sık ağaçlı ormanın ortasında bir şatoda bir cadı vardır  cadı gündüzleri baykuş olup uçar kedi olur gezer  geceleriyse cadı olur yeniden  belki tam tersidir  belki de bir cadı bir baykuş bir cadı bir kedi olmaktadır  cadının içinde yabani bir yan var mıdır gerçekten  baykuş yahut kedi cadının yarattığı bir yanılsamadır ihtimal ki

cadının şatosuna gece yaklaşan insanlarsa kaskatı olurlar yerlerinden kımıldayamazlar  çünkü şato cazibesine kapılanlara ne kadar eksik olduklarını düşündürür  çünkü insanlar eksiklik duygusunu kendilerine yaşatan her şey tarafından çekilir ve kaskatı bırakılırlar

şatoya yakalanan güzel kadınlar olursa cadı onları büyüsüyle şakıyan birer kuşa dönüştürür ve kafese kapatır  çünkü cadı da güzel kadınlar karşısında kendini çirkin bulur  güzel kadınları kuşa dönüştürerek varlıklarını sürdürmelerine engel olur ve eksiklik ağrısını azaltacak bir ağrı kesici olarak kullanır

jorinda dünyalar güzeli bir kız ve sevgilisi joringel bir çobandır  birgün ormanda yürüyüşe çıkarlar  şatodan cadıdan haberleri vardır ve uzak durmaya çalışarak gezinirler  akşam yaklaşırken ikisinin de içinde bir ses sonsuza dek ayrılacaklarını fısıldar  birgün mutlaka herkes ayrılacaktır  ölümle göçle yahut başka bir şekilde  belki de içlerindeki ses bunu fısıldar  çocukların birgün mutlaka öleceklerini düşünerek kederlenmeleri gibi kederlenirler

jorinda bir türkü söyler:

“ak güvercin öter dalda
eyvah eyvah eyvah eyvah
eşini kaybetmiş yolda
eyvah eyvah eyvah eyvah”

güneş sık ağaçların tepelerin arasından yitip gitmektedir  kumrular üst dallarda batan güneşi seyretmektedir dönüş zamanıdır  jorinda ile joringel evlerine doğru yola koyulurlar  fakat jorinda bilmez yolunu kaybetmek istediğini ve yolunu kaybetmek için müthiş bir tutku duyduğunu  şato tarafından çekildiğini şatoyu kendine çektiğini hiç bilmez  bilmeden ister cadının büyüsüne kapılmayı

bir bakarlar şatonun dibindeler  bir bakarlar güneşin son ışıkları erimekte  ikisi de katılaşır kalır olduğu yerde  cadı tüm çirkinliğiyle gelir  bakar jorinda’nın çok güzel bir kadın olduğunu görür hemen onu bülbüle dönüştürür  jorinda türküsüne cik cik diyerek devam eder  türkünün dolayısıyla jorindanın yeryüzündeki anlamı daralmıştır  jorinda eksikliğini gidermek için kapıldığı şatonun çekimiyle daha da eksilmiş hatta başka bir şeye dönüşmüştür

joringel hiçbir şey yapamaz  o da kaskatıdır  sevgilisinin ardından bakakalır  cadı dibine gelir çirkin boğuk sesiyle türküsünü söyler

“ta kıyamete kadar
mahpus çile çekecek
o burda bekleyecek, o burda bekleyecek
bu güzellik ondayken bu yük kalkmaz üstünden
defol git defol git”

joringel cadıya yalvarır  gözlerinden kanlı yaşlar dökülür ama cadı sevgilisini geri vermez   veremez  artık cadı joringel’dir joringel de cadı  iki masal kahramanı aslında bir kişinin içindeki iki ayrı histir ve kaynaşmışlardır  joringel’in eksikliği yani şatoya alınmak kuşa çevrilip kafese konmak karşılığında giderilmiştir artık kuşa dönüştüğü için de jorinda neyi yitirdiğini bilemeyecektir  şatonun ve cadının giderilemeyen eksiklik saplantısı yahut haseti ise eh işte bir güzel kadını daha kuşa çevirerek hafiflemiştir

joringel serbest kalır ama evine dönemez  joringel’in evidir jorinda  başka bir köye yerleşip gurbette çobanlık eder  ara ara şatoya çok yaklaşmadan civarında gezinir  joringel şatoya çok yaklaşmamak gerektiğini sevgilisini yitirmeden önce de bilmektedir  ama jorinda’nın deneyimine ket vuracak kadar her şeyi bilen biri değildir

joringel bir gece ortasında bir inci bulunan bir mor çiçek görür rüyasında  o çiçekle şatonun kapısını açıyor sevgilisini kurtartıyordur  sekiz gün dağlarda çiçeği arar  dokuzuncu gün aradığını bulur  mor çiçeğin ortasında inci gibi bir çiy tanesi vardır

joringel çiçeği alır  şatoya gider  çiçeği şatonun kapısına değdirir ve kapı açılır  hayret eder joringel  neden bir anahtar bir kılıç bir balta değil de bir çiçek  kılıç ve balta şatoya aittir çiçekse dağlara yabana sahiplik olmayan diyarlara  cadı çiçek yüzünden yaklaşamaz joringel’e  bizimki bakar bir sürü kafes bir sürü kuş görür  acaba hangisi jorinda’dır

cadı bir kafese yönelir  kapağını açar tam kuş kafesten çıkacakken joringel çiçeği kafese değdirir  jorinda eski haline döner iki sevgili kucaklaşır burada da çiçek joringelle joringel çiçekle kaynaşmıştır bu yüzden joringel yetinmez  diğer kafeslere de değdirir çiçeği  diğer kadınlar da özgürleşir  cadıya ne olur  cadı şatosunda kalır  kendi eksikliğini şatonun cazibesinde gidermek isteyen yeni avlar bekler

*: grimm kardeşlerin derlediği ‘jorinda ve joringel’ masalı

Reklamlar

Cinlerin Masalı

24 Mart 2017

e521003872e969236003407b410883ecBir varmış bir yokmuş. Gökte yıldız, denizde balık bolmuş. Hava temiz, güneş sıcak, dünya güzel, karınlar tokmuş. Efendim günlerden bir gün akıl almaz bir şey olmuş.

Yıldız Parkı’nın koruluğunda eli yüzü kırmızı, saçları yeşil, gözleri sarı; burnu düğme, kulakları kepçe, dudakları sicim; dili reçel, yüreciği şeker bir cin yavrusu Cincik mahsur kalmış. Ama nasıl? Onu buraya, farkına varmadan, bir afacan getirmiş. Afacan ağaçlara gerili hamakta masal okurken uykuya dalmış. Eski masal kitabının sayfası öylece açık kalmış. Masaldaki Cincik merakla kitaptan dışarı uzatmış başını ve dayanamış dışarı çıkıvermiş. Herhalde hep aynı masalın kahramanı olmaktan sıkılmışmış. Tam o sırada çocuk uykudan uyanmış. Masal kitabını kapamış, çantasına atmış; Cincik’in dışarda kaldığının farkına varamadan ailesiyle çekip gitmiş. Cincik öylece dışarda kalakalmış. Eee n’olacak? Masalına dönememiş tabi. Artık gerçek dünyada ve yalnız başınaymış. Küçük çocukların ürktüğü bir masal kahramanıyken şimdi kendisi ürkmekteymiş. Ahh! Hava da giderek kararıyor muymuş ne?

Sıcak hava serinlemeye, yapraklar kıpırdamaya başlamış. Kıpırdayan ve de hışırdayan yapraklardan ürkmüş Cincik. Bir sincap atlamış yere. Bir meşe palamudunu kapıp koşarak tırmanmış ağaca. Daldan dala atlayarak uzaklaşmış. Dallar sallanıp durmuşlar ardından. Sincaptan ve sallanan dallardan ürkmüş küçük cin. Sonra derenin orda bir köpek ulumuş, yakında kediler miyavlamış, uzakta puhu kuşu ötmüş, topraktaki kuru yapraklar foşurdamış. Hepsinden tek tek ürkmüş. Şekerden yüreciği erimiş sanki. Ne bilsin yaprakların kıpırdaması, sincapların koşturması, köpeklerin uluması, kedilerin miyavlaması ve gerçek dünyadaki bir sürü hareket, bir sürü ses korkulacak şeyler değildir. Masalını özlemiş. Eski masal kitabınının saman sarısı sayfalarına, mürekkep kokulu satırlarına dönmek istemiş. Ne çare! Hüzünle oturmuş toprağa sarı gözlerinden mavi yaşlar dökülmüş. Düğme burnunu çeke çeke ağlamış.

O da ne! Kendisine yaklaşan ayak sesleri işitmiş. Güçlükle kendini çalıların arasına atmış. Yaklaşan her neyse ay ışığında belli belirsiz görünüyormuş. Ama belli ki yaklaşan şey, Cincik’in iki üç katı kadarmış. “Amman amman!” iyice sinmiş. Koca karaltı yaklaşmış yaklaşmış, yaklaşmış. Ay ışığı karaltının yüzünü aydınlatmış. Bu şey Cincik’e benziyormuş. Gözleri onun gibi sarı, teni onun gibi kırmızı, saçları onun gibi yeşil; burnu düğme, kulakları kepçe, dudakları sicim gibiymiş. Bu kadar olur yani. Her şeyi tıpatıp onun gibiymiş. Yalnız, ondan bayağı büyükmüş.

Karaltı konuşmuş, “Heyyy! Cincik n’aber?”

Cincik adıyla seslenen benzerini önce yadırgamış ama sonra dayanamayıp, “İyiyim. De… Ne vardı?.. Ne istiyosun benden?” demiş şeker yüreciği korkuyla çarparak.

Karaltı, “Korkma. Ben de eskiden küçük bir cindim. İnanmıycaksın belki ama. Ben de çoook uzun yıllar önce aynı masaldaydım. Yalnız, ben farklı bir kitaptaydım. Hatta benim masalımın harfleri bile farklıydı. Neyse! Sonuç olarak ben de aynı senin gibiydim. Ve aynı senin gibi merakla dışarı çıkıvermiştim.”

Cincik, “Beni dışarı çıkarken gördün mü ki?”

Cin, “Tabi ki… Sanki geçmişim canlandı gözümde. Aynen ben de senin gibi önce başımı kitaptan dışarı çıkarmış sonra dayanamayıp, merakla dışarı çıkıvermiştim. Ve gerçek dünyada yapayalnı kalmıştım. Ben de aynı senin gibi çok korkmuştum. Uzun süre kendime gelememiştim. Ama aradan upuzun yıllar geçti. Bu dünya hakkında çok şey öğrendim. Bu dünyaya, eh işte, alıştım. İstersen benim yanıma yerleşebilirsin. Bildiğim her şeyi sana anlatırım.”

Cincik şaşırmış, “Sen nerde kalıyosun? Başka bir masalda mı?”

Cin, “Hayır. Ben sarayda kalıyorum.”

Cincik, “Saray ne?”

Cin, “Nasıl anlatsam?.. Eskiden padişahların yaşadığı yer. Ama artık padişah yok. İstediğim gibi yaşıyorum sarayda ben de. İnsanlar zaten farkıma bile varmıyolar.”

“İyi o zaman! Evet, insanlar.” demiş Cincik “Evet. Yanında kalırım. Gene de… Gene de her şeyden çok korkuyorum ben yaaa.”

“Dikkatli olmalısın! Fakat korkmamalısın!” diye yanıtlamış Cin, “Çünkü korkmak işe yaramaz bi şey.”

Küçük cin, büyük cinin ne demek istediğini anlamaya çalışmış.

Derken Cin birden, “Püfff!” diye ortadan yok olmuş. Cincik korkmuş yalnız kalınca. Bir süre yalnız kalmış. Cin, “Pofff!” diye belirmiş tekrardan, “Eeee? Korkma dememiş miydim sana? Unuttun mu?” demiş

Cincik, “Yani korkma diyince korkulmasa ne güzel tabi. Ama korkuyosun işte normal olaraktan.” demiş.

Sonra Cin tekrar kaybolmuş. Cincik tekrar korkmuş. Bir süre sonra Cin tekrar belirmiş. Cin böyle böyle oynamış Cincik’le. Gel zaman git zaman Cincik gerçek dünyaya alışmaya başlamış.

Ve aslında, biraz sonra ne olacağını bilmediği ve aklına nedense hep kötü şeyler getirdiği için korktuğunu anlamış. Cin, Cincik ile korulukta, dere yatağında, köşklerde, sarayda ve hatta Boğaziçi’nin sırtlarında “Püffff! Poffff!” oyunu oynamış sürekli. Bu oyunla Cincik korkusunu yenmiş ve büyümüş.

Aradan yüzlerce ve yüzlerce yıl geçmiş. İki Cin aynı boya gelmişler. İkiz gibi birbirlerine benzemişler. Hatta Cincik, Cin’e gözünden kaçan şeyleri anlatmış. Öğretmeninin öğretmeni olmuş sankim biraz.

Yıldız Parkı’nda gene öyle dolaşıyorlarmış Bir de ne görsünler. Bir afacan elinde eski bir masal kitabı, hamağa uzanmış masal okuyor. Bu masal meğersem iki cinin içinden çıktığı masal değilmiymiş. İkisi de heyecanla hamağın başına gitmişler. Masala bakmışlar. Gözleri satırları izlemiş. Heyecanlanmışlar. İkisinin de şeker yüreğinden masala dönmek geçmiş. Sicim dudakları iyice incelmiş. Ama ister cin ol ister insan her varlık alıştığı, korkusuz yaşadığı yeri sever. Değil mi? Hele de sağlam bir dostun varsa. Hayat iyice güzelleşir. Bu yüzden, evet, masala dönmemişler. Ve gerçek dünyada yaşamaya karar vermişler. Gerçek dünyadakorkusuz ve mutlu yaşamaya devam etmişler.

Gökten üç elma düşmüş. Biri masal okurken uyuklayan afacanın, biri Cinlerin, biri de bu masalı şeker gibi bir yürekle anlayanın başına.

manolya’nın masalı

25 Eylül 2013

çok uzun zaman önce manolya adında bir kız çocuğu varmış. fikirtepe’deki ağaçların, kuşların, resmini yapmayı çok severmiş. resim yaparken sakinleşir, kendinden geçermiş. tatil günleri anne babasıyla küçük manolya fidanının dibinde -ki adını bu ağacın çiçeklerinden almış- sofra kurar, uçsuz bucaksız gökyüzünü seyrede seyrede yemek yerlermiş. küçük kız, yemeğini yer yemez, heyecanla bez çantasından resim defterini çıkarır resim çizmeye başlarmış.

fakat birgün nasıl olduysa olmuş manolya resim defterini evde unutmuş. off! çevresindeki her şey çok güzelmiş güzel olmasına da deftere çizemedikten sonra bu güzelliklerin bir anlamı yokmuş ki. e! haliyle canı çok sıkılmış. yemekten sonra ne yapacakmış şimdi? alamaya’dan dayısının gönderdiği kırmızı kayışlı saatine bakmış. zamanın biran önce geçmesini, bir ân önce eve dönmeyi, resim defterine kavuşmayı dilemiş. fakat zaman geçmek nedir bilmiyomuş. saatin saniye ibresi bir türlü ilerlemiyomuş. saatini kurmuş, sallamış, kulağına götürmüş. ı ıh! saati işliyomuş işlemesine de çok yavaş işliyomuş. manolya daha da sıkılmış. zaman nerdeyse durmuş. yoo! nerdeyse falan değil arkadaşım. zaman, manolya için gerçekten durmuş.

artık saati “tik tak, tik tak!” diye işlemiyomuş. bir kaya parçası çok uzun yıllar geçse de nasıl aynı kalır; manolya’da işte bir kaya parçası gibi donmuş öyle. manolya’nın çevresindeki her şey, tahmin ediceğin gibi, fırtına hızıyla değişmeye başlamış. manolya için bir saniye olan sürede bir ay geçmiş. bir dakikada mevsimler, bir saatte yıllar geçmiş. sıkıntıyla donup kalan ve saati duran manolya için bir gün tamamlanmamış amma manolya’nın dışındaki her şey için nerdeyse yüz yıl birden geride kalmış.

geçen zamanla beraber bak neler olmuş arkadaşım? anne babasıyla yemek yediği çayırdan eser kalmamış. engin kırlar önce bir iki katlı evler, sonra sekiz on katlı apartmanlar ve sonunda yüzlerce katlı gökdelenlerle dolmuş. arabalar da binalar gibi büyümüş. yollar da, kaldırım taşları da büyümüş. kahramanımızın ana babasıyla dibinde piknik yaptığı manolya ağacı da kocaman olmuş. ağaç okkadar hızlı büyümüş ki arada çiçek açtığını görememiş bile. olur şey değil arkadaşım! aradan onca yıl geçtiğini hem de her şeyin aşırı büyüdüğünü bilmesek kahramanımızı küçüldü sanırdık. fakat hayır! manolya küçülmemiş. manolya dışındaki her şey tuhaftan da öte acayip bir biçimde büyümüş. büyümüş, büyümüş, büyümüş! böylece manolya minicik, yüreciği boyunda kalmış. donup kaldığı geniş çayırda değilmiş artık. her yanı betonlarla çevrili iki metreye üç metrelik yapay bir çimliğin içinde, dev manolya ağacının altındaymış.

önünden dev insanlar geçip gidiyolarmış. hepsi de gözlüklüymüş. ama gözlüklerinin camından dışarı değil içeri bakıyolarmış. sanki gözlüklerinin camında bir şey oynuyomuş arkadaşım.

manolya’nın burnunun hizasında parlak metalden bir sıra varmış. yüzleri hiç tanıdık gelmeyen bir anne, bir baba ve bir oğlan çocuğu gelip o sıraya oturmuşlar. anneyle babanın da diğerleri gibi gözlükleri varmış. tıpkı diğerleri gibi onlar da gözlüklerinin camında oynayan şeyle meşgulmüşler. sanki büyülenmişler de haberleri yokmuş. oğlan çocuğundaysa gözlük yokmuş. o, sıkıntılı gözlerle çevresine bakınıyo, iki de bir mızırdanıyomuş. anne babası onun mızırdanmasına alışmış olmalı ki dönüp bakmıyo, “ne var?” yahut “neyin var yavrum?” diye sormuyolarmış. işleri güçleri gözlüklerinin camında oynayan sinemadaymış. oğlan çocuğu biraz yüksek perdeden mızırdanıcak olsa ensesine şaplağı yiyomuş.

yılların hızla geçtiğine, çevresinin hızla değiştiğine tanıklık eden küçük kız, bir insanın hareketlerini saatlerdir ilk defa normal şartlar altında dikkatlice seyredebildiğini fark etmiş. o da ne!? “tik tak, tik tak” sesleri gelmiş kulağına. meğer saati normal hızıyla işlemeye başlamışmış. kafası karmakarışık olmuş yığınla cevapsız soru yığılmış içine.

derken, burnunun ucunda dev bir burun belirmiş. dev burunun sahibi az önceki çocukmuş arkadaşım.

“sen de kimsin?” demiş.
“ben manolya’yım. ya sen?”
“ben demircan! benimle oynar mısın?”
“nasıl bir oyun?” demiş ürkerek manolya.
“konuşma oyunu. hayatımda bi kere oynamışlığım var. gene oynamak istiyorum.” demiş demircan.

manolya demircan’ın oyun dediği şeyin sohbet etmekten başka bir şey olmadığını çok geçmeden anlamış. çok şaşırmış önce. sonra bırakmış kendini. böylece biri dev biri parmak boyunda iki çocuk iştahla sohbet etmeye başlamışlar. demircan’ın anne babası çocukları mızırdanmadığı için mutlu olmuş. “acaba çocuğumuz neden suskunlaştı?” diye merak etmemişler bile.

935948_10151557702377540_1832213137_nönce demircan manolya’ya bulundukları zamanı, gözlüklerin aslında yeni bir tür bilgisayar olduğunu -ama tabi önce bilgisayarın ne olduğunu- uzun uzun anlatmış. manolya iki de bir araya girip sorular sormuş. öyle sorular sormuş ki demircan manolya’nın zekasından çok etkilenmiş. bütün sorularını yanıtlıyamamış.

demircan’ın annesi, “hadi demir! eve dönüyoruz!” diye seslenince yeni arkadaşların eli ayağı dolanmış, ne yapacaklarını bilememişler. demircan kalbinin sesini dinlemiş ve manolya’yı gözle kaş arasında kalbinin üstündeki cebe atıvermiş. havaya uçurulup karanlık bir torbanın içine atıldığını düşünen manolya önce heyecanlanmış ama sonra yeni arkadaşının kalbinin tatlı müziğiyle huzur bulmuş.

eve gitmişler. demircan’ın odasında bu sefer manolya anlatmaya başlamış fikirtepe’nin altmış yıl önceki hâlini: kırları; ıhlamur, iğde, çitlenbik, dut, asma ağaçlarını; cins cins, küme küme kuşları: ispinozları, floryaları, isketeleri, sakaları, bülbülleri, kanaryaları, yaban kazlarını ve ördeklerini ve evlerin damına yuva yapan leylekleri; uçsuz bucaksız gökyüzünü ve ailesiyle birlikte tatil günleri nasıl piknik yaptıklarını anlatmış. bu sefer eski zamanlara giden demircan olmuş. manolya’nın anlattıkları gözlerinde canlanmış. bir rüyada gibi hissetmiş.

offf!

gökdelenlerin gökyüzünü örttüğü, kuşların konucak ağaç bulamadığı; arabaların ve dev bacaların duman püskürttüğü böyle bir yerde nasıl olabilirmiş ki bütün bunlar?

“manolya! keşke senin yaşadığın zamanlarda çocuk olsaydım!” diyivermiş.
“keşke annem babam olsaydı yanımda!” diyivermiş manolya da.

biri dev diğeri yürecik boyunda iki çocuk hüzünlenmişler.

birdenbire demircan’ın aklına dedesi gelmiş. marangoz dedesi. düzce’yle karadeniz sahili arasındaki dağların yamaçlarındaki bir vadide, betondan uzak bir köyde kendi hâlinde yaşayan tonton dedeciğini hayal etmiş. sonra manolya’ya dönüp,

“anne babanı geri getiremem ama. seni eski fikirtepe’ye benziyen bir yere götürebilirim. dedem orda yaşıyo benim.” demiş.

manolyanın hüzünlü bakışları arasından bir tebessüm sızmış. demircan, annesiyle babası uykudayken mutfağa girmiş. yolculuk için yiyecek hazırlamış. sırt çantasına koymuş. manolya’yı da kalbinin üstündeki cebe, önceden yaptığı pamuk yığınının üstüne yerleştirmiş. gün doğmadan iki çocuk yola koyulmuş. otoyola inip şehirlerarası bir otobüse binmişler. akşam olmadan demircan’ın dedesinin köyüne varmışlar.

demircan’ın dedesi torununu yalnız başına karşısında görünce önce çok şaşırmış. sonra çok kızmış. hemmen eski telefonunu açıp numarayı çevirmiş ve kızına demircan’ın yanında olduğunu bildirmiş. demircan’ın anne babası telaş içindeymişler. bu davranışından dolayı çocuklarına çok kızmışlar tabi ki. ama olan olmuş bi kere. ne yapalım! dede, torununun birkaç gün yanında kalması için izin koparmış. olay tatlıya bağlanmış sanki biraz.

dede, “anlat bakalım torunum. seni hangi rüzgâr buraya attı? ama bana sadece gerçeği anlatıcağına söz vermelisin.”

demircan her şeyi olduğu gibi tek tek anlatırken, manolya demircan’ın cebinden gizlice çıkıp dede’nin hırkasının cebine girmiş.

dede, “hep söylerim çocukların hayal gücü kimsede yok. peki evlatcağızım. dediğin gibi olsun. parmak boyunda bir arkadaşın olduğunu kabul edelim. ama önce sofraya otur da bu sabah ineğimden sağdığım sütten içelim yanında da yaptığım tâze peyniri yiyelim.”

birlikte sofraya oturmuşlar. demircan ilk defa dedesinin sütünün kokusundan rahatsız olmadan, bardağı bir dikişte boşaltmış. yumuşak peynir dilimini iki lokmada mideye indirmiş. dede gülümsiyerek torununu seyrederken elini cebine sokmuş. parmaklarının ucuna değen manolya’yı fark etmiş.

“nasıl olur? yoksa?.. gerçekten?..” diye düşünürken parmaklarına değen şeyi çıkarıp masanın üstüne koyuvermiş. masanın üstüne koyduğu küçük yaratık, demircan’ın anlattıklarını doğruluyomuş. meğer ki torununun anlattıkları hakikatmiş. bir ân yaşlı adamın gözleri kararır gibi olmuş. ama düzgün nefes alıp vererek, gözündeki karaltıyı savuşturmuş.

“bu o mu?” demiş dede düzgün biçimde nefes alıp vermeye çalışarak.
“ta kendisi!” demiş demircan gülerek.
“o benim!” demiş manolya dudaklarını büzerek.

demircan’ın dedesi konuştukça konuştukça manolya’ya ısınmış. hikâyesini bir de manolya’nın ağızından dinlemiş. o gece güzel bir uyku çekmişler. ertesi sabah dede, çocuklar uyanmadan atölyesine girip manolya’ya küçük kalemler ve küçük bir resim defteri yapmış. manolya havalara uçmuş sevinçten. iştahla resim çizmeye başlamış. gene kendinden geçmiş. olan biten her şeyi unutmuş. çizmiş, çizmiş, çizmiş. manolya resim çizerken, demircan ve dedesi manolya için, içinde küçük bir yatağı, masası, iskemlesi olan küçük bir ev yapmaya koyulmuşlar.

arkadaşım! gel gör! manolya kendini resim çizmeye fena kaptırmış. büyük bir coşkuyla köydeki ağaçları, inekleri, ördekleri, kuşları tek tek resmediyomuş.

sıra dedenin bahçesindeki kuyuyu çizmeye gelmiş. başlamış kuyuyu çizmeye. kuyuyu çevreleyen taşları, taşları birleştiren harcı, kuyunun üstündeki çıkrığı, çıkrığın üstünde parlayan güneşi, kovayı, kuyunun tahta kapağını… hepsini üşenmeden çizmiş. o da ne! kuyunun çıkrığına asılı bir anahtar fark etmiş.

“acaba hangi kilidi açmak için bu anahtar?” diye sormuş kendine. ne ki cevabını bulamamış. biraz canı sıkılmış tabi arkadaşım.

“niye canını sıkıyosun ki? anahtarın resmini çizsene.” demiş kendine.
anahtarı bütün ayrıntılarıyla çizmeye başlamış. anahtarın resmini çizmeyi bitirdiğinde çoook tuhaf bir şey olmuş arkadaşım. yer sarsılmış titremiş. gök homurdamış inlemiş ve kuyu resminin kapağı açılmış. beraberinde resmettiği bütün her şey sıvılaşıp birbirine karışarak kuyunun içine akmaya başlamış. her şeyle beraber manolya da “vıjjjt!” diye kağıttaki kuyu resminin içine kaymış.

göğün homurtusu, yerin sarsıntısıyla irkilen demircan ve dedesi hemmen manolya’nın yanına koşmuşlar. o da ne arkadaşım! onların gördükleri bambaşkaymış! manolya homurtular, sarsıntılar içinde büyüyomuş meğer. küçük kız büyümüş, büyümüş, büyümüş içinde bulunduğu zamanın çocukları kadar kocaman olmuş.

bu arada havadaki garip sesler ve yerdeki tuhaf sallantı arttıkça artmış. artık büyük bir kız çocuğu görünümüne kavuşan manolya, demircan ve tonton dedesi dışarı çıkmışlar. seslerin geldiği yöne yürümüşler merakla. fındık bahçesini, dereyi, kavlan ağaçlarını geçmişler. yeşil vadi’nin başlangıcına kadar gelmişler. ne görsünler! onlarca buldozer toprağı kazıp durmuyo mu!

dede çok sinirlenmiş.

demircan çok mahçup olmuş.

manolya ise büyüdüğüne mi sevinsin buraların da yeni fikirtepe gibi olucağına üzülsün, bilememiş.

üçü de kafası karışık bi halde gerisin geri eve yürümüşler. bir kavlanın dibinden geçerken manolya’nın ayağı bir şeye takılmış. manolya dönüp bakmış, “a ne güzel bir oyuncak!” diye sevinmiş. yerden alıvermiş onu. oyuncak ve üç koca insan eve dönmüşler. manolya oyuncağı masaya koymuş. dedenin işlerine yardım etmeye koşmuş. içinden öyle gelmiş. derken, demircan seslenmiş,

“manolya! dede! buraya gelin çabuk! oyuncak falan değil bu! baksanıza yanaklarından akan yaşa!”

not: bu masalı,  16 eylül pazartesi günü, fikirtepe tanzim park’ın ‘kısıtlı’ çimenlerine oturup elif ebinç, fatma nur ulusoy, semiha ebinç ve mahinur ebinç ile birlikte kurguladık. bana düşen kurguyu etlendirmek kemiklendirmek oldu.

Efendim mahallenin birinde Veli adında bir çocuk yaşıyormuş. Veli her yerde, “Bu kadar küçük göründüğüme bakmayın. Ben aslında bir devim.” diyormuş. Anne babası gülümsüyor, arkadaşlarıysa bazen tedirgin oluyorlarmış fakat gene de onunla çok dalga geçmiyorlarmış. Veli de yalan söylemiyormuş zaten. Gerçekten kendini dev zannediyormuş. Öyle ki sağı solu kırmamak ve kimseyi incitmemek için çok dikkatli davranıyormuş. Arkadaşları onu arsaya oynamaya çağırdığında çoğunlukla bir bahane uyduruyor gitmiyormuş. Çünkü bir dev olarak arkadaşlarına zarar vermekten çekiniyormuş. Bir yandan da onlar gibi küçük olmak, onlarla oynamak istiyormuş. Bâzen bunu o kadar çok istiyormuş ki bir dev olduğunu unutup koşa koşa arkadaşlarına katılıyor, hevesini alıncaya, doyuncaya kadar arsada oynuyormuş. Gece yatağında uykuya dalarken tekrardan bir dev olduğunu hatırlıyor arkadaşlarına zarar vermeden oynadığı için kendiyle gurur duyuyormuş. İnceliği ve hassaslığından dolayı kendini kutluyormuş. Değil mi ya! Dev elleriyle arkadaşlarını incitmeden ebeleyebilmek az şey mi? Sonra el sıkışırken bir dev olarak arkadaşlarının eline zarar vermemek az başarı mı? Sonracığıma arkadaşlarının kemiklerini kırmadan kucaklaşmak takdir edilmesi gereken bir incelik değil mi? Sonracığıma efendim, arkadaşlarını dev bir ağızla öperken yanaklarını acıtmamak ödüle lâyık bir nezaket sayılmaz mı? Velicik oyun günlerinin geceleri işte böyle düşüne düşüne, kendini seve seve uykuya dalıyor deliksiz uykular uyuyormuş.

Bir gün kendini kaptırmış arkadaşlarıyla oynarken, çocuklardan biri ceviz ağacına çıkmış. Başlamış ağlamaya. Çünkü aşağı inemiyormuş. Diğer çocuklar Veli’ye “Mâdem devsin! Devsin Mâdem! Mâdem indir onu o zaman mâdem!” demişler. Veli elini ağaçtaki arkadaşına uzatmış. Uzatmış, uzatmış… Bir türlü ulaşamamış. “Ama… Ama… N’oluyo bana ki?” demiş “Ben aslında bi devim. Devim ben.” Arkadaşları, “Dev olsaydın hemen uzanır indirirdin onu. Dev olsaydın. Olsaydın yani.” diye dalga geçmişler. O akşam eve yarı mutlu yarı üzgün dönmüş Veli. Olayı annesiyle babasına anlatmış. Anne babası, mutlu olması gerektiğini çünkü arkadaşlarıyla bundan sonra daha rahat oynayabileceğini söylemişler. O da dev olmadığını, sıradan bir çocuk olduğunu kabullenmiş. Birkaç şaşkın günün ardından arkadaşlarına benzemekten mutlu mesut, çocukluğunu sürdürmüş. Arkadaşları da kendilerine benzediği, kendini bir dev sanmadığı için Veli’yi bağırlarına basmışlar. Geçmişteki iddialarını pek kurcalamamışlar. Arada sırada dalga geçmişlerse de çok fazla üstüne varmamışlar. Gelin görün bu sefer de oynarken ölçüyü kaçırmaya başlamış Veli. Arkadaşlarının elini sıkarken, onlarla kucaklaşırken, yanaklarından öperken sertleşmeye başlamış. Çünkü artık normal bir çocukmuş. Dikkat etmesi, ince, nâzik olması gerekmiyormuş ki. Arkadaşlarıyla koşulları eşitmiş ya. Arkadaşları onu annesine babasına şikayet etmişler tabi. O da birkaç uyarıdan sonra ölçüyü yeniden bulmuş. İyi ki de bulmuş. Yoksa arkadaşsız kalacakmış. E! Yaramaz olduğu kadar da uslu bir çocukmuş Velicik. Neyse efendim böyle böyle geçmek bilmeyen uzuuun mevsimler geçmeye başlamış. Bizimki serpilmiş. Çok çoook büyümüş. Tam dokuz yaşına gelmiş. Yaramazlıkla usluluk karışmış şakacı, dik kafalı ve türlü marifetlerle dolu bir velet olmuş.

Gene arsada arkadaşlarıyla elim baş oynuyorlarmış. Üstü başı toz, çamur içindeymiş. Oyunun heyecanına kapılan arkadaşlarına kendini unutturmuş. Âniden kaybolmuş ortadan. Arkadaşları oyunun heyecanından Veli’nin nereye gittiğini fark etmemişler bile. Saat ilerlemiş. İkindi olmuş. Ardından akşam olmuş. Pencerlerden anneler avaz avaz bağırıyor çocukları eve çağırıyorlarmış. Ama hiçbiri eve gitmek istemiyor, her saniyeyi kâr sayıyorlarmış. Ve efendim çocuklar alacakaranlıkta misketleri yuvarlarken birden arsadaki molozların, yıkık duvarların arasından kocaman bir şey fırlamış ortaya. Çocuklar çığlık çığlığa kaçışmışlar. Bu bir devmiş. Üç belki dört insan boyundaymış. Kolları desen bir o kadarmış. Kafası desen biçimsiz kocaman bir şeymiş. Çocuklar titreyerek, “Anneeee! Anneeee! İmdaaaat! Devvv!” diye bağırarak kaçışmışlarsa da uzaktan arsaya bakmaya devam ediyorlarmış. Korkuyorlar yine de görmek istiyorlarmış devi. Hatta bazıları korkudan altını ıslatmış ama seyretmeye devam ediyorlarmış. Bazı anneler de görmüşler devi. Ellerinde kocaman sopalarla koşa koşa aşağı inmişler. Annelerden bir ikisi devin üstüne bile yürümüş. Dev de onların üstüne yürümüş. Anneler basmışlar feryadı. Terliklerini düşürüp kaçışmışlar. Çocuklar daha çok korkmuş. Feryat figan ile sulugözlü çığlıklar birbirine karışmış. Onlar bağırsın çağırsın dev birden yok olmuş. Hangi ara nereye gittiğini görememişler.

Neyse efendim, çok uzatmayalım. Bu heyûla, Veli’den başkası değilmiş. Uzun sırıkları ayaklarına ellerine takıp, kafasını delikli çuvalla örtüp, üstüne de kara çarşafları geçirince olmuş sana koca bir dev. Amacı dev olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamakmış. Peki anlamış mı? Galiba biraz. Ne kadar biraz? E! Bunun kantarı yok ki tartalım. Anlamış işte anlayacağı kadar. Fakat asıl küçükken kendini dev sanmasının sebebini anlamış. O da herkes gibi masallardaki devlerden çok korkuyormuş. Çünkü bu akşam arsadaki arkadaşlarının ve onlarının annelerinin yerinde olsa o da çok korkarmış. Uyumadan önce muzipce gülümsemiş “İyi ki dev diye bir şey yok. Yok iyi ki dev. Dev bendim. Dev benim.” diyerek uykuya dalmış.