son kuşlar

15 Ağustos 2017

dallarında yuvalanan son kuşlar da havalanınca üst kısmını hafifçe sağına kayalığa çevirdi  üst kısmını nasıl çevirebilmişti  üst kısmı hareket edebiliyor muydu  sağ tarafta varlığını hissettiği halde seçemediği ne kadar çok çizgi girinti çıkıntı ve bir de yıldırım çarptığından artık bir çotuktan ibaret kızılcık ağacı vardı  peki üst kısmı eski konumuna dönebilir miydi  evet dönebiliyordu her şey hareketleniyor ardından değişiyordu  peki sola  evet sola da dönebiliyordu  nasıl bir lânetse yukarı aşağı da kalkıp inebiliyordu  sevinmeli mi üzülmeli mi   ileri baktı  hayalindeki başı dumanlı dağları yamaçları tepeleri düzlükleri vadileri kanyonları aşarken durdu  güneşin devamlı doğup battığı çiçeklerin tekrar be tekrar açıp solduğu mutlu ve hüzünlü maceraların birbirini kovaladığı kıpırtısız zamanlarını hatırladı  tüm o zamanlar boyunca sanki silinmişti  üst kısmı sağa döndüğü ya da dönebildiği anda yeniden çalakalem bir resim gibi çizilmişti  nasıl olduysa arkasındaki küçük uzantıyı titretti silkindi üst kısmını açıp kapadı  üst kısmının açılıp kapanabildiğine ayrıca şaştı  dallarını silkeledi  dallarından kuş yuvaları minik kuru otlar tüyler yağdı  bir köpek iskeleti düştü dağıldı  hem gördüklerinin hem kendinin resmi değişmişti  her şey hızla farklılaşıyordu  bir adım attı  ardından bir tane bir tane daha  tilkiler kurtlar ayılar geyikler gibi nasıl yürüyebiliyordu  hayret  yürümeyi bırak koşabiliyordu  yürümekten koşmaktan daha hayret verici şeyleri ayrımsadı  dünya akıl almaz bir şekilde değişiyor değişiyordu  nasıl olduysa oldu ayağı bir çukura girdi  devrildi  yine istemsizce doğrulmaya davrandı  doğrulamadı  bir daha denedi  doğrulur gibi oldu  sol ön uzantısının üstüne basamıyordu  tekrar bıraktı kendini yanlamasına uzandı  üst kısmını kaldırıp baktı  kızıl tüylerle kaplı orta kısmı şişip sönüyordu  yine kıpırtısız kalacak zamanla kıpırtısızlığa alışacak hareket edebilen bir şey olduğunu unutacak mıydı  kıpırtısızlığa alışkındı  bir süre kıprıdamasa da ziyanı yoktu  akşamdan sabaha kadar devrildiği şekilde öylece kaldı  sabahın ilk ışıklarıyla dallarında maceralar yaşayan son kuşlar geri geldiler çevresine kondular  her şeyin pekâla farkındaydılar ya da davranışları öyle söylüyordu  sol ön uzantısı iyileşinceye dek onunla günler boyu sohbet ettiler

Reklamlar

satılık vahşi kurt

09 Ağustos 2017

başlık rahatlıkla bir kurgu metnine ait olabilir  fakat hayır  ığdır’da bir insan bir kurt yavrusu buluyor boynuna ipi doluyor köye getiriyor ve internette “satılık vahşi kurt” ilanıyla kurdu satışa çıkarıyor aksaraylı bir insan da kurdu satın alıyor  şikayet üzerine idareci insanlar da kurdu satana para cezası kesiyorlar

yaklaşık bir ay önce insanlar denizli’de nesli tükenmekte olan dört kızıl geyiği vuruyor ve kafalarını kesiyorlar  ihtimal ki geyik kafasını doldurtup şöminelerinin üstüne asacak parası çok hissiz insanlara hizmet üretiyorlar

yıllar önce bir belgeselde seyretmiştim  bolu dağı’nda yine insanların vurduğu kurtları gönüllü insanlar iyileştirip tekrar doğaya salıyorlardı  dramatik an şuydu  kurtlar kafeslerinden çıkmayı reddediyor  doğaya dönmek istemiyordu

yağmurlu bir kış günü çocuklarla İstanbul Göztepe’de yürüyorduk  bir bahçe duvarının dibinde bir kirpi kapanmış, kıpırtısız öylece duruyordu  sonra başka ve başka kirpiler gördük sokaklarda  bugün haberini okudum  inşaat furyasının yaydığı titreşimler kirpileri yeni yaşam alanları aramaya ve sokaklarda gezinmeye zorluyormuş

çeyrek asra yakın bir süredir yazlarımızı kardeniz’de geçiriyoruz  son on yıldır yaşanan siyasi sosyal ve kültürel yenileşme hareketiyle ya da  gelişim hamlesiyle diyelim  her yaz kumsaldaki dere kenarlarındaki sigara izmariti pet bardak şişe çocuk bezi patates cipsi votka bira şişeşi insan dışkısı oranı artıyor

ülkemizin büyük bir bölümünün son yetmiş yıllık sağ iktidarlar marifetiyle milliyetçi ideolojiye ve onun sembollerine sımsıkı bağlı oluşu buna rağmen türklüğün sembollerinden biri olan kurtları vurmaktan boynuna ip bağlayıp sürüklemekten kaçınmamalarının ve faillere kesilen hafif cezaların bir açıklamasını yapacak merci arıyorum

hakeza eski türklerin hayat ağacı ile geyiğin boynuzları arasında kurdukları ilişki  sonra efendim alageyik destanı  sonra efendim geyikli halılar masa örtüleri gözümün önüne geliyor da kendini türk olarak kimliklendirenlerin geyiklere üstelik nesli tükenen geyiklere nasıl kıydığını anlamlandıramıyorum

anane, gelenek, türk âdetleri diye diye canhıraş nutuklar atan siyasetçilerin eski türklerin tabiat karşısındaki tutumlarını unutarak yok sayarak ya da saymayarak ne çeşit bir türklük şuurundan söz ettikleri de ayrı bir soru/n

cennet vatanı cehenneme çevirmek  deresine ölürüm deyip derelerini çöpe boğmak tesis sevdasıyla kurutmak  denizlerini lağımla balıklarını dinamitle trolle katletmek  halkın ve hayvanların kullanım alanı olan kıyılarını otellerle doldurmak  ormanları yakmak yakmak  yaylalara asfalt dökmek mesire alanlarını betonla kaplamak parklarını yok etmek sonra meydanlara çıkıp bayrak sallamak  memleket sevdası temalı nutuklar atmak

bir de temizliğin imandan gelmesi meselesi var ki orası bambaşka bir şey  bu sözü ölçüt alırsak bu kadar imansız insanı hayatımın hiçbir döneminde bu kadar burnumun dibinde görmedim

ilk ve ortaokulu fatih’te oruçgazi’de okudum  bir din öğretmenimiz vardı  yaşıyorsa ömrü bol olsun  bize hz. muhammed’in eteğinde uyuyan kediyi uyandırmamak için kalkarken eteğini kestiğini anlatmıştı  katledilen zulmedilen kedi ve köpek haberlerinden hiç bahis açmayalım şimdi

eski osmanlı mimarisinin hemen hepsinde kuş yuvaları kuşların su içmeleri için de suluklar vardır ‘yeni osmanlı’nın yapılarında ise kuşların konmasını engelleyen dikenler var

durup doğaya şöyle bir uğrayan bedenleri seyrediyorum  erkekler dahil ama daha çok kadınlar yürüyemiyorlar  evet yürüyemiyorlar  aksıyorlar  oysa sakat değiller  bacakları elleri omurgaları kaskatı  oysa taştan değiller  dilleri dönmüyor  oysa görebiliyorum dillerinde anatomik bir sorun yok

düz yolda yürüyemeyince derede yürümek zaten imkansız  derenin civarında yaşıyorlar ama derede yürüyemiyorlar  denize yakın oturuyorlar ama yüzemiyorlar  her yıl burda buralı bir sürü insan boğuluyor

dün yıldız poyraz vardı dalgalar insan boyunu geçiyordu bazen  ben yüzdüm ardımdan derya yüzdü  jet-skilerle hava ama daha çok mazot atan neo-can kurtaranlar niyeyse derya’yı kurtarmak için suya koştular  ben uzaktan baktım gülümseyerek  neyse ki koştukları kişi derya’ydı cankurtaranlar hayati tehlikeyi atlattı

yazının başlığı satılık vahşi kurt  gerçekten de bir kurgu metnin başlığına benziyor  ve bize açık bir gerçeği yeniden bildiriyor

bir zamanlar ambleminde arılar olan bir siyasi parti vardı  onlardan sonra şekerlenmeyen hakiki balı bulmak güçleşti  bir zamanlar ambleminde kır bir at olan başka bir siyasi parti vardı onlardan sonra fayton çeken atlar birer birer düşüp ölmeye başladılar

bu başlık yeni bir özet  yeni bir sembol  şairlerimiz bile bu kadar güçlü bir metafor bulmakta zorlanır sanırım  başlık çünkü her şeyi anlatıyor

dün kumsaldaki herkes gidinceye dalgalar kumu kaplayıncaya kadar bekledik  güneş başımızın hizasına gelince oturup karaya saldıran dev dalgaları seyrettik  dalgaların kırıldığı anlar müthişti  kırılan kıvrılan dalgalarda kıyıya koşan köpük köpük vahşi atlar kurtlar geyikler gördük

karadeniz yol yordam anlatıyordu

görüyor musun dedi kızıl geyik  görüyorum dedi boz köpek  peki ne görüyorsun dedi geyik  senin gördüğünü  sahi mi  sahi bundan büyük erinç olabilir miydi  bir geyikle bir köpeğin gördüğü şey aynı olabilir miydi  göğsüne saplı acı hem de haz veren soyut hançeri hissetti  soyutluğu somutlaştırıncaya kadar şekillendirdi  bu dedi kara bir şey  ah evet dedi köpek kendini tutamayıp ben de görüyorum kapkara senin gözlerin kadar kara  şaşkınlıkla köpeğin bakışındaki kederi ayrımsadı geyik  dili sürçtü  kayadan kopmuş bir taş dedi nasıl biçimsizse o da öyle  üstelik sürekli değişiyor  değişiyor ama nasılsa hep aynı kalıyor  uzaklaşıyor yakınlaşıyor ama hep içimde  bazen yok oluyor ama hep var  ben de dedi köpek ben de aynı anda acıyla haz duyuyorum ben de tüm yokluğuna rağmen onu içimde buluyorum  ikimizin de görebileceği ancak ikimizden başka kimsenin göremeyeceği özel bir şey o  geyik köpeği başıyla onaylar acı veren hazla kıvanırken uzaklarda bir avcı boynuzunu üfledi  ses upuzun tok bir ıslık kılığında işitildi  bulutlar kayalıklar solgun bitkiler geyiğin rengine boyandı  köpek istemsizce kulaklarını dikti  gözlerini kıstı  burnunu geyiğe çevirdi  sağ ön ayağıyla sol arka ayağı adım atacak gibi havada asılı kaldı  kuyruğu geriye doğru yere koşut kaskatı gerildi  engel olamadığı sırıtkan hırıltı bakışını sislendirdi  geyiğe haz ve acı veren hançer şimdi sadece acı veriyordu  köpek hırıldayarak hâlâ ben de diyordu ben de seninle aynı şeyi görüyorum  o soyutluk sadece bize özel  o soyutluk sadece bize özel  o soyutluk sadece bize özel  ne kadar çok tekrarlarsa o kadar gerçek olacaktı sözleri  bundan kesinlikle emindi  köpek sırıtkan hırıltısıyla sayıkladıkça geyiğin göğsündeki hançer daha içerlere saplanıyordu  birden istemsizce başını eğdi  boynuzunu köpeğin karnına saplayıverdi ve yaptığına inanamayarak şöyle dedi  şimdi aramızda sahiden özel bir bağ var

uçurumun ucunda uyanan

01 Ağustos 2017

yüzünü yalayan serin rüzgâr ve göğsünün ortasındaki ateşle uyandı  yalçın kayanın ucundan aşağı baktı  leyleklerin göç zamanı uçtuğu yükseklikteydi  ağaçlar yeşil noktacıkları ırmak ince bir damarı tepeler yeşilimsi biçimsiz kabarcıkları çağrıştırıyor birbirlerine karışmış görünüyorlardı  bir şeyleri başka şeylere benzeterek anlayan ozanlara yakınlık hissetti  herşey başka bir şeyin içinde kaynıyordu  fark etmek için bir uçurumun ucunda uyanması gerekiyordu demek  dün denizin ortasında evveli gün bir çınar ağacının dallarında ondan önceki gün bir ayı ininde daha önceki gün de çalıların arasında uyanmıştı  o uyanışlarında da benzer şeyler hissetmişti  nasılsa şimdi her şey bu manzarada apaçıktı  her şey birbiriydi  her şey birbirini döllüyor doğuruyor besliyor büyütüyordu  kendisi de gönüllü bir av olarak iz sürücüsünü döllememiş miydi  uzaklara baktı gözleri keskin değildi  kokladı burnu yeterince iyi koku almıyordu  işitmeye çalıştı kulakları değişik sesleri ayırd etmekte pek becerikli sayılmazdı  iz sürücünün yerine geçti  büyük olasılıkla izini sürmeyi çoktan bırakmıştı  ayağa kalktı iz sürücü gibi gerindi  yerine geçmek hayatta kalmasını sağlayan galiba tek yatkınlığıydı  ayak parmakları uçurumun kenarından taştı  ayak parmaklarını bir süre çabuk çabuk kıpırdattı  önceki günler nasıl tilki ayı çınar ağacı deniz olmak istediyse şimdi de kendini uçurumdan aşağı bırakıp ağaçların dallarında yırtılarak kayalarda un ufak olarak her şeye dönüşmeyi her şey olmayı hayal etti  ne ki herhangi bir şey her şey olmayı reddediyordu  herhangi bir şey herhangi bir şey olarak var kalmak istiyordu  kendisi de bir av olarak kalabildiğince var kalmamış mıydı  kaçabildiğince kaçmış saklanabildiğince saklanmış  şaşırtabildiğince şaşırtmış meydan okuyabildiğince meydan okumuştu  av olmak macerası maalesef geride kalmıştı  iz sürücü çok ama çok akllıydı  peki niye asıl öğretmenin akıl değil acı olduğunu unutmak istiyordu  av boyu o da çok canlıydı  her adımda canlılığı artıyordu  şimdiyse büyük olasılıkla kederliydi  avını ya da macerasını hepten yitirmişti  sadece var kalmaya çalışıyordu  avlağa çıkmak için güç topluyor daha kolay demek ki lezzetsiz avlar hayal ediyordu  yüzünü yalayan serin rüzgârla bir kez daha uyandı  uçurumdan taşan ayak parmaklarını geri çekti  sırtını kayaya yasladı  nasıl onun hedefi hâline gelivermişti  nasıl av olmuştu  aylar öncesini hatırlamaya çalıştı  yaralıydı aksıyordu  bu yüzden de kolay bir avdı  fakat hedef hâline gelmiş olmaktan pek öyle üzgün görünmüyordu  aksine pek hoşnuttu  izinin sürülmeye başlamasıyla yaşamakla dolmuş yarası iyileşmiş aksaklığı düzelmişti  kovalanmayı kaçmayı saklanmayı ve yeri geldiğinde meydan okumayı özlüyordu  ayaklarının altından kaçıp uçuruma yuvarlanan kayanın geniş gövdesinde seke seke gözden kaybolan taşları seyretti  yalçın kaya da yalçınlığından bir şey yitirmek istemiyordu ya  elinde olmadan işte yavaş yavaş ufalanıyor başka bir şeye dönüşüyordu  belki iz sürücü de başka bir şeye dönüşmüştü  kimbilir  soluk soluğa yere çöktü  yüzbinlerce yıllık bir hayatı olsaydı yaslandığı dağın yürüdüğünü yürüdükçe başka bir şeye dönüştüğünü manzarayı gördüğü açıklıkla kesinlikle görebilirdi

kraliçenin muhafızı

24 Temmuz 2017

kraliçenin muhafızı akşamın turuncu ışıkları altında durdu  geriye baktığında fark etmeden kendi kanıyla yaptığı yolu gördü  yürüyüşü boyunca onu yaralayan tüm o şeyler nereye gitmişti  nasıl olurdu düşmanları böyle nasıl kaybolurdu bir yerlere mi saklanmışlardı  o farkında olmadan önüne geçmişler ilerde pusuya mı yatmışlardı  dürbünüyle ileri baktı boş bir yoldan başka bir şey görünmüyordu  tekrar geriye baktı yolu uzaklarda sert siyah bir kırmızı iken kendine yaklaştıkça parlıyor turuncu ışıklar altında vişne jölesi gibi titreşiyordu  başını eğip baktı  parmaklarının ucundan damlayan sonuncu kan damlasından ürktü  kan kokusunun yerini gökyüzünün kokusu dolduruyordu  kalbini yitirmiş hissetti  yürüyüşünün sonu anlamına mı geliyordu bu  kanamadan yürünür müydü  hayır hadi diyelim ki yüründü  durup geriye baktığında kendi kanından olmayan demek ki senin olmayan bir yola bakmak ne ifade edecekti  çok saçmaydı kanamanın durması  hem kraliçe kanamayan birini muhafız olarak kabul eder miydi  ne yapacaktı  şimdi böylece durmak ölümden farksızdı  kanamadan yürümekse başka bir ölümdü  muhafızlıktan azledilmekse ölümlerin en büyüğüydü  bugüne dek kraliçe için birçok tehlikeye atılmıştı  tamam  bunda bir yenilik yoktu her muhafız kraliçesi için tehlikeye atılırdı  o ise daima tehlikelerin en büyüklerini tercih etmişti  gözü kara bir muhafızdı  eğer öyleyse şu anda önüne serilen ölüm seçeneklerinden en büyüğünü seçmeye karar verdi ve göğsündeki kraliyet armasını çıkarıp kanlı yola fırlattı  armanın turuncu gökyüzünde yuvarlanarak yol alışını seyrederken aslında o kadar gözü kara olmadığını ayrımsadı  çünkü tehlikeler arasında tercihler yapardı daima ve artık buna da bir son vermeliydi  dürbünün gösterdiği boş yola bu sefer kararlı bir şekilde döndü  yürüdü

1
nesnelerin amaçlarına uygun kullanılmadığı bir dünya hayal edelim. bıçaklar kulak kiri temizlemek, otomobiller üzerlerinde ekip biçmek, düdüklü tencereler içinde yüzmek için ve daha bunun gibi bir sürü nesne amaçlarının dışında kullanılıyor olsun. insanlar kulaklarını deşen bıçaklarla, üzerinde ekip biçmenin imkansız olduğu otomobillerle, bir türlü içine sığamayıp yüzemedikleri düdüklü tencerelerle canhıraş kavga etsinler. böylece herkes yakınmakta, kızmakta, kavgasında, öfkesinde doğallıkla haklıdır hem de yanlış kullanımdan dolayı düştüğü durumun farkına varamadığı için komiktir.

“körleşme”nin de entriği bu:

romanın merkezinde kitaplar var ve her kahramanın kitaplarla ilişkisi yani kitapları kullanım amacı farklı. romanın baş kahramını fildişi kulesinde yirmi beş bin kitabıyla ihtiraslı bir ilişki yaşayan neredeyse kitaplarından başka bir dünyayı gereksinmeyen meşhur sinolog peter kien, kitaplara canlı varlıklar gibi davranıyor dahası onun gözünde kitaplar -kurgu ve eğlencelik olanları hariç- diğer bütün canlı varlıklardan çok daha değerli ve soylu. sonradan karısı olacak hizmetçisi therese içinse kitaplar, her gün tozunu almak zorunda kaldığı tiksinti duyulması gereken, anlamsız cesetler. aynı zamanda da peter kien’i t/avlamak için, türlü mizansenler tasarlayarak sevgi gösterisinde bulunduğu araçlar… böyle gidiyor.
peki kitapların gerçek amacı hakkında bize ne diyor roman? temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında insanın amacının ne olduğunu da söylüyor mu? canetti bize ne kitapların ne de insanların varoluşu hakkında bir bilgi sunuyor. önümüze serdiği tepki uyandıran, huzursuz eden ve kahramanlarıyla birlikte fokur fokur kaynayan durumlar.

2
kitabı yarıladığımda kien, therese ve fischerle karakterleri george grosz’un ilk dönem resimlerindeki insan tasvirlerine benzetmiştim. keskin hatlı, kravatlı, ceketli, tarlatanlı, fırfır gömlekli uygarlıkları giyimleriyle/görünüşleriyle sınırlı, algıları kapalı grotesk ‘tip’ler. düşünme eyleme biçimleriyle beraber mesela kien’in uzun bir iskelete benzeyen bedenini, sonra therese’nin tombul bacaklarını örten kolalanmakla kaskatı kesilmiş soluk mavi eteğini ve fischerle’nin burnu ağzını örten kambur bir cüce olarak tasvirini gözümde bir bir canlandırdığımda hep aynı cümleyi tekrarlıyordum, “yok! bu üç karakter de bu dünyaya ait olamazlar.” peki hangi dünyaya aittiler? bir yazar nasıl böyle tuhaf, yabancı ve bir o kadar hakiki kahramanları bu kadar ayrıntılı, bu kadar uzun süre devindirebilir?

3
elias canetti, araya girip onlar hakkında bir hükümde, hükmü bırak en ufak imâda bulunmuyor. okurunu uyarlamaya mecbur kılarak, bu tuhaf yaratıklarla başbaşa bırakıp gitmiş. popüler korku romanı yazarları bile korkunç kahramanlarıyla bu kadar yalnız bırakmaz müşterisini; nefeslenilecek -tabi ki gerilimle dolu- huzurlu anlar, yorumlar yayarlar aralara.

canetti tek tek kahramanlarının maskesini takıp onları devindiriyor, konuşturuyor, düşündürüyor ya, böylece roman, bir yazarı okur gibi değil bir oyuncuyu/meddahı seyreder gibi an an, sahne sahne -brechtyen tabirle episode episode- okunabiliyor. yadırgama hiçbir anda ve bölümdes eksik olmuyor. huzur arayan bir zihnin katılacağı, içinin yumuşayacağı tek bir görünüm yok. bu olağan dışı rahatsız edicilik esasen seyire zindelik veriyor. dönüp dönüp kendine bakmak zorunda kalıyorsun. evet, kendine. hıhı! kendine.

4
çoğu derme çatma, hazır kodlarla dolu mimetik kurgu -yani aristotelesçi estetiğin izindekiler demek istiyorum- iyi ve kötü kahramanlar arasında ayrım yapmaya zorlar. iyi kahramanla özdeşleşir, kötüye karşı hasmaneleşiriz. burda özdeşleşeceğimiz kimse yok dolayısıyla hasmaneleşeceğimiz kimse de yok. devamlı huzursuz olmakla meşgulüz.

5
okudukça okudukça sorun keskinleşiyor: bu karakterler içimizden mi fırlamışlar? çoğu özelliğimizin, içimizdeki çoğunluk’un ya da kitlenin alegorisi, tuhaf biçimde resmedilişleri mi bu yaratık hazretleri? biz de bu denli basiretsiz, aptal, yanılgılarına körcesine bağlı mahluklar mıyız? kitabın amacı ne? sonra efendim, varoluşumuzun amacı ne? tek bir cevap var “körleşme”nin kahramanları ve girdikleri durumlar kesinlikle ne kitabın ne de varoluşumuzun amacı olamazlar. üzerine sinmiş ve onlara benzeyen her huyundan, tavrından, etkinliğinden kurtul. bu komediyi seyrederken gülücüklerinin aydınlığını içine yönelt yeter.

6
körleşmeyi, çok okuyan, aynı çoklukla okuduklarını unutan komik bir yazardan aldım. “körleşme”nin her yerde karşısına çıktığını fakat okumakta güçlük çektiğini o yüzden yarısında bıraktığını söyledi. onun için okur muydum? acaba okunmaya değer miydi söylenildiği kadar? okumayı çok seviyordu ama bu romanı niyeyse bitirememişti?

birçok kurgunun okura özdeşleşme ve hasmaneleşme şansını verdiğini söylemiştim. ki böylece özdeşleştiğin kahramanla birlikte devinebilirsin; onunla bütünleşir onun karşılaştığı sorunlara girer çıkarsın. onunla birlikte savaşır, yenilir, âşık olur, sevinir üzülürsün. onun ders aldıklarından ders alır, yanlışlarından kaçınırsın. “körleşme” için bu söz konusu değil. sürekli tokatlanıyorsun. iki de bir kılık değiştirerek kendini yok eden, yokluğuyla yüzüne yüzüne bağıran biri var satırların arasında. sana asla yardımcı olmuyor. çok gaddar. çok sert.

velhasıl alışkın olmadığı bu türü, o çok okuyan çok yazan ve çok çabuk unutan komik yazara önermiyorum. romanın havasını bir parça çakabilseydi zaten okumayı bırakamazdı. aristo’nun izdeşlerinin izdeşi olsun o. hele hele kendine yardım kitapları tadında hafif eleştirilere ancak katlanabilen, okşanmayı, güzel sözleri, büyülenmeyi, bulutların üstünde uçmayı seven, ‘insanlığın yanılgılar komedyası’nda başrol peşinde koşan, ramp ışıklarına tapan popüler metinlerin okuru kesinlikle “körleşme”yi okumasın.

7
romanın adı tekrar basımlarda yeniden düşünülebilir. “körleşme” adı bir süreci körleşmekte olan kahramanları anlatıyor oysa karşımızda devinip duranlar körleşmekteki değil çoktan körleşmiş kahramanlar. canetti “körleşme”yi yazmaya karar vermeden -“körleşme”nin ilk roman olduğu- bir roman dizisi düşünüyormuş; bu dizinin adıysa comedie humanie an irren/insanlığın yanılgılar komedyası imiş. sanırım roman için en güzel ad bu.

8
bir kez daha apaçık anlaşılıyor ki yaşamımızdaki çözmeden, çözemeden üstünden atladığımız, yanından geçtiğimiz, yanılgının yakıcı inancıyla ve inadıyla sürdürdüğümüz ağır, devasa sorunları birilerinin alıp tartması, plastik bir görünüme ulaşıncaya kadar üzerinde uzun uzun çalışması ve bize “bak işte göremediğin şey bu” diye sopsomut göstermesi gerekiyor. tıpkı mikropları görebilmek için mikroskobu, yıldızları seçebilmek için teleskobu gereksindiğimiz gibi canetti’ye benzer mikroteleskop insanları ve “körleşme”ye benzer mikroteleskobik işleri gereksiniyoruz. gereksiniyoruz derken, kim gereksiniyor? peter kien’in kardeşi george kien’den mülhem, içindeki kitleyi aldıranlar. bundan sonraki durağımız, canetti’nin kitle ve güç adlı kitabı olacak muhtemelen.

9
ilk kez okuduğum bir yazarın geçmişini, roman için yazılmış önsözü veya roman hakkında değerlendirmeleri okumaksızın doğrudan romanına dalmayı tercih ederim. bakışımın mümkün olduğunca kendimle sınırlı olmasını isterim. “körleşme”yi de bu şekilde okudum. sadece balkan savaşları’ından hemen önce bulgaristan prensliği’nde bir osmanlı vatandaşı olarak doğduğunu ve romanı almanca yazdığını biliyordum, o kadar. okurken sık sık aklımdan brecht’in anti-aristotelesçi estetiği dolayısıyla küçük organon’u ve kafka’nın amerika, dava ve şato’su geçti. dönüp dönüp grosz’un ilk dönem resimlerine baktım. tiyatro ve özellikle oyunculuk sanatıyla bağlar sezinledim. sonradan canetti hakkında yazılanları okurken brecht ve grosz ile arkadaşlık ettiğini, romanın dilini, kendi deyişiyle, kafka’nın dönüşüm’üne yaslanarak kurduğunu ve bu romandan çok sonra tiyatro oyunları yazdığını öğrendim. bu da ayrıca tuhaf bir tecrübe oldu benim için. daha önce birkaç kez “körleşme”yi okuyup okumadığımı sormuşlardı. saramago’nun körlük’üyle karıştırıp okudum demiştim. ah! ah! saramago nerde canetti nerde? neyse. sonuç olarak geç gelen ve asla terk etmeyecek sevgili gibi geldi canetti. şükran duyuyorum.

10
“körleşme” ya da insanlığın yanılgılar komedyası, bugüne dek okuduğum en iyi roman. antik yunan’da medea tragedyası nasıl bir kaos ise, kapitalist dünyada bu roman öyle bir kaos.

lümpen entelijansiya

09 Temmuz 2017

sokaktaki lümpenlerden korkmam, entelijansiyanın lümpeninden korkarım. çünkü bunlar ihanetlerini, dönekliklerini, çıkarlarına uygun durumları son derece karmaşık denklemlerle akla yakın hâle getirirler.

sokaktaki lümpenin davranışları kestirilebilir ama bunların beraber göğüslemenizin gereken çetin şartlarda nasıl davranacağını kestirmek oldukça güçtür.

bir gün bir bakarsın ilelebet birliktelik içinde olacağın biri vardır ertesi gün bir bakarsın seni satmış, davayı satmış, ilişkiyi satmış; dün düşmanım dedikleriyle kolkola gezen bambaşka biri.

bunlarla tartışamazsın, konuşamazsın. birçok insanda, toplulukta bulunabilecek hatalarını seni köklü biçimde reddebilecekleri argümanlar olarak önüne yığıverirler.

saf  salak arkalarından bakarken içlerinde hiçbir tereddüt yaşamadan seni, davayı, ilişkiyi konfora satarlar.

nezaketlerine, sahte içtenliklerine, kelime dağarcıklarına, dili kullanma yeteneklerine, süslerine püslerine tav olmayın. cinsiyetleri fark etmez arketipleri mavi sakal.

bir bölgenin, şehrin, ülkenin insanlarının ilişkilerindeki çiğlikler, kendini ifade etmedeki kabalıklar, düşünmeyi -yani kendi içinde veya karşısındakiyle tartışmayı- reddeden abartılı duygusal performanslar ne denli fazlaysa o bölgenin, şehrin, ülkenin aktörleri/performans sanatçıları aynı çiğlik, kabalık, duygu patlamaları ve düşünce tembelliğiyle iş yapıyor. toplumun bireyleriyle sanatçıların performansları alkışlar, tezahüratlar eşliğinde sarmaşığın dalları gibi birbirlerine dolanarak yükseliyor, göğeriyor.

kurgu için de aynı geçerli. hatları keskin iyiler ve kötüler oluyor böyle yerlerde.  gündelik yaşantıda birbirimizi kurguladığımız gibi roman, hikâye ve filmlerimizde çeşitli tonlarda iyiler ve kötüler çiziyoruz. ne oluyor, nasıl oluyor, niye böyle bakıyoruz birbirimize, burdan bir çıkış mümkün mü konumuz değil asla. iyi olan -ki onunla özdeşleşiyoruz hemen- kurtulsun da şu kötü olandan, aman canım, nasıl kurtulursa kurtulsun. canavarlaştırmalar ve sonuçları çeşitli biçimlerde tezahür ediyor. gücün yetiyorsa bir hamlede sen canavarsın diyerek ya da entrikalarla yavaş yavaş altını oyarak, işkence çektirerek birbirimize eziyet eidyoruz.

eh! siyaset erbabı da aktörlüğe, senaryo yazarlığına pek hevesli zaten. gündelik hayat, sanat ve siyaset aynı duygusal patlamaların yatağında barışı, birarada olabilme becerisini, hoşgörüyü, tahammülü önüne katıp katman katman lav tabakalarıyla akıyor.  duygulardan ibaret varoluşumuzun en ballısı, en dokunaklısı mağduriyet. istisnasız herkes kendini mağdur hissediyor. herkes mağdur maskesi takıyor ve mağduriyetten bir odada yaşıyor.  bir diğerinin kötü, benim iyi olmamın yegâne koşulu mağduriyet. gençliğe yaklaşan çocuklara da bu sirayet ediyor. mağdur hissedişleri melankoli ve öfkeyi besliyor ve ömürlerinin sonuna kadar eşlik ediyor.

mağduriyetimi ne kadar sağlam kurarsam işlediğim küçük büyük suçlardan, yaptığım kabahatlerden, verdiğim zararlardan, yarattığım duygusal karmaşalardan muaf oluyorum. herkes ama herkes hatalarla, zaaflarla dolu, yanlış davranışlarla dolu. öyleyse mağdur olmak için malzeme hazır, bereketli; bana yönelen bir dolu nedenim var. şimdi kendime mağduriyetten bir şatomsu oda yapayım. beni sevsinler, bana aşık olsunlar, beni meşhur etsinler, bana iktidar versinler. hiç gecikmeden mağduriyetlerimi kullanarak aşkıma acı çektireyim, hayranlarımın benimle özdeşleşebileceği içinde mağdur görüneceğim iventler kurgulayayım, savaşlar çıkarayım, katliamlar yapayım.

mağduriyet siyaseti coğrafyamızda hükümetlere, iktidardakilere, mezheplere özgü bir şey değil. şu aralar egemen siyaseti pek yadırgıyor ve bunu çok çok eleştiriyoruz ya, mağduriyet siyaseti her ânımızda, her durumumuzda, her edimimizde, hepimizde mevcut. mağduriyetimizi  içki sofralarında, cigaralık tekkelerinde, kadın günlerinde, kahvehane sohbetlerinde, kumsallarda ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sürüyoruz. mağduriyetimizi sergileyen çiğ romanlar, hikâyeler yazıyor, filmler çekiyor, şarkılar besteliyoruz: her gün boynu bükük çocukları, kadınları, onların gözyaşları seyrediyor, dinliyoruz…

bir hakikat mi var ensemizde soluğunu hissettiğimiz? dönüp baksak göreceğiz. ne ki dönüp bakmaya cesaretimiz yok. istisnasız herkesin mağdur olduğu yerde herkes biraz zâlim değil mi?  mağduriyetten yapılmış odalarımızdan çıkıp, konforumuzu terk ettiğimizde gerçekten sevebiliyoruz değil mi? ama karşımızda benzer bir kıpırdanış, kıpırdanışlar olmaz yahut bu yeni durum ağır gelir, taşıyamazsak hızla konforumuza dönüyoruz. metafolar âleminde uyku için kuş tüyü yastık ne ise, sosyal dünyada mağduriyet o.

not: mağduriyet kurguları okumaktan, seyretmekten, yaşamaktan; birilerine sempati duyup birilerine düşmanlaşmaktan; her an bir mağdurla karşılaşıp ona yakın hissetmekten; yakınlık duyduğum kişinin ertesi gün karşımda bir zalim olarak belirmesinden bizar oldum. ben çıkıyorum, siz devam edin. bu anforanın anaforunda mağdur-zalimlerle çorba olmayacağım.

apartman cephelerindeki yüzeysel ya da derin çatlaklar, yamulmuş, her an çökebilecek gibi duran yahut çökmüş  binalar; pazarda ne güzel görünüp eve gelince parçalanıveren eşyalar; on binlerce lira verip alınan, kullanılmaya başlayınca karbüratöründen motoruna, debriyajından vites kutusuna kadar dökülen otomobiller… bunlar kiracıyı, alıcıyı pişman eder, kızdırır, çileden çıkarır zira aldatılmışlardır. mecburen şu daireyi kiraladığı için kaderine, bu işe yaramaz otomobilin orasını burasını öven  kayınçosuna, o eşyanın ışıltısına nasıl kanıp da aldığı için beş duyusuna  lânet eder. faka basmıştır, yanılsamaya kapılmıştır. bu ona nasıl yapılmıştır, o bu tezgaha nasıl düşmüştür. kişisine göre değişir, aradan bilmem ne kadar bir süre geçer yine aynı faka basılır, yine tongaya düşülür; yine öfke, yine hayıflanma. sanki halka halka rüyaya dalış ve uyanışlardan, yanılsamalar ve yanılsamalardan zorunlu kurtuluşlardan oluşan bir hayat sürülür  ve bu hayat ancak mezarda son bulur. yanılsamalarla yanılsamaların parçalanışları aslında çıplak gözle, yüzeysel bir eğitimle kolayca kavranabilir ama çoğunlukla kavramak da faydasızdır.

daha çetini daha cevizi vardır. binada çatlaklar artsa da, kışın çatlaklardan içeri kar dolsa da, duvarların içinden takur tukur yuvarlananan molozların bina çöktü çöküyor uyarıları gelse de ah der evin sahibi bu ne güzel bir ev.  yanılsamasından asla ayrılmak istemez. yok der, olamaz, hayır. benim gördüğüm, tanımladığım, tarif ettiğim gibidir, başka türlüsü mümkün olamaz. nasıl olsun canım, bak, dokun, tat, işit, kokla gördün mü bir hayal değil işte, gerçek.  yanılsaması ana rahmidir, yorgandır, kendini yanılsamanın pamuklarına sarmıştır; her şeyi, herkesi bu yanılsamanın filtresinden geçirerek yorumlar. ama bak burası çatlak, duvarlar içerden içerden çöküyor, dersin o evet görüyorum ve işitiyorum der ama zaten kusursuz olan ne var ki yahut da olsun der benim ya kusurlu olması sorun değil vb. duvara iki şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır, neşeyle gülümser. ne denebilir, susulur. çünkü ne söylense yorumdur, çekememezliktir belki hasettir, belki de kıskançlık.

yanılsamadan kurtulması için evin çökmesi yeterli değildir. ev çöker o gider evin bir benzerini arar bulur. çatlak, çökme tehlikesi içinde bir ev. aman ne güzeldir, ne tanıdıktır tam istediği gibi bir evdir. içine yerleşir, duvarlarına şaplak atar, döşemeye ayağını vurur, yerde yuvarlanır. oh der bu eve vuruldum, sanki onunla doğmuş gibiyim. sanki yıllardır onu arıyordum. işte, bu hayatımın evi. bu yanılsama da bina çökünceye ve mecburen başka çatlak bir daireye taşınıncaya kadar sürecektir. onlarca kez yaşanacaktır bu. ve bir gün dank edecektir. çatlaksız ve çökme tehlikesi olmayan bir binaya, güvenlikli bir siteye taşınılmalıdır. diyelim buna imkan da doğmuştur, gidilir yeni eve yerleşilir. çatlaksız, duvarları tıkırtısız güvenli bir ev ne güzeldir. ama farkında olmadan ev değiştirmeye alışılmıştır. bir süre sonra evin duvarları üstüne üstüne gelmeye, sıkıştırmaya başlar. ev niye şimdiye kadar çökmemiştir. çünkü sağlamdır. yok böyle olmamalıdır. çünkü normali bu değildir. normali çökmez olduğuna inanılanın çökmesidir.

çatlak evine yahut ev değiştirmeye aşık olan ya bir kişi değil de bütün bir toplumsa. varsılından yoksuluna, mekteplisinden alaylısına, kadınından erkeğine, marjinalinden orta yolcusuna herkes böyleyse. kuşku duymak, araştırmak, tartışmak, muhabbet etmek, sevmek artık anı bile değilse, bellekten bütünüyle silinmişlerse, bunlar nasıl insanlardır burası nasıl bir yerdir. burası savaş ortamıdır belki. görünürde atılan toplar, kurşunlar yoktur. ama herkes kendi yanılsamasında mevzilenmiş, kendi yorumlarını sığınak yapmıştır. yanılsamlar derinleşmekte, sığınaklar konforlu hâle getirilmektedir günden güne. virginia woolf’un orlando’sundaki “bir yanılsama ne kadar büyük olursa gerçeğe çarpıp parçalanışı o kadar büyük olur” sav sözü burda çalışmamaktadır.

herkes tek tek yahut topluluklar halinde diğerlerini kendi yanılsaması içine çekmeye çalışır. herkes bir diğerini kendi yanılsaması içinde ezmek, yok etmek için mücadele eder. savaştır bu. ekmek için, su için değil kendi yanılsamasının muzafferiyeti için verilen bir savaş. yanılsamanın muzafferiyeti çünkü herkese tek tek ve toplu olarak bir tamlık, tamamlanmışlık, kozmos hissi aşılar ‘huzur’ verir. çünkü herkes ve her şey parçalanmıştır, eksiklidir, kaotiktir ve bu hakikatten ancak daha büyük, daha yepis yeni yanılsamalarla kurtulunabilir. yanılsamalar varsın parçalansın, ne gam, yenisi inşa edilir. canetti körleşme’de saçma ve grotesk bir dünya ve o dünyada yaşayan kişiler inşa etmiş. nasıl da hem tanıdık hem de yabancılar. civarında daha dolaşacağız.

sanatsal işler iki kategori altında toplanabilir. bir kışkırtanlar, iki sürükleyenler.

birinci kategoridekiler kendini yakalamaya, hayal etmeye, düşünmeye, bedeni harekete, başkayı ve başkalarını tanımaya kışkırtır.

ikinci kategoridekilerse uyandırdıkları merak, yarattıkları hayranlık ve sergiledikleri büyüleyicilikle peşlerinden sürükler.

birinci kategori ikinci kategoriyi içerir ama ikinci birinciyi içermez.

okur, izleyici, seyirci, dinleyici, ziyaretçi kısaca alımlayıcı için bu ikisini ayırmak çok zor hatta imkansız olabilir.

zira beğeni kültüreldir, çocukluktan itibaren kolayca biçimlendirilebilir.  ‘tek’in beğenisi  ‘çoğunluk’un beğenisine kolayca eklemlenir ve sonrasında ayrılması çok güçtür.

çoğunluk için kendini içine bırakacağı, emeksiz içinde yüzeceği sürükleyici işler kıymetlidir.

çoğunluğa kışkırtıcı olmayan işler gösterildiğinde bunu kabul edemez ve karşı çıkar.

çünkü uyumlu olmaya eğitilmiş; dışardan bakmaya, kurcalamaya, tartışmaya yönelik becerileri iğdiş edilmiştir.

kışkırtıcı işleri seven, öven, üreten,  değerlendiren ve yayan kişiler çoğunluğun nazarında sosyal bir çarpıklığın ürünüdür.

çünkü ‘bize’ benzemeyen ve farklı varolan yabancı, uzak, çarpık olmak zorundadır. yoksa yaşayışımızın haklılığından ve muhteşemliğinden nasıl söz edebiliriz.

fakat gariptir, kışkırtıcı işler uzun süreli sosyal bellekte kendilerine yer bulurken, sürükleyici işlerin en meşhurları bile kısa süreli hatta geçici bellekte yer bulmuş.

diğerleri nasıl elenmiş, kim elemiş de kalanlar kışkırtıcı işler olmuş burası ayrı bir muamma.