kağıt boşluktu

15 Şubat 2018

kağıt boşluktu. dolabilir bir boşluktu. bakardım uzun uzun. sevgilime, evladıma, yarına bakar gibi bakardım. yitirdiğim, kaçırdığım, yetişemediğim ne varsa hepsi kağıdın boşluğunda farklı kılıklarda kaynardı.

kağıdın boşluğunda bir imkan olarak bir de engel olarak ben vardım. kağıdın boşluğunu ne kadar özenle doldurursam; ne kadar karnımdan kuşlar havanarak çizer yazarsam hayatı ve hakikati engelleyen kendime dönüklükten o kadar kurtulabilirdim.

daha önce bu olmuştu hatırlıyordum. kağıda baktıkça umutlanıyordum: gene yapabilirdim. fakat hayata ve hakikate dikkatimi verir gibi yapıp kendimi tam ortaya oturtmaya çalıştığımı da hatırlıyordum.

ne zaman kağıdı hayatla ve hakikatle doldurmayı becersem, sevgilim de, evladım da, yarın da hayatla ve hakikatle doluyordu. hissediyordum. beş duyum dikkat kesiliyor, gözüme dünya daha bir efsunkâr görünüyordu.

kağıt boşluktu. onu öyle sık dizilmiş harfler kelimelerle ve sıkışık satır aralarıyla doldurmalıydım ki ilk hâline yani o en baştaki boş ama davetkâr, boş ama kışkırtıcı hâline dönebilsindi.

Reklamlar

elini sür, kokla, tat, işit, gör ama tarif etme bu nedir

ele geçirmek, elde etmek kültürün dağılacak ona ulaşamayacaksın

ona ulaşıp dalından koparır gibi koparıp sepetine atamayacaksın

böylece her şeye  hayretle, saygıyla, sevdayla bakacaksın

her şey önce utanarak, sonra heyecanını dışarı bırakarak sana öyle bakacak

tarif ettiğini yani ele geçirdiğini yitirirsin, hatırla, budur kader denilen

“ne yapalım öyle oldular”la, “yanıldım”larla, pişmanlıklarla sürer yaşamın

son baştan yazılmıştır fakat her yaşadığını yeni bir macera sanırsın

felsefe, siyaset, fizik, tanrıbilim, tarikler geride kalmalı sık sık

yaşanmalı

yaşanmalı tarif etmeden ısıyı, esintiyi, kokuları, duyguları

dün boylu boyunca toprağa uzanmış baygın bir ağaca sürttüm parmaklarımı

zihnime üşüşen kelimeleri kovdum hemen

o an ne hissettiğimden bahsedemem

bahsedebilirim belki bir tür sarhoşluktan ve bir tür ağaçtan, belki bu bile fazla

bunu tarif ederek önermemi yıktıysam, alışkanlığımdan

umarım bir daha yıkmam

tumblr_p34opcbyIS1tp0mqvo1_540her pazar bir kovboy filmi seyrediyordum. çift tabancalı silahşor olarak hayal ediyordum kendimi. nihayet oyuncak tabancalarımı kuşanınca hayal ettiğim kahramana dönüştüm. kısa sürdü maceram. demir tabanclarımdan biri yere düştü, kırıldı. ilk hayal kırıklığım mıydı? sanmam. aldatılmış hissettim. daha sonra şoför dayımın yerine geçtiğim oyuncak arabam parçalandı; ondan sonra da beni pele’ye dönüştüren plastik topum patladı… her seferinde bir hayal kırıklığı ve eşliğinde aldatılmışlık hissi geldi yerleşti. neden bu kadar kötü yapıyorlardı bu tabancaları, arabaları, topları? aldatıyorlardı çocukları! çocuktum, oyuncakların nasılsa hep yaşayacak ve hayalimi yaşatacak şeyler olduğuna inanıyordum. onların birer oyuncak olduğunu unutuyordum. hayallerime yatağımdan, sofradaki ekmekten, giysilerimden daha çok inanıyordum.

annanemin üsküdar’da duvardibi’ndeki iki katlı, pencereleri sürgülü ahşap evindeyken de başka birine dönüşürdüm. sömestr tatillerinde kaldığım o evde bir ömür dönüştüğüm kişi olarak yaşayabilirdim. annanem öldü. çocukları bir koltuk takımı, birkaç kristal avize karşılığında o güzelim, buram buram tarih kokan evi sattılar. şimdi yerinde betonarme bir ucube duruyor. bir daha geçmedim sokağından. geçmek zorunda kalsam, güçlük çekerim. muhabbetim karacaahmet’le sınırlı kaldı. annanemin evinin yerinde o betonarme ucubeyi ilk gördüğüm zaman da hayal kırıklığı yaşamıştım; aldatıldığımı düşünmüştüm. annem, dayılarım, teyzem annelerinin anılarına saygı duymuyordu. oysa tersiymiş gibi konuşuyorlardı. beni, annelerini çok sevdiklerine inandırmışlardı. çok gençtim ve çoğu insanın özel anıları uğruna mücadele vermediğini, günü kurtarmayı öncelediğini ve en derin en köklü anılarına soğukkanlı bir şekilde ihanet edebileceğini aklımın ucundan geçirmemiştim. annanem de ben de aldatılmıştık. yine hayal kırıklığıyla aldatılmışlık hissi gelmişti.

toplumsal bir amaç uğruna bir araya geldiğim çeşit çeşit insanın o amacı terk edip arkalarına bile bakmadan -asfaltı çok önceden dökülmüş- yollara saptığını gördüm. birinci dereceden akrabalarımın, yakın dostlarımın, eşyanın, şehrin, memleketin, avrupa’nın, batı dünyası’nın ihaneti  hiç bitmedi. fakat ben de silahşorluktan, şoförlükten, topçuluktan, annanemin evinde dönüştüğüm hayali kişi olmaktan vazgeçtim. çeşit çeşit insanla beni bir araya getiren amaçlara ilgim ve onlara giden yolum değişti. ihanetlere gayet bilinçli ihanetlerle karşılık verdim. hayatta kalmak için yapılması gereken budur diye düşündüm. okul dışı, kitaplarda yazmayan, öğretmenin, imamın, amcanın dayının, ebeveynlerin vazetmediği bir eğitimden geçtim de geldim.

hayal kırıklığına uğratan şeyler aslında benim hayallerim değildi.  nereden bilecektim. hemen her çocuğun etkilenmelerle hayal edebileceği şeyleri istemiştim. zamanla daha kendime özgü şeyler hayal etmeye çalıştım. boşuna. hemen hemen tüm hayallerim etkilenmelerle geldi. çocukluğumun oyuncak tecrübesini farklı zaman ve mekanlarda farklı nesnelerle yeniden yeniden tattım. niye? niye bunlar geliyordu başıma? allah’ım niye ben? bakalım, ‘büyük hayal kırıklığı imalathanesi’ne katlanabilecek miydi bu da! Test mi ediliyordum?

şu anda oturduğum evin, çatısı üç kere onarıldığı halde rutubetlenmeye devam eden tavanına bakıyorum. geciken otbüslere, yaya kaldırımına park eden araçlara, şehrin en ufak yağmurda sular altında kalan yeni meydanlarına, reklamlarda öve öve bitirilemeyen ürünlerin ambalajları açıldığında içlerinden çıkan rezalete, biz bir aileyiz deyip paramızı iç eden patrona, bu tiyatro hepimizin deyip kendini tanrı ilan eden yönetmene, refah ve barış vaadiyle iktidara gelen siyasetçilerin yarattıkları ekonomik çöle ve savaş ortamına bakıyorum. oyuncak tabancalar çabucak kırılmak, plastik toplar patlamak, janjanlı yiyecekler hasta etmek üzere tasarlanıyor. geçmişin kalıtlarına ve tabiata utanmadan sıkılmadan ihanet ediliyor; hem de kendilerini onlara en bağlı gösterenler tarafından. bakalım, bu kutsal, kutsal olduğunca çevresi ve içi düşmanlarla dolu topluma katılabilecek mi çocuklar! onları kutsal tüketim ordumuzun melankolik, kendini kahreden bireylerine dönüştürebilecek miyiz!

albert einstein küçük bir çocukken ışık huzmesine binip uçmayı hayal ediyor. olacak şey değil doğrusu. önünde kapı gibi klasik mekanik duruyorken; fizik bilimi şöyle olursa bu, böyle olursa şu kesinliğindeyken ışığa binip uçmayı hayal etmek de ne! fakat einstein hayalininin peşini bırakmıyor. önündeki fizik kuramının dikenli formüllerini aşıyor ve görelilik kuramını oluşturuyor. ışık huzmesine binemiyor ama ışık hızını hesaplıyor. fiziği de dünyayı da değiştiriyor. sayesinde artık her şey o kadar belirlenebilir ve kesin değil.

ortaçağ’da copernicus ve galileo ne ise yirminci yüzyılda heisnberg, einstein, bohr gibi kuantum fizikçileri o oldular. olmaz denilenin olabilirliklerini, başka türlüsü mümkün değil denilenin başka mümkünlerini gösterdiler. bilimsel maceralarında ne hayal kırıklığı ne de aldatılmışlık hissi yaşadılar. her yerde geçerli biricik gerçek diye tapınılan pozitivist yargılar biraz düş oldu, düşlerse biraz gerçek.

bu atarekil, her şeye sahip olma dürtüsüyle içindekileri öğütüp duran imalathane, olaylar karşısında neler hissetmemiz dolayısıyla nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini dikte ediyor; nerde ağlanacak, nerde gülünecek, nerde bunalıma girilecek, nerde öfkelenilecek ama en çok neye, nerde boyun eğilecek organik bir algoritma şeklinde yazıyor da yazıyor. biricik gerçeği ondan öğreniyoruz. mülk sahibinin doymayan arzusunu izlememiz, hırsla, ihtirasla, intikamla, kinle onun gibi olmak istememiz bekleniyor. sen de muhteris ol, sen de yalan söyle, aldat, kandır, dolandır, gırtlağına çök, yık, yok et senin de olsun deniyor. ruh bilim, ölünceye kadar arzumuzun aç kalacağını söylüyor ve bizi yüklü bedeller karşılığı normalleştirerek yeni hayal kırıkları yaşamak üzere ne kadar dolu olsa da her zaman boş kalacak sofraya oturtuyor. popüler filmler, romanlar, fotograflar, resimler, reklamlar, bilimsel makaleler, gazete haberleri yepyeni birbirinden harika hayal kırıklıkları yaşamamız için smilasyonlar kurguluyor. büyük hayal kırıklığı imalathanesi ürettiği imgelerle sürekli kendini yeniliyor. mermilerin bombardımanından önce, imgelerin bombardımanı geliyor.

beş altı binyıldır süren bu imalathane kendini biricik gerçek olarak dayatıyor. ondan önceki anaerkil toplumlara, ortaklaşmacı yaşama biçimlerine noldu peki? tuhaf. anaerkil toplumların alışkanlıkları nasılsa bugünde devam ediyor. sosyalist, feminist, anarşist, ekolojik, etnik hareketlerin içinde ve dinlerin mistik yorumlarında anaerki hâlâ parıldıyor.  bugün dünyada yaşayan altı yedi kadar anaerkil toplum var. anadolu’da örtülü bir anaerkil yaşam olduğu iddia edilebilir. dikkatli bakınca, evin erkeği şiddet ve asabiyetle dolu yaramaz bir çocuğu andırıyor. temel ihtiyaçları karşılanıyor, sırtı sıvazlanıyor hadi yallah işe, sokağa, kahveye. evi, çocukları kadın çekip çeviriyor. evin gizli politik iradesi kadında. bütçe yönetimi kadında. sosyal iletişim dilini en iyi kadın kullanıyor. evin dışarıyla ilişkilerini kadın örgütlüyor. erkek mızmız bir ergen gibi tepinip duruyor. onu istiyor, bunu istiyor…

peki, ataerkil toplumun erkek ve kadınlarının ilişkilerinde yaşadığı hayal kırıklıklarını anaerkil ve/ya yarı anaerkil toplumların kadın ve erkekleri yaşamıyor muydu, yaşamıyor mu? yaşamıyorsa neden yaşamıyor?

sahip olma her koşulda hayal kırıklığıyla sonuçlanır. sahip olamazsan hayal kırıklığı yaşarsın, sahip olduğunda sahip olduğun şeyin gözünde büyüttüğün kadar büyük olmadığını -hemen yahut zamanla- anlarsın. yeniden, bu sefer daha büyük olduğuna inandığın  bir şeye sahip olmak yani daha büyük bir hayal kırıklığına yelken açmak istersin. bitmez. destanlaşır bitmez. kahramanın büyük yolculuğu olur, bitmez. gel gelelim anaerkil düzende erkek kadına, eve ve çocuklara sahip olamıyor. sahip olmak için bir maceraya atılamıyor dolayısıyla bir hayal kırıklığı da yaşanmıyor. ilişki öyle, doğasınca gerçekleşiyor. gayet barışçıl, anlaşmaya dayalı yürüyor mesele.

ya aşk? zorlamasız, -duygusal, özel engeller dışında- sosyal engelleri olmayan bir aşk. yalnız tabi, aşk için erkeklerin oturup dem çekmekten fazlasını yapması gerekiyor. sağı solu dağıtmak, kendini kesmek, başkalarına zarar vermek pek geçer akçe değil. zaten erkeği bunu yapmaya teşvik eden örnekler de dil de hikâyeler de dolanmıyor ortalıkta.

kadın ve erkek mosuolarda olduğu gibi “yürüyüş evliliği”, “ziyaret ilişkisi” gibi usullerle beraber oluyorlar. elde etmek, t/avlamak için vaatlere, yavan siyasete gerek yok. flört muhtemelen var. erkeğin ziyarete tekrar çağrılması yahut tekrar gelmek istemesi için flört kaçınılmaz. velhasıl, yürünürse yürünüyor, durulursa duruluyor. ziyaret etmek istendiğince ve çağrılındığınca ziyaret gerçekleşiyor. kadın çok eşli ve mosuo dilinde “koca” ve “baba” anlamına gelebilecek bir kelime yok. kimse çıkıp vay efendim sen niye şunu şunu ziyaret ediyorsun demiyor. yürüyordunuz niye durdunuz hadi bakayım yürümeye devam edin diye yasalar, siyasi erk araya girmiyor. şu kadar çocuk yapın, hamileyken ayıptır sokağa çıkmayın vb. zinhar denmiyor.

çocukluğundan ölümüne dek istediğini elde etmeye güdülenen ve bunun için “savaşan” milyarlarca insan/erkek keskin hayal kırıklıkları ve aldatılmışlık hissinin yarattığı sislerle kaplı büyük hayal kırıklığı imalathanesine doğuyor ölüyor. içine dolduğumuz, içimizi kendisiyle dolduran yani mamülleri olduğumuz bu imalathane hepimize son derece “doğal”, “olduğu gibi”, “öyle” geliyor ama karşıtına baktığımızda öyle görünmüyor. ütopya falan değil sopsomut başka bir dünya var. klasik mekanik, kuantum fiziği karşısında nasıl çöktü ise ataerkil toplum da öyle çöktü. sanırım uzatmaları oynuyor.

hayal kırıklığı yaşamak daima kendimizi aldatılmış hissetmek istemiyorsak “devrim hemen şimdi!” kabilinden bakışımızı değiştirebilir miyiz, emin değilim, bilemiyorum. hepimiz öyle yaralıyız ki. rollo may’in önerdiği  gibi nevrozunu bastırarak değil arttırarak kendini onarabilen ruhlara ihtiyacımız var. ve ne yazık ki bunu yapmanın bir formülü yok. şu yazı bile kime ne kadar değer, meçhul.  gene de tecrübe etmeye açık olsak, sanki hepimiz için iyi olacak.

olaylar karşısında şu ya da bu duygu durumuna mecbur bırakılmak gerçekten de bıkkınlık verici. bir türlü bitmeyen ruhsal sıkınıtılarımız bile bizi bundan ötesini tecrübe etmeye güdüleyebilir. delirmemek için delirebiliriz belki de. ve tecrübelerimizi imgelere yani şiirlere, hikâyelere, romanlara, oyunlara, filmlere, resimlere, heykellere, müziğe, duvar yazılarına, graffitilere dönüştürebiliriz. sanırım o çılgın tecrübeler yaşanamdan ve o imgeler eşelenip işlenmeden ekonomik anlamda devrim gerçekleşse bile devirdiği sistemden farklı olamayacak.

kara sergi

07 Aralık 2017

24130041_2032741107007172_7941417454051042586_n

mandrakelevitate

 

e4557df76203920c6622f90b67352427.jpg

 

tumblr_p00rp6oFmm1uvbojqo1_540

1b5e5d833d9fb3899d483b29e4c7f6df.jpg

 

37ae58acbb8b6e4d2c478d2f7be72a70

 

25552155_1199504516850205_4878860038534573342_n.jpg

saadet türköz

28 Ekim 2017

dün gece saadet türköz’ü seyrettim onunla çok yol geçtim kendisi bilmiyor ama o bir şaman

bir evin salonu genişliğinde bir galeride yere oturduk  saadet kelimenin tam anlamıyla ağırladı bizi sesiyle ve kazakçasıyla anlattı

bir geyik oldu bir yaprak bir kurt oldu bir rüzgâr bir ayı oldu bir yaşamadığımız bir hatıra kemiklerimiz titreşti durdu

anlatıdan sonra yemek yedik sohbet ettik  sıcaktı dosttu
bir manimiz yoksa bu akşam bize gelecek anneler lezzetindeydi

oyuncuların/şarkıcıların ondan öğreneceği çok şey var

ve tabi videonun canlısı bambaşka

tumblr_otbmwhWTNO1ty8kogo1_1280

tumblr_outla3r5Ye1ty8kogo1_r1_1280

tumblr_owilb72Zbi1ty8kogo1_1280

tumblr_oxc8r6LFeV1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ovqde2K4yf1ty8kogo1_1280

tumblr_oxkutzyRu51ty8kogo1_1280

tumblr_ow33wl0L9M1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ov078fYYxp1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_otsgvdt8KT1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ouet4gdnbw1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_oy3wvc7dis1ty8kogo1_1280.png

tumblr_os2uo1fpoQ1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_oxbo7rCqgR1ty8kogo1_1280.png

tumblr_otnyzmwQ8F1ty8kogo2_r1_1280.png

tumblr_oy3zx6TDhm1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ovq0nrlgwW1ty8kogo1_1280.png

tumblr_osl6nx0Pyj1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ownm00e7TB1ty8kogo1_1280.png

tumblr_otzwrpyU6q1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ovfn9o6ryQ1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_osrk22zCo01ty8kogo1_1280.png

tumblr_ouap62qALJ1ty8kogo1_1280.png

tumblr_ottsd45axQ1ty8kogo1_1280

tumblr_otvlbl3EO71ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_owq85gJmEY1ty8kogo1_1280

tumblr_ox8jh9gruA1ty8kogo1_1280.jpg

tumblr_ou018y4FyC1ty8kogo1_1280

tumblr_oy4aghwsro1ty8kogo1_1280.png

 

 

 

resimler robin isely’nin  blogundan  alınmıştır

 

 

ruhların sirki

16 Ekim 2017

“ve sirk sakinlerinden bazılarının gölgeleri insan değildi”

tumblr_oxwvrw7VwZ1qzoj39o1_540

onlarla oturdum içki içtim uzun uzun konuştum gözlerinin içine baktım  benim ihtiyaçlarıma cevap vermeyi öncelik saydıklarını fark etmiştim  ama onlara konduramamıştım  gölgelerini görünce fark ettiğim şeylerden birer birer emin oldum ve sirkten ayrılırken gölgemi gördüm  bir kurda benziyordu

20 yy’ın son on yılının başlarıydı; kadıköy’de fırat kitabevi’nde salı günleri şiir akşamları yapılıyordu. kiminin şiir kitapları vardı, kiminin dergilerde çıkıyordu şiirleri, kimi sadece burda okuyordu şiirlerini,  kimi de sadece dinliyordu.  beyoğlu’nun belirli barlarındaki şiir gecelerinde grandiyöz performanslar vardı, işitiyordum; şiir teatrallikle imtihan olunuyordu. fırat kitabevi’nde ise ince belli bardaklarda çay eşliğinde şiir üzerine sohbetler dönüyor, sakin tartışmalar yapılıyordu. bir süre sonra her güzel şey gibi fırat kitabevi’ndeki talim ve faaliyet nihayet buldu.

yazı kitabevi’nde devam ettik kaldığımız yerden.  aynı sakinlikle, iddiasız şiir oku dergisini emzirdik, öptük, okşadık. 21. yy’a girilirken o faaliyet ve talim de ağırbaşlılıkla nihayet buldu.

fakat bu sefer 21.yy’da, beyoğlu’nda dam‘da sürüyor şiir akşamları. çevrimdışı dergisi çıkıyor şiir akşamlarından. yitik ülke yayınları da yine şiir akşamları’nın bir başka evladı. velhasıl, dün akşam bu sezonun ilk şiir akşamı’ydı. yine şiirler okundu, şiir üzerine sohbet döndü, sakin tartışmalar yapıldı. bir alman şair, kendi dilinden şiirlerini okudu. almanya’daki maceralarını anlattı kısaca. çorak dimağım sürüldü, ekildi, biçildi. hiç görmediğim yüzler gördüm, hiç işitmediğim dizeler işittim. fırat kitabevi’nden bu yana bir geçen bir harlanan köz dün akşam yine harlandı.

toplanıp da birbirlerine işlerini gösteren, paylaşan oyuncular olsun istemişimdir hep.  ama tiyatro cephesinde hayatlar karışık, oyuncuların böyle ortaklaşmacı bir faaliyete ve talime yatkınlığı pek yok. galiba yine çay eşliğinde sohbete duran şairlerde var ne varsa.

üç boyutlu çizgiler

16 Nisan 2017

WP_20170416_12_30_39_Pro

evin kahvaltı sonrası faaliyetleri sürüyor… çınar’la rüzgâr’ın ilham ettiği çizgiler üç boyutlu oluyor yavaştan…

nisan 15, saat 15’te kadıköy, özgürlük parkı, interaktif çocuk kütüphanesi’nde 7 yaş ve üstü çocuklara ‘cinlerin masalı’nı anlatıcam, beklerim