sanatsal işler iki kategori altında toplanabilir. bir kışkırtanlar, iki sürükleyenler.

birinci kategoridekiler kendini yakalamaya, hayal etmeye, düşünmeye, bedeni harekete, başkayı ve başkalarını tanımaya kışkırtır.

ikinci kategoridekilerse uyandırdıkları merak, yarattıkları hayranlık ve sergiledikleri büyüleyicilikle peşlerinden sürükler.

birinci kategori ikinci kategoriyi içerir ama ikinci birinciyi içermez.

okur, izleyici, seyirci, dinleyici, ziyaretçi kısaca alımlayıcı için bu ikisini ayırmak çok zor hatta imkansız olabilir.

zira beğeni kültüreldir, çocukluktan itibaren kolayca biçimlendirilebilir.  ‘tek’in beğenisi  ‘çoğunluk’un beğenisine kolayca eklemlenir ve sonrasında ayrılması çok güçtür.

çoğunluk için kendini içine bırakacağı, emeksiz içinde yüzeceği sürükleyici işler kıymetlidir.

çoğunluğa kışkırtıcı olmayan işler gösterildiğinde bunu kabul edemez ve karşı çıkar.

çünkü uyumlu olmaya eğitilmiş; dışardan bakmaya, kurcalamaya, tartışmaya yönelik becerileri iğdiş edilmiştir.

kışkırtıcı işleri seven, öven, üreten,  değerlendiren ve yayan kişiler çoğunluğun nazarında sosyal bir çarpıklığın ürünüdür.

çünkü ‘bize’ benzemeyen ve farklı varolan yabancı, uzak, çarpık olmak zorundadır. yoksa yaşayışımızın haklılığından ve muhteşemliğinden nasıl söz edebiliriz.

fakat gariptir, kışkırtıcı işler uzun süreli sosyal bellekte kendilerine yer bulurken, sürükleyici işlerin en meşhurları bile kısa süreli hatta geçici bellekte yer bulmuş.

diğerleri nasıl elenmiş, kim elemiş de kalanlar kışkırtıcı işler olmuş burası ayrı bir muamma.

2015 Geç gelen Bahar ve Körleşme ana resim“Ama doğru ya, ona bir kitap vereceğini söylemişti. Yalnızca bir roman söz konusu olabilirdi Therese için. Ne var ki roman okumak hiçbir ruhu zenginleştiremezdi. Romandan belki alınan zevk için ödenen bedel, çok yüksek olurdu; en üstün kişilikleri bile bozardı romanlar. Romanlar sayesinde okur, kendini her türlü insanla özdeşleştirmeyi öğreniyordu. Değişiklikten zevk almaya başlıyordu. Kişilikler parça parça çözülüp, hoşa giden kahramanların kalıbına giriyordu. Her görüş açısı savunulabilir oluyordu. Okur gönüllü olarak kendini yabancı hedeflerin akışına bırakıyor, bu yüzden uzunca bir süre için kendi hedeflerini gözden yitiriyordu. Romanlar yazarlık yapan bir oyuncunun, okurlarının bir bütünlük oluşturan kişiliklerine batırdığı kamalardı. Oyuncu kamanın gücünü ve karşılaşacağı direnci iyi hesaplayabildiği oranda hedef aldığı kişiyi parçalayabiliyordu. Devlet, romanları yasak etmeliydi.”

 

körleşme-elias canetti, çeviren: ahmet cemal, payel yayınları

dizi, mini dizi

06 Haziran 2017

bir tv dizisinin izlenebilmesi için izleyicide “az sonra ne olacak?” sorusunu uyandırması gerekiyor

bu karakter böyle yaptığında/dediğinde öteki(ler) ne diyecek; bu, şu durum karşısında karakter(ler) ne yapacak; sonraki sahnede veya bir sonraki bölümde ne olacak?

bu sorular seyircide uyanıyorsa ‘genel izleyici’yi yakalar çoğaltırsınız ve para kazanırsınız

sırf bu soruları canlı tutabilmek için yapılan diziler, doğal ki popüler diziler

bu dizileri bir yere kadar izleyebiliyorum. boardwalk empire’ı az önce bir bölümün ortasındayken terk ettim

genllikle romandan uyarlanan, tek sezonluk mini dizileriyse severek seyredebiliyorum

onlar sadece zaman geçirmeye yaramıyor, kendimle muhabbetimi de besliyor

manyetik sözcükler

30 Mayıs 2017

travma taverna bir dünya savaşının artığı pire’de keşler kardeşler çalgılara çaldırırmış yüreklerini

manyetizma manisa’daki kayaları imler manasında yörükler tahtacılar çekermiş birbirini ve yüksekleri

dinç, umutsuz bedenler terler rakıyla daha terler döner dönermiş arakiyeler dokuz boğum bir kamışın ıslığında

sezginin dili ezgili, çeker iterken sözcükler birbirlerini, ümit babında açılırmış yufka gibi bir meydan

neşe börekleri acılı, ağustos böcekleri kışlasında birbirine sokulmalar yeniden tanışmalar dansı

dünyayı nasıl anlıyorsam öyleyim evet, nasılsam öyle dilim çiçekli, dikenli, etekli, ceketli, cikletli

yalan kendime en pahalı kumaştan diktiğim doğru, çok şık, çok ışıklı, o kadar canlı ünlem ne kadar örtünükse soru

kendini yıkarak inşa eden tek varlıkmış zaman yokmuş ki zaman icad edilmiş bir immiş zaman

eden bulurmuş, bulan bulduğunu bulduğu an unuturmuş, çünkü çekermiş başka bulup da bulduğunu bulduğu an unutmalar

dikkatmiş en çok istismar edilen ve sahibi bakire bir kısrak gibi sunarmış atlı karıncalara dikkatini

bilemezmiş kimseler ağaçların yorgunluğunu, ağaçlar diriliklerini yorgunluktan yaparlarmış

sürekli çalışmaymış tembellik, disiplinsiz olmazmış aylaklık, amaçsız ve ısrarlı yürüyüşlerle olurmuş erikler

çay ağızdan kalbe akan, tepeden denize akan, ha! aniden kavrayanlar olmuş, kalbiymiş insanın iç denizi

manyetik sözcüklerin birbirini çekme itme ve yaprağa dizilme süresi ile kondisyon arasında bağlar var

fraktal bir kartal, fraktal bir yarasa, fraktal bir travma, fraktal bir taverna isyankar. da neye

bir oturuşta bir inek yenir mi, bir oturuşta dünya dönüşür mü, bir oturuşta durulabilir mi dimdik

sokaklar bekler, sokaklar sevgililer, sokaklar kansız yaşayamayan damarlar gibiler, sokağa çıkarlarmış

bir başbakanın en korktuğuymuş halkın gezileri, sokaklar çöl oluncaya kadar halk evinde otursunmuş

alyuvarsız sadece akyuvarlı sokaklar olsunmuş, oksijensiz robotumsular, klonumsular cemahiriyesi

elbet yorulurmuş metal, fakat cumhur metal değilmiş, erikmiş

der-kaukasische-kreidekreis-ambir çin oyunundan alınmış brecht’in kafkas tebeşir dairesi’nin ana izleği şöyledir: annesinin terk ettiği çocuğu evin hizmetçisi gruşa bağrına basıp binbir güçlükle yaşatır ve büyütür. epey bir zaman sonra biyolojik anne ortaya çıkar ve çocuğun kendisine ait olduğunu söyler. hizmetçiyle anne mahkemelik olurlar. ‘gezici’ yargıç azdak tebeşirle bir daire çizer ve çocuğu dairenin ortasına koyar, “çocuğu dairenin dışına kim çekerse sahibi o olur.” der. gruşa kıyamadığı için yapamaz fakat biyolojik anne çocuğu bir hışımla dairenin dışına çeker. ve azdak yargısını bildirir, “çocuğa kıyamayan gerçek annesidir.” der. bu ülkeye bakıp bakıp hep bu kıssayı düşünüyorum. ülkeyi ve ülkenin tüm varlıklarını gaddarca dairenin dışına çekenler kimler?

balik-corbasi-1tepeyi tırmanan, su kenarından ve koruluktan geçen düşsel bir yol. her adımda ağustosböcekleri, zarkanatlı düşünceler, ateşböcekleri, kınkanatlı hayaller sağa sola saçılıyor. sanki yaşanmamış bir tecrübenin kapıları açılıyor.

ne çok şey var burda. burası düşsel yolun başladığı yok bittiği… aman canım ikisi de aynı yer. burası yazan kadının evi: kediler, dağınık bir oda, fareler, birikmiş bulaşıklar, yerlerde tüy yumakları.

şurası düşünen adamın evi: bahçede bir inek, odalar gayet temiz, eşyalar yerli yerinde, bulaşıklar yıkanmış.

bir kere daha bakınca iki evin arasındaki düşsel yol bir kordona benziyor.

hiç sevgi sözcüğü yok, aşk sözcüğü yok, evlilik sözcüğü yok, ilişki sözcüğü yok.

yazan kadınla düşünen adam düşsel yolu katederek birbirlerine gidip geliyorlar. sadece oturup konuşuyorlar; düşünen adamın evinde puding yerken, yazan kadının evinde balık çorbası içerken

derken adam bir kız çocuğu düşlüyor, kadın bir oğlan çocuğu. fakat biraz tuhaf düşlüyorlar ki çocuklar göze garip görünüyorlar, bir an geliyor eve sığmıyorlar.

sanki yazan kadınla, düşünen adam birbirlerinin evine sığamıyorlar.

çocuklardan oğlan olanı balık tutmayı, kız olanı ağaca tırmanmayı seviyor. kız yazan kadının evini temizliyor kırmızı bir elbise, iki minik ayakkabı ve bir süpürgeden ibaret iken. oğlan su kenarında yazan adamdan çok balık tutuyor.

sonra ne oluyor? yazan kadının evi biraz daha temiz, düşünen adamın evi biraz daha dağınık.

rüya mı bu masal mı. rüya olsaydı çoktan unutmuştum. rüyalarımı çok zor hatırlıyorum.

devrim

27 Mayıs 2017

aramızda görünen ve görünmeyen duvarlar var. devrim bunları -özellikle görünmeyenleri- “hemen şimdi” ortadan kaldırmamızın sonrasında yavaş yavaş  mümkün olacak.

görünen duvarlar ezen ve ezilenlerin arasındakiler; görünmeyen duvarlar ise ezilenlerin arasındakiler.

ezilenlerin arasındaki duvarlar yıkılmadıkça  ezenlerle ezilenler arasındaki duvarların tek tuğlası bile düşmeyecek.

görünen duvarlar sarsıldıkça görünmeyenler, görünmeyen duvarlar sarsıldıkça görünenler sarsılacak.

ön yargılar, gizli kabuller, dinler, mezhepler, ırkçılık-milliyetçilik, cinsiyetçilik, türcülük, dayatılmış kimlikler ve diğer ayrımcılıklar, görünmeyen duvarlar.

görünmeyen duvarlar çevremizdeki her şeyle aramızda örülü. kabul görülenler dışında bir insanla, hayvanla, bitkiyle veya herhangi bir nesneyle temas etme şansımız yok.

görünmeyen duvarlar kabul görülenler dışındaki şeylerle temas etme isteğimizi, arzumuzu yadsıyor; bizi onlara karşı düşmanlaştırıyor.

devrim yapmak, görünen duvarları yerle bir etmek isteyenlerin önemli bir kısmı görünmeyen duvarların üzerine yeni duvarlar örüyor.

ve böylece farkında olmayarak -belki biraz da olarak- görünen duvarları tahkim etmiş oluyorlar.

“insan doğası mutlak budur” diye bir ispat yok; spekülasyonlar var. insanın doğası bir oyun hamuru kadar yumuşak, etkileştiği uyaranlara göre çeşitli hızlarda ve verdiği tepki biçimlerine göre şekilleniyor.

bir oğlan çocuğunu erkek bakışıyla yetiştirip bir kadınla mutlu bir hayat sürmesini temenni ederseniz ona efendi olarak nasıl mutlu olunacağından başka bir şey telkin etmemiş olursunuz.

hem bir efendi olarak mutluluğu aramak hem de görünen duvarları yıkarak efendiliği ortadan kaldırma azmini diri tutmak mümkün olamaz.

yine bir kız çocuğunu iç ihtiyaçlarını yok sayarak itaate mecbur yetiştirirseniz, onu devrimci mücadeleden daha en baştan yalıtmış olursunuz.

ezenlerin yarattığı dünya, mücadelenin değil yenme yenilmenin, fethetmenin, ele geçirmenin, yumruğu vurup almanın, kazanmanın, başarmanın tek varoluş biçimi olduğunu vazeder. devrimci mücadeleyi, diyalektik düşünceyi yiyip bitiren bu vaazı tartışmaksızın devrimci çaba mümkünsüzdür.

yabancıları, mültecileri, toplumun genelinden farklı olanları canavarlaştırarak, şeytanlaştırarak yol alan ezenler ile aynı düzeyde politika üretmek; dini/milli/etnik/coğrafi saiklerle insanları, grupları, toplulukları dışlamak, itmek, yok saymak da görünen duvarı kalınlaştırır.

vurmayla-itmeyle değil haklılığa ‘çoğunluk’ ikna edildiğinde devrim mümkün olacak. bunun içinse dünden çok daha büyük ve olanaklı iletişim mecralarımız var.

ezenlerle ezilenler arasındaki görünen duvarlar hapishanemizin sınırları;  görünmeyen duvarlar ise avlularımız, koğuşlarımız, hücrelerimiz.

hücrelerden koğuşlara, koğuşlardan avlulara çıkacağız. ne kadar çoğumuz avluya çıkarsak o kadar iyi. çünkü ne kadar büyük bir güçle görünen duvarları sarsarsak geride kalanlar da o kadar kolay hücrelerinden ve/veya koğuşlarından kurtulacaklar.

ancak görünmeyen duvarlar yıkıldığında özgür olacağız ve devrim süreklileşecek.

bağımlı ilişki, rıza, korku, alışkanlık, aşinalık, sinizm, snopluk, hareket etme tembelliği nasıl adlandırırsak adlandıralım… hücresinden, koğuşundan çıkmayana devrim yok.

sarışın maymun

15 Mayıs 2017

0001696563001-1terzinin dikişi, şairin şairaneliği, yazarın becerisi, oyuncunu diksiyonu sırıtınca ne kıyafet, ne şiir, ne kurgu, ne oyun göze hoş görünüyor, güzel oluyor. bununla birlikte biri yaptığı işi kafasında büyütür, öbürü kutsarsa işleri beğenmeye zorlanıyoruz hissine kapılıyoruz. o hiç olmuyor.

sarışın maymun’a bir romancık, bir novella da denilebilir. meselesini, ruhunu, kafasını bir solukta -aslında her anlatıcının ayrı soluğuyla- veriyor.  hasan ali toptaş’ın birkaç romanını yarıda bırakmamla sarışın maymun’u neden yarıda bırakamadığım aynı nedene dayalı. oraya geleceğim.

roman sanatında en çok etkilendiğim şey yazarın büyütecinden, mikroskobundan başka insanların, hayvanların, varlıkların hikâyelerini seyretmek. başkalarına bir yazarın aklından geçerek ulaşmak.

fakat bir şartım var: yazar bilhassa bir kahramanı oluştururken kendinden her bakımdan fedakârlık etmeli. kahramanı kendi düşüncelerini, dilini, duygudurumunu anlatmak için bir araç olarak kullanmamlı. hasan ali toptaş’ı defalarca bu yüzden yarım bıraktım. yarım bıraktığım romanlarının kahramanlarının hemen hepsi aynı ses, vurgu ve tonda konuşuyordu. mustafa özcan’ın romanında ise her kahraman kendi diliyle, jargonuyla, sözlükçesiyle, vurgusuyla, jestiyle, tavrıyla konuşuyor. öncelikle bu yüzden beğendim romanını.

sonra benim şahsi bir meselem var ki sarışın maymun tam o meseleye asılmış sanırım. nedir? memleketimin tırnak içinde okumuş yazmış, adam olmuş kişilerinin bazı hallerinden bezdim. bir türlü memnun olmayan, insanları bilgi düzeyine göre sınıflayan, aydınlanmacı geleneğin snop tavırlarıyla toplumun büyük bölümünü aşağılayan hallerinden bezdim. belki kendimden bezmiş olabilirim. neyse.

sarışın maymun’un kahramanları büyük ölçüde snoplarımızca aşağılanan kesimin kahramanları. mustafa özcan bu kahramanlara alkış mı tutuyor, hayır. yeriyor mu, hayır. onlara bir novellanın el verdiğince yaklaşıyor. romanın anlatıcıları onlar. onların bakış açılarından, dillerinden hikâyeyi görüyoruz.

yazar psikolojik arka plan, sosyal analiz, siyasi tespit, felsefi çözümleme gibi hiçbir şey yapmıyor. ama isteyen okur bunu yapabilir. romanın bunlara yeri var :)

sarışın maymun çizgisel ilerlemiyor. en sevdiğim. dağınık bir puzzle. okur ancak romanın sonunda hikâyeleri kafasında bir düzene sokup anlatının bütününü -eh biraz da kendince- görebiliyor. bu bakımdan hem zahmetli hem zevkli okuması. bu ayrıca üç açıdan hoş: bir, okurun yaratıcılık seviyesi artıyor. iki, okurun oynama güdüsü tetikleniyor. üç, iş kutsallaşmıyor.

muhteşem bir dili var, türkçeyi inanılmaz iyi kullanıyor gibi PR cümleleri burda çalışmıyorlar. hem mustafa özcan’ın muhteşem bir dili yok ki; türkçe’yi inanılmaz kullanmıyor ki. çünkü bunları istemiyor. meselesine kitlenmiş ve meselesine uygun bir anlatım çeşitliliğiyle de işi tamamına erdirmiş. romanın kalbine değen edayla bitireyim:

eyvallah!

Yen

14 Mayıs 2017

20170301112524_yen-61elma yiyebileceğimiz bilgisiyle elma yemek arasındaki fark kolayca ayırd edilebilir. elma yiyerek edindiğimiz duyumsal bilgiyle sonraki elmayı daha iyi yahut daha farklı yiyebileceğimizi de söyleyebiliriz. seyircinin tiyatrodan edindiği bilişsel ve/veya duyumsal birikimle ilişkilerini ve kendini yeniden düzenleyebileceğini söylemek de yanlış sayılmaz.

duyumsal bilginin nasıl oluştuğuna yönelik deneyler gösteriyor: televizyondaki maçta kalecinin topu ileriye atışıyla, seyircinin ilgili kasları çalışıyor; bir bebeği taşımanın inceliklerini seyrederek bedenimiz deneyimliyor vb. tiyatroda da bir karakterin bir durum içinde yaşadığı kararsızlığın üstesinden nasıl geldiğini seyrediyor ve benzer bir durumda burdan edindiğimiz duyumsal deneyimi hayata geçiriyoruz  ya da tersi. sorgulayan ile kabullenen arasındaki farkı da yine eyleyen (acting) canlı kişilerin eylemlerine tanıklık ederek yahut daha da ileri gidelim kaslarımız, sinir sistemiz, hormonlarımızla katılarak keşfediyoruz.

gerçekçi sanat akımları toplumsal/doğal gerçekliği göstererek, tanımlayarak sanat alımlayıcısının toplumsal gerçeklik karşısında bilinçleneceğini ve olumsuzluklara karşı bir tavır alacağını öngördüler. gerçekçiler seyirciyi illüzyondan kurtarıp uyandırmak, bilinçlendirmek istediler. sanırım yaratılan etki ve yaşantının, duyumsal birikimle gelecek tutum ve tavır değişikliğinin gücü üzerine düşünmekten kaçındılar. aydınlanmanın katı rasyonalitesi sanatı da kendine bağladı.

yen, seyirciyi ‘bilinçlendirmek için kurgulanmış’ bir oyun değil. aksine seyirciye gerçekçilerin sevmediği illüzyon yaratarak bir yaşantı sunmayı ve seyircinin kimyasına ulaşabilmeyi hedefliyor. buna karşılık mekan tasarımı, müzik, dekor, barkovizyon ve iki tribün arasındaki oyun alanıyla illüzyonu kıran, kendi kurduğu yaşantıyı plastik araçlarla yorumlayan, açan, derinleştiren; bir tiyatro oyunu seyrettiğini seyirciye duyuran bir oyun. yani bir yanıyla seyirciyi illüzyona sokan bir yanıyla illüzyonu kıran bir oyun. ve bir yanıyla retoriği/bilgiyi durumun içine gömen bir oyun.

yoksulluk, yoksulluğun yarattığı sefalet; sefaletin ortasında hüküm süren, ekmeğe tercih edilen teknoloji, yapay ihtiyaçlar; insanın saldırganlık ve cinsellik güdüleri, bilinçdışı arızaları; tüketim kültürü, sahip olmak, topluma kanıksatılmış hiyerarşi üzerine tek laf edilmiyor ama bu olgular, durumlar, diyaloglar, kahramanların oyunları içinde parıl parıl parlıyor.

beş duyuya, saldırganlık ve sex güdülerimize dokunarak seyircinin düğmelerini kurcalayan bir oyun olarak algılanma riskine yönelik diyebilirim ki öyle değil. yen, düğmelerimize dokunuyor ama sırf dokunmak için dokunmuyor.

tiyatro dünyamızda bir şeylerin değiştiğini pek az bu kadar belirgin biçimde gördüm. becerili, zenaatkâr, fırlama oyuncudan fazlasına sahibiz yen’le birlikte: ruhsal çözümleme yetenekleri, sezgileri gelişmiş yaratıcı oyunculardı seyrettiklerim. bitkiler etilen hormonuyla nasıl haberleşiyor ve birbirlerinde kimyasal değişime yol açıyorlarsa yen’in oyuncuları da özel, metnin kurduğu durumlara ve karakterlere özgü oyunlarıyla/oyunculuklarıyla seyircinin kimyasında değişime yol açıyorlar. bunu karşı tribündeki seyircilere ara sıra gözatarken apaçık gördüm. hatta bazı seyirciler etkilenmemek, yaşantıya kapılmamak için gardlarını almışlardı. o kadar yani.

oyuncuların dörtte üçünün öğretmeni olan yönetmenin ‘yönetmeye’ değil iş çıkarmaya nasıl konsantre olduğu da başka mesele. zira yönetmen, oyuncuların eyleyişinde ve sahne düzeninde buraya kadar anlatmaya çalıştığım her şeyi ilmek ilmek örmüş. büyük, zorlu hatta tehlikeli bir yolculuğun rotasını çizmiş ve çizmeye devam ediyor. akıl, birikim, sezgi, acı ve tüm diğer araçlarla çalışmış. bunlar tiyatro dünyamızda ender rastlanan şeyler doğrusu.

yen’den çok şey edindim. güç ve moral buldum. mahsus selam ederim tüm ekibe, craft erbabına.

 

‘YEN’ / CRAFT

Yazan: Anna Jordan

Çeviren: Fatih Gençkal, Zeyneb Gültekin

Yöneten: Çağ Çalışkur

Oynayanlar: Neslihan Yeldan, Bora Akkaş, Berker Güven, İdil Sivritepe

Dekor: Taciser Sevinç

Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Ses: Özgür Kuşakoğlu

Mekân Yönetimi: Cansın Şenel

Proje Ekibi: Deniz Ünal, Esra Ergün,
Ali Emir Ali, Eylül Dursun, Emre Can Leblebici, Yağmur Kurt, Erdoğan Kuzu Mekân: Craft Kadıköy / Tek Perde

esin ve zeytin

07 Mayıs 2017

WP_20170507_10_49_02_Pro

çocuklarla pazar sofrası zeytinden esinden yana bereketliydi, şükür