yoyo

24 Şubat 2018

soyut fikirler el, soyut tutkular ip ve ipin ucunda bizler somut birer yoyoyuz

el ipi dolayısıyla yoyoyu oynatıyor

el yani fikirler değişince ipin de yoyonun da hareketi değişiyor

önümüzde fikirleri değiştrmenin kaçınılmazlığı duruyor

yoyo ipi, ip eli oynatabilir; el yoyo, yoyo el olabilir

yoyo bir fikirdi ama artık, fikir bir yoyo olabilir

böylece giderek herkese faydalı bir kudret/yaşam gücü yaratılabilir

hâlimize tek tek ve/ya toplu olarak bakınca görünüyor ki

mevcut fikirler bize acı veriyor yaşam gücümüzü emiyor

öyleyse yaşam gücümüzü emen her fikirle dolayısıyla tutkuyla ve her türlü somutlukla tartışma içinde olacağız

ve kudret veren fikirler arayacağız

ya da en girift en seksi en estetik yakınan en yüksek puanı almaya devam edecek

her şey olduğu gibi devam edecek

Reklamlar

zihinde uyuklayan soruları uyandıran düşünsel şeyler haz nesneleridir de. bu nesneler bize cevaplar ve çok daha karmaşık yeni sorular kazandırır.

dikkatimizi bunlara yatırırız çünkü zihnimiz böylece amaçlara yönelir hem de canlılık kazanır, hayatla dolar.

kaslarımız, kemiklerimiz de uyuklayan güçlerle doludur. onları uyandıran şeyler de aynı şekilde haz verir.

uyaranlarına yatırım yaparak kaslarımızın, kemiklerimizin de güç sınırlarını keşfeder ve genişletiriz.

kişi zihninin, kas ve kemiklerinin olanaklarını keşfedip geliştirdikçe hazla dolar ve bağımsızlaşır.

bağımsızlık durumu bağlı olduklarınca yadırganır. zira, böylece kişi kendi başına karar alabilir ve yapmaya gücü yetebilir olacaktır.

toplumları şekillendiren iktidar formları kendi hazzına yatırım yapan, dolayısıyla bağımsızlaşanları dışlar.

oysa bağımsızlık durumu, çok sık gözden kaçırıldığı gibi, bağları derinleştirmek için önceki durumdan çok daha elverişli bir konum yaratabilir.

bir kere, bağımsız olmayı başaran bundan sonra bağlanma kararlarını kendi verecektir. kurduğu bağla ilgili tartışmaları en çok kendiyle yapacaktır.

yani korktuğu, çekindiği, iyi bir görüntü vermek istediği için değil aksine kurduğu bağı -yani kendi kurgusunu- sorgulayarak sürdürecektir.

aslında bağımsızlaşanın, her yeni haz nesnesine yönelirken öncekiyle -tabi önceki olanak verdiğince- bağlarını sürdürmesi kaçınılmaz görünüyor.

bağları sürdürmek, ayrışmak ve/ya bağı yeniden örgütleme şekillerinde olabilir.

ancak her koşulda, bağımsızlaşan, bağımsızlık hissini temas ettiği herkese duyurur.

ben bağımsızlığı, hem toplumsal hem de kişisel anlamda iflah olmaz bulaşıcı bir canlılık olarak  tanımlamaktan yanayım.

kağıt boşluktu

15 Şubat 2018

kağıt boşluktu. dolabilir bir boşluktu. bakardım uzun uzun. sevgilime, evladıma, yarına bakar gibi bakardım. yitirdiğim, kaçırdığım, yetişemediğim ne varsa hepsi kağıdın boşluğunda farklı kılıklarda kaynardı.

kağıdın boşluğunda bir imkan olarak bir de engel olarak ben vardım. kağıdın boşluğunu ne kadar özenle doldurursam; ne kadar karnımdan kuşlar havanarak çizer yazarsam hayatı ve hakikati engelleyen kendime dönüklükten o kadar kurtulabilirdim.

daha önce bu olmuştu hatırlıyordum. kağıda baktıkça umutlanıyordum: gene yapabilirdim. fakat hayata ve hakikate dikkatimi verir gibi yapıp kendimi tam ortaya oturtmaya çalıştığımı da hatırlıyordum.

ne zaman kağıdı hayatla ve hakikatle doldurmayı becersem, sevgilim de, evladım da, yarın da hayatla ve hakikatle doluyordu. hissediyordum. beş duyum dikkat kesiliyor, gözüme dünya daha bir efsunkâr görünüyordu.

kağıt boşluktu. onu öyle sık dizilmiş harfler kelimelerle ve sıkışık satır aralarıyla doldurmalıydım ki ilk hâline yani o en baştaki boş ama davetkâr, boş ama kışkırtıcı hâline dönebilsindi.

elini sür, kokla, tat, işit, gör ama tarif etme bu nedir

ele geçirmek, elde etmek kültürün dağılacak ona ulaşamayacaksın

ona ulaşıp dalından koparır gibi koparıp sepetine atamayacaksın

böylece her şeye  hayretle, saygıyla, sevdayla bakacaksın

her şey önce utanarak, sonra heyecanını dışarı bırakarak sana öyle bakacak

tarif ettiğini yani ele geçirdiğini yitirirsin, hatırla, budur kader denilen

“ne yapalım öyle oldular”la, “yanıldım”larla, pişmanlıklarla sürer yaşamın

son baştan yazılmıştır fakat her yaşadığını yeni bir macera sanırsın

felsefe, siyaset, fizik, tanrıbilim, tarikler geride kalmalı sık sık

yaşanmalı

yaşanmalı tarif etmeden ısıyı, esintiyi, kokuları, duyguları

dün boylu boyunca toprağa uzanmış baygın bir ağaca sürttüm parmaklarımı

zihnime üşüşen kelimeleri kovdum hemen

o an ne hissettiğimden bahsedemem

bahsedebilirim belki bir tür sarhoşluktan ve bir tür ağaçtan, belki bu bile fazla

bunu tarif ederek önermemi yıktıysam, alışkanlığımdan

umarım bir daha yıkmam

tumblr_p34opcbyIS1tp0mqvo1_540her pazar bir kovboy filmi seyrediyordum. çift tabancalı silahşor olarak hayal ediyordum kendimi. nihayet oyuncak tabancalarımı kuşanınca hayal ettiğim kahramana dönüştüm. kısa sürdü maceram. demir tabanclarımdan biri yere düştü, kırıldı. ilk hayal kırıklığım mıydı? sanmam. aldatılmış hissettim. daha sonra şoför dayımın yerine geçtiğim oyuncak arabam parçalandı; ondan sonra da beni pele’ye dönüştüren plastik topum patladı… her seferinde bir hayal kırıklığı ve eşliğinde aldatılmışlık hissi geldi yerleşti. neden bu kadar kötü yapıyorlardı bu tabancaları, arabaları, topları? aldatıyorlardı çocukları! çocuktum, oyuncakların nasılsa hep yaşayacak ve hayalimi yaşatacak şeyler olduğuna inanıyordum. onların birer oyuncak olduğunu unutuyordum. hayallerime yatağımdan, sofradaki ekmekten, giysilerimden daha çok inanıyordum.

annanemin üsküdar’da duvardibi’ndeki iki katlı, pencereleri sürgülü ahşap evindeyken de başka birine dönüşürdüm. sömestr tatillerinde kaldığım o evde bir ömür dönüştüğüm kişi olarak yaşayabilirdim. annanem öldü. çocukları bir koltuk takımı, birkaç kristal avize karşılığında o güzelim, buram buram tarih kokan evi sattılar. şimdi yerinde betonarme bir ucube duruyor. bir daha geçmedim sokağından. geçmek zorunda kalsam, güçlük çekerim. muhabbetim karacaahmet’le sınırlı kaldı. annanemin evinin yerinde o betonarme ucubeyi ilk gördüğüm zaman da hayal kırıklığı yaşamıştım; aldatıldığımı düşünmüştüm. annem, dayılarım, teyzem annelerinin anılarına saygı duymuyordu. oysa tersiymiş gibi konuşuyorlardı. beni, annelerini çok sevdiklerine inandırmışlardı. çok gençtim ve çoğu insanın özel anıları uğruna mücadele vermediğini, günü kurtarmayı öncelediğini ve en derin en köklü anılarına soğukkanlı bir şekilde ihanet edebileceğini aklımın ucundan geçirmemiştim. annanem de ben de aldatılmıştık. yine hayal kırıklığıyla aldatılmışlık hissi gelmişti.

toplumsal bir amaç uğruna bir araya geldiğim çeşit çeşit insanın o amacı terk edip arkalarına bile bakmadan -asfaltı çok önceden dökülmüş- yollara saptığını gördüm. birinci dereceden akrabalarımın, yakın dostlarımın, eşyanın, şehrin, memleketin, avrupa’nın, batı dünyası’nın ihaneti  hiç bitmedi. fakat ben de silahşorluktan, şoförlükten, topçuluktan, annanemin evinde dönüştüğüm hayali kişi olmaktan vazgeçtim. çeşit çeşit insanla beni bir araya getiren amaçlara ilgim ve onlara giden yolum değişti. ihanetlere gayet bilinçli ihanetlerle karşılık verdim. hayatta kalmak için yapılması gereken budur diye düşündüm. okul dışı, kitaplarda yazmayan, öğretmenin, imamın, amcanın dayının, ebeveynlerin vazetmediği bir eğitimden geçtim de geldim.

hayal kırıklığına uğratan şeyler aslında benim hayallerim değildi.  nereden bilecektim. hemen her çocuğun etkilenmelerle hayal edebileceği şeyleri istemiştim. zamanla daha kendime özgü şeyler hayal etmeye çalıştım. boşuna. hemen hemen tüm hayallerim etkilenmelerle geldi. çocukluğumun oyuncak tecrübesini farklı zaman ve mekanlarda farklı nesnelerle yeniden yeniden tattım. niye? niye bunlar geliyordu başıma? allah’ım niye ben? bakalım, ‘büyük hayal kırıklığı imalathanesi’ne katlanabilecek miydi bu da! Test mi ediliyordum?

şu anda oturduğum evin, çatısı üç kere onarıldığı halde rutubetlenmeye devam eden tavanına bakıyorum. geciken otbüslere, yaya kaldırımına park eden araçlara, şehrin en ufak yağmurda sular altında kalan yeni meydanlarına, reklamlarda öve öve bitirilemeyen ürünlerin ambalajları açıldığında içlerinden çıkan rezalete, biz bir aileyiz deyip paramızı iç eden patrona, bu tiyatro hepimizin deyip kendini tanrı ilan eden yönetmene, refah ve barış vaadiyle iktidara gelen siyasetçilerin yarattıkları ekonomik çöle ve savaş ortamına bakıyorum. oyuncak tabancalar çabucak kırılmak, plastik toplar patlamak, janjanlı yiyecekler hasta etmek üzere tasarlanıyor. geçmişin kalıtlarına ve tabiata utanmadan sıkılmadan ihanet ediliyor; hem de kendilerini onlara en bağlı gösterenler tarafından. bakalım, bu kutsal, kutsal olduğunca çevresi ve içi düşmanlarla dolu topluma katılabilecek mi çocuklar! onları kutsal tüketim ordumuzun melankolik, kendini kahreden bireylerine dönüştürebilecek miyiz!

albert einstein küçük bir çocukken ışık huzmesine binip uçmayı hayal ediyor. olacak şey değil doğrusu. önünde kapı gibi klasik mekanik duruyorken; fizik bilimi şöyle olursa bu, böyle olursa şu kesinliğindeyken ışığa binip uçmayı hayal etmek de ne! fakat einstein hayalininin peşini bırakmıyor. önündeki fizik kuramının dikenli formüllerini aşıyor ve görelilik kuramını oluşturuyor. ışık huzmesine binemiyor ama ışık hızını hesaplıyor. fiziği de dünyayı da değiştiriyor. sayesinde artık her şey o kadar belirlenebilir ve kesin değil.

ortaçağ’da copernicus ve galileo ne ise yirminci yüzyılda heisnberg, einstein, bohr gibi kuantum fizikçileri o oldular. olmaz denilenin olabilirliklerini, başka türlüsü mümkün değil denilenin başka mümkünlerini gösterdiler. bilimsel maceralarında ne hayal kırıklığı ne de aldatılmışlık hissi yaşadılar. her yerde geçerli biricik gerçek diye tapınılan pozitivist yargılar biraz düş oldu, düşlerse biraz gerçek.

bu atarekil, her şeye sahip olma dürtüsüyle içindekileri öğütüp duran imalathane, olaylar karşısında neler hissetmemiz dolayısıyla nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini dikte ediyor; nerde ağlanacak, nerde gülünecek, nerde bunalıma girilecek, nerde öfkelenilecek ama en çok neye, nerde boyun eğilecek organik bir algoritma şeklinde yazıyor da yazıyor. biricik gerçeği ondan öğreniyoruz. mülk sahibinin doymayan arzusunu izlememiz, hırsla, ihtirasla, intikamla, kinle onun gibi olmak istememiz bekleniyor. sen de muhteris ol, sen de yalan söyle, aldat, kandır, dolandır, gırtlağına çök, yık, yok et senin de olsun deniyor. ruh bilim, ölünceye kadar arzumuzun aç kalacağını söylüyor ve bizi yüklü bedeller karşılığı normalleştirerek yeni hayal kırıkları yaşamak üzere ne kadar dolu olsa da her zaman boş kalacak sofraya oturtuyor. popüler filmler, romanlar, fotograflar, resimler, reklamlar, bilimsel makaleler, gazete haberleri yepyeni birbirinden harika hayal kırıklıkları yaşamamız için smilasyonlar kurguluyor. büyük hayal kırıklığı imalathanesi ürettiği imgelerle sürekli kendini yeniliyor. mermilerin bombardımanından önce, imgelerin bombardımanı geliyor.

beş altı binyıldır süren bu imalathane kendini biricik gerçek olarak dayatıyor. ondan önceki anaerkil toplumlara, ortaklaşmacı yaşama biçimlerine noldu peki? tuhaf. anaerkil toplumların alışkanlıkları nasılsa bugünde devam ediyor. sosyalist, feminist, anarşist, ekolojik, etnik hareketlerin içinde ve dinlerin mistik yorumlarında anaerki hâlâ parıldıyor.  bugün dünyada yaşayan altı yedi kadar anaerkil toplum var. anadolu’da örtülü bir anaerkil yaşam olduğu iddia edilebilir. dikkatli bakınca, evin erkeği şiddet ve asabiyetle dolu yaramaz bir çocuğu andırıyor. temel ihtiyaçları karşılanıyor, sırtı sıvazlanıyor hadi yallah işe, sokağa, kahveye. evi, çocukları kadın çekip çeviriyor. evin gizli politik iradesi kadında. bütçe yönetimi kadında. sosyal iletişim dilini en iyi kadın kullanıyor. evin dışarıyla ilişkilerini kadın örgütlüyor. erkek mızmız bir ergen gibi tepinip duruyor. onu istiyor, bunu istiyor…

peki, ataerkil toplumun erkek ve kadınlarının ilişkilerinde yaşadığı hayal kırıklıklarını anaerkil ve/ya yarı anaerkil toplumların kadın ve erkekleri yaşamıyor muydu, yaşamıyor mu? yaşamıyorsa neden yaşamıyor?

sahip olma her koşulda hayal kırıklığıyla sonuçlanır. sahip olamazsan hayal kırıklığı yaşarsın, sahip olduğunda sahip olduğun şeyin gözünde büyüttüğün kadar büyük olmadığını -hemen yahut zamanla- anlarsın. yeniden, bu sefer daha büyük olduğuna inandığın  bir şeye sahip olmak yani daha büyük bir hayal kırıklığına yelken açmak istersin. bitmez. destanlaşır bitmez. kahramanın büyük yolculuğu olur, bitmez. gel gelelim anaerkil düzende erkek kadına, eve ve çocuklara sahip olamıyor. sahip olmak için bir maceraya atılamıyor dolayısıyla bir hayal kırıklığı da yaşanmıyor. ilişki öyle, doğasınca gerçekleşiyor. gayet barışçıl, anlaşmaya dayalı yürüyor mesele.

ya aşk? zorlamasız, -duygusal, özel engeller dışında- sosyal engelleri olmayan bir aşk. yalnız tabi, aşk için erkeklerin oturup dem çekmekten fazlasını yapması gerekiyor. sağı solu dağıtmak, kendini kesmek, başkalarına zarar vermek pek geçer akçe değil. zaten erkeği bunu yapmaya teşvik eden örnekler de dil de hikâyeler de dolanmıyor ortalıkta.

kadın ve erkek mosuolarda olduğu gibi “yürüyüş evliliği”, “ziyaret ilişkisi” gibi usullerle beraber oluyorlar. elde etmek, t/avlamak için vaatlere, yavan siyasete gerek yok. flört muhtemelen var. erkeğin ziyarete tekrar çağrılması yahut tekrar gelmek istemesi için flört kaçınılmaz. velhasıl, yürünürse yürünüyor, durulursa duruluyor. ziyaret etmek istendiğince ve çağrılındığınca ziyaret gerçekleşiyor. kadın çok eşli ve mosuo dilinde “koca” ve “baba” anlamına gelebilecek bir kelime yok. kimse çıkıp vay efendim sen niye şunu şunu ziyaret ediyorsun demiyor. yürüyordunuz niye durdunuz hadi bakayım yürümeye devam edin diye yasalar, siyasi erk araya girmiyor. şu kadar çocuk yapın, hamileyken ayıptır sokağa çıkmayın vb. zinhar denmiyor.

çocukluğundan ölümüne dek istediğini elde etmeye güdülenen ve bunun için “savaşan” milyarlarca insan/erkek keskin hayal kırıklıkları ve aldatılmışlık hissinin yarattığı sislerle kaplı büyük hayal kırıklığı imalathanesine doğuyor ölüyor. içine dolduğumuz, içimizi kendisiyle dolduran yani mamülleri olduğumuz bu imalathane hepimize son derece “doğal”, “olduğu gibi”, “öyle” geliyor ama karşıtına baktığımızda öyle görünmüyor. ütopya falan değil sopsomut başka bir dünya var. klasik mekanik, kuantum fiziği karşısında nasıl çöktü ise ataerkil toplum da öyle çöktü. sanırım uzatmaları oynuyor.

hayal kırıklığı yaşamak daima kendimizi aldatılmış hissetmek istemiyorsak “devrim hemen şimdi!” kabilinden bakışımızı değiştirebilir miyiz, emin değilim, bilemiyorum. hepimiz öyle yaralıyız ki. rollo may’in önerdiği  gibi nevrozunu bastırarak değil arttırarak kendini onarabilen ruhlara ihtiyacımız var. ve ne yazık ki bunu yapmanın bir formülü yok. şu yazı bile kime ne kadar değer, meçhul.  gene de tecrübe etmeye açık olsak, sanki hepimiz için iyi olacak.

olaylar karşısında şu ya da bu duygu durumuna mecbur bırakılmak gerçekten de bıkkınlık verici. bir türlü bitmeyen ruhsal sıkınıtılarımız bile bizi bundan ötesini tecrübe etmeye güdüleyebilir. delirmemek için delirebiliriz belki de. ve tecrübelerimizi imgelere yani şiirlere, hikâyelere, romanlara, oyunlara, filmlere, resimlere, heykellere, müziğe, duvar yazılarına, graffitilere dönüştürebiliriz. sanırım o çılgın tecrübeler yaşanamdan ve o imgeler eşelenip işlenmeden ekonomik anlamda devrim gerçekleşse bile devirdiği sistemden farklı olamayacak.

kara sergi

07 Aralık 2017

24130041_2032741107007172_7941417454051042586_n

mandrakelevitate

 

e4557df76203920c6622f90b67352427.jpg

 

tumblr_p00rp6oFmm1uvbojqo1_540

1b5e5d833d9fb3899d483b29e4c7f6df.jpg

 

37ae58acbb8b6e4d2c478d2f7be72a70

 

25552155_1199504516850205_4878860038534573342_n.jpg

saadet türköz

28 Ekim 2017

dün gece saadet türköz’ü seyrettim onunla çok yol geçtim kendisi bilmiyor ama o bir şaman

bir evin salonu genişliğinde bir galeride yere oturduk  saadet kelimenin tam anlamıyla ağırladı bizi sesiyle ve kazakçasıyla anlattı

bir geyik oldu bir yaprak bir kurt oldu bir rüzgâr bir ayı oldu bir yaşamadığımız bir hatıra kemiklerimiz titreşti durdu

anlatıdan sonra yemek yedik sohbet ettik  sıcaktı dosttu
bir manimiz yoksa bu akşam bize gelecek anneler lezzetindeydi

oyuncuların/şarkıcıların ondan öğreneceği çok şey var

ve tabi videonun canlısı bambaşka