaldırırmış yüreklerini

manyetizma manisa’daki kayaları imler manasında yörükler tahtacılar çekermiş birbirini ve yüksekleri

dinç, umutsuz bedenler terler rakıyla daha terler döner dönermiş arakiyeler dokuz boğum bir kamışın ıslığında

sezginin dili ezgili, çeker iterken sözcükler birbirlerini, ümit babında açılırmış yufka gibi bir meydan

neşe börekleri acılı, ağustos böcekleri kışlasında birbirine sokulmalar yeniden tanışmalar dansı

dünyayı nasıl anlıyorsam öyleyim evet, nasılsam öyle dilim çiçekli, dikenli, etekli, ceketli, cikletli

yalan kendime en pahalı kumaştan diktiğim doğru, çok şık, çok ışıklı, o kadar canlı ünlem ne kadar örtünükse soru

kendini yıkarak inşa eden tek varlıkmış zaman yokmuş ki zaman icad edilmiş bir immiş zaman

eden bulurmuş, bulan bulduğunu bulduğu an unuturmuş, çünkü çekermiş başka bulup da bulduğunu bulduğu an unutmalar

dikkatmiş en çok istismar edilen ve sahibi bakire bir kısrak gibi sunarmış atlı karıncalara dikkatini

bilemezmiş kimseler ağaçların yorgunluğunu, ağaçlar diriliklerini yorgunluktan yaparlarmış

sürekli çalışmaymış tembellik, disiplinsiz olmazmış aylaklık, amaçsız ve ısrarlı yürüyüşlerle olurmuş erikler

çay ağızdan kalbe akan, tepeden denize akan, ha! aniden kavrayanlar olmuş, kalbiymiş insanın iç denizi

manyetik sözcüklerin birbirini çekme itme ve yaprağa dizilme süresi ile kondisyon arasında bağlar var

fraktal bir kartal, fraktal bir yarasa, fraktal bir travma, fraktal bir taverna isyankar. da neye

bir oturuşta bir inek yenir mi, bir oturuşta dünya dönüşür mü, bir oturuşta durulabilir mi dimdik

sokaklar bekler, sokaklar sevgililer, sokaklar kansız yaşayamayan damarlar gibiler, sokağa çıkarlarmış

bir başbakanın en korktuğuymuş halkın gezileri, sokaklar çöl oluncaya kadar halk evinde otursunmuş

alyuvarsız sadece akyuvarlı sokaklar olsunmuş, oksijensiz robotumsular, klonumsular cemahiriyesi

elbet yorulurmuş metal, fakat cumhur metal değilmiş, erikmiş

Babil’in İmge Bahçesi

20 Eylül 2015

1.
Çelenkler değil
Erguvanlar ve çuha çiçekleri
Süslerdi kürsülerinizi
İncelikli cinayetler işlerdiniz
Mendillerin kenarına
Korkardınız sokak köpeklerinden,
Metinler arası yolculuklarda.

2.
İnsan ekmek kadar
Antika saatlere de ihtiyaç duyar
Gökyüzü altında durmaya
Kokularını emmeye hanımellerinin
Ve en önemlisi insanlar içinde
Bir insan olmaya ihtiyaç duyar
Açıklamaya günbatımlarına kendini

3.
Siz diye başladımdı söze
Alınmayın o, siz değilsiniz
Alındıysanız eğer
Siz, biz, onlar yok biliyorsunuz
Hepimiz tutkunuz yükseğe
Mecburuz korktuğumuz kadar
Güneşi sevmeğe

4.
Sadece çiğ, çürük bir meyve olmaktan
Durmaktan ağrımışım biraz
Vapurlar da olmasa
Kuru bir kök gibi kalacağım
Sürekli tufan sürekli tufan
Çekilmesin n’olur sular
Denizde boğularak ölsem
Çok yaşarım sanki dünden

Hasan

30 Mayıs 2015

Hasan yerleri siliyor sirkeli suyla
Çiçekleri buduyor sakal makasıyla
Çamaşırları asıyor haberler radyoda
çocuğu uyutuyor gaste okurken
Ayşe dönüyor meyhaneden koltuğa uzanıyor
Hasan usulca Ayşe’nin saçlarını okşuyor
Düşlerini temize çekiyor Ayşe Hasa’nda
Bakışıyorlar kimse bilemez ne anlamda
Ev, süt ve şarap kokuyor
Ruhların dinleneceği bir yer vardır
Uykudan önce, ölmeden önce

vardığımızda tanımadığımız yere
tanımadığımız yollardan geçerek
bir şey kıpırdadı şuramızda tanımadığımız

gökyüzünü, kasımpatıları yeniden gördük
ilk defa görür gibi dünyayı gördük
“burası neresi” dedi içimizden biri hayretle
bir ses,  “söylersem kör olursun” dedi
çözmeyi bırakıp büründük esrâra
suyun şıpırtısını, kurbağaları yeniden gördük
yaşlı ellerimizi, genç öpücüklerimizi

öyle bir hisle kaplıyız ki anlatılır da anlaşılmaz
çünkü anlamaya çalışılan her şey donar

dağdan iniş

27 Mayıs 2011

kar sularının açtığı kavisli mecradan akıyoruz
kuru yapraklar hışırdıyor
geyikler koşuyor ağaçlar arasında
dağdan iniyoruz, günlerdir böyle
ilkokullarımıza, loğ taşlarına, bacak aralarımıza
iniyoruz tuhaf bir kalabalık hâlinde
ovaya ait hayallerle çoğalıyoruz
dalların karaladığı gökyüzünde,
adları bulut kalan ama hep değişen bulutlar
görüyoruz, görme şarhoşluğu içinde
yüzümüze böcekler çarpıyor
hikâyeleri son buluyor hikâyemizde
sendeliyoruz bazı, sıkıntıdan koşuyoruz yahut
okkadar hızlı koşuyoruz ki
belki bir uçurumdan yanlışlıkla uçarak
kesinlikli çabucak bir iniş için!
nallar takılıyor bazı ayaklarımıza
bazı yılgın atların bıraktığı
kendimizi tanıyoruz onlarda
dizginliyoruz kendimizi
değişik sesler çıkıyor içimizde
“öbür yamaçtan inmeliydik” diyoruz
“tanımıyor, anlamıyor, acele ediyoruz burda!
bir türlü son bulmuyor iniş…”
istekli de değiliz hani yeni bir tırmanışa
“bitmeyecek de olsa bu bahar esintili lirik
şimdi ne gerek var gerçeğin yokuşuna”
konuşuyoruz konuşulmamış ne varsa
çok yorgunuz, çok açız
oy!
tırmanmakla aynı, durmak da
durursak eğer zavallı bir tavşan oluruz
ürküntüyle çarpar yüreciklerimiz
farkına varabiliriz bazı şeylerin
korkabiliriz mesela ölümden
hazır böyle korkusuzca ölmek varken
çok yorgun, çok açken
karar veriyoruz nehirler gibi
devam ediyoruz inişe
yaprakların arasında kaçışan kertenkeleler
saçmayı güzelleştiren kelebekler
başlarını üç yüz altmış derece çeviren gündüz puhularıyla
çünkü hepsi gerçeklik katıyor akışa
kalabalıktan kişiler, harfler yaratıyorlar
adları aynı kalan ama hep değişen kişiler!
anlaşılmaya ihtiyacımız var her şey gibi
akreple yelkovan nasıl anlaşılıyorsa…
saatlerimiz parçalandı bizim
takvimlerimiz kül oldu
bazı yüzyıl boşluk oluyor iki an arasında
bittiğini sandığımız yer yolun tam ortası
ova bellediğimiz yer meğer dağ
damla biçminde mermer parçaları gözyaşlarımız
çekiniyoruz, böyle tuhafken nasıl anlaşılırız
akıyoruz dağdan endişeli bir fikir gibi

ora

17 Mayıs 2011

yurtta sulh için uzanan el’e aynı el ile mukabele edilir… yabancı, başka demeye gelen o zifîri el ile, sulh eli kırılamaz…

pîrim hazreti muhabbet ol yûnus “aşkın pazarında canlar satılır/satarım cânımı alan bulunmaz” der… gel gör! alınmıştır canlar, ora’da, cânilerce…

muhabbeti eğince yere acı bal dökülür… değişir söz sözle, “yunûs’umu kaybettim kürd eli’nde/yunûs’umu buldum kürd eli bulunmaz” denir taptaze…

annesiz yavru bir kediyi seven yürek; yaralı, kıstırılmış bir aslanı da sever… sevebilen: şehvetle tutuşan değil, aşk acısı çekmeyi bilendir…

her derdin bir çâresi vardır… bir dehak’ın bin kawa’sı… “evvel bahar olmayınca /kızıl gül açılmaz imiş” der ‘bizim yunûs’… işte evvel, işte bahar…

zâlimlikten geçen olabilir âlim… dûn’un bâb’ından geçilebilir âli mânaya… istanbul’un dehlizleri kavun taşımaz sevda taşır bura’dan tâ ora’ya…