git

06 Haziran 2018

haydarpaşa garı gibi boşaldı içim
hafızam bir kalabalık bir tenha
ensem bir sıcak bir serin
esas oğlanıyım çoğu şiirimin
raylarda ağustos böceğiyim
yanlışlıkla indiğim kızıltoprak istasyonu
demiryolcularda bir kadeh rakı
söğüdün altında iki çift lakırdıyım
ve boğa heykeliyim altıyol’un yedincisi

haydarpaşa garı boşaldıkça doldu
ilkin gebze’ye dek deniz kokusuyla
sonra iç sızılarıyla ankara, kars, tatvan’ın
banliyö yolcularının koşan adımları taşlarda
uzağa gidenlerin uzun oturuşları banklarda
garlar içinde bir garım
eskişehir garı’nda talebeyim ayrılığa
arkadaşlar ilişkilerini ben acımı geliştirdim
böyle iyiyiz gar ve ben, böyle sessiz

haydarpaşa garı gibi duruyorum ummadan
ikimiz de burdayız ve buda’yız biraz
hani o krallık istemeyen gitmek isteyen buda
gittikçe kendine kavuşan, gittikçe gitmekli
misal, garın çatısını iki kere yaktılar ve
otel yapmaya çalıştılar bir yere kıpırdamasın diye
fakat enseyi karartmasın kimse
durduğun yerde bile gitmekteysen
kainat ayaklanır yürür seninle

Reklamlar

memleket

24 Mayıs 2018

zihnimiz ve kalbimiz gölgede serin
hemen iki adım ötede ışıktan fikirler
kargaların kapkara yırtıcı bağrışları
ve sarımtırak cırklamaları serçelerin
yarı karanlık yarı aydınlık bir duvar
ömrüm olsun burası diye içlendiğim
ikiye bölünmüş ama yekpâre bir an

parçası değil bütünü olayım resmin
dalların arasından yere sinen desen
kıvrıla kıvrana geçen karınca sürüsü
ekmek kırıkları, saçılmış düşünceler
bakışlarımı süpüren hafif bir esinti
kağıtta çimen gibi uzayan kelimeler
kek kahve esans tütün dumanı ter

memleket şuncacık şeymiş meğer
bir bakmışın az sonra gurbetçisin
unutmak geçip gitmek tek çarem
bir yer bir an, annem sevgilim değil
yitirdiğim nedir, tam anlayamadan
bir izlenimden fazlaydı o sislenen
içinde bir parçam, içimde bir parça

 

kayada bir martı ölüsüydü aşk
kumsalı yemiş bitirmişti deniz
her yerde aradınız cesedi yok
ne olmuştu biraz kırıktı sesiniz

bulmak aramak mıydı bilirdiniz
hayat çok fazlasıydı hayattan
gittiğiniz yoldan gitmeseydiniz
başlamazdınız her gün baştan

kuyruğunu her ısırışında yılan
çember yoktu, boştu geometri
olandan çok farklıydı anlaşılan
uçardı geceleri martı cesetleri

kendinizden kurdunuz her şeyi
gökyüzü gökdenizlerle doluydu
çöl etti diliniz değindiği her şeyi
martılar kanatlanmakla doluydu

 

tanrım dedi çocuk

23 Ocak 2018

tanrım dedi çocuk misketlerimi koru
yeni ayakkabılarımı gazoz kapaklarımı
kapının kilidini odamın sıcaklığını
buzdolabındaki tost kaşarlarını
arka balkona sakladığım çikolataları
ben önemli değilim tanrım dedi çocuk
annemin yerine geçen yastığımı
babamın yerine geçen beyzbol sopamı
kardeşimin yerine geçen kol saatimi koru
terastaki güvercinlerimin kümesini
kömürlükteki fare kapanlarını koru
bana arkadaş kazandıran giysilerimi
patenlerimi ve kırmızı bisikletimi koru
çok şey istemiyorum dedi, şimdilik

D448E1BF-76A4-4B97-9B7A-EB9BB3665C73dün gece dam’daki rutin şiir akşamı toplanmamızda, her zaman olduğu gibi içimizden birinin ortaya atmasıyla oluşan, gündemlerden biri sinesteziydi. sinestezi* terimini gökçe ortaya attı, hepimiz yakalayabildiğimiz bir yerinden tuttuk.

gökçe bir şiiri okur/dinlerken sinestezik algısından söz etti. aklımda kaldığı kadarıyla, şiiri bir yol gibi (yani mekansal) algıladığını, yolun ani dönüşünde, bu dönüşün gerekçelerini aradığını, gerekçe bulamadığında o şiire inancını nasıl yitirdiğini söyledi. böylece gökçe’nin sinestezik algısı bir şiir hakkında düşünürken ya da bir şiir kurarken algımı şekillendirecek.

öte yandan gökçe, bir zamanlar okuduğu bir şiiri nasıl yerden yere vurduğunu ve şiir kitap hâline geldiğinde o şiire nasıl bağlandığını, o şiiri nasıl beğendiğini ve özeleştiri yapmak zorunda kaldığını anlattı. ki bu da gündemin kremasıydı.

demek ki bir işi algılamada oluşan sinestezi içinde bulunduğumuz mekan/zaman ve o güne kadar olan birikimimizle de bağlantılı. beğeninin değişkenliği üzerine de belki bir gün konuşmalıyız.

oynarken, ders yaparken, okurken, seyreder dinler, hikâye ve şiir kurarken kendimi lunaparktaki bir çocuk gibi hissediyorum. ki kunaparkları verili halleriyle sevmem. sevebileceğim bir lunapark tahayyülü yaratıyor sözünü ettiğim faaliyetler. şiir akşamları’nın bendeki sinestezik algısı böyle.

havada renkli bulutsu balonlar halinde dizeler, imgeler, metaforlar uçuşuyor. bazıları patlıyor. patlayan imge mi, metafor mu, dize mi şiirin tümü mü artık her neyse üstüme başıma sıvanıyor. onu büyülü bir kostüm gibi üstümde buluyorum. bir süre onunla öyle kalıyorum.

dün akşam, efe’nin seni öptüğümde bir buz parçası batıyor göğsüme gibi bir dizesi vardı. yanlış hatırlıyorsam beni affetsin. benim için mucizeydi o dize. bir insan nasıl yazabilirdi o dizeyi. nerden aklına gelirdi. karşımda herkes gibi biri olarak duran efe, aslında nasıl bir zenginliğin eseriydi. zihnim, sayesinde, öpüşmeyi, öpüşürken buz parçasının göğse batışını ve parmak ucundan damlayan ılık damlayı tekrar be tekrar canlandırıp durdu.

sonra kuzey’in kurşun bir levha olarak gördüğü ayı eritip içine akıttığı dizesi. hayret ettim. kuzey ve efe’nin mücizevi şiirleriyle tüm insanlara yani insanların içindeki bastırılmış maharete, ruha gene hayranlık duydum.

hangi anestezik teknoloji ve/ya medya verebilir bize efe’yle kuzey’in verdiği sinesteziyi.

sonra çayan, efe’nin bir şiirini kürtçeye çevirmiş, okudu. efe şiirinde feuerbach’ın eleştirisinden, devrim fikirlerini efervesan tabletler olarak suda eritmekten, rüyalarını bir şişeye doldurup saklamaktan vb. söz ediyordu. bu ifadeleri kürtçe (arapça farsça da olabilirdi) dinlemek ayrıca hoştu.

çay kahve eşliğinde akıp giden şiir akşamları yüzlerce yıl sürse keşke diye geçirdim içimden. kendimi doksan yaşında zor yürür bir halde hayal ettim. ama bir şekilde dağa tırmanır gibi dam’a tırmanıyordum. bitki çayımı ve kara kahvemi yudumlarken yine havada uçuşan bulutsu baloncukları seyrediyordum.

 

*: Bir algı modalitesi uyarıldığında birden fazla kanalda uyarılma oluşmasına verilen tıbbi isimdir. Metaforsembolizm kelimeleri gibi, çeşitli sanat ürünlerinin tanımlanmasında kullanılan “sinestezi” kelimesinden farklı olarak bu olguyu yaşayan kişiler, kasıtsız ve sürekli olarak oluşan benzetmelerden bahsederler. Kısaca, birden fazla algı sistemi aynı nesnelere kendi yorumlarını aynı kuvvette verirler. Sinestezi sahibi insanlar, örneğin, insanları, insan olarak değil de görsel/işitsel/yazısal vb. bir nesne/olgu olarak hatırlar ve benimserler. Annesini ılık süt, kardeşini bir kedi vb. olarak gören/hatırlayan/düşünen biri gibi. (kaynak: vikipedia)

DQ74sIXWkAA2ue2

iki gün önce dam’da şiir çevirisinin imkansızlığını savunuyordum. ki hâlâ savunuyorum. gökçe de tutkuyla çevirinin mümkün olduğunu savunuyordu.

shakespeare’in veya ece ayhan’ın bir başka dile çevrilemeyeceğini kanıtlıyordum yana tutuşa. şimdi, ursula’nın şiirleri konusunda geri bir adım atıyorum.

“adak”, “yakarış”, “dingin bir zihin”, “ilik”, “deniz kıyısında bir çocuk”… hepsini saymayacağım…

Deniz Kıyısında Bir Çocuk

Rüzgâr, rüzgâr geri ver tüyümü
Deniz, deniz geri ver yüzüğümü
Ölüm, ölüm geri ver annemi

Duysun şarkı söylediğimi.

Şarkı, şarkı git söyle kızıma
Söyle takıyorum o yüzüğü
Uçuyorum kullanarak o tüyü

Bir şahinin kanadından düşürdüğü.

şiirin hakettiği yeri bulamaması meselesiyle uğraşmıyoruz nicedir. şiirle uğraşıyoruz.

gökçe zorunlu olduğu için değil sevdiği için çeviriyor, yazıyor. zatürreden yatarken tercümeye başlamış “Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak”ı.

bir şeyin ne olduğunu anlamak için önce ne olmadığını anlamak iyi bir yoldur bazen. şiir öğretici, bilgilendirici bir ‘söz sanatı’ değildir.

dışımızdaki dünyaya (dolayısıyla içimizdekine) açıkça tanımlanamayan yollarla ve yöntemlerle – ve tanımlanamadığı halde kavranabilir şekilde- ulaşmaktır.

“Rüzgâr, rüzgâr geri ver tüyümü” dizesi sonraki dizelerle bir tanıma kavuşuyor. bir metafor olarak taşıyıcı görevi ortaya çıkıyor.

fakat bu bakışla şiirden bir şey edinilmez. okuma biçimleri çeşitlidir. benim için mesela, alıntıladığım bu dizeden ibarettir bu şiir.

çünkü hayatta ulaşmak istediğim budur: tüy.  bilmiyorum.

felsefe, bilim, edebiyat candır. hepsi lütfen şurda dursunlar şimdi. şimdi şiirleyiz. burdan alacağımızı alıp onlara döneceğiz.

çünkü belki hayatta ulaşmak istediğim ağır olmaktır bir tüy kadar. kimseyi ilgilendirmez tabi. ki mesele de bu.

şiir, kimseyi ilgilendirmeyen şeylerimize üfler ve onları uyandırır. belki harekete geçirir. belki bedene kavuşur ve eyleme dönüşür bir tüyle başlayan şey.

Yakarış

Geri ver bana dilimi,
izin ver konuşayım öğrettiğin sözcüklerle.
En güzel yalanları söylerim senin onuruna,
adını vermeden övgüler düzerim sana,
uyarım karanlığın ve kalıpların kurallarına.
Yeter ki konuşayım kendi dilimde,
anlatırım sana şükürle, vadilerin ıssızlığını,
ırmakların kuzey kıyılarını,
boşluğun
yasaklanan üç katmanını!
İzin ver konuşayım anadilimde
öyle yüksek sesle şarkı söylerim ki
dansa kalkar yeni evliler ve yaşlı kadınlar
koyunlar kırpılmaya ara verip
dinlemek için etrafıma toplanırlar,
şehirler susar,
susar dikili taşlar.
Ah! anne, bir şarkı söylesem yıkılır bütün duvarlar.

şiir bir uğrak. çeker sizi uğrarsınız. kışkırtır gidersiniz. ne ki işte her haz veren şey aşkla tarif edilir. yok. olmaz öyle.

şiir usta bir sevgili. öyle usta ki kendine bağlamaz. esir etmez. hayata iter. eyleme, var kalmaya, mücadele etmeye, sevince.

şiir dağdır. orda durur. isteyen gider ona. zirvesi yoktur. tırmanılmaz. yaslanmak ya da gezinmek içindir.

“…Burada yürümek vazgeçmektir önemliymiş gibi yapmaktan. / Uzun vadede ateşotundan değersiziz başkaları açısından./ Önemliyiz biz, sadece kendimiz için…” diyen ursula’nın şusundan busundan bahse lüzum yok. bilen biliyor. bilmeyen google’a sorsun.

burda söylenebilecek son şey şu: en güzel sezgilerini ursula, “…Bir yaz gelecek/sonsuz/başkalarına karşı sorumluluklarımızda kendimizden daha dikkatli olduğumuzda…”  en güzel düşünceleriyle dizmiş şiirin ipine.

şiirse mevzu, sezgiler gıda, fikirler peyote.

teşekkürler ablam -ki ablalarım olsun istedim hep- ursula, teşekkürler dostum gökçe ve semtimizin yayıncısı yitik ülke.

benin epistemesi

18 Ekim 2017

apaçık karşında duruyor görünen
bilmediğin uzakta karanlıktaki ben
bir dağın düzünde ateşin başında
otel odasında boş bir çekmecede
kaybolmakta sevgilinin gözlerinde
öpülmedikçe siz görülmedikçe biz
ötekinin kemiğine kıvrılıp yatan ben
avucunda anlayan serçenin kalbini
çıplak derisi çırpındıkça tüylenen
yaşamadıklarından bir bağ yaratmış
imge öksürüp sahici kanlar tüküren
vurulup kırıldıkça ortaya çıkan beden
benden önce yaşamış demek ben
benden önce yaşamamış bir dilde
aşk adalet dostluk sadakat ve saire
dünya bu terimlerle değiştirilemez
bu terimlerle bırakılır acı akışkanlığa
iyolmaz tekrarlayan bir hastalık ki
değiştirilemez bu terimlerle ben
ben var buluttan düşmek yatağa
var ben yokluk hiçlik boşluk ilen
süzül uzayda katettiğini bilmeden
sen var değilsin var olmayacaksın
ben sana ritmik bir form verdiysem
ses tını renk ahenk artık ne verdiysem
amerikan yerlileri nasıl görememişti
zira bilmiyorlardı colomb’un gemilerini
sen de göremeyeceksin işaretlerimi
bildik terimlerle yemek pişiren ben
hiçbir zaman anlayamayacaksın
tezeus’un ariadne’ye verdiği sözü
tutmama ve onu adada tutma nedenini
perişansın kül kokuyor kara sokakların
kimbilir artık nasıl işgal edildiysen
yerel vurgularla kainata açılıyor gemim
yol uzun ve inan çok tehlikeli
sen o terimlerin yanında kal istersen