ruhların sirki

16 Ekim 2017

“ve sirk sakinlerinden bazılarının gölgeleri insan değildi”

tumblr_oxwvrw7VwZ1qzoj39o1_540

onlarla oturdum içki içtim uzun uzun konuştum gözlerinin içine baktım  benim ihtiyaçlarıma cevap vermeyi öncelik saydıklarını fark etmiştim  ama onlara konduramamıştım  gölgelerini görünce fark ettiğim şeylerden birer birer emin oldum

Reklamlar

20 yy’ın son on yılının başlarıydı; kadıköy’de fırat kitabevi’nde salı günleri şiir akşamları yapılıyordu. kiminin şiir kitapları vardı, kiminin dergilerde çıkıyordu şiirleri, kimi sadece burda okuyordu şiirlerini,  kimi de sadece dinliyordu.  beyoğlu’nun belirli barlarındaki şiir gecelerinde grandiyöz performanslar vardı, işitiyordum; şiir teatrallikle imtihan olunuyordu. fırat kitabevi’nde ise ince belli bardaklarda çay eşliğinde şiir üzerine sohbetler dönüyor, sakin tartışmalar yapılıyordu. bir süre sonra her güzel şey gibi fırat kitabevi’ndeki talim ve faaliyet nihayet buldu.

yazı kitabevi’nde devam ettik kaldığımız yerden.  aynı sakinlikle, iddiasız şiir oku dergisini emzirdik, öptük, okşadık. 21. yy’a girilirken o faaliyet ve talim de ağırbaşlılıkla nihayet buldu.

fakat bu sefer 21.yy’da, beyoğlu’nda dam‘da sürüyor şiir akşamları. çevrimdışı dergisi çıkıyor şiir akşamlarından. yitik ülke yayınları da yine şiir akşamları’nın bir başka evladı. velhasıl, dün akşam bu sezonun ilk şiir akşamı’ydı. yine şiirler okundu, şiir üzerine sohbet döndü, sakin tartışmalar yapıldı. bir alman şair, kendi dilinden şiirlerini okudu. almanya’daki maceralarını anlattı kısaca. çorak dimağım sürüldü, ekildi, biçildi. hiç görmediğim yüzler gördüm, hiç işitmediğim dizeler işittim. fırat kitabevi’nden bu yana bir geçen bir harlanan köz dün akşam yine harlandı.

toplanıp da birbirlerine işlerini gösteren, paylaşan oyuncular olsun istemişimdir hep.  ama tiyatro cephesinde hayatlar karışık, oyuncuların böyle ortaklaşmacı bir faaliyete ve talime yatkınlığı pek yok. galiba yine çay eşliğinde sohbete duran şairlerde var ne varsa.

üç boyutlu çizgiler

16 Nisan 2017

WP_20170416_12_30_39_Pro

evin kahvaltı sonrası faaliyetleri sürüyor… çınar’la rüzgâr’ın ilham ettiği çizgiler üç boyutlu oluyor yavaştan…

nisan 15, saat 15’te kadıköy, özgürlük parkı, interaktif çocuk kütüphanesi’nde 7 yaş ve üstü çocuklara ‘cinlerin masalı’nı anlatıcam, beklerim

Güçlü Olmak

10 Ocak 2017

Güçlü olmak güçlü kaslara sahip olmak mıdır; sermaye midir, silahlanma mıdır; bilgiyle (veri ve istihbaratla) donanmak mıdır; beceriler edinmek, itibar elde etmek midir? Hayır, güçlü olmak bunların hiçbiri değildir.

Güçlü olmak kalıplar, kurallar, alışkanlıklar, teamüllerle iç dünyana saldıran dış dünyayla bir denge tutturmaktan asla caymamaktır. İçini de dışını da sürekli tartmaya çalışmak; ne içine ne dışındaki dünyaya bütünüyle teslim olmaktır.

Güçlü veya güçsüz olmam sadece beni bağlayan bir sorun değil. Başkalarının güçlü olmasını istiyorum, çünkü güçsüz olmak -hiçbir kötü niyet taşımasa dahi- yakın çevreden kainata doğru her şeye zarar veriyor.

Büyük İşler

17 Aralık 2016

Büyük iş yapmışım hissi uyanır bazen. Risk almışken, tehlikeye atılmışken, hazza batmışken…

Uzun bir yürüyüşün sonlarına doğru; yorgunluk eşiğini aşmış, bacaklarına fazladan derman gelmiş; bedenini tatlı tatlı hissediyorken.

Farkında olarak yahut olmayarak, hayali tribünlerde ayağa kalkmış seni alkışlayan seyirciler görürsün.

Kendinden emin ve memnun bitirirken yürüyüşü uzun süre büyük bir iş yapmışlığın kıvancını duyacağını bilerek ayaklarını uzatırsın.

Dünyayla ilişkilerini yeniden düzenliyorsundur. Büyük bir iş başarmışındır ve dünya sana artık küçük görünüyordur.

Sen önem kazanıyorsun diğer her şey önemsizleşiyordur. Hele bir de gerçekten seni ayakta alkışlayan seyirciler varsa.

Kibir, böbür, büyüklenme sarmaşıkları ekildiği an büyüyen nebatatlardır. Kalabalıkların takdiriyle sulanır, boyatarlar.

Nasıl olduğunu anlamazsın bile, büyük işler başardığına inancın çoğaldıkça küçülürsün. Sonra daha az yürürsün.

Bir koltuğa kurulur büyüklük hikâyelerini yiyip içmeye başlarsın. Lehine eşitsizliğin şerbeti pek tatlıdır.

Yerinde bir nasihattir, sofradan aç kalkılmalıdır.

Gerçek Bir Samuray

08 Kasım 2016

2e2faf9c25bf1e74ae0aeac6fd602e91Gerçek bir samuray olmak istiyorsam önce duymamı söyledi içimdeki usta. Kuşu dalda ve gökyüzünde; çiçeği goncayken ve açmışken; rüzgârı çeşitli hallerdeyken ve havayı esintisizken duymamı.

Gözlerdeki, dudak kıvrımlarındaki, elin hareketlerindeki anlamı; söyleyişte ve dinleyişteki edayı; atılan adımdaki yordamı ve yönü duymamı söyledi.

Sonra bana bir sopa verdi. Kendimi savunmak ve hasmımı caydırmak için sayılamayacak kadar çok dövüşmemi söyledi.

Sopayı iyi kullanmaya başladığımda bana bir kılıç ve zırh verdi. Sopanın verdiği acıyı öğrendin, kılıcın ne yapacağını tahimin edebilirsin dedi.

Ele geçirme, pusuya düşürme, işgal etme, yağmalama, esir alma dışında yani sadece savunma için kullanacaksın kılıcı dedi.

Bunu söylemesi kolaydı yapması zordu. Çünkü bazen yahut sık sık savunabilmek için saldırıya geçmek, işgal etmek hatta esir almak zorunda kaldım.

Olsun dedi, olsun. Çünkü mecbur kaldığın şeyle övünmüyorsun. Bu da bir şey. Fakat buna mecbur kalmadığın günler geldiğinde gerçek bir samuray olacaksın.

Dedi ki, birgün gelecek, kılıç kullanmayacaksın. Sadece ellerinle dövüşeceksin. Bitmedi! Birgün gelecek ellerini de kullanmayacaksın. Bitmedi! Birgün gelecek dövüşmeyeceksin.

Dövüşmeyen samuray. Hımmm… Tasalanma, dedi. Gerçek bir samuray dövüşmez, dedi. Dövüşmeden mi yenecektim hasmımı?

Hayır, dedi. Gerçek bir samuray yenmez de, dedi. Hep mağlup mu olacaktım yani? Hayır, dedi, yenilmeyeceksin. Gerçek bir samuray yenilmez hem de yenmez.

Gerçek bir samuraya bağırabilirsin bu onu incitebilir ama dağıtmaz; ona vurabilirsin ama isabet ettirmen zordur. Diyelim ettirdin o, hızla kendini iyileştirir, dedi.

Anladım ki gerçek bir samuraydan değil hayali bir samuraydan bahsediyordu. Evet, dedi, gerçek bir samuray aslında hayali bir samuraydır.

Durgunluğu çok canlıdır, yokken çok vardır. Bir hayal olduğu için zaten yıkılıp gitmez. Aksine daha çok parlar. Bildik samuraylarla oluşturduğu tezat ise onu daha çok var eder.

Gerçek bir samuray aynı zamanda hayali bir samuray olmanın gerilimiyle canlılığını ve dayanıklılığını yükseltir; hareket yeteneğini geliştirir, dedi.

Zihniyle dans eden samurayın bedenine ihtiyacı, kılıçla dövüşen samurayın bedenine duyduğu ihtiyaçtan yüz kez fazladır, dedi.

Elini göğsüne koy ve dinle, gerçek bir samuray hayali samurayının çırağıdır ve hayali samuray daima onun içindedir dedi.

Gerçeklik ve İmge

02 Kasım 2016

Gerçeklik insan zihnine eksilerek, ayıklanarak girer. Gerçek dediğimiz şey zihnimizde -dolayısıya ifade edildiği yerde de- tam ve kusursuz değildir.

Gerçeklik dediğimiz şey, gerçeklik dediğimiz şeyle bitişen ve kurguladığımız imgelerimizdir.

Gerçeğe, gerçek dediğimiz bir şeye yakınlık duyduğumuzu söylediğimizde de biz aslında gerçek dediğimiz şeyin imgesine yakınlık duyarız.

Yarın o şeye duyduğumuz uzaklık ise gerçeğin yok olması yahut yalan olması değil gerçek dediğimiz şeye yüklediğimiz imgenin değişmesidir.

Aynı şekilde dün uzaklık duyduğumuzun imgesi değişince ona yakınlık hissetmeye başlarız.

Aidiyetlere ve mensubiyetlere dayalı kimlik algıları kişilere, topluluklara, şeylere yönelik kısa yoldan yakınlıklar ve uzaklıklar hissetmemize neden olur.

Ancak bir kişinin, topluluğun, şeyin hikâyesine şahit olduğumuzda kısa yoldan uyandırılan kimlik algımız köklü biçimde değişir.

Muhteris siyaset toplumun dayanışan, kaynaşan bağlarını yani birbirlerinin hikâyelerine ulaşma olanaklarını sürekli parçalar. Kimlik algılarını kısa yoldan tanımlar. Yani insanların başka insanlara, topluluklara, şeylere yönelik hasmane imgelerini inşa eder.

Bağımsız sanatın doğal işi ise muhteris siyasetin parçaladığı bağları onarmak, hikâyelerle insanların birbirlerine ulaşma olanaklarını yeniden kurmaktır.

Birarada ve tabiatla uyumlu yaşamak için gerçekliğe duyduğumuz ihtiyaç kadar birbirimize ve tabiata yönelik yakınlık hissimizi geliştirecek imgelere ihtiyacımız var.

 

 

Batın

28 Eylül 2016

Ne yazacağını/anlatacağını bilmemek üzerine bir yazı yazmak. Kendini belirsizliğe atmak. Belirsizlik, insan aklının cehennemi.

Öyleyse kendini belirsizliğe atmak akıl işi değil. Yaşamak da akıl işi değil. Bir başı belli bir de sonu arası belirsiz bir hâdise yaşamak.

Kaçınamayacağın bir şeyden korkmak, onun yüzünden kendini kasmak, bozmak, hasta etmek -evet- bu tam da akıl işi. Akıl rahatsızlık kaynağı mıdır nedir?

Akıl, bir kurtarıcı, şifa dağıtıcı edasıyla gururla dolaşıyor da asıl yaptığı içinde yaşadığı bedeni güvenlik ve konforla boğarak soluksuz bırakmak.

Ne anlatacağını bilmeden bir yazıya oturdun ve ilk mevzun planlayan, ölçen biçen parçanla uğraşmak oldu. Saçma değil. Eee? Sonra?

Sen de kimsin? Öngörülebilen öngörülemeyen arasında bir diplomat mı? Şimdi üç olduk. Akıl, yürek ve karın -ya da batın-.

Belirsizliği sarhoşlukla selamlayabilir insan. Milyonlarca yıldır orda duran güneş sönebilir, gece yatan sabah kalkamayabilir. Bunların fixtürü akılda yok.

Bir ırmağa kendini bırakmaktır yapılacak olan. Mutluluk için de değil hani. Aklın güvenli ve konforlu işkencehanesinden kurtulmak için.

Yine döndük beyaza geldik. Ne yapalım beyaz en iyi siyahla yanyanayken seçiliyor. Beyazla siyah bitiştiğinde bir renk daha var, unutmayalım.

Hımmm! O zaman şöyle, tek başına ne akıl ne yürek! Batın en güzel yer batın. Akıl da orda yürek de. Her hareketimiz ondan geçiyor. Hem duyuyor hem seyrediyor.

Başkasını anladığını ileri sürmek kulağa hoş gelse de inandırıcı değil. Buna karşılık başkasını anlama çabası çok daha inandırıcı ve kanıtlanabilir.

Verilen emek, emeğin niteliği ve başkasının verilen emekle geçirdiği değişim çabanın kanıtları.

Dinlemek, karşılık vermek, dokunmak, yanında durmak, beraber hareket etmek, beraber çözüm aramak, beraberce katlanmak… başkasına verdiğimiz emeğin nitelikleri.

Başkasının yaşama tutunma, kendini duyma, kendini duyurmaya güdülenmesi ve yaşadığı bütünlük hissi emeğin göstergesi.

Başkasının yerine geçemeyeceğimizin kederiyle uğraşıp durmak, başkasını anladığımız yanılsamasının yarattığı mutlu çabasızlık karşısında çok daha gerçek.

Başkasını anlama çabası, başkasını anlama iddiasının yüzeysel okşayıcılığından çok daha samimi, çok daha derin.

Başkasını anlayamayacağını bile bile sarfedilen anlama çabası, başkasını da boş vaatlerle bir yanılsamanın içine çekmenin önüne geçiyor.

Başkasını anlama iddiası çabayı sonlandırırken, başkasını anlayamayacağımız gerçeği çabayı bitimsiz kılıyor.

Yani yanılsama ayrılık getirirken,  gerçek sürekli, yoğun bir ilişki sağlıyor.