Korkutmak Üzerine

09 Mart 2012

Yusuf, büzülmüş uykulu gözlerle şeytan akıntısını seyrediyordu. Gene korkunç bir rüya görmüştü.

Tevfik bakar bakmaz derdini anladı, “Yusuf! Hişşşt! Demin sen uyurken bi babayla dört beş yaşında bi kız çocuğu geçti arkamızdan. Kız çocuğu babayı bıraktı. Koşmaya başladı, ‘Ben kendim yürüycem, elimi tutma’ diye diye. Baba da, ‘Bak köpekler havlıyo. Elimi bırakırsan köpekler seni yer!’ dedi. Pek de kendinden emindi pezevenk. Kızın gözleri sulandı. Gerisin geri babasına koştu. Sımsıkı elini tuttu.”

Yusuf gülümsedi. Akıntıyı seyretmeye devam etti.

Tevfik de gülümsedi.

Yusuf, “Artık depremden korkmuyorum. Buraya alıştım çok. Rüyamda gördüğüm  korkunçluğa gelince…” başını eğip iki yana sallayarak yeniden güldü  “… beni burdan zorla götürüyorlardı.  Depreme dayanıklı son model bi rezidansa yerleştiriyorlardı. Bi de yatak odasında çubuklu pijama takımları vardı. Nasıl korktuğumu anlatamam. Nekkadar bağırdıysam, yalvarıp yakardıysam derdimi anlatamadım.”

Tevfik hırıltılı güldü,  “Bunu tedavi edecek mal yok bende!” dedi.

Yüzbin yıllık şeytan akıntısı kağıttan bir yelkenliyi Üsküdar istikametine sürüklerken, ikisi de gemiciğe selam çakıp bir kez daha gülüştüler.

havada yağmur sıkıntısı… yanda göksu deresi…yusuf, zeynep hatun, tevfik  ve baha çay içiyorlar… hepsi dünyadan bizar…

tevfik bir yudum içiyor çaydan, ekşiyen suratıyla dilini damağında şaklatıyor… bir şey diyecek oluyor vazgeçiyor, homurduyor, hırıldıyor…

baha, çayı soğurken kollarını kavuşturmuş, bomboş bir yüzle dereye bakıyor…

yusuf kocaman açmış sağ elini , kaçmak isteyen hayvanı kafesine itekler gibi, iki göğsünün arasına koymuş ve sol avucunun içinde çay bardağıyla biçimsiz bir biçimde oturuyor…

zeynep hatun ağlamaklı ama tebessüm eder gibi görünüyor…

baha, “dün odamda otururken nedensiz hareketler yapmaya başladım… ayağa kalktım, iki adım attım, döndüm, gene iki adım attım, oturdum, başımı geriye yatırdım, kollarımı açtım kapadım…”

tevfik, “derdin neydi ki?”

baha, “anlamaya  çalışmak.”

yusuf topralanarak, “neyi?”

baha, “insanların sıradanlıklarını…”

zeynep hatun, “anladım…”

yusuf, “ben anlamadım?..”

baha, “nedensiz hareket etmek imkansız aslında… nedensiz hareket etmek için cesaret gerek…”

yusuf, “daha çok anlamadım…”

baha, “ihtiyaçlarımız yüzünden hareket ediyoruz… ihtiyaçlarımız kişisel niteliğimize bağlı olarak çeşitli yahut kısıtlı bu ayrı konu ama aynı zamanda tam da bu konunun göbeği… ihtiyaçları hayvanlar gibi kısıtlı olmak insanı mutsuz ediyor… yemek,  içmek,  boşalmak, sevişmek ve bunlar için gerekli hareketleri yapmak insanı mutlu etmeye yetmiyor… eğer kişisel nitelikler gelişmediyse, hareket kısıtının getirdiği mutsuzluğu aşmak için önüne konulan sosyal faaliyetlere dahil oluyorsun… ne  biliyim… maça gidiyorsun, törenlere katılıyorsun, mahallenin çocuklarıyla top peşinde koşturuyorsun… gibi gibi…”

tevfik, “bunları yapmak sıradan yapmaz kimseyi baha…”

yusuf, “bence de…”

baha, “bence de…  ancak, hareket kısıtından kurtulmak için temel ihtiyaçlara ek olarak sadece  ama sadece bunları yapıyor olmak sıradan kılar insanı… bir ek hareket paletine daha ihtiyaç  var…”

zeynep hatun, “öyle… tabi ki de…”

baha, “temel ihtiyaçların ve toplumun güdülediği hareketler dışında özel, kendine ait bir hareket paleti…”

yusuf, “tevfik’in daha önceden dediği gibi aksülamelle?.. dünyanın olaylarına tepki göstererek?..”

baha, “biraz öyle… doğru… ama tam öyle değil… çünkü tepkiler de sıradan olabiliyor… depremde olduğu gibi mesela… depremzedelere yardım diye türk bayrağı, sopa, küfürlü metinler gönderenlerin tepkilerini hatırlarsan…”

tevfik, “sik kafalılar!!!”

yusuf, “e… anladım…”

baha, “özel bir hareket için, özel bir zihin, özel bir düşünme gerek…”

yusuf, “zaten herkes, her şey özel, benzersiz değil mi?”

baha, “fiziken öyle… ama zihin denen şey toplum tarafından yuğrulmuş oyun hamuru gibi ve şeklen çoğul bir şey… yani aslında hepimizde tek başına varken bile biz diğerlerinin zihinsel hareketlerini zihnimizde var ediyoruz… keza onlar da bizimkini…”

zeynep hatun, “ama rüya görürken herkesin zihni biricik… çok kendine özgü…”

baha, “evet… ihtiyaçlar, toplumsal güdülemeler dışında bir hareket paletine sahip olabilmek için düş kurmak kaçınılmaz…”

tevfik, “ne demiş can baba, düşünde bile göremez işler, düşlerin gördüğü işleri…  haaa?…

baha, “budur… bir diğeri de felsefe… isterseniz yoğun düşünme diyin…”

yusuf, “bilim?..”

baha, “eğer bilim yapanın muhayyilesi genişse, felsefi derinliği varsa evet, bilim de…”

tevfik, “bütün bu girintili çıkıntılı, tırtıklı şeyleri konuşman bi yandan iyi güzel… öbür yandan fazla teferruat, gibi geliyor baha…”

zeynep hatun, “nedenini söyliyim… çünkü ikiniz de muhayyilesi geniş, felsefi derinliklerde seyreden arkadaşlarsınız…  ”

baha, “aslında şunu açığa çıkarmaya çalışyıorum…”

yusuf, “ben tevfik’in de, baha’nın da anlattıklarını keyifle dinliyorum ne yalan söyliyim…”

zeynep hatun, yusuf’a sevgiyle bakıyor…

baha, “yani… insanı özgün bir hareket paletine yöneltecek yegane şey düş gücü, felsefe gibi içten gelen özel etkiler… yoksa basmakalıp, mutsuz bir devinimle ergenlikten ölüme geçen bir hayat bekliyor herkesi…”

tevfik, “ulan… bu sik kafalılar, bu sik kafalıların siyasi artizleri hepsi ama hepsi mutsuz da niye daha çok mutsuz olmak için ellerinden geleni yapıyolar anlaşılır şeyler diil…”

zeynep hatun, “sen sik kafalılar diyosun, ben eril zihninliler diyim… ”

yusuf, “erkek doğmaktan utanıyorum bazen… ama bunu ben seçmedim ki, diyorum sonra…”

zeynep hatun, “erkek, kadın olmak sorun değil… eril olmak sorun… iki  yaşındaki çocuk ruhuna sahip olmak, hep bana, her şey benim, başkasının olursa onu mahvederim demek… bir türlü doymamak… erillik bu… kadınlar da eril olabiliyor ayrıca…”

yusuf, “şimdi oldu… ”

tevfik, “dans başladı ha baha…”

baha, “aynen…”

sır üzerine -muhavere-

10 Temmuz 2011

iki yalı arasındaki boşta sırtlarını duvara yaslamışlar, uzun süredir konuşmadan öylece duruyorlardı…

yusuf haydarpaşa’ya koşan akıntıya bakarak sessizliği bozdu, “kitaplarda yazmayan bir şey var…” dedi.

tevfik gözleri karşı kıyıda, inceden gülümseyerek, “neymiş o?”

yusuf, “biri ne olduğunu söyleyebilseydi… mutlaka kitaplara yazılırdı…” dedi baktığı akıntının tersine durgun bi suratla.

tevfik, “belki yazılmıştır…” dedi yine mütebessim.

yusuf, “belki…” dedi v devam etti, “hani eskilerin ‘bilinir ama yine de sır kalır’ dedikleri şey gibi…”

tevfik bu kez hiçbir şey söylemeden, yusuf’un varlığından hoşnut gülümsedi sadece…

yusuf ‘da bir süre öylece sustu…

tevfik , “bugün bi işaret geldi bana… bir çocuk yerdeki kapının üstüne oturmuş, habire  asılıyo, kapıyı açmaya çalışıyodu… saçma… bakan için… ama onun için çok makul… biz de o çocuk gibiyiz… altımızdaki bi kapıya asılıyoz…”

yusuf’un  gözlerine akıntının kıpırtısı yansıdı “insan denen yaratığın her şeyini biliyorum sanki onun her şeyi bana mâlum… suya böyle bakıyorum, seni böyle dinliyorum… dediğin gibi ‘sikindirik’ bi dünya bu… biliyorum… ettiğin küfür kâfirlikten değil… küfrün çapa gibi toprağı kabartıyo… senin ‘sikindirik’ dediğine ben ‘şekilsiz’ diyorum…” dedi.

tevfik, “yeter yav… kalk kapının üstünden…” dedi hırıltılı…

yusuf, “anlatamıyorum… eskiler haklıymış… sır sırdır…”

tevfik, “sikecem eskileri lan…”

yusuf, “ ‘ben allah’ım!’ diyenin derisini yüzenler allah’a değil lâfın kabuğuna tapıyorlardı… oysa lâfın içine baksalar seyyid nesimi’nin…”

tevfik, “hâlâ kapının üstünde oturuyosun… kalkabilecek kudretin de yok hani…” diyerek yusuf’un sözünü kesti.

yusuf ayağa kalktı…

tamamen sivil kalıncaya dek soyundu… sonra cup! suya… güçlü akıntıya karşı kulaç atmaya başladı… olduğu yerde ilerlemeden öylece yüzdü birkaç dakika… sonra kendini bıraktı… uzandı suya… kısa sürede anadolu hisarı iskelesi’nin önündeydi… akıntıyla boğaz’ın köylerini bir bir geçti.. üsküdar’a kadar geldi… kız kulesi’nde çıktı sudan…

sivil sivil titrerken, karanlığın içinde tevfik belirdi, elinde giysilerle, “al giy…” dedi, “üşütme…”

aksülamel üzerine

17 Mart 2011

yusuf sessizce  geldi tevfik’in yanına oturdu…

tevfik düşünceler içindeydi, “kişi aksülamel ile halk  olur… gayrısı, -kişi ne! kişniş  bile değildir… aksülamel ile eylemeyen kördür,  sağırıdır, duymaz, almazdır… kişi bakar,  görür, işitir, koklar aksülamel ile varlık kazanır… yani yusufçum varlık kazanmak için  boka bile bakılabilir -ama asla- yoka bakılmaz… kişi ne saattir ne de cereyanla işleyen bi değirmen… uyanıktır hep varola gelene, olup bitene… sâkinlik içindedir v dahi tetiktedir…” dedi.

yusuf, “ne diyeceğimi bilemedim şimdi… böyle birdenbire söylediklerine karşılık…” diye kekeledi.

“çünkü” dedi tevfik “sırf aksülamel için benim söylediklerime vâkıf olmak istiyorsun… anlamaya çalışıyorsun… bu… her güzel kişinin tuttuğu yoldur… güzel kişiler ezbere sayıp dökmez, söylemez… karşılarında olup bitene dikkat  kesilip ona göre eylerler… afferin sana… da  nerde benim  kanyak?”

yusuf düşünceli bir yüzle cebinden kanyağı çıkarıp tevfik’e uzattı…

feminizm üzerine

13 Mart 2011

zeynep hatun, “erkeklerin statülerine  erişmeyi erkek kadın eşitliğinde  doruk sanan kadınlara çok üzülüyorum… bizler için doruk: statülerin, statü  hâkimiyetinin ortadan kaldırılmasıdır…” dedi camdan sokağa  bakarken.

baha,”kadın gibi bir köle durumundayken  erkek de kadının yazgısını paylaşıyor… belki evdeki kadın üzerinde bir iktidar sağlıyor ama sonuçta bu onun da üzerinde tatmin olduğu kadına  benzerliğini değiştirmiyor…” dedi ıhlamurunu höpürdetirken.

zeynep hatun, “her dönem değişik nitelikte ya da görünümlerde süren kölelik ortadan kalkmadıkça kadın erkek eşitliği de mümkün olamayacak maalesef…” dedi ıhlamurun  baygın kokusunu içine çekerek

baha, “düşünsene bir… kadın patron oluyor… altında çalışan binlerce  erkeğe kan  kusturuyor… o erkeklerde  eve gidip  karılarına kan kusturuyor… zavallı bir kesimse kadının  patron oluşunu feminizm olarak şartlıyor…  çok komik… sana da ıhlamur doldurayım mı?” dedi ekşi bir suratla.

zeynep hatun dümdüz baktı baha’ya… bu “olur” demekti galiba aralarında…

deprem üzerine

11 Mart 2011

yakup, “deprem hiç  aklımdan çıkmıyor… durup dururken oturduğum yerde sallanıyorum… rüyalarımda da deprem var… heryeri  yıkılmış… paramparça görüyorum… deprem kimseye ayrıcalık yapmadan her şeyi yok ediyor kafamın içinde..” dedi kıyıda yusuf’la otururlarken.

yusuf, “biliyorum sen bütün önlemlerini  aldın… dikkatlisin… herkesten fazla  hem de… ama bizden  peşin  peşin vergi kesenler  önlem almıyor… onlar büyük kulüplerinde oturup ülkeyi yönetmekle meşguller… bizimse elimiz kolumuz bağlı…” dedi çakıl taşlarıyla  oynarken.

yakup istemeyerek konuştu, “onlara oy yok benden…  hiçbiri lider değil… yönetmekte zayıf, hükmetmekte mahirler…”

yusuf aynı şekilde mırıldandı, “bir  de ‘her şeyi devletten beklemeyin’ demezler mi… yeni rasathaneler, gözlem noktalarıyapmamızı mı bekliyorlar?..”

yakup, “japonya’daki  son deprem korkunç… offf… öte yandan  büyük kobe depremi’nde  bir türkiyeli gasteci ordaymış… ne anlattı biliyor musun?.. kimse kimseye yardım etmiyormuş… çünkü kimsenin kimseye yardım etmesi gerekmiyormuş… onların liderleri depreme v sonrasına yönelik önlemlerini almışlarmış… her şeyi en ince  ayrıntısına kadar düşünmüşlermiş…” dedi acıdolu gülümseyerek.

yusuf,  “ama bu sefer ki…” diyip sustu.

güzellik üzerine

10 Mart 2011

yusuf okuduğu hikâyenin bir kısmını tevfik’e dönerek seslendirdi, “usta çırağına, ‘ –köpükler çayın çıngıraklarıdır! desem, ne dersin?’ diyor… çırak,  ‘Güzel, hoş sözler derim.’ diye yanıtlıyor… usta devam ediyor, ‘güzel değil sade, doğru da… kanıtlayalım… tasa şarap koy önce, sonra şarabı diğerine akıt… sesi duyuyor musun?.. işte o ses köpüklerin sesi. bu sefer öteki tasa boşalt şarabı ama yavaş boşalt, ince ince akıt… köpüklenmesin… şimdi ses çıkmıyor… çünkü köpük yok… anladın mı? ‘ diyor. burasını beğendim. güzel değil mi?”

tevfik bir  süre sessiz boşluğa baktıktan sonra, ” doğru olduğu için güzel… en çok da güzel olduğu için doğru… yani doğruyu güzel  kılmak güzel… evet… bence de güzel… özellikle şarap kısmı çok güzel…” dedi.

kardeşlik üzerine

09 Mart 2011

celâl, “kardeşliğe inanıyorum… kardeşliğin bizi kurtaracağına inanıyorum…” dedi rıhtımda baha, vehim v zeynep hatun’la yürürlerken…

zeynep hatun, “kardeşlik niye?.. nerden icap ediyo?..  bu  önemli fakat…” dedi.

vehim, “ben  de  celâl  gibi  düşünüyorum… kardeşlik olmasaydı hepimiz sefil olurduk…  çil yavrusu gibi dağılır  giderdik… kardeşlik  harç…” derken heyecanlandı.

baha, “harç olduğu kesin…” dedi daha çok dinlemeye gönüllü görünerek.

vehim, “kardeşlik olmasa kendimizi bu kadar güvende hissedebilir  miydik?.. komşumuzdan, mahallelimizden korka  çekine yaşamak çekilir şey değil…” dedi.

celâl onayladı, “hiçbir kuram beni kardeşliğin karşısına geçiremez… ben görüyorum sonuçlarını… kardeşliğin nasıl bir değer  olduğunu…”

zeynep hatun, “niye kardeşlik gibi bi şeyin altında durmaya ihtiyacımız  var  ki?..  burası hepimizin yurdu değil mi zaten?.. neye karşı korunuyoruz?.. birlikte yaşayıp gitmek  varken bu kardeşlik  edebiyatı  da ne?..” dedi kızgın jestlerin eşliğinde.

baha, “efendilerin icâdıdır kardeşlik…  mesela bir iş yerinde çalışmaya başlarsın… ânında patron ‘biz bir aileyiz hepimiz kardeşiz’ edebiyatına başlar… oysa sigortanı yatırmazlar… maaşını geç verirler… onurunu  kırarlar… karşı çıkarsan, hakkını ararsan, aileden atılırsın… hele hele sendikalı olursan hain olursun, kovulursun… itaat etmezsen âsi sayılırsın…” diye saydırıverdi bir çırpıda

celâl, “ama…” derken.

zeynep hatun kesti  sözünü, “kardeşlik… efendinin zulmüne boyun eğmenin başka bir yolu…”

celâl atıldı, “sizin aklınız havada biraz… kusura bakmayın ama gerçek bu… sizin gibi düşünenlerden birine bir şey olduğunda kaç yandaşınız onun yanına  koşar?..  cevap verin… çok az?..  hiç?..”

vehim aldı topu,  “eğer sizin kafada birileri yardıma geldiyse bilin ki onların içinde kardeşlik ruhu kalmıştır bi parça…”

celâl, “kardeşlik üküsüyle çarpışanlar kadar  yiğit bile değilsiniz çoğunuz…”

zeynep hatun, “senin kardeşlik dediğin şeye dayanışma diyoruz biz…”

celâl, “ama dayanışma kardeşlik kadar işlemiyo… çünkü çelişkilerle dolusunuz… kardeşlikle dayanışma arasında bağ kurmadığınız için dayanışmanız eriyip gidiyor… şişmiş benliğiniz sizi bölüp parçalıyor…”

baha, “doğru!” dedi tereddütsüz.

vehim, “hayret! onayladı bizi işittin mi? bizim de doğrularımız olabiliyor demek…” diyerek sevinçle ellerini çırptı.

baha, “pekçok konuda yanlış olabilmeyi isterdim…  neyse… ” diyerek denize  baktı.

zeynep hatun, “ısrarla  söylüyorum… âdil, özgür  bir ülkede inanın kardeşlik gibi bir saçmalığa  gerek kalmaz… âdil, özgür bir ülke için mi yoksa kardeşlik için mi çalışıcaz?  asıl sorun  bu… kardeşlik için çalışmak bizi ancak yerimizde saydırır… biz kardeşlik otuzbiri çekerken, bencil  sermaye kardeşlik nutukları atarak işkembesini  şişirmeye devam  eder… ” dedi kaşlarını  çatarak…

celâl, “söylediklerin hiçbir zaman akılsızca değil… hem güzel hem yürekli bir kadınsın… ama kardeşliği reddetmek, bütünüyle dağılıp gitmeye göz  yummak  olacak… üzgünüm…”

zeynep hatun, “bu düzen, bağrında itaatkar, evcil feodaller yetiştiriyor v  modern kölelerin ruhunu böyle besliyor işte…”

vehim silik bir noktayı belirginleştirme arzusuyla, “öyle olsa bile kardeşlik mutlu ediyor… dayanışma cılız… hem de hiç tanıdık değil…”

baha iç çekti, “ay çekirdeği yer misiniz  kardeşlerim?” diye araya girdi.

dördü de dondu…dalgalar kıyıya çarpmaya  devam etti…

baha başını ellerinin içine alıp saçlarını karıştırırken  “iki yüzlülük muktedirin havsalasında gündelik bi fiil… tavşana kaç tazıya tut demek gündelik siyasetin olağanı… pek azını küstürüp çoğunluğu kazanmanın yolu bu… yaşarken, çoğunluğun meylettiği  her kimse kesinlikle iki yüzlü…” diye sayıkladı.

o âna kadar pencereden dışarı bakan vehim,  “bu kâbul  edilemez… bu iyi, âdil bütün liderleri karalayan bir fikir… eğer dediğin doğru olsaydı büyük X, toplumunu özgürleştirmemiş kandırmış sayılmalı… yoo! işte bunu kâbul edemem… ben de devrimciyim ama bu kadarı fazla…” diyerek baha’ya dikti gözlerini.

baha önce cevap vermek istemedi… sustu… ardından istemeyerek, “ben liderler değil muktedir havsala dedim öncelikle… öte yandan bildiğim yüz liderden doksanı hakkında dediğim gibi düşünüyorum… senin büyük X de dahil… en başta o  kendisiyle birlikte ülkeyi özgürleştirenleri katletmekte sakınca görmedi… ” dedi.

vehim şeytan görmüşcesine, gözleri kocaman dondu… baha’ya duyduğu saygıyla büyük X’e hayranlığı arasında bocaladı… sadece, “katılmıyorum  bu görüşe…” diyebildi.

tepki göstermek

06 Mart 2011

yusuf elinde shakespear’in hamlet oyunu, kaldırıma oturup o meşhur sözü terennüm etti, “olmak ya da olmamak/işte bütün sorun bu”

baha, “ne tesadüf!” dedi elindeki kitaba bakarak “melih cevdet’de şöyle demiş, ‘var mıyım yok muyum?’ nasıl da denk geldi di mi?”

yusuf, “off… bu da güzel lâfmış.” dedi her zamanki aydınlık ifadesiyle

tevfik osurdu, “tepki göstermek yahut göstermemek, işte bütün hâdise bu!” dedi rahatlamış bir yüzle.

baha v yusuf gülüştüler…