arzuladığımız, ihtiyaç duyduğumuz, imrendiğimiz, kıskandığımız, kızdığımız, korktuğumuz şey gerçekliğini yitiriyor. o şey hakkında aklımızdan geçen gerçek dışı yargılara, nitelemelere düşünme diyoruz bir de. zamanla gerçek belirmeye başladığında başka bir gerçek dışılığa başvuruyoruz: zaman kaybı yaşadığımızı, boşuna bir isteklilik içinde olduğumuzu, kendimizi boşuna küçümsediğimizi, hayatın kötü ve her şeyin yalan olduğunu, aslında gözümüzü bir karartabilsek cesur biri hatta bir kahraman olabileceğimizi düşünüyoruz. gerçeklikten koparak hissettiğimiz ‘yanlış şeyleri’ yine gerçeklikten koparak ‘onarmaya çalışıyoruz’. hep yaralı kalıyoruz.

yanılsama, gerçeklikle ilişki kurma yollarımızdan biri. mesele şu ki bunun farkında değiliz. mitoloji, masal, hikâye, şiir, cümle sanat dalı yanılsama üretiyor. fakat üretilen yanılsamaya inanalım diye değil; gerçekliğe yönelik bakış açıları geliştirebilelim diye. gerçek budur, şudur; en iyisini ben biliyorum iddiası taşımıyor sanat. sadece böyle de bakılabilir diyor. bizse bir bakış açısına bağlanmaya, onun müridi olmaya eğilimliyiz. çünkü böylesi kolay, risksiz ve böylece konforumuzu bozmadan haz alabilir; koşmadan ter atabiliriz.

gerçeği anlamak için üretilen kasıtlı yanılsamayla, gerçeklikten kaçmak için düşülen yanılsamayı birbirine karıştırmak kader değil, bilmeme; belki de bilmek istememe.

Reklamlar

uzun uyumak

08 Nisan 2018

uyku ne kadar uzunsa uyanmak o kadar zor. uyanır uyanmaz her şey yerli yerinde mi, burası uyuduğum oda mı, aynadaki surat benim mi gibi başlangıç teyidleri oluyor. ardından yüzünü yıkayıp uyanman gerekiyor. fakat bedenin uykuya alışıklığı buna izin vermiyor. güne kahvaltıyı hazırlamakla başlıyorsan bu iyi bir şey. daha çabuk uyanabilirsin. üzerindeki katılığı daha çabuk atacaksın, kasların hafızası zihnin hafızasını tetikleyecek, nabzın normal hızına ulaşacak vb. fakat beden yarı uykuluyken, ezbere yaptığından, bazı şeyleri birbirine karıştırıyor. kahvaltı hazırlıyoruz, faaliz ama uyanma tam gerçekleşemiyor. kahve, sigara gibi uyarıcılar devreye giriyor… özetle: ihtiyaçtan fazla, uzun uzun uyuduğunda, uyandığını varsaydığın andan sonra da uykuya devam ediyorsun.

 

kayada bir martı ölüsüydü aşk
kumsalı yemiş bitirmişti deniz
her yerde aradınız cesedi yok
ne olmuştu biraz kırıktı sesiniz

bulmak aramak mıydı bilirdiniz
hayat çok fazlasıydı hayattan
gittiğiniz yoldan gitmeseydiniz
başlamazdınız her gün baştan

kuyruğunu her ısırışında yılan
çember yoktu, boştu geometri
olandan çok farklıydı anlaşılan
uçardı geceleri martı cesetleri

kendinizden kurdunuz her şeyi
gökyüzü gökdenizlerle doluydu
çöl etti diliniz değindiği her şeyi
martılar kanatlanmakla doluydu

 

IMG_2110

birkaç haftadır rüzgâr’la sevim ak kütüphanesi’ndeki çocuklar için düzenlenen etkinliklere katılıyoruz .  bazen bir çocuk kitabının yazarı kitabını anlatıyor ve üzerine çocuklarla sohbet ediyor, bazen bir kavramdan hareketle çocuklarla felsefe sohbeti yapılıyor, bazen çocuk kitapları resimleyen bir ressam çocuklarla resim atölyesi gerçekleştiriyor.

geçen cumartesi firuze engin, behiç ak’ın “rüzgârın üstündeki şehir” ile “uyurgezer fil” hikâyelerini çocuklara oynadı. engin, bir masanın üstüne bavulundan çıkardığı mutfak malzemeleriyle bir şehir imgesi oluşturdu. malzemeleri kullanarak çıkardığı gürültüyle şehrin, kazuyla şehre gelen sirkin seslerini ve anlaşılmaz bir dilde konuşan kahramanların konuşmalarını yansıladı. oyuna dahil olan sebzeler oyunun asıl kahramanlarıydı. sebzeler konuştu, hareket etti, uçtu, ip üstünde yürüdü. yer yer çocuklar oyuna katıldı oyunun parçası oldu. sıklıkla oyuna çocukların enerjik yorumları eşlik etti; beş duyularıyla oyunun/hikâyenin içindeydiler. mekanın mecbur kıldığı dikdörtgen bir oturma düzenini* saymazsak her şey dengedeydi.

engin, oynadığının, gösteri yaptığının altını çizecek -bizim klasik icracı oyuncularımıza ait- süslerden, ‘tonlamalardan’, vurgulardan, jestlerden, mimiklerden dikkatle ve seçerek kaçındı. ayı gösteren parmakla ay karışmadı. gösterilenden çok göstereni merkeze koymak oyuncularımızın ekseriyetle düştüğü tuzaktır ki engin, bu tuzağın uzağından bile geçmedi. süssüz, oldukça rahat, kendiliğinden eyleyişiyle yakın ve tanıdık;  şaşırtıcı gündelik dışı disipliniyle uzak ve yabancı -yani oyunculuğun poetikasına harfiyen uyan- gösterisini yaptı. çocuklar pek eğlendi. gösterideki fısfıstan püsküren su zerrelerine arka sırada erişemeyenler, gösteri biter bitmez öne gelip ıslanmayı başardılar.

velhasıl ben de beklemediğim, ummadığım bir yerde, üstelik ayakta olmama rağmen bir saat boyunca yorulmadan, sıkılmadan çok hoş bir gösterinin parçası oldum. firuze engin’e, sevim ak’a ve behiç ak’a teşekkürü borç bilirim.

*: dairesel bir düzen hem çocuklar hem yetişkinler için idealdir. çünkü dairesel düzende önde arkada olma sorunu en aza iner; seyredenlerin oyuna mesafesi daha adil bir noktaya çekilir. seyredenlerin de etkileşimi bu şekilde daha olanaklıdır ve çocuklar oynarken genellikle dairesel bir düzen tutturur. 

gölge Değil

25 Mart 2018

“aşk bir anlamanın konusu olamaz, o bir yanma halidir”

ismail güzelsoy’un “gölge” romanının gizli öznesi, gizli anlatıcısı, perdenin arkasındaki kahraman, ismail’in ardındaki ismail ve ismail’in ağzından ismail’i ve diğer bütün gölgeleri oynatan kişinin ismidir, Değil. romanın bir dönemecinde gölge ustası Değil, yarattığı güzellikleri (gölgeleri) bilmeyi değil onları izleyenlerin neler hissettiğini bilmeyi istediğini söyler. olaylar ismail’in başından geçmiştir, romanı ismail anlatır, Değil ise ismail’in anlattıklarını dinler ve hayal perdemize düşürür. yani asıl kahraman Değil değildir. ve dil oyunu gibi görünen bu ifade , “bir şeyin değilinin değili kendisidir.” önermesini fısıldar.

yakın zamanda okuma şerefine nail olduğum antonio altarriba’nın “ben katil” adlı çizgi romanı’nındaki katil de sanat üzerine verdiği konferanslardaki asıl amacının katılımcıların tepkilerini izlemek olduğunu söylüyordu. tepkiler benim kim, yaptığım işin ne nasıl olduğunu söylüyor. ürettiğimiz özel bir işin, bir fikrin, bir hissin meraklısının tepkisini merak ediyoruz. o tepkiler bir çeşit zımpara, eğe, keski vazifesi görüyor. ne ki işte, kendimizi şekillendirecek tepkilere ulaşmak için önce ortaya bir iş, bir gölge koymamız gerekiyor.

Değil, kör aşil’in hayalhanesindeki perdede aşil usta’nın anlattığı hikâyelere uygun gölgeler oynatıyor. onun gölge oyunları seyircileri büyülüyor; özellikle ismail’e sihir gibi geliyor. bir keresinde seyirciler yokken sırf ismail için perdeye bir kadın gölgesi düşürüyor ve ismail bu gölgeye gerçek bir kadınmış gibi âşık oluyor. öyle âşık oluyor ki bunu Değil’e söyleyemiyor. bu bölümü okuduğumda birden geriye gittim; bir gölge oynatıcısı olarak dostoyevski, suç ve ceza’nın gölgelerinden biri olarak raskolnikov’un kızkardeşi dunya hatıramdaki perdeye düşüverdi. ismail’in bedensiz yaşlarındaydım o zamanlar ve ben de dunya’ya âşık olmuştum. dostoyevski’nin dunya’yı ne kadar ayrıntılı tasvir ettiğini hatırlamıyorum; o bende hüzünlü bir güzellik olarak yer etmiş, rüyalarıma girmişti. dunya’ya kapılmadan önce kafamda belli belirsiz gezinen bir fikir kesinleşmişti: hüzünle gölgelenmeyen hiçbir güzellik gerçek bir güzellik değildi. kadın gölgesinin ismail’de yarattığı fikirleri, hisleri bu sayede tanıyabilmiş olmalıyım. Değil’in yarattığı gölgeye ismail gibi tepki vererek; Değil’in ve ismail’in his ortağı olarak onlara yaptıkları şeyin ne olduğunu gösteriyorum şu an.

şimdi burada, daha ileri gidip sadece romandakilerin değil hayattaki soyut-somut varlıkların tümünün birer gölge olduğunu söylemek isterim. gölgelere yüklediğimiz anlamları kendimize ve kendi dışımızdaki şeylere de yükleriz; hemen her şey gölgeler gibi bir şekle şemâle sahiptir, zamanla şekillenir zamanla solup giderler; her şey bir gölgede kaynayıp duran, dışarı çıkmayı bekleyen anlam (+) ve anlamsızlık (-) yüklü enerjiyle doludur; herşey birbirine birer gölge olarak görünür; başta insan olmak üzere birçok canlı kendi kendisinin gölge ustasıdır ve kendini başkasının bakışına göre şekillendirir, oynatır.

romandaki gölge ile jung’un gölge kavramı arasındaki ilişki esas mıdır bilemedim. bu romandaki gölge zeynep sayın’ın başkalarının bakışına sunulan imge kavramıyla çok daha fazla akraba sanki. hatta neredeyse “imge=gölge”. ancak çok istenirse akif karakterini jungcu anlamda ismail’in karanlık yanı yani gölgesi olarak okuyabiliriz ya da ismail’in kadın gölgesi tarafından çekilişini. ama roman temelde buna çalışmıyor bana kalırsa. gölge’nin içinde barındırdığı ama göstermeyerek bizi görmeye zorladığı şeye çalışıyor roman.

romanın dili çok akıcı ve yalın. dile gelişi son derece zor sorunlar durumlar, karakaterlerin devinimleri ve ilişkileri içinde çözünüyor. biz devinimi seyrederken, tıpkı su içerken içindeki mineralleri fark edemiyor buna karşılık mineralleri bedenimize suyla birlikte nasıl kabul ediyorsak romanı okurken de içinde seyrelip çözünmüş fikirleri de farkına varmadan zihnimize aynı şekilde kabul ediyoruz. yani bir edebi metinden almamız gereken haz neredeyse kusursuz ölçüde gerçekleşiyor. ta ki ismail’in gerçek konumunu öğrendiğimiz kısma dek.

burdan itibaren roman bozuluyor; kendini mantıksal olarak izah etmeye, okuru -bir okur olarak beni- “şu şu yüzden oldu”ya ikna etmeye başlıyor; gereksiz açıklamalar yığıyor önümüze. “gölge”ye olan hayranlığım bu kısımdan sonra cılızlaşıyor. o yüzden bu kısma kadarki haliyle romanı tüm yönleriyle büyük bir eser olarak gördüğümün altını özellikle çizmek isterim. o işlerden çok anlamam ama editöryel müdahalenin buralarda işe yaradığını sanıyorum. editör, “her şey ortaya çıkmış ve biz şu ana kadar olan her şeye inanmışken akla sonradan gelen sorulara cevap veriyormuşuz gibi oluyor buralar; bırakalım o sorular cevapsız kalsın; bunu yapmak eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi oluyor…” kabilinden bir şeyler söyleyebilirdi.

hepimiz kendini üreten birer gölge olarak devinimlerimize verilen tepkileri merak ediyor, kendimizi bu tepkilere bakarak yeniden yeniden şekillendiriyoruz. bu hal, en yoğun, en damıtık haliyle aşk bahsinde beliriyor. aşk dikkatli bakarsak, içinde yaşarsak bir kültür meyvesi değildir. sevgilinin her bakışında, her dokunuşunda, her seslenişinde bu yüzden bir cızz sesi var. bir gölgeyi hayal perdemize düşürürken, bir sevgili perdemizin çırağını tutuştururken stratejik olmak, tarımsal becerileri devreye sokmak bize marifet olarak belletildi; bu ise bir yanılsamaya yol açmaktan başka bir işe yaramaz. aşk daima bir gölgenin içinde kımıldar, kıvranır, kaynar. gölgesinden soyunan, gölgesine çalışmayan yani gölgesini yadsıyan ne varsa çıplak görünür, doğrudur, oysa asıl gölgedir çıplak olan; kara alevleriyle ve tüm çıplaklığıyla dışına dışına birikir.

çok sevme #p1

24 Şubat 2018

1
bir şeyi çok sevmeyle işgal etme arasında fark yoktur

sevilenin hayatında haddinden çok yer kaplamak işgaldir

çok seviyorum iddiası da işgalin maskesi

sevmenin üretken bir çaba olduğu beliti önümüzde duruyor

-sevgi nedir? -emektir. peki…

üretilecek olan nedir peki?

üretilecek olan hayattır

ölçülü bir sevginin üreteceği daha çok ve daha zengin bir hayattır

ironik dille: az sevgi = çok hayat

kölenin çok ya da az seviliyor olması kara mizahtır

2
çok sevme köleleşmeyi, kölelik de isyanı geliştirir

âsi, isyan ettiğine nasıl dönüşmeyecektir?

buraya kadar olan düşünceler bu sorunun cevabıydı

isyan edilen şeyi yeniden üretmek kan davasıdır

daha çok ve daha zengin bir hayat demek değil

birini, bir davayı, bir ideali çok sevme, nefretin görünmezlik pelerinidir

beklediği karşılığı bulamadığında nefretin birden ortaya çıkması şaşırtmaz

yaralı bir kalbin çığlığı olarak algılanır

romantik görünmezlik pelerini kolektiftir

3
özgürleştiren anne sevgisiyse övülecek veya yüceltilecek bir olgu değildir

o, herkes tarafından yeniden üretilecek tek sevgi biçimidir

sevginin sahiciliği onunla karşılaştırılarak sınanabilir

şefkat, özgecilik, özen, dikkat, incelik, feragat, dayanıklılık, esneklik vb.

ya sev terk et diyen en önce terk eder

bahsi geçen anne sevgisi terk etme fikrini tanımaz ve kimseye konduramaz

anne sevgisi sevgi peşindeki erkeğin yaşaması zorunlu bir dişilliktir

öte yandan bu dişilliği taşımayı reddeden işgalci kadınlar da olacaktır

yoyo

24 Şubat 2018

soyut fikirler el, soyut tutkular ip ve ipin ucunda bizler somut birer yoyoyuz

el ipi dolayısıyla yoyoyu oynatıyor

el yani fikirler değişince ipin de yoyonun da hareketi değişiyor

önümüzde fikirleri değiştrmenin kaçınılmazlığı duruyor

yoyo ipi, ip eli oynatabilir; el yoyo, yoyo el olabilir

yoyo bir fikirdi ama artık, fikir bir yoyo olabilir

böylece giderek herkese faydalı bir kudret/yaşam gücü yaratılabilir

hâlimize tek tek ve/ya toplu olarak bakınca görünüyor ki

mevcut fikirler bize acı veriyor yaşam gücümüzü emiyor

öyleyse yaşam gücümüzü emen her fikirle dolayısıyla tutkuyla ve her türlü somutlukla tartışma içinde olacağız

ve kudret veren fikirler arayacağız

ya da en girift en seksi en estetik yakınan en yüksek puanı almaya devam edecek

her şey olduğu gibi devam edecek