bir et olarak aktör

25 Kasım 2017

edebiyatta kelimelerdir, resimde renkler çizgiler, sözsüz müzikte notalar, tiyatrodaysa etiyle, kanıyla, nabzıyla, yüzünün kızarışıyla, gözlerinin doluşuyla, karşısındakine cevap verişiyle alabildiğine bize benzeyen aktördür görünen nesne.

seyirciler çoğunlukla aktörü oynadığı rolden ayırmakta zorlanır. kötü karakteri sokakta gördüklerinde hasmaneleşmeleri; iyi karaktere yakınlık hissetmeleri nadirattan değildir. aynı şekilde jön ya da jönfiye aşk sandıkları bir arzuyla bakıp iç çektikleri de vakidir. oyuncu yarattığı gerçeklik hissi, gündeliğin dışına taşan enerjisi ve artistik tarzıyla kolayca seyircinin arzu nesnesine dönüşebilir.

aktör, bir duyguyu ya da duyguları dolayısıyla fikirleri simgeleştiren tiyatronun bir bileşenidir desek, seyirci bunu anlamakta güçlük çekecektir. nietzsche’ye göre antik yunan’da koroya eklenen oyuncularla katılım hazzının yerini seyircinin ben ve o duyumu almıştır çoktan. ben edilgen o etkin konumdadır. ben edilgen/çocuk/danışan, o örtülü bir şekilde göstererek öğreten etkin bir ebeveyn modelidir ve arzulanabilirdir de.

seyircinin bilmeden düştüğü yanılsamaya aktörün de düşmesi, sahnedeki kendini ve meslektaşlarını seyirci gibi bir arzu nesnesi olarak algılaması ve sahnedeki etkinliğinin bir soyutlama olduğunu unutması anlamına gelecektir. böylece oyuncu bir hikâye anlatmak, bir hikâyenin parçası olmak yerine belki daha çok belki daha az ama illa ki arzulanabilirlik meselesiyle ilgilenecektir. sahnedeki etkinliğini hikâyeye göre mi yoksa arzulanabilirliğe göre mi kuracaktır içinde bunu tartışıp duracaktır. ve başka aktörlerde de bunu arayacak ve sorgulayacaktır.

bu et olma durumu sadece aktörlerler için değil farklı mecralarda görünür olmayı başaran spikerler, haberciler, şarkıcılar, çalgıcılar, sporcular, psikiyatristler,  politikacılar, hatta hiçbir mesleki kategori içinde yer almayanlar için de geçerlidir. bir politikacının aldığı oyla görünümü arasında da bağlantılar olduğunu biliyoruz artık. bir aktör gibi görünürlüğü artan yazarların, şairlerin kitaplarının da çok sattığını biliyoruz.

konu tiyatro yapmak hele hele tiyatro sanatında atılım yapmak da değil gibi görünüyor artık. konu çok satmak, çok fazla beğeni toplamak, çok ama çok arzulanmak. durumu kurtarır, standart, ortalama bir şey ortaya koyup üzerine görünürlük ekleyelim kapalı gişe oynamaya başlayabiliriz. bunu tek kişilik oyun oynayan TV spikeri bile kolayca kavramış. açıkça diyor ki ben oyuncu değilim, oynayamıyorum ama salon doluyor ve ayakta alkışlanıyorum. doğrusu mahçup oluyorum.

Reklamlar

1
dün gece uluslararası bir hikâye anlatıcılığı topluluğunun düzenlediği masal gecesine katıldım.  dört kadın anlatıcı kendileri ve masalları hakkında birer ön konuşma yaparak birer masal anlattı. bir buçuk saat süren dört anlatıdan sonra, ‘açık sahne’ denen kısma geçildi ve üç seyrici (ki sanırım iki tanesi topluluğun atölyelerinde çalışmış) aynı şekilde birer masal anlattı.

gecede dikkatimi çeken, hikâyelerden/masallardan çok kadınların organizasyon becerisiydi. bu, neredeyse bin yıldır aynı şekilde gerçekleşiyormuş ve kendiliğinden gelişiyormuş hissi bırakan ortamı çekip çevirme gücüne hayranlık duydum.

anladığım kadarıyla masal gecesi’ne katılanlar topluluğun atölyesinde çalışmış, toplulukla bir ilişkisi olan veya topluluğu sosyal medyadan izleyen kişilerdi. yüz kadardılar. mekan doluydu. herkes anlatıcıları tam olarak göremiyordu ama tam olarak görme ihtiyacı da yok gibiydi. orda olmak, duymak daha önemli görünüyordu.

doğal olarak ilgimi çeken diğer mesele ise topluluğun biraraya getirdiği kişilerin dinleme becerileriydi. çoğunluk kadındı, gerçekten de iyi dinliyorlardı. bunun bile kendi başına çok mühim olduğunu düşünüyorum. kadınların biraraya gelme, birarada durma, anlatma-dinleme, birbirlerine katkıda bulunmadaki yatkınlıkları gecenin en belirgin özelliğiydi.

2
yazarken ve konuşurken dil disipline sokar. duyumsal veriler; sezgilerle beliren imgeler dilin cetveliyle hizaya sokulur. yazarın ve anlatıcının en büyük savaşı bu cetvelledir a.  çok parlak, çok canlı şeyler dilin cetveliyle sönükleşir, cansızlaşır. ölçene, şekilleyene ne kadar boyun eğilirse o kadar standarda yaklaşılır.

yüksek enerji ise  standart anlatıların can simididir. standart işler hayatta kalmak için, canlılıklarını ispata mecburdur. işte bu noktada yüksek enerji devreye girer. dışardaki gözleri, kulakları kendi üzerine çeker. dışardaki gözleri üzerine çekecek göze-kulağa hoş gelme gibi bir iki belirgin unsur daha sayılabilir. nihayetinde hepsi cetvelin emrindedir.

anlatıcılık da tüm sanatlar gibi dile direnen bir sanat olmak ister muhtemelen. bu yüzden yüksek enerji, göze-kulağa hoş gelme gibi unsurların anlatıcının pek de umurunda olmayacağı söylenebilir. gel gör, akademinin donanım merkezli analizlerinin, sanat yapmaya yetmediği gibi cetvelleşerek sanata, yaratıya ket vuruduğu kolayca gözlemleniyor.

zira sanat okulu, esasen ‘cevher sende’ okuludur. eğitimi ise, bir işe yatkın ve o işi becermek isteyen kişide her şeyin hazır ve tamam olduğunu kanıtlama sürecidir ancak. kişinin içinde duran gücü, güveni, kudreti ortaya çıkarmak için bir tür arkeolojik kazıdan ibarettir tüm müfredat.

akademiyse tersinden gider, dışarıdan içeriye ulaşmaya çalışır. analiz ettikleriyle organizma arasında olmayan koşutluklar, uyuşmayan uyuşumlar arar, bulur, dayatır, kanıksatır. ister istemez cevhere bakamaz,  tartılabilir-ölçülebilir yani değerlendirilebilir şekli şemâli tanımlar, ölçülere indirger. mecburen hep eksiklere, yetersizliklere işaret eder. yani farkına varmadan varlığını ‘olmazlar’, ‘olmuyorlar’ üzerinden kurumsallaştırır.

yeniden olması gerekene dönelim. cevher sende okulu kadimdir. ne kurumsallaşma ihtiyacı vardır ne de kendini ortaya koymak isteyene bir orta organize etme zorunluğu. ortalamayı tutturan işlere değil sanatı ve sanatçıyı tetikleyen olgulara, örüntülere dikkat kesilir. sanatın gündelik hayatta, kenarda köşede parlayışlarına gözlerini ve kulaklarını diker. olağanlık içindeki olağandışılıklar, çabasız etkiler, kendiliğinden gelişen derinlikleri sağlayan tetikler nelerdir, bunlara bakar.

neden seyrettiğimiz onlarca yüzlerce film, oyun aklımızdan uçar gider de ninemizin, arkadaşımızın anlatıları silinmez izler, derin etkiler yaratır? sunum ön plana çıktığında içerik cılızlaşır. mesela ninemiz sahanda yumurta kırarken, arkadaşımız ojesini asetonla temizlerken anlatmıştır. zaman zaman ara vermişler, gözleri boşluğa bakmıştır. belki bazen dolmuştur gözleri. yahut elleri titremiştir. yumurtalar fazla pişmiş hatta yanmış, oje yeterince silinmemiş, parmaklara bulaşmış olabilir. anlattıkları içinde tüm bunlar da vardır. anlatı mekanı anlatılan mekan kadar gerçektir, kendiliğindenlikle doludur.

ninemizin, arkadaşımızın anlatıcılık iddiaları sıfırdır. anlatının ne zaman, nerede ışıyacağı bilinmez. anlatmak sadece yaşamlarının parçasıdır, uzmanlık alanı veya profesyonellik değil.  lakin, nasıl başarıyorlarsa uzmanlardan ve profesyonellerden daha büyük bir etkileme gücüne sahiptirler. öyleyse dikkatimizi niye uzmanlara, profesyonellere verelim. goethe’yi takip edelim ve burnumuzun ucundakini görelim

3
masal gecesi’ndeki masalcıların anlatı estetiği bakımından karmaşaları buralarda bir yerlerde sanıyorum. kadim okuldan çok akademiye daha fazla tutunmalarında yani. tabi mevzu zor. hatta çıkışşsız görünüyor. kadim okulun öğretisi paradokssal çünkü:  bizden performans yaparken aynı anda performanstan kaçınmamızı talep ediyor. çok sıradan, basit bir şey yapıyorken büyülemeyi ve derinlere inebilmeyi becermemiz gerektiğini fısıldıyor.

akademinin olmazlarından daha olmaz bir şey değil mi bu? değil. tekrarla söylüyorum, bak ninen, arkadaşın yapıyor. onlardan öğren. kendinden öğren. asla başka bir anlatıcının anlatışından öğrenme. cevher sende. nasıl yapacağım ama hâlâ anlamıyorum! haklısın anlamamakta. gündelik hayatın içinde de sana nasıl oturacağını kalkacağını, elini kolunu nasıl kullanacağını, ne giyeceğini, ne içeceğini, olaylara, kişilere nasıl bakacağını söyleyen, dayatan kültür denen toplam altında kurumsallaşmış bir akademi var. her şeye, onunla uğraşarak başlanabilir.

Yen

14 Mayıs 2017

20170301112524_yen-61elma yiyebileceğimiz bilgisiyle elma yemek arasındaki fark kolayca ayırd edilebilir. elma yiyerek edindiğimiz duyumsal bilgiyle sonraki elmayı daha iyi yahut daha farklı yiyebileceğimizi de söyleyebiliriz. seyircinin tiyatrodan edindiği bilişsel ve/veya duyumsal birikimle ilişkilerini ve kendini yeniden düzenleyebileceğini söylemek de yanlış sayılmaz.

duyumsal bilginin nasıl oluştuğuna yönelik deneyler gösteriyor: televizyondaki maçta kalecinin topu ileriye atışıyla, seyircinin ilgili kasları çalışıyor; bir bebeği taşımanın inceliklerini seyrederek bedenimiz deneyimliyor vb. tiyatroda da bir karakterin bir durum içinde yaşadığı kararsızlığın üstesinden nasıl geldiğini seyrediyor ve benzer bir durumda burdan edindiğimiz duyumsal deneyimi hayata geçiriyoruz  ya da tersi. sorgulayan ile kabullenen arasındaki farkı da yine eyleyen (acting) canlı kişilerin eylemlerine tanıklık ederek yahut daha da ileri gidelim kaslarımız, sinir sistemiz, hormonlarımızla katılarak keşfediyoruz.

gerçekçi sanat akımları toplumsal/doğal gerçekliği göstererek, tanımlayarak sanat alımlayıcısının toplumsal gerçeklik karşısında bilinçleneceğini ve olumsuzluklara karşı bir tavır alacağını öngördüler. gerçekçiler seyirciyi illüzyondan kurtarıp uyandırmak, bilinçlendirmek istediler. sanırım yaratılan etki ve yaşantının, duyumsal birikimle gelecek tutum ve tavır değişikliğinin gücü üzerine düşünmekten kaçındılar. aydınlanmanın katı rasyonalitesi sanatı da kendine bağladı.

yen, seyirciyi ‘bilinçlendirmek için kurgulanmış’ bir oyun değil. aksine seyirciye gerçekçilerin sevmediği illüzyon yaratarak bir yaşantı sunmayı ve seyircinin kimyasına ulaşabilmeyi hedefliyor. buna karşılık mekan tasarımı, müzik, dekor, barkovizyon ve iki tribün arasındaki oyun alanıyla illüzyonu kıran, kendi kurduğu yaşantıyı plastik araçlarla yorumlayan, açan, derinleştiren; bir tiyatro oyunu seyrettiğini seyirciye duyuran bir oyun. yani bir yanıyla seyirciyi illüzyona sokan bir yanıyla illüzyonu kıran bir oyun. ve bir yanıyla retoriği/bilgiyi durumun içine gömen bir oyun.

yoksulluk, yoksulluğun yarattığı sefalet; sefaletin ortasında hüküm süren, ekmeğe tercih edilen teknoloji, yapay ihtiyaçlar; insanın saldırganlık ve cinsellik güdüleri, bilinçdışı arızaları; tüketim kültürü, sahip olmak, topluma kanıksatılmış hiyerarşi üzerine tek laf edilmiyor ama bu olgular, durumlar, diyaloglar, kahramanların oyunları içinde parıl parıl parlıyor.

beş duyuya, saldırganlık ve sex güdülerimize dokunarak seyircinin düğmelerini kurcalayan bir oyun olarak algılanma riskine yönelik diyebilirim ki öyle değil. yen, düğmelerimize dokunuyor ama sırf dokunmak için dokunmuyor.

tiyatro dünyamızda bir şeylerin değiştiğini pek az bu kadar belirgin biçimde gördüm. becerili, zenaatkâr, fırlama oyuncudan fazlasına sahibiz yen’le birlikte: ruhsal çözümleme yetenekleri, sezgileri gelişmiş yaratıcı oyunculardı seyrettiklerim. bitkiler etilen hormonuyla nasıl haberleşiyor ve birbirlerinde kimyasal değişime yol açıyorlarsa yen’in oyuncuları da özel, metnin kurduğu durumlara ve karakterlere özgü oyunlarıyla/oyunculuklarıyla seyircinin kimyasında değişime yol açıyorlar. bunu karşı tribündeki seyircilere ara sıra gözatarken apaçık gördüm. hatta bazı seyirciler etkilenmemek, yaşantıya kapılmamak için gardlarını almışlardı. o kadar yani.

oyuncuların dörtte üçünün öğretmeni olan yönetmenin ‘yönetmeye’ değil iş çıkarmaya nasıl konsantre olduğu da başka mesele. zira yönetmen, oyuncuların eyleyişinde ve sahne düzeninde buraya kadar anlatmaya çalıştığım her şeyi ilmek ilmek örmüş. büyük, zorlu hatta tehlikeli bir yolculuğun rotasını çizmiş ve çizmeye devam ediyor. akıl, birikim, sezgi, acı ve tüm diğer araçlarla çalışmış. bunlar tiyatro dünyamızda ender rastlanan şeyler doğrusu.

yen’den çok şey edindim. güç ve moral buldum. mahsus selam ederim tüm ekibe, craft erbabına.

 

‘YEN’ / CRAFT

Yazan: Anna Jordan

Çeviren: Fatih Gençkal, Zeyneb Gültekin

Yöneten: Çağ Çalışkur

Oynayanlar: Neslihan Yeldan, Bora Akkaş, Berker Güven, İdil Sivritepe

Dekor: Taciser Sevinç

Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Ses: Özgür Kuşakoğlu

Mekân Yönetimi: Cansın Şenel

Proje Ekibi: Deniz Ünal, Esra Ergün,
Ali Emir Ali, Eylül Dursun, Emre Can Leblebici, Yağmur Kurt, Erdoğan Kuzu Mekân: Craft Kadıköy / Tek Perde

Yunus Emre, Köroğlu okuduğumda; türkü, ilahi dinlediğimde; eski halılara, kilimlere oturduğumda; eski İstanbul, Akçakoca, Safranbolu evlerine girdiğimde; zeytin yiyip, demirhindi şerbeti içtiğimde içimdekiler dışımdaki bu ve benzeri şeylerde parlak, derin, kıvamlı bir şekilde yaşam buluyor. Ve hep aynı kelime -sanki bir daha hiç uykuya dalmayacakmış gibi- uyanıyor: Güzel: Güneşin, gökyüzünden yeryüzüne durmaksızın ama durmaksızın akan ışığı.

Bir Kanadalı arkadaşın kahvaltı davetine icabet etmiştik. Pankek yapmıştı. Yani tavada yapılan kek. Marketlerde satılan akçaağaç şurubunu üstüne döküyor yiyorsun. Hepsi bu. Fakat David o pankekle çocukluğunun Vancouver’ına ve pazar kahvaltılarına kadar uzanmıştı. Keki kokluyor, seyrediyor, ilgili anılarını anlatıyor ardından küçük  bir parça alıyordu. Duygusunu anlamıştım. Evet, pankek lezzetliydi ama zeytinin verdiği estetik hazzı onda bulmam imkansızdı.

Bir zeytin tanesine baktığımda düzlükler, küçük tepeler, geniş bir gökyüzü görürüm; ılıman bir hava omuzlarımı okşar; denizin sesini veya kokusunu işitirim; yaşlı zeytin ağaçlarının gövdelerindeki doğal heykelleri seyrederim; barış, dostluk, neşe, rakı/uzo/rakiya, dans, sevişmek, geceden sabaha süren sohbetler canlanır. İçimdeki ben bir zeytin tanesinde yeniden yeniden doğar, yaşar, ölür yeniden doğar.

Ne David’in pankeki beni, ne benim zeytinim David’i tavlayabilir. Benim zeytinim neyse David’in pankeki odur. Pankeke David’in bakışından dolayı ayrı bir hürmetim vardır. Hürmetten ileriye gider pankeke zeytine baktığım gibi bakmaya çalışırım. Böyle böyle David’in güzeli benim güzelime yaklaşır. Ve David’i çok daha içerden anlarım.

Shakespeare güzeldir benim için. İçinde Yunus Emre, Mevlana, Hafız, Firdevsi, Fuzuli, Nasreddin, Dede Korkut bulduğumca güzeldir. Dilimde yazılmış kanlı iktidar çatışmalarını, acıklı aşk hikâyelerini hatırladığımca güzeldir. Can Yücel Türkçeleştirdiğince güzeldir.

tumblr_nv959qi0eq1s3whueo1_500Öe yandan, insani durumlar içinde, insanın hallerini şiirli diliyle önümüze koyan Shakespeare’i güzel bulabilmem için oyunlarını tekrar tekrar çözümlemem, sahnelemem, oynanam, farklı yorumlarını seyretmem, Shakespeare hakkında yazılmış makaleleri okumam gerekti. Hâlâ eksiğim ama konu bu değil. Shakespeare’i güzel buluyorum çünkü üzerine epey bir çalıştım. David’e yakınlaşmaya çalışmam gibi.

Kendi coğrafyasından geçtim kendi mahallesinden ötesini bilmeyen bir yurttaşım, içindeki kendini Elsinor Şatosu’na nasıl taşıyacaktır? Muhammed yahut Leyla dediğinde içi titreyen Coriolanus yahut Juliet isimleri karşısında ne hissedecektir? İt oturuşu oturup cigarasını saran, iskemlede bacak bacak üstüne atanı kardeşim diyerek bağrına mı basacaktır? Basma pazen, şalvar, yemeni, kara lastik, arakiye ile arzı endam eden kilotpantolon, tarlatan, peruka karşısında ne düşünecektir? Ona buna takılmadan anlatılan hikâyeye kapılıp gidebilecek midir? Yoksa tanımadığı dünyanın şekilleri, sesleri, tavırlarına mı yönelecektir merakı öncelikle?

Al Pacino’nun ‘Looking For Richard’ filminde  “Zeka ile dil birbirine bağlıdır. Duygusuz konuşursak toplumumzdan bir şey elde edemeyiz. Shakespeare gibi konuşmalıyız. Neden biliyor musunuz? Çünkü o zaman gençler duygulu olur… Birbirimize karşı duygu beslemeyi öğrensek bu kadar şiddet olmaz.” diyen afro-amerikan ABD vatandaşı abinin sözleri çok çarpıcıdır.

Ezcümle, aynı bizde olduğu gibi -İngiliz diline ve kültürüne bizden çok daha yakın olan- Amerikan toplumunun üstüne orijinaline sadakat öğretisiyle ağır, rokoko bir battaniye gibi serilen, zarfın mazruftan çok daha fazla önem kazandığı Shakespeare yorumları Amerikan vatandaşlarını da  Shakespeare’den mahrum bırakmakta. Dolayısıyla Amerikan vatandaşlarının içindeki zarafet de Shakespeare’in anlatılarında hayat bulamamakta.

Yerel ile evrensel çelişkisi yaratıcılığımızı, yaratım araçlarımızı yerelden yani ‘damardan şirden’ yana kullandığımızda aşılacak. Romeo Mecnun, Juliet Leyla olduğunca kısaca mekan, giyim, dil, eda, tavır, haller tanıdıklaştığınca Shakespeare çok daha anlaşılır olacak. İçimizdeki duygular kendilerini bu türlü eserlerde ortaya koymaya çok daha istekli hâle gelecekler.

sen de çocukken benim oynadığım oyuncaklarla oynarmışın. o da! öbürü de! bir diğeri de! milyonlarcamız aynı oyuncaklarla oynarmışız meğer?

gel gör! hepimizin evinin kokusu, annelerimizin yaptığı yemeklerin lezzetleri farklıymış! odalarımızın duvarlarındaki izler,  mobilyalarımız, babamızın ses tonu, kardeşimizin huyu, kapılarımızdaki yorgunluk farklıymış.

çoğumuz aynı oyuncaklarla oynarken, oyunlarımızın birer parçası, sahnesi, ortamı, ruhu olan diğer şeyler çok çok farklıymış. o farklılıklarla, her birimizin oyuncakları farklılaşırmış meğer. aynı oyuncaklarla oyanasak da, aynı sosyal koşulları paylaşsak da, aynı iklimi yaşasak da her birimizin hatıraları, başkasıyla paylaşılamayacak kadar kendimize aitmiş. hepimizin ortaklıklarımızdan daha çok kendilikleri varmış.

peki birbirimizle konuşurken, otobüste yolculuk ederken, bir sinema fuayesinde, bir doğum günü partisinde, bir kürsüde, bir sahnede, bir kamera önünde nereye gidermiş o kendilikler? o kendiliklerden nasıl da vazgeçermişiz bir kalemde!

bir düş görürken, bir işle uğraşırken kısaca bir noktaya odaklanmışken geri gelen kendiliklerimiz, insan içine çıkınca hangi fare deliğine saklanırmış?

Cümleler No:5

22 Mart 2012

Tiyatro fotografları, oyun sırasında çekilmiş hareketli görüntüler,  oyunun,  oyuncunun etkinliğini bir türlü yakalayamaz  zira oyuncu, kameraların işine yaramayan kadrajlarda seyirciyle etkileşerek apaçık bir canlılığa ulaşır.